Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Lübnan: Küresel Güçlerin Politika Laboratuyarı

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

Lübnan: Küresel Güçlerin Politika Laboratuyarı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 16:21

Lübnan: Küresel Güçlerin Politika Laboratuyarı

Eylül 2007 Yolculuğu


Bir zamanlar aynı toprakların insanlarıydık. Fransa ve İngiltere, Osmanlı topraklarını bölme çabasını Tanzimat döneminde hızlandırdı. 1920'de Milletler Cemiyeti kararlarıyla amaçlarına ulaşacaklardı. Lübnan 1920'den 1943'e kadar 23 yıl, Fransa'nın boyunduruğunda kaldı. 1943'te İkinci Dünya Savaşı'ndan çıkan Fransa, Lübnan'a bağımsızlığını bahşedecekti!

Lübnan'dan çekilirken bölgeye nifak tohumlan ekip gitmeyi ihmal etmeyecekti. Doğu Akdeniz'in en dip ucu Lübnan, o günden beri hiç huzur yüzü görmedi... Büyüklüğü İzmir kadar bir ülke. 4 milyon nüfusu var. Nüfusunun bir milyona yakını Filistin mültecisi. Yani nüfusun beşte biri topraklarından kovulmuş Filistinli.

Kuzeyi ve doğusu Suriye, güneyi israil. Batısı Akdeniz. Coğrafya, Ortadoğu! Lübnan'da huzur olur mu?!
Ortadoğu'da bir saldırılar zinciri. 2006 yazında Lübnan'ı bir kez daha israil çizmeleri çiğnedi! Ama bu kez Ortadoğu'da bir ilk gerçekleşti belki de. israil yenildi!

Ve bir başka ilk! Lübnan'daki vatansever cephenin önderi Şii Hizbullah, sadece Ortadoğu'nun Şiileri tarafından değil, tüm Sünni Arap halkları tarafından da desteklendi...

Ortadoğu'da bir şeyler değişiyor. 50 yıldır bitmeyen Amerikan israil saldırılarına karşı Arap halkları birleşiyor.
Lübnan, yeni Ortadoğu projesinin laboratuvarı... Ülkedeki Batı yandaşları Amerika ve Avrupa'nın yanında "özgür Lübnan'ı savunuyor. Beşte biri Filistin mültecisi olan halk, emperyalizme, Batı'nın ve İsrail'in oyunlarına "Yeter!" diyor.
2006 Haziran ayı. Amerika Dışişleri Bakam Condoleezza Rice, israil ziyareti sırasında "Yeni Ortadoğu" kavramını telaffuz etti. Bir ay sonra, Lübnan'a israil askeri girecekti.

Olmert ve Rice, uluslararası medyaya "Yeni Ortadoğu'nun Lübnan'da şekilleneceğini" söylemişlerdi.
2006 yazında Lübnan bir kez daha kana bulandı. 1500'den fazla sivil öldü. 1,5 milyon insan göçtü. Beyrut'un Müslüman mahal-lelerine salkım bombaları yağdı.

Barış Havarisi Ülkeler Sessiz Kaldı

Lübnan'da israil ordusuna karşı Hizbullah orduları direndi... Fuad Sinyora hükümeti ve destekçileri farklı bir tavır sergilemişti. Sinyora, saldırı sürerken Condoleezza Rice'ı Lübnan'a davet etti.
Bu davet sırasında Rice, "israil hedefine ulaşana kadar herhangi bir ateşkes olmayacağını" söyleyecekti.

Fuad Sinyora, basın toplantısında gözyaşları içindeydi

İsrail'in, 33 günlük işgali yenilgiyle sonlanmıştı. Ardından Bir-leşmiş Milletler, 1701 sayılı kararı yayınladı. Bölgeye "barış askerleri" yollanacaktı. Birçok bölgede zaten oynanan bu oyun bir kez daha sahneleniyordu.
Birleşmiş Milletler askerleri, Lübnan topraklarında İsrail sınırında konuşlandı. Konuşlandıkları yer İsrail'in 1982'de işgal ettiği Lübnan topraklarıydı.

Lübnan'a gelen Almanya Başbakanı Angela Merkel durumu şöyle açıklayacaktı:

"Burada İsrail'i korumak üzere bulunuyoruz"

Dışandaki ve İçerideki Düşmanlar

Beyrut'un ortası yangın yeri. Dahya bombalanmış binalarla çevrili ve her yerde kurşun delikleri!
İbrahim Müsavi yurtsever cepheden ünlü bir gazeteci. Buluşma yerimizi son ana kadar söylemiyor. Yansı yıkılmış bir binanın önünde, arabanın içinde, ondan gelecek telefonu bekliyoruz. 10 dakika sonra, yine kurşun delikleriyle kaplı bir binadan içeri giriyoruz.

Müsavi durumu özetliyor. "Emperyalizmin iki safhasıyla karşı karşıyayız" diyor. "Birincisi işgallerle gelen emperyalizm. İkincisi ise maskeli emperyalizm, dışarıdakiler ve bir de içimizdekiler var. içimizde kendi halkının çıkarlarına karşı Batı'yla birleşenler var."
ibrahim Müsavi, Hizbullah taraflısı söylemiyle ünlenmiş bir gazeteci. Onunla röportajı, Profesör Muhammed Nureddin sağlamıştı. Mükemmel Türkçesiyle, "Lübnan yeni Ortadoğu'nun çizilmesinde başlangıç noktası" demişti. "Bu projeden en çok kazanan güç, İsrail ve Amerika! Hem mezhep hem dine dayanan küçük ülkeler kurmak istiyorlar ki, ileride gerekirse daha da parçalayabilsinler!"
Lübnan 1943'te Fransız boyunduruğundan kurtuldu. Artık özgür bir ülkeydi... Ama derdi bitmeyecekti. Çünkü Fransa, Lübnan'dan çekilirken, bugün Kosova'da, Bosna'da emperyalizmin uyguladığı modeli hayata geçirmişti. Dünyada bir örneği daha olmayan bir kota sistemi, toplumu paramparça edecekti. Bu sisteme göre, cumhurbaşkanı Maruni mezhebinden Hıristiyan; başbakan Müslüman-Sünnilerden; meclis başkanı ise Müslüman-Şiilerden seçilecekti. İşte Lübnan, çıkar gruplarına böyle bölünecekti.
Lübnan'ın politik aktörlerinin hemen tümü, Batı'yla yakın bağlar sergilemekteydi.

Profesör Nureddin anlatıyordu:

"Birçok cephe var: Suriye'ye, İran ve Hizbullah'a karşı cephe, 14 Mart Cephesi olarak biliniyor. Bu Batı yanlısı cephenin içinde Dürzi lider Velid Canbolat, Hıristiyan lider Samir Jaja ve Sünnilerin lideri Saad Hariri de var."

14 Mart Cephesi'nde en öne çıkan isim olan, 2005 suikastıyla öldürülen Refik Hariri'nin oğlu Saad el Hariri, Amerika'yla derin ilişkileriyle dikkat çekiyordu. Seçim öncesi ilk iş olarak Başkan Bush'u ziyaret etmişti.
İbrahim Müsavi, "Hariri'nin oğlu ülkenin geniş bir kitlesini temsil ediyor, buradaki Sünniler onu destekliyor. Ülkeyi Batı çıkarlarına servis etmeyi isteyen güçlerle aynı cephede yer alıyor. Amerikan politikasını izliyor..." diyordu.

En güçlü lider Hariri dışında sahnede kimler vardı bir bakalım:

Emil Lahut, Lübnan'ın katolik Maruni cumhurbaşkanı, Suriye yanlısı olarak tanınıyordu. Her ne kadar devlet başkanlığını elinde tutsa da, halk içinde küçük bir azınlık tarafından destekleniyordu.
Dürzi lider Velid Canbolat, aynı zamanda Kürt kökenliydi. Ülkede İsrail'le ve Batı'yla diyalogun arttırılmasını savunan Batıcı cephenin ortasında yer alıyordu.

Mişel Aoun, 80'lerde Lübnan'ın genelkurmay başkanıydı. Kısa bir dönem Lübnan'da başbakanlık da yapmıştı. Katolik Ma-ronitleri temsil ediyor, Lübnanlı Hıristiyanlar arasında önemli bir seçmen desteğini elinde tutuyordu. Hizbullah'la aynı cephede yer alabileceğini söylüyordu. Fransa'yla yakın ilişki içindeydi.
Bu cephenin karşısında yer alanlar 8 Martçılar olarak biliniyordu.

Lübnan'ın parlayan yıldızı, Iran ve Suriye tarafından da desteklenen bu "Şii ittifaklaydı. Bu ittifakın ortasında Hizbullah vardı.
Hizbullah deyince akla Seyid Hasan Nasrallah geliyordu. Hizbullah'ın başına 1992'de geçen Nasrallah, Hizbullah'ın silahlı gücünü siyasi bir harekete dönüştürmüştü.
Hizbullah ilk olarak 1982'de dini bir grup olarak ortaya çıkmış, o tarihte israil'in Lübnan'ı bir kez daha işgal etmesinin ardından askeri bir örgüte dönüşmüştü. Hizbullah'ı yaratan şartlar bunlardı.

İşgal Altında Bir Parlamento

Beyrut'un ortasında hükümet binası... Etrafı Hizbullahçı direnişçilerin çadırlarıyla sarılı...
El Nahar gazetesinden Edmond Saab "Bir türlü bir uzlaşı ortamı sağlanamadı. Kaos sürüyor!" diyordu. "Hükümet binasını çevreleyen çadırlar birer simge. O insanlar, direnişi simgeliyorlar. Hükümet güçleriyle Hizbullah güçleri Beyrut'u paylaşmışlar. Hiçbir şey diyalogla halledilemiyor. Polis onlara saldırıyor. İsyan artıyor..."

Beyrut'ta mahalleler arasında sınırlar var. Parlamento binasına yakın küçük bir meydanda Arapça Fransızca karışımı bir tabela dikkatimi çekiyor. Tabelada "Place Riad el SULH" yazıyor. Burası Barış Meydanı. Meydanın dört bir yanı dikenli teller ve arkalarına yerleşmiş tanklarla çevrili.

İsmail Dostoğlu'yla parlamento binası ve önündeki çadırları kameraya hapsederken silahlı iki direnişçi tarafından gözaltına alınıyoruz. Yaklaşık bir saat güvenlik çadırında dil döktükten sonra serbest bırakılıyoruz. Rehberimiz "Pasaportlarınız Türk olmasaydı gününüzü görürdünüz!" diyor.

Gece Beyrut'un en gösterişli otelinin önünden geçiyoruz. Rehberimiz İbrahim, hükümet yetkililerinin bugünlerde evlerine bile gidemediklerini, bu otelden dışarı çıkamadıklarını söylüyor.

Lübnan'da herkes korkuyor! Başbakan Sinyora'nın evinin çevresi dikenli tellerle çevrelenmiş... Beyrut mahalle mahalle ayrılmış, içsavaş yaşıyor.

Güzelim Beyrut'ta bir yerden bir yere gitmek, düşman ülkeler arasındaki sınırdan geçmek kadar zor. Beyrut'ta mahalleler savaşıyor!

Hizbullah'ın hakim olduğu bölgelerde Hizbullah askerleri güvenliği sağlıyor. Hükümete bağlı güçler Hizbullah mahallelerine giremiyor.

Beyrut'ta çekim yapmak isteyen televizyon ekipleri izinlerini iki ayrı yerden alıyor. Hizbullah bölgesinde çekim için ayrı, hükümete bağlı bölgelerde çekim için ayrı bir enformasyon birimiyle temas etmeniz gerekiyor. Ve birinin izni diğerinin bölgesinde geçerli değil.
Saflar belli. Lübnan'da, 8 Martçı mısın, 14 Martçı mı, öncelikle bu tartışılıyor.

8 Mart Cephesi

2005, Lübnan için kırılma noktası. O yıl ülkedeki bölünme elle tutulur bir hal almıştı.
Hasan Nasrallah'ın liderliğini yaptığı Hizbullah, Meclis Başkanı Nebih Berri'nin temsilcisi olduğu Emel hareketi ve eski Genelkurmay Başkanı Mişel Aoun, bir cephede birleşmişti. Ve Beyrut sokakları, nüfusun dörtte birinin yürüyüşüne sahne olmuştu. Bu gösteri sonrası cephe, 8 Mart adını alacaktı 8 Mart Cephesi, Lübnan'da Batı politikalarına ve İsrail'in dayatmalarına karşı çıkanları temsil ediyordu.

Bir hafta sonra 14 Mart 2005'te, karşı cephe, yani Maruni mezhebinden Katolik Hıristiyanların bir kısmı, Hariri ailesinin temsil ettiği Sünni Müslümanlar ve Velid Canbolat liderliğindeki Dürziler, "Özgür ve Batıcı Lübnan" için yürüdüler. Onlar da bu gösterisi sonrası 14 Mart Cephesi adını aldılar.
O gün bugün, Beyrut sokaklarında, iki ayrı cephenin militanları dolaşıyor. Kim 14 Martçı, kim 8 Martçı herkes birbirini sorguluyor.

Garip olan, Suriye karşıtı katolik Mişel Aoun'un, Suriye yanlısı Nasrallah'la aynı cephede buluşması! Duvarlarda ikisinin yan yana resimleri görülüyor.
Lübnan'ı anlamak zor.

Beyrut Amerikan Üniversitesi'nin aykırı düşünceleriyle tanınan genç akademisyeni Kerim Maqdisi açıklıyor:

"Lübnan'ı anlamak için din ve mezheplere bakarsanız yanılırsınız. Birbirine karşıt iki cephede de yer alan Hıristiyanlar, Sünniler ve Şiiler var. Mişel Aoun, hükümete muhalif. Hıristiyanları temsil ediyor. Büyük bir Hıristiyan çoğunluk, Hizbullah'ı destekliyor. Diğer Hıristiyan gruplar karşı cephede yer alıyor. Din esasmda bakarak bu durumu anlayamayız. Burada cepheler, Amerika yanlıları ve karşıtları olarak ikiye ayrılıyor. Bunun din ve mezheplerle ilgisi yok."

Üniversite bahçesinde 1923'te ekilmiş bir banyan ağacının birbirine geçmiş kökleri dibinde konuşuyoruz.
"Yani anahtar kelime emperyalizm!" diyorum. "Evet" diyor, "muhalefet ve özellikle Hizbullah, emperyalizm karşıtı duruşu temsil ediyor. Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi'ni destekleyenler ve İsrail'in bu bölgede polislik yapmasını isteyenler, Hizbullah'tan korkuyor, onu saf dışı etmek istiyor."

Alman istihbaratı

Beyrut'taki Alman Doğu Enstitüsü Başkanı Stepnen Leder, Dr. Maqdisi'yi doğruluyor. Siyasi ittifaklardan söz ediyor.
"Lübnan'da şahit olduğunuz cepheler, siyaseten birlikteler. Bildiğiniz gibi politik birliktelikler pragmatik birlikteliklerdir ve de başlangıçta ideolojik farklılıkları saf dışı tutabilirler."

Beyrut'ta Alman istihbaratının kalelerinden birindeyim. Eski taş yapı, kiliseyi andırıyor, içerideki bürolarda birçok Alman çalışıyor.
Leder, kendine has ağır üslubuyla, beni tartarak, "Lübnan'daki dini ayrımı, israil tetikledi," diyor, "İslam'ın siyasi bir olgu haline gelmesi yakın tarihin bir sonucu. 1982 israil işgalinden itibaren, ulusal direniş, dini gruplar tarafından örgüdendi. Bugünlerde

Lübnan çok özel bir kriz yaşıyor. Ülkenin tüm dengeleri sarsılmış durumda. Lübnan her zaman çoğulcu bir özellik taşımaktaydı. Doğal bir demokratik sistemi vardı. Hiçbir zaman askeri bir rejimi olmadı. Diktatörlük olmadı. Baskıcı bir rejim olmadı. Sivil toplumu çok güçlüdür. Ama devlet organları her zaman zafiyet içindedir."

Leder'e Doğu Enstitüsü'nün Lübnan'daki faaliyetlerini soruyorum:

"Doğu Enstitüsü uzun zamandır burada. Bölgedeki Alman çıkarları nedir?"
"Alman çıkarları, Avrupa Birliği'nin çıkarlarıyla aynıdır" diyor.
Fazla detaya girmiyor.

Onu dinlerken savaşın hemen ardından Lübnan'a gelen Alman Başbakanı Merkel'in sözlerini hatırlıyorum:

Bölgeye konuşlanan Alman askerlerini kastederek, "Burada İsrail'i korumak üzere bulunuyoruz" dememiş miydi?

Batı-Sünni İttifakı

Amerika ve Avrupa, Lübnan'a saldıran İsrail'i, Lübnan'a karşı korurken, Lübnan içinde yeni bir dini hareketlilik dikkat çekiyor.
Batı bir yanda Ortadoğu'da Sünni kuşağı genişletmeye çalışıyor, bir yanda mezhep çatışmalarını arttıracak yeni önerilerle sahneye çıkıyor.

Amerika'nın önde gelen düşünce merkezlerinden Brookings Enstitüsü'nden, Ortadoğu Etütleri Başkanı Martin Indyk, Lübnan'daki Şii uyanışa karşı "Sünni Birliği" öneriyor:

"Amerika ve İsrail, Ortadoğu'da Şiilere karşı Sünnilerle irtifak kurmalıdır. İran Şii'dir. Suriye'de Alevi azınlık iktidardadır. Lübnan'da Hizbullah Şii'dir. Bunlara karşı Sünnilerle ittifak yapılmalıdır!"

Son iki yıldır Lübnan'daki Şii ayaklanma, Sünni halk arasında da destek bulunca, yeni bir önlem gündeme geliyor. Sünnilerin, muhafazakarlar ve modernistler olarak ikiye ayrılmasına uğraşılıyor. Çabaların sonucu sokaklarda görülüyor. Birbirinden farklı tarzda bağlanmış başörtüleriyle kadınlar, adeta üniformalarla dolaşıyor. İran tarzı baş bağlama, Şiileri; renkli saten başörtüler Sünni modernistleri; siyah ya da tek renkli başörtüler Sünni muhafazakarları birbirinden ayırt ediyor. Bu üniformalar, bölünmüş halkı mezhepler bazında bir kez daha bölüyor.

Bu arada Lübnan sık aralarla suikast haberleriyle sarsılıyor. Genellikle Suriye karşıtlığıyla ünlü politikacılar, suikasta kurban gidiyor ve ardından parmaklar hemen Suriye'yi gösteriyor.

Suikastlar ve İşlevleri

14 Şubat 2005'te eski Başbakan Refik Hariri'nin öldürülmesiyle, infial son noktaya ulaşmıştı. Bu suikast, Washington-Tel Aviv merkezli, Suriye karşıtı saldırgan kampanyayı had safhaya çıkarmıştı. Tüm parmaklar Suriye'yi gösteriyordu.

İbrahim Müsavi, Lübnan'daki Suriye'yi şöyle anlatıyordu:

"Suriye çok uzun bir süredir Lübnan'ın içindeydi. 25 yılı aşkın bir süre Lübnan'ı tehditlerden korudu. Uzun yıllar boyunca, bu kadar hassas bir bölgede barış ve istikrarı sağladı. Lübnan'daki en önemli kurumlardan biri olan ordu teşkilatının kurulmasına da Suriye yardım etti. Ne zaman bir suikast yapılsa, bu işten çıkarı olanlar, faturayı Suriye'ye mal etmek için uğraştılar. Burada sorulması gereken soru şudur. 'Suriye, bu suikasttan ne elde etti?' Bu suikastla, Suriye'nin çıkarları zedelendi."
"Sizce kimin çıkarlarına hizmet edildi?" diye soruyorum.

"Çıkar sağlayanlar bu suikastları yapanlar. Görünen o ki suikastlar hep İsrail'in işine yarıyor!" diye cevaplıyor.
2005'in 14 Şubat günü, Suriye Enformasyon Bakanı Mehdi Dahlallah "Bu suikast Suriye birliklerinin Lübnan'dan çekilmesi amacıyla yapıldı!" demişti.

Lübnan'ı koruma amacıyla, burada birlik bulunduran Suriye, bu suikast sonucu ülkeyi terk edecekti. Çok kısa bir zaman sonra Lübnan'a İsrail askerleri girecekti. Muhammed Nureddin, "Bir ülkeyi bölmenin en kolay yolu önce burada kaos ortamı yaratmaktır!" demişti. "Irak'ta böyle bir kaos var. Kürt, Arap, Sünni, Şii derken Lübnan'da da aynı şeyler oluyor. Bu kaosta amaç, İsrail'i bölgenin tek hakimi olarak bırakmak. Diğerlerini parçalamak. Batı'nın amacı bu."

Bu plan uzun yıllar önce bir başka suikastla sahneye konulmuştu.
1975'ten 1990'a kadar süren kanlı içsavaşı, Ekonomi Bakanı Maman Hamadeh'e sıkılan kurşun tetiklemişti. Parmaklar yine Suriye'yi göstermişti.

Lübnan, 16 yıl boyunca kan gölünde yüzmüştü. Ortadoğu'nun en güzel şehirlerinden biri olarak bilinen Beyrut, 16 yılın sonunda bir harabeye dönmüştü. Lübnan ordusu ikiye ayrılmış. Suriye, Lübnan'ı böylece korumaya almıştı.

Amerikan Büyükelçiliği ve Etkisi

Batı, Lübnan konusunda son derece açık bir tavır sergilemişti. Son İsrail saldırısında Amerika'nın Beyrut Büyükelçisi Jeffrey Feltman'ın açıklaması tüyler ürpertici. Feltman, 33 gün boyunca bombalanan bir ülkeye, işgalci gücü "Birleşmiş Milletler'e şikayet etmemesi gerektiğini" söyleyebilmişti. Feltman, "Eğer Lübnan İsrail aleyhinde BM'ye başvurursa, Amerika'yla ilişkileri zedelenir!" demişti.

Hizbullah'a yakın gazeteci İbrahim Müsavi, Lübnan'daki Amerika'yı bir fıkrayla anlatıyor.
"Şöyle bir espri vardır. 'Amerika'da neden hiçbir zaman darbe olmaz?' Cevap: 'Çünkü orada darbeyi planlayacak bir Amerikan elçiliği yoktur.' Yani, bir ülkeyi karıştıracak planlar genellikle o ülkedeki Amerikan Büyükelçiliği'nden çıkar."
Şu anda Lübnan'da Amerikan Büyükelçisi olan Jeffry Feltman, Lübnan'daki her gelişmeye ve her gruba burnunu sokuyordu.
Profesör Muhammed Nureddin, Amerikan Büyükelçisi'nin Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını dayattığını hatırlatıyordu. Nu-reddin, "Mazlumun elleri bağlanır, zalimin yumruk atışı kolaylaştırılır!" diyordu...

"Amerika'nın Lübnan'daki büyükelçisi, meşhur 1559 sayılı kararı hatırlatıyor! Bu karar üzerinden üç yıl geçti. Buna rağmen 1559 gündemde tutuluyor. Ne diyor 1559'da? Hizbullah'ın silahsızlandırılması şartı var. Lübnan'daki Filistinlilerin silahlarının toplanmasından söz ediyor."

Birleşmiş Milletler'den bölge için çıkan tüm kararlar Lübnan halkının birlik ve bütünlüğünü tehdit eder mahiyetteydi. Bu, "Yeni Ortadoğu"nun bir gereğiydi.

Müsavi, "Ortadoğu'ya el atan Ortadoğu'ya gömülür!" demişti.
"Batı burnunu soktuğu her yerde başını belaya soktu. Artık bir başarıya ihtiyacı var. Afganistan'da kaybettiler, Irak'ta kaybettiler, hatta Hamas'ın hükümetteki yükselişiyle Filistin'de bile kaybettiler. Lübnan'da bir başarı sağlayabileceklerini düşünüyorlar. Lübnan'da destekçileri, işbirlikçileri var! Müttefikleri sayesinde başaracaklarını düşünüyorlar!"

Beyrut Amerikan Üniversitesi

İşte 14 Mart gösterileri, Batı'nın desteğiyle Beyrut Amerikan Üniversitesi bünyesinde organize edilivermişti. Harriri suikastı üzerinden tam bir ay geçmişti.

14 Mart Cephesi'ni destekleyen El Nahar gazetesinden Edmond Saab'a soruyorum:

"14 Mart Cephesi Batı tarafından desteklendi mi?"

"Batı'dan yardım alındı ancak Suudiler, Mısır ve Ürdün gibi ülkelerden de destek gördüler..." diyor.
Batı'dan ve Batı'nın desteğindeki ülkelerin yönetimlerinden destek alınmıştı. Lübnan bir de Sedir Devrimi yaşamıştı.
"Sedir Devrimi", ellerinde Lübnan bayrağıyla Beyrut Amerikan Üniversitesi'nden sokaklara dökülen üniversite öğrencilerinin görüntüleriyle taşındı dünya ekranlarına. "Suriye defol!" diye bağırıyorlardı.
Amerikan aksanıyla "We wanna freedom" (Özgür Lübnan istiyoruz!) diye bağıran, Batılı tarzları göze çarpan gençler televizyonlardaydı.

Beyrut Amerikan Üniversitesi'ne gidiyoruz. Profesör Timur Göksel'le randevumuz var.
Timur Göksel, 24 yıl boyunca Lübnan'da Birleşmiş Milletler'e bağlı Barış Gücü UNİFİL'in sözcülüğünü üstlenmişti. Şimdi Beyrut Amerikan üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler bölümünde öğretim görevlisi.

Üniversitenin renkli ortamında ona Lübnan'ı sarsan Sedir Devrimi ile üniversite arasındaki ilişkiyi soruyorum:
"Bu üniversite yıllardır bu tür durumların kaynağı olmuştur. Burada özgürlük vardır. Ortadoğu'daki Amerikan Üniversiteleri çok etkilidir. Mesela Kahire Amerikan Üniversitesi, Körfez'deki Amerikan Üniversitesi, İstanbul'da Robert College, aynı misyoner grup tarafından kurulmuştur."

Doktor Kerim Maqdisi de, Beyrut Amerikan Üniversitesi'nin tarihi misyonuna değinirken, okulun siyasi misyonunun altını çiziyor. "Osmanlı döneminde ilk ayaklanmalar bu okulda filiz verdi!" diyor, "burası 19. yüzyılın ortalarında Amerikan misyonerler tarafından kuruldu. Amaç her yerde olduğu gibi aynıydı. Bölgeyi Hıristiyanlaştırmak amacındaydılar. Bunu tam olarak başaramadılar ama buradaki Hıristiyan mezhepleri, Ortodoksları ve Katolikleri kendi çıkarları çerçevesinde örgütlediler. Beyinleri değiştirdiler. Lübnan halkına yabancı bir eğitimi dayattılar. Aydınları devşirdiler!"

Okul Beyrut'un Müslüman bölgesindeydi! Ama öğrencilerinin çoğu Müslüman değildi. Üniversitenin öğrenci birliği de Hıristiyanların elindeydi.

Okulun yer aldığı Müslüman mahallesini, üniversitede yaratılan "küçük Amerika"dan kaim bir duvar ayırıyordu. Bahçede özgürce öpüşen çiftler, moda mecmuasından fırlamış gibi gezinen gençler vardı.

Üniversitenin kapısından içeri girdiğiniz anda başka bir dünyanın eşiğinden atlıyordunuz. adetler, gelenekler; giyim kuşam; hareketler, her şey kapının dışından farklıydı. Sımsıkı kapalı, çarşaflı, muhafazakar giyimli ve oldukça yoksul mahalleden okula girince ortaya çıkan tezat çarpıcıydı. Burada "küçük Amerikalılar" yetişiyordu. Lübnan'ın geleceğini yönlendiren kadrolar burada eğitiliyordu. Sonra da tüm bölge ülkelerine servis ediyorlardı...

Sedir Devrimi

Azerbaycan'da, Gürcistan'da, Ukrayna'da, Kırgızistan'da yaşanan turuncu devrimlerin bir benzeriydi "Sedir Devrimi". Batı'dan ithal edilmişti. Kendiliğinden doğmamıştı.

İbrahim Müsavi sözde devrimi anlatıyordu:

"Burada bir turuncu darbe organize ettiler! Sedir Devrimi'ne kalkıştılar. Ama sökmedi! Anlayamadıkları bu ülkede, Hizbullah dışında da Amerikan politikalarına karşı olan insanların varlığı... Güç gösterisi yapmak istediler. Ama zaten Lübnan 8 Mart'ta gücün gösterisini görmüştü. 1 milyon insan yürümüştü. 4 milyonluk bir ülkede bu çok büyük bir rakam. Hepsi muhalefetten yanaydı. Hizbullah'ı destekliyorlardı. İste olan buydu."
Bu karmaşık coğrafyada, eski geleneklere yapıştırılmaya çalışılan, Batı aşılarından verim alınamıyordu.

Alman Doğu Enstitüsü Başkanı Stephen Leder'in gözüyle durum şuydu:

"Bence Lübnan, bir şeriat ülkesinden, 'açık toplum'a kadar yayılan bir yelpazede çok farklı görüşlere ev sahipliği yapıyor."

Sözünü kesiyorum:

"Çok ilginç bir şeye değindiniz!" diyorum, "tam da bunu soracaktım: Şeriatı kim destekliyor? Açık toplumu destekleyen kesim hangisi?"

"Güzel bir soru!" diyor, "çünkü burada her şey çok karmaşık. Hizbullah'ın üyeleri içinde bile açık ve çoğulcu bir toplumdan yana olduklarını söyleyenler var. Onlar İslam'ın bir demokrasi ve insan hakları modeli olduğunu söylerler. Öte yandan, onlara karşı olanlar, takiye yaptıkları suçlamasını öne sürerler".

Ortadoğu için uygun görülen planlar, özünde pek değişmemişti. Lübnan yeni Ortadoğu için pilot ülkeydi. Batı başarılı olacak, başarı Lübnan'dan komşularına bulaşacaktı.

18 din ve mezhebe kucak açan bu eski topraklar, büyük satranç oyunlarına sahneydi. "Özgür Lübnan" diyenler, Lübnan'ı Batı'nın yanında görmek isteyenlerdi. Lübnan'ın Ortadoğu'yla bağları kesilmeliydi... Hizbullahsa, ümmet fikrine yakındı ve bölgedeki Arap halkların birliğini gerçekleştirmek hedefini güdüyordu. Özellikle İran ve Suriye'ye yakındı. Tüm Sünni halklara anti emperyalist mücadele mesajları yolluyor, Batı'yla beraber hareket eden Arap hükümetlerinin de canını sıkıyordu.

Lübnan'ın yaşadığı kaos, Fransızların bir zamanlar bu topraklara hediye ettiği anayasayla perçinlenmişti. Hükümette din ve mezhep kotaları vardı. Suudi Arabistan'da imzalanmış olan Tayf Antlaşması'yla, bu kotalar daha da belirginleşmişti.
Hükümet organlarının başına geçecek olanlar, dinler arasında eşit güç paylaşımına göre belirlenmekteydiler. Mesela cumhurbaşkanının Hıristiyan olması da yeterli değildi. Mutlaka Maronit mezhebinden olmalıydı! Başbakanın Müslüman olması kafi değildi. Sünni olması gerekliydi. Meclis başkanının Şii Müslüman olması da yine şartlar arasındaydı.
İsrail saldırısı sonucu, hükümetteki Şiiler istifa edince, hükümet, tüm mezhepleri temsil edemez duruma düşmüş, yasadışı hale gelmişti. Erken seçim nedeni işte buydu.

"Böl ve Yut"un Tarihçesi

Lübnan'da bu kargaşa Fransız eliyle 17. yüzyılda başlatılmıştı. Fransa, Osmanlı'nın toleransına sığınarak Lübnan bölgesindeki Katolik Maronitlerle temasa geçmiş, din ve toplum liderlerini tarafına çekmişti.

İngilizler de bölgede gerekli çalışmalardan geri durmamışlardı. Dürzilerin içinden adam devşirmişlerdi. Ülke kuzeyde Maronit, güneyde Dürzi bölgelerine ayrıldı. Mezhepler birbirlerine karşı silahlandırıldı. Sonunda Dürziler ile Maruntiler arasında kanlı çarpışmalar yaşandı. Çatışmaları bahane eden Fransızlar, Lübnan'a birliklerini yollayacak, Hıristiyanları katliamdan korumak baha-nesiyle Beyrut'a gireceklerdi. Sadece onlar mı? Onları İngilizler, Ruslar hatta Yunanlı ve İspanyollar takip edecekti.
Hasta adam Osmanlı, Paris'te imzalanan bir protokolle Lübnan'a "Avrupa askeri gücü" gönderilmesini kabul etmişti! Lübnan sahilleri ilk yabancı savaş gemileriyle böyle yüz yüze gelecekti.

Bu senaryonun bugünkü malum adı "Büyük Ortadoğu Projesi'. Metotları geçmiştekiyle aynı:

"Silahlandır, çatışma çıkart. Asker yolla, denetime al!"

İbrahim Müsavi anlatıyordu:

"Aslında hepimizin bildiği gibi, bu ülke insanları olarak, Fransız ve İngilizlerin kurbanı olduk. Onlar Sykes-Picot Antlaşmasından beri gizli haritalar çiziyorlardı. Önce çatışma tohumları ekiyor, sonra herkesin birbirini yemesini seyrediyorlardı."

Doktor Kerim Maqdisi benzer görüşleri şöyle özetlemişti:

"Amerika, bugünün süpergücü, büyük bir imparatorluk. Amacı açık. Arap dünyasını ve bölgeyi bölmeye çalışıyor, bunu kendi çıkarları doğrultusunda planlıyor. Hedef hiç değişmiyor. Petrol bölgelerini kontrol etmek istiyorlar, bunun için bazen açıkça, bazen gizlice ülkedeki çeşitli grupları destekliyorlar. Bu çok tehlikeli bir proje. İşte son örnek, Irak'ta bir milleti parçalara bölmenin nelere mal olduğunu gördük!"

Parçalara bölünmüş milletlerin yöneticileri konumundaki politik aktörler, dış çıkar gruplarıyla yakın ilişkilere giriyorlardı.
Büyük devletlerin küresel politikaları doğrultusunda kendi halklarına ve komşu devletlere karşı planlar geliştiriyorlardı.
Bölge bir araya geldiğinde dünyayı değiştirecek maddi ve manevi güce sahipken, çaresiz kan gölüne yuvarlanıyor. Bir avuç insan ödüllendirilirken halklar bombalara hedef oluyor. Batı politikalarına uygun davranmayan devletler, Suriye ve Iran kendi kom-şuları tarafından da cezalandırılıyor.

Batı, uzun zamandır Lübnan'ı tarafına çekme mücadelesi veriyor. Doğu Akdeniz'in bu en doğu kanadı, Kıbrıs'la beraber hayati jeo-stratejik çıkarların merkezi durumunda.
Condoleezza Rice'ın söylediği gibi Lübnan, "Yeni Ortadoğu'nun belkemiği". Yeni sınırlar Lübnan'da çiziliyor... Öyle bir çiziliyor ki artık Beyrut'un mahalleri arasında bile rahatça yürünemiyor.

Kraldan Çok Kralcılar!

Lübnan Doğu-Batı ikilemini sonuna kadar yaşıyordu. Önceleri zengin tüccarlar olan Katolik Maronitlerin ülkeye getirdiği Batılı rüzgarlar, sonradan Dürzileri de önüne katmıştı.

Ve son zamanlarda Sünni Müslümanlar da Batı'nın rüzgarını almışlardı... Tartışmalar Lübnan'ın kimliği üzerinde yoğunlaşmıştı.
Lübnanlı aydınlar Ortadoğu'nun ortasında, Batı'nın ne kadar içinde yer alıp almadıklarını tartışıyorlardı. Ciddi ciddi "Lübnan acaba Doğu coğrafyasının bir parçası mı yoksa Batı'nın bir parçası mı?" diye düşünüp taşınıyorlardı.

Lübnanlı aydınlar paramparçaydı:

Amerikan ve Fransız etkisinde olanlar Lübnan'ın Batılı olduğunu savunuyorlardı. Batılı Lübnan, özellikle Müslümanları daha da içine kapatıyor, dinin siyasal simgeleri ortalığa meydan okuyordu...
Öte yandan Batı, yükseliş gösteren dini cemaatlerin içine sızıyor, onları değiştirip dönüştürmeye çalışıyordu. Çünkü Lübnan'ın dini cemaat temelinde küçük şehir devletlerine bölünmesi, Batı'nın Ortadoğu'daki bekçisi İsrail'in rahatlaması anlamına geliyordu.
İbrahim Müsavi, "Bu sadece Lübnan'a özgü bir durum değil!" diyor.

"Bu suni anlaşmazlıkları, ayrılıkçılıkları, bölücülüğü Irak'ta da gördük. Amerika, Kürtleri, diğerlerini nasıl ayrılmaya teşvik etti, izledik. İşgal ettikleri toprakları yönetebilmek için buldukları tek yol buydu."
"İsrail gibi..." diye mırıldanıyorum.

"İsrail, ülkeyi paramparça etmek için çok uğraştı. Ayrıca Orta-doğu'daki diğer ülkeleri de kamplara ayırdı. Ve bu ülkeler kendi aralarında boğuşurlarken, İsrail'le uğraşamayacaklarını hesapladı. Kendi halkları da tüm bu kaostan perişan oldu. Bakın Amerikan halkına, sürekli vergi ödeyip duran o halk, vergilerinin dünyanın her yerinde yaratılan insanlık dramları için heba olduğunu biliyor mu? Vergileriyle, topraklar işgal ediliyor; birçok can pahasına, başka milletlerin varlıkları çalınıyor. Ama ben geleceğe güveniyorum. Irkları ve milliyetleri ne olursa olsun, ister Türk olsun, ister Suriyeli, iranlı veya Iraklı, Lübnanlı, ister Filistinli olsun, gelecek, bu bölgenin insanları tarafından belirlenecek."

İbrahim Musavi'nin son anda belirlediği buluşma noktamız, üzerine bombalar yağmış bir apartmandı. Duvarlarında hala kurşun delikleri vardı. Musavi'nin gelecek için söylediklerini düşünerek Dahya'nın çileli sokaklarından geçtim. Beyrut'un "Parizyen" mahallelerine geldim.

Lübnan'da çoğunluğun Hıristiyanların elinde olduğu varsayılıyordu. "Varsayılıyordu" diyorum çünkü Hıristiyanlara verilen kota sistemindeki ayrıcalıkların kaybedilmemesi için ülkede 40 yıl nüfus sayımı bile yaptırılmamıştı. Ayrıca nüfus kayıtlarıyla oynanması da çok kolaydı. Ülkedeki Hıristiyan tüccarlar, Batı'yla içli dışlıydılar. Müslüman eşrafsa Arap dünyası, Suudi sermayesi vasıtasıyla Amerika'ya yaklaşmıştı.

Şiiler hepsinin dışında kalmış, yüzlerini Doğu'ya dönmüşlerdi.
Kerim Maqdisi, ekonomik paylaşımın din ve siyaset üzerinde etkili olduğundan söz etmişti.
"Ülke, mezhepler arasında bölünmüş durumda. Yani parlamentonun yarısında Hıristiyanlar, diğer yansıda Müslümanlar temsil ediliyor. Bu, hükümette de bürokraside de aynı biçimde ayrışıyor. Açıkçası mezheplere bölünmüş toplum sürü gibi idare ediliyor. Politik arenada mezhep ayrımları kullanılıyor. Kim seçilecek, kim istifa edecek mezhep liderleri karar veriyor. Mezhep ayrımı politik çıkarlar doğrultusunda şekilleniyor."
"Eski ingiliz söylemi burada tam anlamıyla yerini buluyor" diyorum.

"Evet," diyor, "İşte 'böl ve yönet!'".

"Böl ve yönet" politikası, sadece Lübnan'ı karıştırmakla kalmadı. Tüm bölgeye yansıdı. Lübnan savaşı, Amerika'nın bölgeye Sünni-Şii ikilemi dayatmasını arttırdı. Mısır, Ürdün ve Suudi rejimlerinin Şii korkusu, İran'ı bölgede daha da yalnızlaştırdı.
The National Interesfin editörlerinden Aluf Benn'e göre "İsrail-Lübnan Savaşı'nın, artçı sarsıntıları bölgede güçler dengesini değiştirmişti".

Artık İsrail-Filistin çelişkisinin yerini, İsrail karşısında yer alan İran-Suriye-Hizbullah-Hamas dörtlüsüne bırakıyordu.
Batı'nın planları çerçevesinde, Lübnan ikinci bir İsrail olmalıydı. Lübnan, İran'a ve Suriye'ye tehdit oluşturmalıydı. Aynı zamanda "Yeni Ortadoğu" önce Lübnan'da uygulanmalıydı...
Ralph Peters'in, Ortadoğu sınırlarını yeniden çizdiği "Kan Sınırları" (Blood Borders) adlı makalesi ve ünlü haritasının altında "Acılar, Ortadoğu halkları için gereklidir!" yazılıydı.
Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice da, İsrail, Lübnan'ı bombalarken, "Washington, Londra ve Tel Aviv'in hayallerinin gerçekleşmesi için bir doğum sancısı gerekli!" diyecekti.

Oysa bu küçücük Ortadoğu ülkesinde yaşanan acılar, büyük bir direnişe sebep olmuş, Arap halklarını birbirine yakınlaştırmıştı.
İbrahim Müsavi, "Bir gün bu zulüm duracak ve halklar bir bütün olacak!" demişti. "Bir gün Arap ülkeleri bir araya gelecekler. Ama önce farkındalıklarını arttırmaları gerekiyor. Şu anda Arap ülkelerinin yönetimleri, bu birlikteliği başaramıyor. Halkların bir araya gelebilmesi için bu değişimler gerekiyor. Bir gün bizim de Amerika Birleşik Devletleri gibi, 'Arap Birleşik Devletleri'ıniz ola-bilir. Biz 22 devletiz. Bir araya gelmemiz çok kolay. Dilimiz aynı, dinimiz aynı. Kültürümüz, geleneklerimiz çok benzer!"
Beyrut Amerikan Üniversitesi, uluslararası ilişkiler öğretim üyesi Profesör Timur Gökselle konuşurken Musavi'nin görüşlerini aktarmıştım. Üniversitenin bahçesinde küçük Amerika'da dolaşan gençlere bakarak bölgedeki Batıcı akımların Ortadoğu'yu nereye sürükleyeceğini sormuştum.

Timur Bey en önemli soruyu sorarak karşılık verdi:

"Bu ülkeler Batı taraftarı diyoruz. Ama acaba halkları mı yoksa rejimleri mi Batı taraftarı?"

Timur Bey aslında ülkelerin artık tek olmadığından söz ediyordu. Halkı ve yönetimi farklı, iki Mısır, iki Lübnan, iki Ürdün vardı.
Beyrut Amerikan Üniversitesinin bahçesinde bir banyan ağacı. Doğum tarihi 1923! Onun gölgesinde oturup Lübnan'ı düşünü-yorum...

İşte Lübnan:

Ortadoğu'da acının diğer adı!

İşte Lübnan:

Küresel güçlerin politika laboratuvarı.

Otele dönerken arabanın radyosunda bir kadın sesi "Ey Lübnan" diyor, "biraz daha dayan!"
Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiliz İstihbarat Servisi'nin Orta-doğu uzmanlarından Arabistanlı Lawrence, Ortadoğu'da gösterdiği olağanüstü çabalarla sınırların cetvelle çizilmesine ve yapay ülkeler oluşturulmasına katkı sağladı.
Ortadoğu'da bu devletçikler oluşturulurken Batı'nın çıkarları ön plandaydı. Sınırlar çizilirken coğrafi, etnik ve tarihi etmenler göz ardı edilmişti. Osmanlı'dan arta kalan bölge her an karıştırıla-bilir ve kolaylıkla yönlendirilebilir bir hale getirildi.
Bugün Büyük Ortadoğu Projesi'ne göre yeni haritalar çiziliyor.

Doğu Akdeniz'den, İran Körfezi'ne hatta Asya'nın içlerine uzanan bir alanda, yeni sınırlar düşünülüyor.
Bakalım gelecek günler bu haritaları çizenlerin mi yoksa bu coğrafyanın mazlum halklarının mı yüzünü güldürecek...

Kaynakça
Kitap: Batı'nın Politikaları Bugün de Aynı: 'BÖl VE YUT!'
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir