Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

ABD Küresel Hegemonyası Nereye Kadar Gider?

ABD hegemonyası sürdürülebilirmi? Emperyal merkezler bu rekabette nasıl bir yol izlerler?

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

ABD Küresel Hegemonyası Nereye Kadar Gider?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Kas 2010, 18:41

ABD Küresel Hegemonyası Nereye Kadar Gider?

• ABD hegemonyası sürdürülebilirmi? Emperyal merkezler bu rekabette nasıl bir yol izlerler hegemonya için?

ABD'nin küresel hegemonya çabası ve bunu sağlamak için saldırgan politikalar izlemesi Amerikan karşıtlığını artırırken hegemonyaya karşı duruş gibi bir sorunu da beraberinde getirebilir. Emperyalizm bir ülkenin (ya da ülkeler ittifakının) diğer ülkeye (ya da ülkelere) siyasi ve/veya ekonomik olarak hükmettiği durumu ifade eder. Emperyalizm orijin olarak 1. Napoleon'un yayılma politikasına karşı hakaret anlamında kullanılmıştı. Bir süre sonra ise İngiltere'nin yayılmacı politikası için kullanılmaya başlandı.

Emperyalizmi bilimsel olarak ilk formüle eden J.A. Hobson (1858-1940) adlı bir İngiliz liberal iktisatçı olmuştur (Imperialism: A Study, 1902) Hobson 19. Yüzyıl sonunu incelemiş, bu dönemin önceki dönemden farklı olarak birçok emperyal yarışçının birbiriyle rekabet içinde bulunduğunu, mal i sermayenin ise ticari sermayenin önüne geçerek üstünlük sağlamış olduğu tespitini yapmıştır. İngiltere'nin Birmingham şehrinden tanınmış yatırımcı Joseph Chamberlain'in (1830-1886) İngiliz işçilerin yaşamına katkı sağlayacağını iddia ettiği ticari emperyalizm yaklaşımına hem İngiliz işçilerinin hem de sermayedarlarının zararına olacağı düşüncesiyle Hobson karşı çıkmıştı. Hobson'un çalışmasını Rudolf Hilferding (1877-1914), Rosa Luxemburg (1871-1919) ve VI. Lenin'in (1870-1924) bu konudaki çalışmaları izlemişti. Hilferding'in mali sermaye adlı 1910 tarihli çalışmasında Hobson'a emperyalist rekabetin kaçınılmaz olarak şiddete yol açacağı konusunda katıldığını görüyoruz. Fakat Hilferding, Hobson'un reformist önerisini reddetmiştir.

Hobson önerisinde maaşların artırılarak iç pazarın geliştirilebileceğini ifade etmekteydi. Hilferding ise sermayedarların karlarının düşüşüne yol açacağından bu önerinin sermayedarların engellemesi nedeniyle uygulanamayacağını öne sürmüştü. Luxemburg, emperyalist merkezler ile sömürülen ülkeler arasındaki eşitsiz değişimin sermayenin birikiminde önemli rol oynadığını, bunda militarizmin tarihi bir rolü olduğunu belirtmiş ve siyasi kontrol, askeri işgal ve dış borçlar arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir.

Lenin ise, kapitalizmin son aşaması olan emperyalizmde tekeller ve mali sermaye kontrolünü kurmuş, sermaye ihracı kesin bir öncelik sağlamış, yeryüzündeki tüm coğrafyaların paylaşımı tamamlanmış olacaktır diyordu. Lenin, Kautsky'i emperyalizmin doğasını anlamadığı gerekçesiyle eleştirmiş, Kautsky'nin dünya emperyalizminin bir birlik oluşturabileceği yaklaşımına karşı çıkmıştı. 20. yüzyılın ilk yarısında merkezi zengin ülkeler dünya ekonomisinden daha fazla pay alabilmek amacıyla birbirlerinin boğazlarına sarılmışlardı. Bu deneyimlerin ağır faturası nedeniyle merkezi ülkeler paylaşım savaşlarında yeni yöntemler geliştirmeye başlamışlardı.

Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra boyun eğdirilmesi istenilen çevre ülkelerde etnik, dinsel hareketlerin kullanılması yoluna gidilmiştir. Bu yolla çevre ülkelere dayatılmak istenilen talepler, bu ülkelerdeki yönetimlerin özellikle etnik ve dinsel grupların talepleri karşısında zorlandıkları durumlarda gündeme getirilmiştir. Hegemonyayı sürdürebilmenin bir maliyeti vardır. Bunun için gelişmiş merkezi ülkeler enerji kaynaklarının kontrolü üzerinde bir yarış içerisine girmişlerdir.

Çevre ülkelerden transfer ettikleri kaynakları kendi toplumunun taleplerinin bir kısmını tatmin etmek için de kullanan merkezi ülkeler, çevre ülkelerin insanının içinde bulundukları olumsuz koşullardan küreselleşme ile kurtulabileceklerini vaaz etmektedirler. Adaletin ve eşitliğin küreselleşmenin değil de, merkezi ülkelerin kendi çıkarlarına hizmet eden emperyalizmin yeni ideolojisi olan ve merkezi zengin ülkelerde daha fazla refahı, çevre ülkelerde ise daha fazla yoksulluğu getirecek olan "uluslararası liberalizmin kurallarının devamlılığını savunanlar, çevre ülke insanına yeni bir şey önermemektedirler. Merkezi gelişmiş zengin batılı bazı ülkeler, kontrol edilebilir olan bazı etnik ve dinsel hareketler i destekleyerek bu çatışmaların sürdüğü ülke yönetimlerine, merkezin çıkarlarına uygun kararlar almalarını dayatma imkânı bulmaktadır. Bu hareketlerin başarılı olmaları halinde çevrede yeni kontrol alanları ve pazarlar doğmaktadır.

Bu yeni pazarlar, merkezi ülkelerin kontrolünde olan IMF gibi kuruluşlar aracılığıyla yine merkezi ülkelerin koyduğu kurallara serbest pazar ekonomisi gibi kavramlar aracılığıyla boyun eğdirilmeye zorlanmaktadır. Hegemonyanın devamı için gerekli boyun eğdirmenin sağlanmasını amaçlayan ve bu amaçla bizde sivil toplum örgütleri diye adlandırılan bazı hükümet dışı kuruluşları adeta birer misyoner teşkilatı gibi kullanan bazı merkezi ülkeler, çevre ülkelerdeki bazı grupların geleneksel muhalif eğilimlerini kullanarak sivil toplum örgütler i adı altında örgütlemeye öncelik vermektedirler. Bunlar uluslararası kapitalizmin misyonerliğini üstlenen hükümet dışı kuruluşlara destek verirlerken emperyalizmin uluslararası sitemdeki hesaplarına karşı tavır almazlar, yani merkezin çevre üzerinde doğrudan ya da uluslararası tekeller ve onların yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları ekonomik hegemonyayı sorgulama gündemlerinde yoktur. Bu ekonomik hegemonyadır ki, bütün sorunların en önemli kısmını oluştur maktadır. Şiddetin uluslararası müdahaleyi getirebileceğini ve bundan yararlanabileceklerini uman PKK gibi bazı örgütler açıkça emperyalizmin hesaplarına hizmet etmişlerdir. Dış destek aldığı için merkezi hükümeti taviz vermeye zorlayabileceğini uman etnik hareketler emperyalizmin bölgesel çıkarlarına hizmet etmekten kurtulamamışlardır. Soğuk Savaş'ın dumanlı havasını kullanabileceğini uman PKK liderliği ABD ve müttefiklerinin hegemonya konusundaki değişik hesaplan karşısında ortada kalmıştır. Almanya ve Fransa'nın ABD ile hegemonya yarışı arasında sıkışan PKK'nın faaliyetleri yoksulların daha da yoksullaşmasına yol açarken, bu ve benzer örgütler merkezi ve bölgesel güçlerin çıkar mücadelesinde kullanılmaktan kurtulamamıştır.

• Globalleşme süreci bu gelişmelerin neresindedir? Gelişmekte olan çevre ülkelerden merkezi ülkelere, eşitsiz ticaret ve uluslararası tekeller aracılığıyla merkezi ülkelere aktarılan mal i kaynaklar çevre ülkeleri refah sağlayıcı gerekli yatırımları yapmakta zor duruma sokmaktadır. ABD çok uluslu şirketlerinin küresel ekonomik faaliyetlerini engelsiz sürdürebilmeleri için askeri gücü de dahil tüm imkânlarını kullanmaktadır. Dünyadaki 500 büyük şirketten 244'ü Amerikan şirketidir (173'ü Avrupalı, 58'i Asyalı. Bunlardan 46'sı Japon. Bkz. Financial Times, 27 Ocak 1999.) Bunların karlarının bir kısmını yatırımlara ayırdıkları ve önemli bir kısmını da kendi ülkelerine aktardıkları dikkate alınırsa kar transferinde çok uluslu şirketlerin oynadığı rolün önemi görülmektedir. Merkez-Çevre arasında ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel ilişkilerdeki artan oranda bir içi içe geçmişliğin yaşandığı bir sürece girildiğinin iddia edildiği günümüzdeki sürece küreselleşme adı da verilmektedir.

Henry Kissinger'e göre ise küreselleşme ABD hegemonyasının başka bir adıdır. Küreselleşme çağında milli devletlerin önemini yitirdiğini vaaz edenler aslında pazarların açılması ve emperyal merkezlerin emrine sunulmasını önermektedirler. Küreselleşmecilere göre herkes küresel düzeyde yaşanan yeni gelişmelerden karlı çıkacaktır deniliyor. Artık yeni dönemde siyasetin, ekonominin, kültürün küresel düzeyde belirlendiğini, ulus-devletin dönemini kapattığı ve önemini yitirmekte olduğunu iddia eden bu çevreler aslında çevre ülkelere sesleniyorlar ve onların milli devlet projelerinden taviz vermelerini talep ederken kendi devletlerinin sınırlarını artan oranda korumacılık duvarlarıyla tahkim etmeyi sürdürüyorlar. Uluslararası hareket eden sermayenin karşısında ulus-devletin karar almada istediği gibi davranamaya cağını da iddia eden bu çevreler aslında uluslararası sermayenin hakimiyetinin aslında dolayısıyla güçlü devletlerin zayıf devletler üzerinde hakimiyet kurma çabalarına bir meşruiyet arama çabasından başka bir şey yapmadıkları açıktır.

Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz bu durumu şöyle açıklıyor:

"Ülkeler kendilerini bazı politikaların dayatıldığı bir konumda buldular".

Unilever'in o dönem başkan yardımcısı Niall Fitz Gerald şöyle diyordu:

"Küreselleşme hayatın bir gerçeği olarak kabul edilmelidir. Biz, sınırların yıkıldığı enternasyonalizm ve serbest ticaretin olduğu bir küresel köyde yaşamaktayız." (Bkz. International Affairs, Ekim 1997).

Bu açıklama merkezi ülkelerin uluslararası faaliyet gösteren tekellerinin temsilcilerinin (bunlara Çok Uluslu Şirketler diyoruz, fakat aslında bunlar belirli büyük devletlerin koruması altındaki şirketlerdir), globalleşme derken engellerin kaldırıldığı bir global pazar yapılanmasından bahsettikleri anlaşılmaktadır.

Aslında bu durum açıkça bat ı yayılmacılığının yeni bir ifadesidir. İngiltere gibi gelişmiş sanayi ülkelerinin korumacı politikalarla bu günkü duruma geldikleri dikkate alınmadan, bugün gelişmekte olan ülkelere serbest ticaret vaazı yapılmaktadır. Uluslararası sermayenin özellikle borsalar aracılığıyla çevre ülke ekonomilerine müdahale etmenin önünü açtıkları ve bunu serbest ekonomik faaliyetlerin olmazsa olmaz koşulu olduğunu dayattıkları günümüzde serbest ticaretin savunucularından Columbia Üniversitesinden Prof. J. Bhagvvati bile borsaların doğası itibarıyla istikrarsız olduğunu ve kontrol gerektiğini ifade etmektedir. 1844 yılında Amerikan yönetimi Çine ültimatom veriyordu. Bu ültimatomda Çin'in pazarını Amerikan mallarına açmasını, aksi durumda bunun savaş ilanı sayılacağını bildirmiş ti. 1990'h yıllarda dünya hegemonyasını rahatça kurabileceğini hesap eden Washington, bunda başarılı olamayınca 11 Eylül'le birlikte oyunuyla yeniden kontrol sürecini başlatmış, kendisi ne boyun eğmeyenler i terörist listesine koymakla tehdit etmiştir. 1844'de mal satmak ve karşılığında parasını almak isteyen ABD-İngiltere ve müttefikleri bugün Irak'ın malını alacak, fakat parasını vermeyecek. Bu süreç küreselleşme diye adlandırılıyorsa ilkel emperyalizmden farkı yoktur. Liberal iktisatçı Prof. Hobson İngiltere'ye saldırgan politikalarını sürdürmeye devam ederse emperyalizmine veda eder uyarısında bulunuyordu. Fakat emperyalizmin olmazsa olmaz politikalarıdır bunlar ve bunlardan vazgeçmesi imkânsızdır, İngiliz emperyalizmi kendini yok etti kaçınılmaz olarak. Benzer saldırgan politikaların küreselleşme adı altında dayatılmaya çalışılması da benzer bir çıkmaza girecektir.

• Tüm bu gelişmelerde Birleşmiş Milletler(BM) nerede duruyor? Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle BM genel sekreterinin bağımsız karar almadaki etkinliğinin azaldığı ve güçlü üyelerin ve özellikle ABD'nin ve destekçisi İngiltere'nin ulusal çıkarlarını gözetmeye zorlandığı bilinmektedir. 1988'de sona eren Iran-Irak savaşında ateşkesin sağlanmasında genel sekreter önemli bir rol üstlenmişti. Çünkü burada güçlü devletlerin araya girmesini gerektiren bir hayat i çıkar söz konusu değildi. Fakat 1990 Körfez krizinde güvenlik konseyi öne çıkmıştı. ABD hükümeti BM sözleşmesinin 100. maddesinin 1. bendine aykırı olmasına rağmen genel sekretere misyonunu geciktirmesini ve zamanın ABD Dış İşleri Bakanı James Baker'ın Bağdat'la doğrudan görüşmesinin önünün açılmasını istemişti. Büyük güçlerin bölgesel çıkarlarının söz konusu olduğu bir coğrafyada genel sekreter konseyin görevlendirdiği bir memur gibi rol oynamıştı. Genel sekreterin iyi niyet girişiminde amaç savaşları başlamadan önce engellemek, oluşmuşsa savaşı sona erdirmek ve güven yapıcı mekanizmalar yaratarak tarafların işbirliğinin yolunu açmaktır. AB'nin, Rum kesiminin üyeliğinin 17 Aralıkta karara bağlanmasında bu amaçlar dikkate alınmamıştır.

Kıbrıs'ı Türkleri dışlayarak AB sınırları içine dahil etmenin bölgeyi gerginleştireceği açıktır. Annan, girişimiyle Washington'un bölgedeki hegemonyasını korumaya ve adadaki iki İngiliz üssünü anlaşmayla güvenceye alarak İngiliz çıkarlarının zarar görmesini engellemeye çalışmıştır. Stratejik hesaplarla yapılan barış dayatmalarının BM'yi Milletler Cemiyetinin konumun a düşürecek riskleri taşıdığı görülmektedir. Irak'a saldırı sırasında Genel Sekreter'in takındığı tutum bu açıdan da BM'yi yıpratan önemli bir örnek olmuştur.

• Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz'deki önemi nasıl bir süreçten geçmiştir? Doğu Akdeniz'de ticaret yollarını kontrol etmek için Mısır, Kıbrıs adası ve Girit adası gibi stratejik alanların kontrolü için bazı dönemlerde yoğun rekabetin yaşandığı bilinmektedir. Osmanlı'nın Mısır'ı fethindeki amaç Akdeniz'de ticaret yollarını kontrol etmekle ilgiliydi. Kıbrıs ve Girit adalarını kontrol çabası da bu stratejinin bir parçasıydı. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında yenik düşen Osmanlı, Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması ile (Mart 1878) önemli toprak kaybına uğramış, 1856 Paris Antlaşmasında kabul edilen Osmanlı'nın toprak bütünlüğüne saygı gösterileceği ilkesini aynı ülkeler Osmanlı'nın topraklarından kime ne pay düşeceğinin belirlenmesi için toplanan Berlin kongresinde unutmuşlar dır. Osmanlı'nın topraklarının bir kısmı paylaşılırken, bazı bölgelerin paylaşımı zamanı n uygun olmaması nedeniyle sonraya bırakılmıştır. Bismark Berlin kongresinden eli boş dönen Fransa baş delegesine Fransa'nın Tunus'u işgal edebileceğini söylemiştir. Rusya'nın Balkanlarda etkinliğini artırmasını ve güneye inme çabasını engellemeye çalışan İngiltere'nin Doğu Akdeniz'e ve özellikle Kıbrıs'a ilgisinin bu dönemde arttığı görülüyor.

İstanbul'daki İngiliz elçisi Henry Layard II. Abdülhamid'le görüşme yaparak gelirleri Osmanlı hazinesine verilmek üzere adanın geçici olarak İngiltere'ye verilmesini istemiş, Rusya'ya karşı denge aramakta olan II. Abdülhamid bunu 4 Haziran 1878'deki iki maddelik bir anlaşmayla kabul etmişti. 308 yıllık Osmanlı idaresi 12 Temmuz 1878'de sona erdi. Birinci Dünya Savaşını fırsat olarak gören İngiltere 5 Kasım 1914'te Kıbrıs'ı tek taraflı olarak ilhak ettiğini açıklamıştı. Osmanlı'nın protestosu ise bir işe yaramamıştı. Binlerce Türk Anadolu'ya göç etmek zorunda kalmıştı. 1878'de Kıbrıs'ı kontrolüne alan İngiltere 1882'de Mısır'ı işgal etmiş, 1887'de Girit'in özerkliğini sağlamıştı.

Böylece doğu Akdeniz'e diğer büyük güçlerin etkinlik sağlamasının yolunu 1956 Süveyş Krizine kadar sürdürmeyi başarmış ve sonra yerini ABD'ye devretmek zorunda kalmıştı. 1959'a kadar Rumların adayı kontrol çabaları artarak sürmüş, 1955'te eylemlerine başlayan EOKA (Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü) terör örgütüne karşı direnebilmek için 1958'de Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kurulmuştu. EOKA 1974 müdahalesi öncesi Türklere saldırırken kendilerine karşı gelen Rumlara da saldırmıştı. 11 Şubat 1959'da Zürih'te ve 19 Şubat'ta Londra'da yapılan görüşmelerle bir anlaşmaya varılmıştı. 1959-1960 anlaşmalarıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Makarios'un uygulamalarıyla çıkmaza girmişti. Anayasaya göre % 30 Türk, % 70 Rumlar dan oluşan bir temsilciler meclisi oluşturulacaktı. Cumhuriyeti Enosis'e giden yol olarak gören Makarios'un Türk belediyeler kanununu engellemesiyle tutumu ortaya çıkmış, anayasa mahkemesi başkanı Prof. E. Forsthoff ve sekreteri Dr. Heinze istifa etmek zorunda kalmıştı. Dr. Heinze 1960-1963 dönemindeki başarısızlığın Rumların engellemesinden doğduğunu söylemiştir. Türklerin adadan tasfiyesini öngören 21 Aralık 1963 Akritas planı uygulanmaya konularak Türklere saldırılar başlatıldı. 25 Aralık 1963'te Türk uçaklarının Lefkoşa üzerindeki uçuşları ateşkesi sağladı. Makarios'un 1 Ocak 1964'te Kıbrıs'la ilgili anlaşmalar ı feshettiğini açıklamasıyla cumhuriyet ortadan kaldırılmıştı.

BM barış gücü 4 Mart 1964'te adaya geldi, fakat Türklere saldırılar durdurulamadı. Rumların saldırılarının artması üzerine Türkiye 17 Kasım 1965'te Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunacağını müttefiklere bildirince ABD Başkanı Johnson eski Savunma Bakan yardımcısı Cyrus Vance'ı görevlendirmiş ve bunalım atlatılmıştı. Türkler güvenlik nedeniyle belirli bölgelere yoğunlaşmaya başlamışlardı. 21 Nisan 1967'de Yunanistan'da askeri dar be olmuş, 1967'de adadan ayrılmak zorunda bırakılan General Grivas Eylül 1971'de tekrar adaya giderek EOKA-B adlı örgütüyle terör eylemlerine yeniden başlamıştı. 15 Temmuz 1974'te Atina cuntasının Nicos Samson'u ilan edilen Kıbrıs Helen Cumhuriyetinin başına oturtmasıyla Makarios soluğu BM'de almış, gelişmelerden Atina'yı sorumlu tutmuştu. Ankara, garanti anlaşmasının 4. Maddesine uygun olarak 20 Temmuz 1974'te olaylara müdahale etmiş, Türklerin adadan atılma süreci durdurulmuştu. 1974 öncesi Makarios'un bağlantısızlarla yakınlaşması ve Moskova'nın yeniden bölgede etkin olma girişimi yeni bir Washington-Moskova rekabetini başlatmıştı Doğu Akdeniz'de. Ankara bu ortamı yararına kullanarak adada Türklerin varlığını koruyabilmiştir.

Soğuk Savaş sonrası doğu Akdeniz'de yeni bir düzeyde süren rekabette AB yeni bir taraf olarak bölgede söz sahibi olma çabası içerisine girmiştir. ABD ve İngiltere ise bu gelişmeye karşı yeni taktikler geliştiriyor. Adanın tarihte oynadığı stratejik rekabetteki rolüne dikkat ederek adadaki kolordumuzun sadece KKTC'yi değil Türkiye'nin güvenliğini sağlamak açısından da önemi dikkate alınmalıdır. Güneyden kuşatmayı batıdan daha fazla sıkıştırma takip eder. Yeni emperyalizm için AB tarafından Doğu Akdeniz'de etkinlik amacıyla kullanılmak istenen Kıbrıs'ın terk edilmesi Türkiye'nin Akdeniz'de güvenliğini tehlikeye sokma riski taşımaktadır.

Kıbrıs'tan Türk birliklerinin çıkarılmasına çalışanların, Türklerin tehlikeye düşmesi durumunda Türk askerinin bir daha geri gelmesini engelleyecek yeni düzenlemeler i de yapacaklar ı unutulmamalıdır. Balkanlarda en büyük Müslüman katliamlarından birinin Fransız askerlerinin koruması altında gerçekleştirildiği unutulmamalıdır. Kıbrıs raporunu büyük bir propaganda kampanyasıyla süsleyerek kabul ettirenlerin bugün de tarihtekine benzer ittifak ve rekabet hesaplarına dikkat etmek gerekir. Gazi M. Kemal Atatürk Nutuk'ta, "Düşmanlarımızın işgalleri milletimizi fedakârlık duygusundan mahrum sanmalarından çıkmıştır. Ulusun haklarını bilip müdafaa ve muhafazası yolunda her türlü fedakârlığa hazır olduğuna ilişkin dünyaya bir kanaat vermek lazım gelir" diyordu. Gaziye kulak vermeli ve siyasi adımlar atılırken tarihte yaşanmış olaylardan ders çıkarmalıyız.

• Büyük güçler arasında Kuzey Irak Merkezli bölgesel bir Jeopolitik Rekabet ne oranda var? Washington, hegemonyasını sürdürme sorunun a henüz bir çıkış yolu bulamadı. Hindistan-Akdeniz hattını kontrol altına alma operasyonunda Afganistan sonrası İsrail'e Filistin'e yönelik saldırılar konusunda yeşil ışık yakan Bush yönetimi "Binyılın Meydan 0kuması-2002" adlı kara-hava-deniz kuvvetler i ve diğer güvenlik birimlerinin katıldığı üç hafta süren (24 Temmuz-15 Ağustos 2002) tarihin en kapsamlı ve teknolojik olarak en gelişmiş tatbikatını gerçekleştirmişti. Bu çapta bir tatbikatın yapılması Irak operasyonunun sınırlarının genişleyebileceği, ABD için hayati olan enerji kaynaklarının bulunduğu tüm bölgede yeniden bir coğrafi biçimlendirmenin yolunun açılabileceğini göstermekteydi. ABD'nin bölgede yeni stratejisinin merkezinde Irak var. Iran, İsrail ve Filistin bölgesi de bu stratejinin içindedir. Saddam yönetimindeki bir Irak'ın öncelikli olarak ABD'nin bölgedeki hayat i çıkarlarının önünde bir engel olarak durduğu kabul edilmekteydi.

Clinton döneminin aksine gerekli askeri kaynakların ayrılmasında mutabakata varıldı ve askeri ve istihbarat bütçelerinde önemli artışlar sağlandı. Bush yönetimi en azından tek başına kendi bencil çıkarları peşinde koştuğu izlenimini silmek için uluslararası destek alma yoluna gitti ve bir BM'den bir karar çıkarmakla bir ölçüde bunda başarılı oldu. Buna ek olarak İngiltere gibi NATO üyelerinden destek almayı başardığı kadar Orta Doğuda da destek alma çabasını artırdı. İşte burada Tür kiye önemli bir sorunla karşı karşıya kaldı. Bush yönetiminin stratejik planına göre hangi yöntemle olursa olsun Saddam yönetimi tasfiye edilecek, sınırlanmış bir klasik askeri gücün dışında silah bulundurulması yasaklanacak, ABD'nin Afganistan'da yerleştirdiği gibi bir yönetim göreve gelecek, Irak'ın toprak bütünlüğü bölgesel istikrarı ve Türkiye gibi müttefiklerin desteğini alabilmek için "Washington'un hesabına uygun bir yapılanmaya gidilecekti. Eğer ABD bunda başarılı olamazsa uluslararası hegemonyası önemli bir prestij kaybedecek ve bölgeden dışlanma riski artacaktır.

Bu nedenle Ankara'nın desteğini aramakta bu riski azaltmak için. Bush yönetiminin IMF ve diğer kuruluşları da kullanarak AKP hükümetine VVashington'un stratejisine bölgede destek verdiği sürece ekonomik ve siyasi destek vermek çabası da bundandır. ABD Savunma Bakanlığıyla yakın işbirliği bilinen araştırma kuruluşu RAND'ın ABD Hava Kuvvetleri adına 2000 yılında hazırladığı "Körfez'in Güvenliği: Müttefiklerin Askeri Katkısını Artırmak " adlı çalışmada Orta Doğuya askeri müdahale konusunda özellikle Türk askerinin olumlu yaklaşmadığı ifade ediliyordu. MHP'nin Türkiye'deki tesislerin kullanımını önünde engel olarak görüldüğü de vurgulanan çalışmada Irak'a karşı saldırıda tesislerin kullanılması konusunda Özal'ın gösterdiği gönüllülüğün bir istisna olduğu belirtiliyordu. Bu rapora uygun hareket eden Washington yönetimi MHP'nin içinde bulunduğu Ecevit hükümetinden bir operasyon sonrası kurtulmuştur. AKP hükümetinin tavizkâr tutumunu gören Washington yönetimi taleplerini artırarak psikolojik baskıyı yoğunlaştırmıştır. Bu süreç şimdilik işliyor, fakat tabanın tepkisi nedeniyle kırılmalar sık sık gündeme geliyor bu tek taraflı dayatmaların yoğun olarak gözlendiği ilişkilerde. Gelişmeler Barzani'yi olası Irak federasyonunda Kürt bölgesinin merkezi olarak Kerkük'ü talep edecek kadar ileriye götürmüştür. Alan Makovsky'nin Barzani taraftarlarına 8 Haziran 2002'deki Washington toplantısında Kerkük'ü ganimet olarak önermesi Barzani'ye cesaret vermişti. Washington'da 8 Haziran'da yapılan toplantıda Neçirvan Barzani de bir konuşma yapmıştı.

Yaptığı konuşmada Irak'ta Kürt sorununun çözülmesi için federatif bir yapı önerirken Kerkük'ün kendi bölgelerinde kalmasının gerektiğini vurguluyordu. KDP'nin o dönem uluslararası ilişkiler sorumlusu Hoşyar Zebani de federasyon istediklerini 8 Haziran'daki Washington'daki toplantıdaki konuşmasında ifade etmişti. Washington gelişmeleri yönlendiriyor. Kuzey Kıbrıs'ta sürekli baskı altında tutulmaya çalışılan bir Türkiye'nin Kuzey Irak'ta daha tavizkâr bir tutum izleyeceği hesapları yapılmaktadır. Bunun iç ve dış ayaklan beraber çalışıyor. Kıbrıs'ta taviz verip yük atılarak Kuzey Irak'taki zararlı gelişmelerden Washington'un korumasına sığınanlar Molla Mustafa Barzani'nin başına gelenleri hatırlamalıdır. Molla 1968'de De Gaulle'e, "Siz ve Fransa bizim sığmağımızsınız" diyordu. Sonra Amerika'da soluğu aldı ve orada öldü. Günümüzde bazıları sığınak olarak sürekli düşman arama peşinde yorgun düşen ve yeni stratejisinde caydırma yerine hâkimiyet kurmayı ikame eden W. Bush'u görüyorlar. Kuzey Kıbrıs-Kuzey Irak hattında Ankara bölge ülkeleriyle işbirliğine öncelik verirken, ABD'nin bölgesel hakimiyet hesaplar ı nedeniyle bölgedeki ekonomik çıkarları zarar görme tehlikesiyle karşı karşıya olan Rusya, Fransa ve Almanya'nın tavrını da iyi gözlemlemelidir.

• Geçmişte Musul sorunu neydi? Bugün Kerkük üzerinde yaşanan rekabetle bir benzerlik kurulabilir mi?

Mustafa Kemal 25 Aralık 1922'de Fransız muhabir Paul Herriot'a şöyle diyordu:

"Musul vilayetinin hududu millimize dahil araziden olduğunu defalarca ilan ettik. Lozan'da bugün karşımızda tutum alanlar bunu pekala bilirler. Vatanımızın hudutlarını tayin ettiğimiz zaman büyük fedakârlıklara katlandık. Milli arazimizden en ufak bir parçasını bizden koparmaya çalışmak pek haksız bir hareket olur. Buna katiyen muvafakat edemeyiz". 1920'li yılların başında Mustafa Kemal hareket i ayakları üzerinde durmaya çalışırken büyük güçlerin aralarındaki ilişkiler bu süreci etkiliyordu. Sovyetler Birliğinde yoğun iç hesaplaşma dinmemişti. Moskova'yla 1921'de yapılan dostluk anlaşmas ı Ankara'nın işgale karşı nefes almasına yardımcı olmuştu, fakat bu arada Ankara'nın karşı cephesinde yer alan İngiltere hareket alanını genişletmek için Mart 1921'de Sovyetler Birliğiyle ticaret antlaşması imzalamıştı. Ankara yalnız kalmaktan korkuyordu. Fransız delegesinin Lozan Konferansı sırasında İsmet Paşaya Musul vilayeti sorununun İngiltere ile Türkiye arasında çözülmesi gerektiğini, halledilememesi halinde Fransa'nın İngiliz ittifakına bağlı kalacağını söylemesi Ankara'yı daha da zora sokmaktaydı. İsmet Paşanın Musul vilayetinde halk oylaması önerisine, bölge halkının haklarını koruduklarını iddia eden Lord Curzon'un, "Bölge halkı cahildir, plebisitin amacını anlayamazlar" gerekçesiyle karşı çıkması TBMM'nin 25 Ocak 1923 tarihli oturumunda "hakaret ediliyor" diye şiddetle eleştirilmişti. Lozan'da çözülemeyen ve ertelenen Musul vilayeti sorununun çözümü için 19 Mayıs 1924'te İstanbul'da İngiltere'yle görüşmeler başlamış, görüşmelerde İngiltere'nin işi yokuşa sürmek için Hakkari üzerinde de hak talep etmesiyle görüşmeler tıkanmıştı.

6 Ağustos'ta Musul konusu Türkiye'nin üye olmadığı Milletler Cemiyetine götürülmüş, Milletler Cemiyetinin oluşturduğu soruşturma komisyonu çalışmalarını sürdürürken İngiliz birlikleri bölgede kuzeye doğru yeni topraklar işgal etmeyi sürdürmüş, Mondros Antlaşmasıyla varılan ateşkes ihlal edilerek Musul'a girilmişti. Milletler Cemiyeti 8 Aralık 1925'te Lahey Adalet Divanının kararını benimsediğini açıklamış ve soruşturma komisyonunun raporunu kabul etmişti. Ankara'nın sert tepkisine rağmen 5 Haziran 1926'da Türkiye-İngiltere-Irak arasında imzalanan Ankara Antlaşmasıyla Türkiye Musul'u Irak'a terk etmeyi kabul etmek zorunda kalmıştı. Görüşmeler sürerken 7 Ağustos 1924'te İngiltere'nin kışkırtmasıyla Hakkari'de başlayan "Nastur i ayaklanması" ve Şubat 1925'te başlayan Şeyh Sait isyanı da Ankara'nın İngiltere'ye karşı elini zayıflatan gelişmelerdendi. İngiltere'nin petrol nedeniyle Kürtleri kışkırtması yanında Trakya'dan Yunan saldırısının başlatılabileceği yolundaki haberlerin yayılması Ankara'yı tavize zorlamıştır.

Cumhuriyet döneminin ilk Amerikan büyükelçisi ve Lozan Konferansının ikinci döneminde Amerikan baş delegesi Joseph C. Grew Musul konusunda, "Hiç şüphe etmiyorduk ki Venizelos, konferansın dağılmasından ve Türklerin, Yunanlılara Trakya'yı tekrar ele geçirme fırsatını sağlayacak bir güney sınırı harekâtından hiç üzüntü duymayacaktı" diyordu 1952'de yayınlanan 'Çalkantılı Dönem' adlı kitabında. Mustafa Kemal, "Musul meselesinin hallini muharebeye girmemek için bir sene sonraya ertelemek demek, ondan vazgeçmek demek değildir. Belki, bunun elde edilmesi için daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamanı beklemektir. Musul'u gayet kolaylıkla alabiliriz. Fakat Musul'u aldığımız müteakip muharebenin hemen son bulacağına kani olmalıyız" diyordu. Mustafa Kemal Sovyet Büyükelçisi Aralov'a Eylül 1922'deki Çanakkale Bunalımı sırasında, "Ankara, Doğu Trakya'yı alabilir ve ordularını oraya geçirebilirdi. Fakat bu durumda Türkiye belirsiz bir süre için Avrupa ile savaş halinde kalmış olacaktı. Ordu, düşmanın elinde tuttuğu boğazlarla Anadolu'dan ayrılmış bulunacaktı. Anadolu'yu ordusuz bırakmak da doğru olmazdı. Manevralarımızla Fransa ve İtalya'yı İngiltere'den koparmış bulunuyoruz. Bu durumda onları birleştirirdik" demiştir.

Birkaç cephede savaşmanın yüksek risk taşıdığını belirtmeye çalışan Mustafa Kemal'in Musul vilayeti konusunda izlediği siyaset düşman cephesinde bir dayanışmayı engellemek siyasetidir. Eğer bunu sağlayamazsanız Bolu milletvekili Nuri Efendinin Meclis'te Musul konusundaki tartışmaların sürdüğü bir sırada Musul'un satıldığını iddia eden Hüseyin Avni Bey'e, "Pahalı vermek için yüz bin Anadoluluyu daha öldürmek mi lazım?" uyarısından ders çıkarmamış olursunuz.

Bugünkü BM'nin Irak konusundaki işlevi açısından bakıldığında geçmişteki Milletler Cemiyeti ile farkını ortaya koymak gerekirse şunu söyleyebiliriz:

o dönemde saldırgan emperyal güç olan İngiltere'nin yerini Amerika almıştır ve uluslararası örgütler emperyal talimatlarla çelişmeyecek açıklama yapma yolunu aramakla meşgullerdir çoğunlukla.

• Suriye'nin ve Suudi Arabistan'ın hedefte olduğu doğru mu? Lübnan'daki gelişmeler Suriye üzerindeki hesaplarla bağlantılı olabilir mi? Bu tür yazılar çıkmıştır Batı basınında. ABD'de Pentagona savunma konularında danışmanlık yapan, başkanlığını eski Pentagon görevlisi Richard N. Perle'nin yaptığı, eski dışişleri bakanı Henry Kissinger ve eski Savunma Bakanı James Schlessinger'in üyesi olduğu Savunma Politikaları Masası adlı danışma kuruluşunda 10 Temmuz 2002'de bir toplantı yapıldı. RAND'd a uluslararası güvenlik ilişkileri konusunda analist olarak görev yapan Laurent Muravviec (bir dönem Fransa Savunma Bakanlığında danışmandı ) toplantıda Suudi Arabistan yönetiminin ABD'nin düşmanlarını desteklediğini, radikal İslamcı grupları desteklemeye devam etmesi durumunda ABD yönetiminin Suudi Arabistan'ın petrol alanlarını hedef almasını ve yurt dışındaki para ve mal varlıklarına el konulmasını önerdi. Bu haberin Washington Postun 6 Ağustos 2002'deki nüshasında çıkmasından hemen sonra Pentagon sözcüsü Victoria Clarke açıklanan görüşlerin ABD Savunma Bakanlığını bağlamadığını açıklamıştı. Suudi Arabistan'ın ABD'deki büyükelçisi Prens Bandar bin Sultan'ın teröre destek verdikleri yolundaki suçlamalara, "Yalanlar tekrar edilmekle doğrulanamaz " şeklinde cevap vermesi karşılıklı ilişkilerde bir gerginlik döneminin yaşandığını gösteriyordu. Washington'daki Suudi karşıtlığında, Riyad ziyaretinde Irak'a müdahale konusunda istediği desteği bulamayan Cheney'nin etkisi olmuştu. Filistin-İsrail anlaşmazlığının çözümü için sunulan Suudi planı da ABD ve İsrail'deki şahinler cephesinde rahatsızlık yaratmış, Lübnan'daki Arap zirvesinde Irak'a olası saldırıya karşı çıkan bir karar alınması bu rahatsızlığı artırmıştı. Washington'un bölgedeki ülkeleri koruma karşılığı her talebinin karşılanacağı düşüncesi, Irak operasyonunun kısa bir sürede başlayacağı beklentisinin arttığı bir dönemde büyük bir hayal kırıklığı yarattı Washington'da.

Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal Irak'a karşı ABD saldırılarında Suudi topraklarının kullanılmasına izin verilmeyeceğini açıklaması Washington'a karşı bölgede güvensizliğin arttığını gösteriyordu. Bush yönetimindeki bazı etkili kişilerin Riyad'ın iç sorunlarını dikkate almadığı şikâyeti yükseliyordu. Suudi yönetiminden. Suudi yönetimi, Irak operasyonuna destek vermesi durumunda içeride gelişen ABD karşıtlığının kendilerine yönelebileceğinden haklı olarak korkuyordu. Suudi Arabistan'da bazı Cuma hutbelerinde ABD-Suudi işbirliğine ve ABD askerlerinin Suudi topraklarında barındırılmasına yönelik eleştirilerin artarak yayılması engellenemiyordu. Büyük Ortadoğu Projesi Ekim 2001'deki bir mülakatta baba Bush un ulusal güvenlik danışmanı (1988-1992) Brent Scowcroft Körfez savaşı sonrası gelişmelerin Suudilerde şüphe yarattığını, Prens Bandar'ın kendisine Suudi Arabistan'ın zora kaldığında ABD'nin yardıma geleceğinden şüphe duyduklarını ifade ettiğini belirtiyordu. ABD'nin BM'deki eski temsilcisi Richard Holbrooke Suudi Arabistan'la ABD'nin sorunları olduğunu fakat burada istikrarsızlık yaratmanın VVashington'un yararına olmadığını belirtirken, Körfez Savaşı döneminde Bush'un Dışişleri Bakanı olan James Baker Suudi petrolünün ABD ulusal güvenlik çıkarları için hayati olduğunu ve bu nedenle Suudi krallığının istikrarsızlaşmasına izin verilemeyeceğini söylüyordu 2001'de.

Saddam'ın tasfiyesini talimatlara uymaktan vazgeçtiği için gündeme getirenler Suriye ya da Suudi yönetimine aynı muameleyi yapmaktan çekinmeyeceklerdir. Şam yönetiminin ABD'nin AB ile birlikte yaptıkları baskılar sonucu Lübnan'dan askerlerini çekmesi sonrası Washington'dan yeni talepler gelecektir. Lübnan'da biri 1958'de ve diğeri 1975'te başlayan iki iç savaş yaşandı. Etnik ve dinsel bölünmüşlük ve bunların bir arada yaşamanın yollarını bulamayarak etkinlik sağlamak amacıyla Suriye ve İsrail de dahil olmak üzere dış güçlerle işbirliği arayışları çatışmaları kaçınılmaz kılmıştı. Suriye askerleri Lübnan'da başlayan etnik ve dinsel gruplar ve örgütler arasındaki iç savaşı dur durmak için 1976 yılında çağrılmıştı. 1989 Taif Antlaşmasına kadar hem içerideki Maroniler, Şii gruplar, Sünni gruplar, Filistinli gruplar ve diğerleri arasında Lübnan bir mücadele alanı oldu. Suriye ne Müslüman ne de Hıristiyan grupların tam bir üstünlük sağlamasını istememiştir. Böyle bir durumda kendisinin buradaki varlığı zora girebilirdi.

Buradaki Filistinli grupların Güney Lübnan'da İsrail'e saldırılarını da gerektiğinde zor kullanarak engellemeye çalışmıştır. Burada da İsrail ordusunun Lübnan'a girmesi ve Suriye ordusu ile bir çatışmaya girmesi riskinden çekinmiştir. Kurumların yeniden oluşturulması ve güç bölüşümü sisteminin yeniden gözden geçirilmesi gibi siyasi reformları gündeme getiren 1989 tarihli Taif Antlaşmasından Hıristi yan gruplar rahatsız olmuştu. Çünkü bu antlaşma sayıca kalabalık fakat temsilde Hıristiyanlardan az söz hakkı olan Müslümanların işine yarayacaktı. Müslümanlar Suriye askerlerinin Lübnan'da çekilmesine karşı çıkarken, Maroni liderlerden General Aoun'un 1989'da Suriye'nin Lübnan'dan atılması için giriştiği askeri saldırıda başarılı olamamış ve Arap Lig'inden Suriye askerlerinin barışı korumak için burada bulunması yolunda bir karar takip etmişti bu gelişmeyi. Şimdi çekilme sonrası bu grupların bir arada sorunsuz yaşayıp yaşayamayacaklarına bakmak lazım. Lübnan'da bir güvenlik sorunu gündeme gelirse bu ABD açısından buraya yerleşmek için önemli bir fırsat olacaktır.

ABD taraf olarak güvenliği sağlama işini yüklenirse buradaki Müslüman gruplarla sorun yaşayacağı açıktır. Bu olasılık yüksektir. Lübnan'ın kontrolünden sonra Suriye'den Irak bağlantısı için daha fazla taviz istenecektir. Irak coğrafyası üzerine yapılan hesapların Suriye için ve de Suudi Arabistan için (Riyad-Washington gerginliği toplumsal tepkilere karşı Suudi yönetimini rahatlatmak için uygulamaya konulan bir danışıklı dövüş değilse) de uygulamaya konulabileceği beklenmelidir. Lübnan başlangıç noktasıdır. 1996'da karanlıklar prensi diye adlandırılan Richard Perle ve Douglas Feith'in de içinde bulunduğu bir grup yeni göreve gelen Netenyahu hükümetine bir bölgesel strateji raporu sunmuşlardı. Bu raporda Saddam Hüseyin'den kurtulmanın yanında Suriye'nin zayıflatılması ve kontrol altına alınması önerili yordu. Bölgesel hesaplar artık gizli yapılmıyor. Bu rapor ve bilmediğimiz benzerleri uygun koşullar hazırlanınca uygulamaya konulmaya çalışılıyor. Tabii ki sonucu belirleyecek olan raporlar değil, bunlara karşı oluşturulacak olan toplumsal direnişin boyutlarıdır.

Kaynakça
Kitap: Büyük Ortadoğu Projesi
Yazar: Emin Gürses, Mahir Kaynak
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir