Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Erbil Sınırları Arasında!

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

Erbil Sınırları Arasında!

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 16:14

Erbil Sınırları Arasında!

2007 Yolculuğu


"PKK kamplarında Amerika menşeili ağır askeri teçhizat bulundu!"
"Ankara Bağdat'la değil, Erbille muhatap olmalı!"
Bu gibi haberler basında boy gösterirken Eylül 2007'de Türkiye, Irak'la masaya oturdu. Terörle mücadele anlaşması imzalandı. Anlaşma metninde "terör örgütüne sıcak takip" maddesi Erbilin vetosuna takıldı. Türkiye ile Irak arasında imzalanan anlaşmaya göre, Türkiye, teröre karşı mücadelesini Irak hükümetiyle işbirliği yaparak sürdürecekti. Terörle mücadele koordinatörlerinden sonra şimdi, hükümetler arası bir ortak izleme komitesi terör konularından sorumlu olacaktı.
Türkiye-Irak hattında teröre karşı imzalar atılırken, Amerika'dan Oslo'ya, Oslo'dan Diyarbakır'a kadar yayılan bir hareketlilik göze çarptı. Terörle mücadele anlaşmasının imzalandığı günlerde, Amerikan senatosu Irak'ın üçe bölünmesi kararını onayladı, iki, yabancıların geniş katılımıyla Diyarbakır'da bir Kürt Konferansı yapıldı. Üç, Norveç'te Kürt hakları konusunda Batı'nın ileri gelenleri toplandı!
Türkiye Irak'la, terörle mücadele konusunda masaya oturdu-ğunda, biz Erbil'deydik. Kuzey Irak Kürt yönetimi parlamentosu hop oturup hop kalkıyordu.

Peşmerge güçleri sözcüsü Cebar Yaver şu demeci veriyordu:

"Irak, Kürdistan hükümetinin onayını almadan PKK konusunda Türkiye'yle herhangi bir anlaşma imzalayamaz. Biz, bölgesel Kürt hükümetiyiz. Ankara Bağdat'la değil bizimle konuşmalı!"
Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Parlamentosu Başkan Yardımcısı Kemal Kerküki de bir beyanat veriyordu:

"Kürdistan Parlamentosu'nun onayı olmayan her anlaşmayı geçersiz sayarız!" Arkada Amerikan Senatosu'ndan destek olunca Kuzey Irak'ın sesi epey gür çıkıyordu. Kürt yönetim, sadece siyasette değil, ekonomik alanda da Bağdat'la itişiyordu. 2007 yazında Teksas petrol şirketi Hint ile Kuzey Irak yönetimi arasında petrol anlaşması imzalanıyor; Irak Petrol Bakanı El Şahristani, bu imzanın mürekkebi kurumadan anlaşmanın geçersiz olduğunu ilan ediyor.
işte tam bu sırada Amerikan Senatosu'na bir öneri geliyordu. Senatör Joseph Biden, Irak'ın gevşek bir federatif yapı içinde üç bölgeye ayrılmasını öneriyordu. Tasarı Amerikan Senatosu'nda ezici çoğunlukla kabul edilmişti. Amerika'nın Irak'a sadece demokrasi götürmekle yetinmediği anlaşılıyordu, ülkenin sınırlarını çiziyor, parçalara ayırıyor, şekillendiriyordu.

Bir Ülke Nasıl Bölünür!

Amerika'nın işgalinden sonra, dinsel ve etnik kimliğe bağlı olarak fiilen bölünen ülkede birbirine düşman onlarca grup var.
Sünniler, Şiiler, Kürt ve Arap olarak da aralarında bölünmüşler. Uzun yıllar Saddam'ın zulmüne uğrayan Kürtler ise, özgürlük talebinde en ileri gidenler. Onlar şimdilik (!) Irak'ın şımarık çocuğu rolündeler.

Amerikan destekli harekatlarında şu adımları izlediler:

Kürt Yerel Bölge Başkanı Mesut Barzani, 1 Eylül 2006'da Irak bayrağının bölgede dalgalanmasını yasakladı.
Amerikan Dışişleri Bakam Rice, Irak'ı ilk ziyaretinde, önce Barzani'nin karargahına uğradı.
Amerika'nın bu bölgeye verdiği önem her fırsatta belirtildi.
Condoleezza Rice, basma yaptığı açıklamalarda Irak-Türkiye sınırını kastederek, "Türkiye-Kürdistan sınırı" ifadesini kullandı.
Kuzey Irak'a atanan birçok Amerikalı yetkili, Kürt bölgesini, Irak'ın geri kalanından ayıran diplomatik hareketlere kalkıştı. Erbil'deki Koalisyon Güçleri Ofısi'nin başkanı Dick Nabb, üzerinde Kürt bayrağı bulunan kartvizitler bastırdı.
işte bu ruh hali sürerken, Amerika'dan farklı sesler yükseliyordu. .. İran ve Türkiye arasında kalan Kuzey Irak, bir yandan cesaretlendirilirken bir yandan Irak'ın bölünmez bütünlüğü teması işleniyordu.
Denişe Natali, birinci Körfez Savaşı'nın hemen ardından bölgeye akan sivil inisiyatiflerin içinde yer almıştı. Şimdi Erbil'de kurulan Amerikan Universitesi'nin kurucu kadrosundaydı. Sanırım aslında uzun zamandır istihbarat işleriyle ilgiliydi. "Irak'ın bütünlüğü" deyince duraksamıştı.

Ona göre bu soru zamansızdı! Sarı saçlarıyla oynayarak geçiştirmek istedi:

"illa parçalanacak diye bir şey yok!"

Bir daha sordum:

"Siz burada bağımsız bir oluşumdan söz edilemez mi diyorsunuz?"

Amerikan Universitesi'nin siyah beyaz karolu lüks binasının koridorunda yürüyorduk. O, neyin önemli olduğunu ve neyin üzerinde durulması gerektiğini vurguluyordu:

"Bağımsızlık meselesi bugün sorulacak bir şey değil! Günümüzde insanlar nasıl yaşayacak, petrol meselesi nasıl halledilecek diye sormak lazım.

Mesela, en önemli konu:

"Petrol, bu ülkeden nasıl dışarı çıkacak, nereden geçecek? Etrafta Türkiye, İran, Suriye var."

Türkiye ve İran. Bu coğrafyanın en güçlü devletleri! Kuzey Irak'ın iki yanında iki dev var.

Amerika'nın ünlü Wall Street Journal gazetesinde 2007 sonbaharında bir haber:

"Pentagon, İran'dan Irak'taki Şii militanlara silah geçişini önlemek için, Irak'ın İran sınırına bir askeri üs kurmayı planlıyor!"

İran bu habere, İran-Irak sınırını kapatarak cevap veriyor.
Kuzey Irak'ın dünyaya açılan diğer kapısı Türkiye sınırında. Amerika'nın önerisiyle Türkiye'yle bir "terörle mücadele anlaşması" imzalanıyor. Anlaşmada taraf olmak isteyen Kürt yönetimi, şimdilik masaya oturamıyor ama en azından sınır güvenliği sağlanmış oluyor.

Erbil'de Kürt Parlamentosu

Amerika'nın Irak'ı işgalinden sonra kendisini başkent ilan eden Erbil'de yol yok. Sıtma kol geziyor, okullar harap, insanlar aç ama bir parlamento var. Üzerinde kocaman "Kürdistan Parlamentosu" yazıyor. Kapısında Kürdistan bayrakları. Bol makyajlı, çıplak ayaklarını altına alıp oturmuş tombul güvenlik görevlisi hanım üstümüzü arıyor. Parlamento Başkan Yardımcısı Kemal Kerküki'yle röportaj için binaya giriyorum.
Yine oymalı koltuklar, dışarıdaki dünyayla tezat bir şatafat. Nobran bir tavır. Ne de olsa TRT1 den, Türk devlet kanalından geliyoruz.
"Bölgede kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?" diye soruyorum.

"Biz Irak federal devleti vatandaşlarıyız. Iraklı kimliğe sahibiz ama Kürdistan federal bölgesinde yaşıyoruz" diyor.
"Kürt federal bölgesinde Kürt Kürt'tür, Türkmen Türkmen'dir, Arap Arap'tır. Asüri de vardır. Bunların hepsi vardır fakat bunlar federal bir bölgenin sınırlan içinde yaşamaktadır!" diye ekliyor. Bir yandan TRT'ye röportaj verdiği için gururlu, bir yandan "düşman" karşısındaki peşmerge tavrı yakasını bırakmıyor. Ne yaman çelişki!
Batı eliyle, sadece 10-15 yıl önce yaratılan ve içinde her türlü etnik unsuru barındİran bir bölgenin sahibi havasında konuşuyordu. Bölgede huzur ve barış tablosu çiziyordu. Oysa sadece farklı etnik unsurlar arasında değil, Kürt aşiretler arasında da uzun zamandır kıyamet kopuyordu.

Erbil Üniversitesinde siyaset öğreten ve 1992'den beri bölgede istihbarat yapan Amerikalı Denişe Natali anlatıyordu:

"Kürt gruplar parçalara bölünmüş durumdalar. Bugün üç grup var. Dördüncü grup Kerkük'teki Ali Askari destekçileri. Kerkük Yurtseverler Birliği adını taşıyorlar."
Tüm taraflarla sıkı ilişki içinde olduklarını eklemiş, Kürtler arasındaki kargaşa ve bölünmenin endişe verici olduğunu vurgulamıştı Denişe Natali.

Bin Bir Parça Kürtler!

En iyi örnek Talabani ile Barzani yandaşları arasındaki çekiş-meydi. Onun dışında, daha onlarca birbirine karşıt grup vardı. Süleymaniye'de krallığını kurmuş olan Talabani, artık Irak cumhurbaşkanı. Mesut Barzani, Erbil merkezli Kuzey Irak'ın başkanı. Ama gücü Süleymaniye'ye yetmiyor. Öyleki Erbil'de kullanılan cep telefonu bile Süleymaniye'de çalışmıyor. Yan yana iki şehir, iki ayrı telefon şebekesine bağlı. Süleymaniye sadece Mam Celal'i (Celal Amca'yı) tanıyor. Yıllarca savaştığı Barzani'ye soğuk bakıyor. Caddelerde, sokaklarda, dükkanlarda Barzani ile Talabani'nin yan yana getirilmiş suretleri görünüyor ama iki liderin yıllardır savaşan yandaşları, bildikleri yoldan şaşmıyor, karşı tarafın liderine güvenmiyor. İki grup değişik Kürt lehçeleri kullanıyor ve Erbil ile Süleymaniye'de yaşam hiçbirbirine benzemiyor.
Aşiretler arasında uzun yıllardır süregelen husumet, merkezi hükümetten dağılan paranın bölüşülmesi konusundaki anlaşmazlıkla da birleşince daha derin bir rekabete dönüşüyor.

Tecrit edilmiş bir bölge burası. Ekonomisi kara parayla dönüyor. Irak merkezi hükümetinden yüzde 17 bütçe payı alıyor.
Politikacılar her türlü yoklukla ve kolerayla boğuşan halka, "İleride güzel günler göreceklerini" söylüyorlar. Kimse inanmıyor!
Hedeflerinde Kerkük var. Petrol denizi Kerkük, bölgeye dahil olursa, kuzeyin ekonomik gücü göğe erecek; Irak petrollerinin yarısına yakını Kürt bölgesinin denetimine girecek. Kürt yönetiminin ikinci hedefiyse, komşu sınırlardan dünyayla temasa geçmek!

Hedef Kerkük'te Özerk Oluşum

Erbil'de satılan haritalar, Akdeniz'den Basra Körfezi'ne uzanan bir "Büyük Kürdistan"ı gösteriyor. Haritalar Amerika ve Avrupa'dan bölgeye yayılıyor...
Kürt bölgesinde beklenti büyük ama Amerikan Senatosu'nun oylamasından sonra Kerkük Türkmen cephesinden de sesler geliyor. Kerkük'te Irak Türkmen Cephesi Başkan Yardımcısı Cemal Şan, "Irak, üçe bölünürse dörde de bölünür!" diyor. Bir "Türkmen Federal Bölgesi"nden söz ediyor. Ve Amerikan basınında Kerkük'te özerk bir bölge oluşturulmasına ilişkin haberler göze çarpıyor.
Amerikan düşünce kuruluşlarında Türkiye'nin hoşuna gidecek aktörlerle oluşturulabilecek bir "Kerkük Özerk Vilayeti" masaya konuluyor.

Bu kurtlar sofrası, Erbüli gazeteci Rebwar Kerim'in gözünden bakın nasıl görünüyor? Rebwar, Irak'ın kuzeyindeki Amerikan tutkusuna değiniyor.
"Yıllar içinde 4 milyon kişi Amerika'ya aşık edildi. ABD, petrolü; Kürtler de ABD'yi seviyor. Hatırlayın, Amerika Irak'a girer girmez ilk icraatı petrol kanununu meclisten geçirmek oldu!"

Erbil gazetesi genel yayın yönetmeni Rebwar çok düzgün bir Türkçeyle bunları anlatıyor. "Kimse bilmiyor geleceği!" diyor. "Birileri rahata, paraya kavuşacak bu politikalarla ama Irak istikrara kavuşamayacak. Amerika'nın burada denediği eski bir politika. Birbirine kırdırma politikası. Zaman zaman Şiileri, zaman zaman Sünnileri devre dışı bırakıyor; zaman zaman da Kürtler kenarda kalıyor. Bunun adı 90lı yıllarda ortaya çıkan Amerikan sistemi, yani Yeni Dünya Düzeni!"
Rebwar, Ortadoğu'da "yeni düzen" den söz ediyor. Yeni Dünya Düzeni'nin dayatması; Büyük Ortadoğu Projesi. Projeye göre Amerika, Fas'tan Pakistan'a 22 devletin rejimini, sınırlarım değiştirmeyi hedefliyor. Petrol zengini Irak, küçük parçalara bölünmesi öngörülen ilk ülke.

ilk aşamada üçe, sonra daha da küçük şehir devletlere bölünecek. Pentagon kaynaklı haritalar, Irak ve bölge devletlerinin nasıl parçalanabileceğinin işaretlerini veriyor. Irak'ta senatonun onayladığı üç parça dışında, özerk vilayetlerin ortaya çıkmasının petrol denetimini kolaylaştıracağından söz ediliyor.
Rebwar, "Her şey etnik ve dini çatışmayla başladı!" diyor. "Osmanlı imparatorluğu döneminde etnik diye bir şey yoktu. Etnik grupları Avrupalılar yarattı. Osmanlı parçalandı. O topraklarda bir sürü devlet kurdular. Suudi Arabistan kuruldu. Suriye kuruldu. Irak kuruldu. Şimdi aynı taktikle yeni Ortadoğu haritaları çiziyorlar."

Çekiç Güç ve Amerikan Yardım Kuruluşları

Sovyetler Birliği'nin dağıldığı yıllarda Kuzey Irak'ta bir güç oluşmaktaydı... Bugün Kürt yerel yönetimi başkentinde, Amerikan Universitesi'nin kuruluşuyla uğraşan Denişe Natali, bu coğrafyaya ilk kez 1992'de gelmişti. Onu dinlerken, Batının politikalarını anlamak için Denise'lerin yaşamları belgesel yapılmalı ve tüm Ortadoğu halklarına gösterilmeli diye aklımdan geçiriyordum.

"1992'de Körfez Savaşı'nın hemen arkasından buraya geldim. Oldukça kötü bir durumdaydı bölge. Kürtler dağlardan kente akıyorlardı. Kendilerine peşmerge diyorlardı. Burada, ne yaptığını bilmez halde koşuşturan insanlar vardı. Bir çeşit 'hükümetimsi' yapı vardı. Ben bu hükümetin ilk seçimlerinden sonra 1992'de görüşmeler yapmaya gelmiştim buraya. O yıllarda bir sürü sivil inisiyatif buraya akıyordu. Ben de onlardan biriyle geldim. Amerikan Yardım Teşkilatı'yla... Çok heyecan vericiydi.
"Amerika'dan birçok örgüt geldi. Yardım teşkilatları, Çocukları Koruma Örgütü... Bir çoğu Zaho ve Dohuk bölgelerindeydi. Hepimiz Çekiç Güç'ün koruması altındaydık, iki Kürt grup, anlaşmaya razı edilmişti."

Kuzey Irak 2O03'e kadar, "güvenli bölge" olarak Batının himayesinde büyüyüp serpildi.
2003'te Amerika Irak'a "demokrasi" getirecekti!
Kural belliydi. Önce hedef bölgede çatışma başlatılacak, sonra çatışmaya müdahale edilecekti. Mazlumları korumak bahanesiyle, hükümetler bir "güvenli bölge" oluşturulmasına razı edilecek sonra o güvenli bölgeden bir ülke ortaya çıkıverecekti.

Beni Denise'le, Amerikan Üniversitesi öğretim üyelerinden Zafer Yörük tanıştırmıştı.
Zafer Yörük, Erbil Üniversitesi'ne, ingiltere'den, Doğu ve Afrika Çalışmaları Merkezi SOAS'tan gelmişti. Siyaset eğitimi veriyordu.

Yörük, bölgenin Kosova'yla benzerliğine dikkat çekiyordu:

"Burası 1991'de Saddam Hüseyin'in terörüne karşı güvenli bölge ilan edildi. Aynı şekilde uluslararası güçler, Kosova'yı Sırplardan korumak için güvenli bölge haline getirmişlerdi. Burası 15 yıldır güvenli bölge sınırlan içinde. Kosova da 5-6 yıl güvenli bölge olarak varlığını sürdürdü. Kosova bugün bağımsızlık yolunda. Kürdistan da benzer bir kaderi yaşayabilir. Burası için bağımsızlık şimdilik çok yakın görünmüyor. Ama özerk bir bölge olarak bağımsızlığını sürdürmesi 1970 anlaşmasında var."
Amerika'nın buraya el atmasıyla, bölgede iki şey gerçekleşmişti. Türkmenler 36. Paralel'in iki tarafında kalmış, birbirlerinden ayrılmışlardı.
Kürtler, Batı'nın himayesine alınmışlardı.

Türkmen şehri Musul ve Telafer, güvenli bölge sınırları içinde kalmasına rağmen dışarıda bırakılmış, Saddam'ın insafına terk edilmişti. 36. Paralel dışında kalan Süleymaniye ve Çamçamal ise güvenli bölgeye dahil edilmişlerdi.
Irak'ta yaşayan Türkmenlerin yüzde 20'si, Erbil merkezli yerel yönetime ve yüzde 80'i de Kerkük-Musul merkezli Saddam yönetimine bağlandı.
Ayrıca Türkmen coğrafyasının Türkiye'yle olan doğal bağlantısı da ortadan kaldırıldı. Kuzeydeki oluşumun temeli böyle atıldı.

Demokrasi Komedisi

Erbil'de Kürt parlamento binasında Kerküki röportajın ardından bir panel izledim. Yerel Kürt yönetimi, kolera salgınını konuşuyordu. .. Sıralarda yerel kıyafet giymiş üyelerin yanında modern giysili kadın ve erkek milletvekilleri oturuyordu. Bunlardan dördü Türkmen milletvekiliydi.
Pür ciddiyet, bölgenin en önemli sorunu olarak kolerayı konuşuyorlardı, inanmadıkları bir oyunun oyuncularıydılar. Her birinin yüzünde "demokrasi" oyunundan duydukları mutluluk vardı...

Bu parlamento, Birinci Körfez Savaşı'nın ardından, Amerikan ve İngiliz birliklerinin güvencesi altında kurulmuştu.
Kürdistan Yurtsever Birliği ve Kürdistan Demokratik Partisi'ni yani savaşan iki Kürt aşireti aynı çatı altında toplanmıştı. "Demokrasi" adına, parlamentoda bir Türkmen Partisi de vardı. Bedelleri ödenmiş dört Türkmen milletvekili bu çorbaya katılmıştı. Bunlardan ikisi bakandı.
Erbil'deki Türkmen gruplar, acaba parlamentodaki temsilcileri için ne düşünüyorlardı?

Bağımsız Türkmen Hareketi lideri Kenan Şakir Üzeyirağalı, dağılmış bir ülkenin dağılmış çıkar gruplarına dikkati çekiyordu:

"Türkmen cephesine alternatif olarak o kukla partileri yarattılar. Onları parlamentoya sokup 'Burada Türkmen de var!' dediler. Bugün parlamentoda yer alan Türkmenler sadece kendilerini temsil ediyorlar. Milletle bir ilişkileri yok."

Türkmen Reform Hareketi

Rehberim Mustafa, Erbil'de en kalabalık Türkmen partisinin Türkmen Reform Hareketi olduğunu söylüyor.
Başkanı Abdülkadir Bezirgan, bir zamanlar Irak Türkmen Cephesi kurucularından biriydi. Şimdi cepheye muhalefet ediyor
Erbil'in ortasında bir villa. Kapıda güvenlikler ve birkaç lüks araba. Bezirgan bizi kapıda karşılıyor. Takım elbise, gösterişli bir kravat, altın kol düğmeleri göze çarpıyor.
Türkmenlerin durumuyla ilgili sorulara inatla cevap vermiyor Bezirgan. Oymalı koltuğunda yer değiştirip duruyor. Türkmen cephesine muhalefetin, kimlerin işine yaradığı ve parlamentodaki Türkmen partilerinin ne amaçla kullanıldığı sorusunu da es geçiyor. Reform hareketinin ne kadar büyüyüp serpildiğinden dem vuruyor. Türkmen Cephesi'ni parçalayan küçük Türkmen par-tilerinin yerel Kürt yönetiminden elde ettiği fınansı soruyorum. Koltuğuna bir daha yerleşiyor.

Gözlerini kırpıştırarak kekeliyor:

"Mesela biz Türkmen Reform Hareketi olarak ne KYB, ne KDB'den para alıyoruz ama Kürdistan Federal Hükümeti'nden dokuz ay önce finans aldık. Biz bu parayla, bölgede Türk milletine yardım ediyoruz."

"Ne yapıyorsunuz mesela?" diyorum. Yine başa dönüyor. "Şimdi Erbil'de en güvenilir parti bizimki..." diyor. Ayakta bekleşen adamları kafalarını sallıyor.
"Yani ne yapıyorsunuz?" diye sabırsızca soruyorum... "Burada okullarımız var, radyomuz televizyonumuz var, yani insanlar..."
Sözünü kesiyorum.

30 dakikalık bir kasetin sonuna yaklaşmış ve hala konuya girememiş olmanın verdiği sıkıntıyla soruyorum:

"Burada siyasi yapılanmalar neye göre ve ne kadar para alır yönetimden?"
"Vallahi farklıdır..." diyor.
"Siz ne kadar alıyorsunuz bölge hükümetinden?"
"Biz Türkmen Cephesi'nden ayrıldık ve bize bağlı parti men-suplarının ismini hükümete teslim ettik..."

Türkmen Cephesi'nden ayrılıp, kendine bağlı üye sayısını Kürt yönetime bildirince, para hesaba yatıyordu.
Bezirgan kekeleye kekeleye Türkmen Reform Hareketi'nin Kürt yönetiminden ayda 30 bin dolar para aldığını söylüyordu.
Açlık ve sefalet içinde bırakılmış Erbil'de 20'den fazla Türkmen oluşumu, işte bu miktarlarda para dağıtımıyla ortaya çıkmıştı. Türkmenlerin birleşmesinin önünde para vardı! Bu, Balkanlarda uygulanan politikayla aynıydı. Gelir beklentisi, tüm grupları amip gibi bölmeye yetiyordu.

Erbil'de Lüks Hayat!

Rehberimiz, gazeteci Mustafa Kerim, Erbil'de çok zengin işadamlarının kol gezdiğinden söz ediyordu. Bunlardan bir kısmı Türkiye'den gelmişti. Erbil'i "büyük firsatlar"ın kapısı olarak görmekteydiler. Batı'nın dolaylı ve dolaysız işgali altındaki birçok bölgede izlendiği üzere, burada da en çok inşaat sektörü gelişmişti. Halk kolerayla boğuşur, çocuk çoluk çöplüklerde yaşarken, merkezde dev inşaatlar yükseliyordu.
Mustafa, bizi Diyarbakır'dan gelip Erbil'e yerleşmiş işkadını Ferda Cemiloğlu'na götürecekti. O burada inşaat kraliçesiydi.
Bir sokağa girdik. Lağımla oynayan çocukların arasından geçip ferforje bahçe kapısı önüne dizilmiş biri Hummer cip, birkaç araba geçtik.
Diğer tüm evlerden farklı beyaz, bakımlı villanın kapısında esmer, 50 yaşlarında abartılı giysili bol tabii bir kadın tarafından karşılandık.
Ferda Cemiloğlu'na göre, Erbil hızla kalkman bir kentti. Paranın merkeziydi. Dünyanın "en rahat ve en güvenli" kentlerinden biriydi. O kadar ki Ferda Hanım, Erbil'e bir güzellik salonu, bir oyun merkezi bile açıyordu.

Durmak bilmeyen telefon trafiği arasında sohbet ediyoruz. Endonezya'dan getirilmiş mobilyalar ve onlarca özel bibloyla süslü yemek salonunda anlatıyor:

"Ben üç yıl mültecilere hizmet sundum. Afganistan savaşında da yüzlerce Afganlıya yardım ettim. Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği hizmetlerimi ödüllendirdi. Yani neredeyse Nobel ödüllüyüm!" Gülüyor... "Ben bütün savaş alanlarında gönüllü olarak hizmette bulunmuşumdur. Çok tehlikeli bölgelerde çalıştım. Burası en rahat yer. Savaş görmedi. Sefalet yok. En iyi koşullarda yaşamak mümkün."

Başka bir dünyadan söz eder gibiydi...
"Burası yakında büyük gelişme gösterecek. Herkes daha çağdaş olmayı, daha iyi koşullarda yaşamayı hedefliyor. Daha iyi mobilyalı evlerde yaşamayı, kendilerine daha çok özen göstermeyi istiyorlar. Kadınlar her kadın gibi güzelleşmek istiyor, çocuklarını daha iyi eğitmek istiyor. Balan Türkiye'den sürekli inşaat malzemesi, mutfak, banyo donanımı getiriliyor... Eskiden evler çıplaktı. Mutfaklarda iki tenekeden oluşan dolaplar vardı. Şimdi görün, evlerin içi nasıl değişiyor..."

Soluksuz konuşuyor. Dışarda oynayan çocuklar ve "komşu" evlerdeki görüntü Ferda Hanım'ı doğrulamıyor.
O, yeni yeni gelişen bürokrat tüccar karışımı Erbil elitinin durumunu anlatıyor. Eski Erbil çarşısında ise farklı gerçekler konuşuluyor.

Erbil Çarşısı

Çarşıda bir kumaş dükkanında birkaç kadınla sohbet ediyorum. "En büyük dert susuzluk!" diyor genç olan. Bebeğine alt bezi yapmak için bez satm alıyor.
"Elektrik sık sık kesiliyor, sağlıklı yaşamamız imkansız!" diyor öteki. "Temizlik bile sorun..." diye ekliyor.
"Suda kolera var!" diyor dükkan sahibi.
Çarşıda konuştuğumuz Erbilli ile Ferda Hanım'ın Erbili pek bağdaşmıyor.
Erbil, eski bir Türkmen kenti. Bir zamanlar, eğitimli insanları, zengin tüccarlarıyla ünlüymüş. Hangi etnik kökten olursa olsun herkes Türkçe konuşurmuş. Türkçe konuşabilmek medeniyet göstergesiymiş.
Erbil, bin yıllık kadim kent, önce Saddam'ın göç politikasıyla, ardından "güvenli bölge" uygulamasıyla Türkmen özelliğini kaybetmekle kalmamış... Türkmen olmak, hoş görülmemeye başlanmış.

Kürt gazeteci Rebwar bakın ne diyor:

"Erbil'in tarihini araştırırsanız, bir Türkmen kenti olduğunu görürsünüz. Ayrıca yöredeki tüm kentlerin Türkmen olduğu da bilinir. Erbil de Kerkük de Türkmen'dir. Bu kentlerde ahali esnaf ya da tüccardır. Erbil'in kalburüstü zenginleri Türkmen'dir. Zaten şehir kavramı Kürtler için yeni bir kavramdır. Onlar sonradan, köylerden getirilmişlerdir."

1990'lardan sonra Türkmen halkı son kalelerini de kaybedeceklerdi. Türkmenlere ait olan bölgede faaliyet gösteren siyasi oluşumlar, sağlık ve eğitim kurumları, sistematik olarak Batı'nın desteklediği Kürt yerel yönetimi tarafından baskı altına alındı.
Saddam döneminde Araplaştırma siyasetine karşı mücadele veren Türkmenler, bu defa, Kürtleştirme politikasıyla karşı karşıya kaldılar.

Türkmen Okulları da Yok Oluyor

işte bir örnek. Karakoyunlu İlkokulu. Erbil'de Türkmen ilkokullarının tümü gibi o da bu süreç içinde hızla değişime uğradı. Bir zamanlar 700 öğrencisi vardı. Bugün 75.
Kent merkezine uzak bir ilkokul. Tarihin bir yerinde duruyor. Bahçeyi çevreleyen açık kapıların önünden geçerken namaz kılan öğretmen grubunu izliyorum.
Yanımda yürüyen küçük kızla sohbet ediyorum. "Öğrenciler kalmadı, Türkler kalmadı burada" diyor.

Öğretmenlerden biri "Bir zamanlar okulumuzda öğrenci sayısı çok yüksekti ama şimdi az, çünkü belediye servisi kaldırıldı. Öğrenciler gelemiyor" diyor.
"Sizin dört milletvekiliniz, iki de bakanınız var; onların bir yardımı olmuyor mu?" diyorum. Şaka edip etmediğimden emin olmak istercesine yüzüme bakıyor.

Sonra başı önünde mırıldanıyor:

"Onların kendileri, kürsüleri, yani önemli başka işleri var. Her biri sandalye derdinde. Biliyor musunuz şimdiye kadar bir teki bile bu okula gelmedi."

Uzak bir köşede kalan okula ancak yol parasını ödeyebilen öğrenciler geliyordu.
Devir değişmişti. Zengin Türkmenler, çocuklarını pıtrak gibi çoğalan özel okullara yolluyordu. Hatta modaya uyup, çocuklarını "daha modern" olan Kürt okullarına yollayanların sayısı da giderek artıyordu.

Bakımlı ve ödeneği olan Kürt okulları, Türkmen aileler için de çekim merkezi olmuştu.
Rehberimiz Mustafa'nın kızı da bu okullardan birindeydi. Kızını okuldan almaya giderken bizi de götürdü. Kentin göbeğinde yüksek duvarlar arkasında çiçeklerle bezeli bir okul. Bakımlı ve şık hanımlar, pahalı arabalarla çocuklarını okuldan almaya gelenler... Servis arabaları dizisi.
Kendimi bir Amerikan kasabasında sanıyorum. Okul bahçesinde ikişer ikişer sıralanmış çocuklar. Biz içeri doğru girerken, öğretmenin komutu eşliğinde "Biji Kürdistan!" (Yaşasın Kürdistan!) diye bağırıyorlar.
Yanımıza okulun müdürü olduğunu söyleyen bir hanım yanaşıyor. Selamlaşıyoruz.

Türkçe konuştuğunu duyunca şaşkınlıkla soruyorum:

"Türkmen misiniz?" "Yoo" diyor, "buralarda herkes Türkçe bilir. Burası Erbil!".

Adı Şevkiye. "Bizim özümüz Kürt. Erbilliyiz. Gerçek Erbilliler Türkçe konuşur" diyor.
Mustafa ve küçük kızıyla arabaya biniyoruz. Rehberimiz gazeteci Mustafa Kerim, "Ben bir Erbilli olarak en iyi örneğim" diyor. Bana ailesini anlatıyor. Mustafa'nın annesi Türkmen, babası Kürt... Bazen Türklüğü, bazen de Kürtlüğü öne çıkarıyor. "Doğduğum günden bu yana savaşın içinde hapsoldum!" diyor.
"Gözümü açtığım günden beri hep savaş vardı. Evde hep savaştan söz edilirdi. Babam bir gün cepheye gitti. Marşlarla, savaş hikayeleriyle büyüdük. Babam tankına binmiş, ateş etmiş; evde konuşulan hikayeler hep bunlardı. İran düşmanmış, İsrail düşmanmış, o öyle, bu böyleymiş, ateşkes olmuş, hayır olmamış... Hep bunları konuşarak büyüdük... Artık bıktık. Bu hayat mı!"
Onu dinlerken kaldırımdaki başörtülü ama bluzunun üzerinde koca bir Amerikan markası olan ve yine marka gözlüklerini ba-şörtüsü üzerine yerleştiren genç kıza bakıyorum.

Küresel rüzgarların önüne kattığı Erbil'de her türlü dini ve siyasi akımın rahatça at oynattığını, taassup ile Batı tarzının iç içe geçişini izliyorum.
Çarşıda bir mola veriyoruz. Mustafa, Erbilli kadınların daha önce görülmeyen bir tarzda örtündüğüne dikkat çekiyor. Okul eşyaları satan bir seyyar satıcının tezgahındaki çantayı işaret ediyor. Pembe plastik sırt çantası üzerinde kara çarşaflı Barbie simgesi dikkat çekiyor. Arap geleneği ile Hollywood kültürü burada kucak kucağa yaşıyor.
Kapalı çarşının içinde yürüyorum. Geleneksel kıyafetiyle yaşlı bir adam sarı ışıkların altından çıkıp yanımıza geliyor. "Ooo TRT!" diyor.

Hal hatırın ardından durumu en veciz biçimde özetliyor:

"Irak'ın özü zengin, yeri zengin, toprağı zengin! Amma Irak'ın sahibi yoktur. Sahibi olsaydı halimiz böyle olmazdı. Burada iş azdır. Paran varsa iş vardır, paran yoksa iş yoktur. İş yoksa ev de yoktur, geçim de yoktur..."
Erbil Çarşısından çıkıyoruz. Yükselen gökdelenlerin önünden geçiyoruz...

Erbil, istihbarat Cenneti

Bağdat ve Basra bombalarla sarsılırken, özel statüsü nedeniyle savaştan uzak kalan Erbil, para ve silahın ve en çok da uyuşturucu, ticaretinin köprüsü. Bu durumdan nemalananlar yüksek duvarların ardındaki gökdelenlerde saklananlar. Burada iş kovalayan Türkler, Araplar, Lübnanlılar ve İsrailliler... İstihbari görevlerle gelenler ve son iki yılda kentte açılan on beş yeni bankanın çalışanları...

Norveçli petrolcüleri, Dubaili tüccarları da unutmamak gerek. Son yıllarda yükselen büyük oteller özel konuklar ağırlıyor. Gecesi 250 dolar olan lüks otellerde boş oda bulunmuyor. Sheraton'un her salonunda Batılı heyetlerle fısıldaşan, koruma ordusu eşliğindeki aşiret mensupları göze çarpıyor. Sefalet içinde; elektriksiz, susuz, aç yaşayan halk, iddialı konut projelerinin tabelalarına şaşkınlıkla bakıyor. Bunlardan birinin adı "Dream City". Her bir villa, 1 milyon dolardan satılıyor. İnşaatı "Türk" işadamlarının yaptığı söyleniyor. Buraya bir "Küçük Amerika" kuruluyor.

Alışveriş merkezleri, otomobil galerileri, "rezidans"lan ve "dream city"leriyle Erbil şaka gibi. Erbil'e günde en fazla iki saat elektrik veriliyor. Ama yukarda saydığımız mekanlarda elektrik hiç kesilmiyor. Burada büyük bir jeneratör piyasası var. Ayrıca bu jene-ratörleri besleyen mazot satışı da belli elleri zengin ediyor.
Mustafa Kerim, Erbilin Amerikan işgaliyle bir ticaret merkezi haline geldiğini ve dolarların bavullarla dolaştığını söylüyor.
"Amerikalılara yaklaşan malı götürüyor!"

Ve bu curcuna içinde Amerikalı eğitmenler Erbil'de üniversiteler kuruyor, Erbilli gençlere, İngilizce düşünmeyi öğretiyorlardı.

Denişe Natali, bize bölgenin geleceğiyle ilgili düşüncelerinden söz ediyor:

"Biliyorsunuz Kürtler, Amerika'nın burada kalıcı olmasını istiyor. Burada büyük bir askeri üs kurması için Amerikalıları ikna etmeye uğraşıyorlar! Amerikalılar bir gün Bağdat'ı terk ederlerse..."

Sözünü kesiyorum. "Onların zaten askeri üsleri var burada."

"Ama o küçük bir üs. Kürtler, burada çok büyük bir Amerikan Üssü istiyorlar ve Amerikalılar Bağdat'ı terk ederlerse, burada konuşlanmış bir üssün işlevi son derece önemli olur. Ama daha önce yapılması gerekenler var. Buranın sosyal, politik ve ekonomik dönüşümü daha tamamlanamadı. Hala çok gelenekçi bir toplum. Amerika ve Birleşmiş Milletler yıllardır burada çalışıyor ama hala burada büyük bir değişimi gerçekleştiremediler. Bu elbirliğiyle, kısa vadede gerçekleştirilmeli."
"Üniversiteler bu amacın neresinde yer alıyorlar?" diye soruyorum.

Denişe, eğitim kurumlarının genç nüfusu dönüştüreceğinden söz ediyor:

"Üniversiteler bence çok önemli. Bir kere İngilizce eğitim yapmaları önemli. Sonra öğrencilere farklı düşünce biçimleri aşılanıyor. Mesela ben eleştirel düşünce dersi veriyorum. Öğrencilere dünyaya eleştirel bakmayı öğretiyorum."

"Eleştirel bakış" tahmin edeceğiniz üzere, Batı çıkarlarını dikte eden bakıştı.
Röportajın sonunda Denişe, Zafer Yörük, rehberimiz Mustafa ve kameramanım İsmail Dostoğlu, Erbil'de yabancıların en gözde mekanı olan "Alman Bar"ına gidiyoruz. Bu barın sahibi 20 yıldan beri bu topraklarda yaşıyor. Yanında çok yakışıklı Kürt gençleri çalıştırıyor. Değişik cinsel tercihleriyle ün yapmış yaşlı bir Alman. Bahçesi İngiliz, Amerikan ve diğer Batılı ülkelerin diplomatlarıyla dolup taşıyor.
Denişe'e hangi Amerikan sivil toplum (!) kuruluşlarının Erbil'de temsilcisi olduğunu soruyorum. Yakın geçmişte NDI'nın (Amerikan Milli Demokrasi Enstitüsü) bürosunu Bağdat'tan Erbil'e taşıdığını söylüyor.

"Güneyde sivil toplum inşa etmek için büyük çaba harcadılar, şimdi sıra burada. Kürt bölgesini uzun zaman ihmal ettiler. Burası sakindi." Şarabını yudumluyor.
"Şimdi öyle değil mi?" diye soruyorum.
"Evet sakin, ama görmüyor musunuz burada sadece binalar, yükseliyor. Kurumlar yok. 1992'den beri kimse bu insanlara bir şeyler öğretmek için harekete geçmiyor. Burası kurumsallaşamıyor. Yükselen binalar var, bol para var ama hala hiçbir şey yok..."
"Demokrasi Enstitüsü'nün buradaki çalışmaları ne yönde olacak? Onlarla konuştunuz mu?"
"Hayır henüz konuşamadım ama bu işlere kaynak sağlayan Amerikalılarla konuştum. Şu an finansörler de burada ve projeleri başlatma kararı aldılar. İlk defa buranın özgün şartları inceleniyor. 'Demokrasi Projesi' bugüne kadar Irak genelinde düşünülüyordu. Ama bu bölge çok farklı. Özel projeler, hayata geçirilecek. NDI burada öncelikle bir istatistik merkezi kuracak. Birçok ilk yaşanacak."
Gece, Erbil'in sessiz ve elektriksiz mahallelerinde yankılanan ingilizce, Almanca sarhoş seslerin karmaşasıyla bitiyor.
Kuzey Irak birçok ilkle tanışacaktı. Kuzey Irak, demokratlaşacaktı. Amerikan politikaları etnik ve dini oluşumları şekillendirecek; Erbil'den bölgeye küçük bir Amerika yayılacaktı.

"Amerika Kurtarıcıdır!"

Yerel Kürt Bölgesi Milli Eğitim Bakanı Dilşad Abdurrahman Muhammed, Denişe Natali gibi konuşuyor. Eğitimde, Amerika'nın "kurtarıcı" olarak küçük beyinlere aşılanacağını müjdeliyordu. "Amerikan işgalinden mi söz ediyoruz?" diye sorduğumda,
"Biz ona ihtilal diyoruz!" diye cevaplıyordu.
"Amerikalı eğitim danışmanlarının isteğiydi bu. Değişimi 'ihtilal' (revolution) olarak adlandırmamızı istediler. Ama biz onun da ötesine geçtik. Onlara ihtilalci değil, 'kurtarıcı' diyoruz. Amerika böyle tarihe geçecek. Baskı ve zulüm rejiminden, Amerikasız kurtulmamız mümkün değildi. Onun için Amerika kurtarıcıdır! Ve yeni tarih kitaplarımızda da öyle yer alacaktır!"

Yerel Kürt Bölgesi Milli Eğitim Bakanı'yla parlamento binasında buluşmuştuk. Kibirli bir Kürt "bakan"ın Amerika aşkını ilan edişine maruz kalmıştık.
Bana yeni neslin farklı yetişeceğini söylüyordu. Dilşad Bey, Büyük Ortadoğu Projesi içinde Kürdistan'ın öneminden bahsediyordu.

"En büyük temennimiz, Büyük Ortadoğu Projesi'nin çok yakın gelecekte başarıya ulaşması!" diyor. "Gelecekte?" diye soruyorum.
"Evet," diye kafasını sallıyor, "daha tamamlanmadı ama bu proje bölge insanlarının tüm sorunlarını giderecek".
"Sizce Amerikalılar bu projeyle neyi hedefliyor?" diye soruyorum.
"Amerika, terörizme karşı bir kalkan oluşturuyor."
Buna benzer birçok klişeyi art arda sıralıyor.

Amerikalı yetkililerin zafer nidalarının, Amerika'nın başarıya ulaşacağına dair inancın, Amerika'dan çok, Kuzey Irak'ta yankılandığına eminim.
Kürt bölgesinin politikacıları, Amerikan politikalarının kendilerini ihmal ettiğinden zaman zaman yakınsalar da, Amerika'ya olağanüstü bir sevgiyle bağlılar.
Parlamento Başkan Yardımcısı Kemal Kerküki'ye, "Bush'un politik başarısı konusunda tereddüdü olup olmadığını" sorduğumda sesi değişmiş, yüzünü şaşkınlık kaplamıştı.

"Hayır, hayır! Bush bizim için bir melektir!" demişti.
"Melekler koalisyonu" bir kan gölünde yüzerken Eylül 2007'de, Amerika'da, 16 ülkenin temsilcisinin katılımıyla "Dünya Demokrasinin Geleceği Forumu" toplantısı yapıldı. Toplantıda Savunma Bakanı Robert Gates, Irak'ın bugününü Amerikan tarihiyle kıyaslıyordu. "Bizim de kuruluş yıllarımız karmaşayla geçti." diyordu.
"Şimdi Irak kaos içinde. Onları bu halde bırakıp gidemeyiz! Bu, müttefiklerimize ihanet olur, onları güçsüzleştirir! Düşmanlarımıza da cesaret verir" diye devam ediyordu.

Amerika, son zamanlarda ingiltere'nin deneyimlerine daha çok kulak veriyordu. Bugünlerde "Churchill planı" üzerinde çalışıyordu.
Plana göre, işgalci güç, kaos ve karmaşayı yaratıp geri çekilirdi... Ortadoğu'nun yerleşik aşiret düzeni içinde bin yıldır bir arada yaşayanlar birbirlerini gırtlaklar, sonra öle öle kendi adaletlerine ulaşırlardı. Sağ kalan ve karmaşadan zaferle çıkan taraf, Amerika'yla masaya otururdu... Adalet yerini bulurdu.
Bu senaryolarda en önemli aktör petroldü. Petrol, Kerkük'teydi. Amerikan basınında Kerkük'ün özerk bir bölge haline getirileceği seslendiriliyordu. Paranın ve üslerin merkezi Erbil olacaktı. Yavaş bir dönüşüm için, Amerika'nın Demokrasi Enstitüleri kabullenmeyi ve Kürtleşmeyi, toplumun katmanlarına yayacaktı... Bir ülke dağılırken Pandora'nın kutusundan daha çok canavar çıkacaktı...

Kaynakça
Kitap: Batı'nın Politikaları Bugün de Aynı: 'BÖl VE YUT!'
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir