Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Dış Politikada Vizyon Arayışı

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

Dış Politikada Vizyon Arayışı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:43

DIŞ POLİTİKADA VİZYON ARAYIŞI

- 1 "Gerçeklerle Yüzleşme"


Sadece dış politikamız değil, bir ölçüde iç politikamız da, dış gelişmelerin sanki tutsağı olmuş durumda. Atlantik ötesinden ve Avrupa'dan esen iki farklı rüzgarın getirdiği "projeleri" elbette önemseyeceğiz. Ancak bunları kendi kaderimizin belirleyicisi gibi görmek, göstermek, bana çok abartılı bir değerlendirme gibi geliyor.

Bunlardan birincisi, Bush Yönetiminin yürürlüğe koyduğu "Büyük Ortadoğu Projesi" (BOP), diğeri ise Avrupa Birliğin ülkelerini ekonomik, sosyal ve politik yönlerden tam entegrasyonunu hedefleyen, "Avrupa Birleşik Devletleri'ni oluşturma" projesidir. Bu makalenin amacı, bize giderek yabancılaşan, sahipleri için bile imkansız bir rüyaya dönüşmekte olan bu projeleri incelemekten çok, bugün ulaştığı sonuçları irdeleyerek, yarınlar için bir perspektif arayışına katkı sağlamaktır.
Ülkelerin kendi başlarına veya ortak ürettikleri büyük ölçekli projelerin temel amacı, şu veya bu şekilde ortaya çıkan "gelecek korkusunu" gidermeye, geleceği "güvence" altına almaya yöneliktir. Bu tür projelerin başarı şansı, gerçekçi olmalarına ve sadece hükümetler tarafından değil, ilgili toplumlar tarafından sahiplenmelerine bağlıdır.

Bir ülkenin kendi dışında kotarılmış proje ve ittifaklara katılma kararını vermeden önce, belli konuları açıklığa kavuşturmasının yaşamsal önemi vardır. Her şeyden önce "proje" katılıma açıkmıdır? Daha doğru bir deyişle, projede yer almamız gerçekten isteniyor mu? Karşılıklı çıkar ve yarar dengesi kurulabiliyor mu? Projede veya ittifakta yer alan ülkelerin, ulusların ortak bir vizyonu var mı? Projenin gerçekleşmesi için kullanılacak "yöntem" ve "vasıtalar" uluslararası hukuka ve çağdaş normlara uygun mu? Projeye katkımızın boyutları ve bizden istenen bedel nedir? Projeye katılım sonrası, atılacak adımlarda ne ölçüde söz sahibi olabileceğiz. Projeye katılım, kısa vadeli kazançlar uğruna geleceğimizi karartma riski taşıyor mu? Tabii bütün bunlara cevap aramadan önce, başta kendi ülkemiz olmak üzere, proje ile ilgili bütün tarafların "olanak ve yeteneklerinin" çok iyi tartılması gerektiğini söylemeye gerek yok.

Güçsüzlere ve kendi gücünün farkında olmayanlara uluslararası platformlarda dayatılan roller, hep ikinci hatta üçüncü derecedeki alaturka taşeron roller olmuştur. Bu noktada küçük bir parantez açmak isterim. Yabancıların "a la turca" deyimini, nereden ve nasıl geldiğine bakmadan kendi dilimize katıvermemiz, size de aykırı gelmiyor mu? İşin tuhaf tarafı da bu kelimenin, kendi ulusumuza referans verdiğini aklımızın ucuna getirmeden, yabancıların kullanma amacı paralelinde, çoğu kez -tabi müzik dışında- bir şeyleri aşağılama anlamında kullanıyor olmamız. Bazılarımızın bize biçilen rolleri, ayırdına varmadan şamatalarla kabullenişi, bana hep "Tanzimat Dönemini" anımsatır.

Düne kadar, coğrafi açıdan uzak olmasına karşın, çok yakın bir müttefik olarak bellediğimiz ABD, bugün BOP'sinin ilk adımı ile yakın bir komşu, ancak oldukça mesafeli bir müttefikimiz oluverdi. Bu nedenle, ABD'nin bizim arka bahçemizden başlayarak, dünyayı çeki düzene sokmak adına attığı adımların bugün ulaştığı sonuçları, öncelikle ele almak doğru olacaktır. Ortaya koymaya çalışacağım bu alt yapıya dayalı olarak, Türk-ABD ilişkilerinin daha sağlam bir zemine taşınabilmesinin koşullarını irdelemeye çalışacağım. Bu kapsamda, tazeliğini koruyan Bush-Erdoğan görüşmesi, bizim askerlikteki "vukuat" tekmillerine benzese de, yazımızda yeterli ağırlıkta yer almaması haksızlık olur.

Önce kısa bir durum tespiti yapalım:

Katılıma açık "BOP"sinin ilk adımı Afganistan ve Irakta kan akmaya devam ediyor. Sadece geçen Mayıs ayında çıkan çatışmalarda ve bombalı saldırılarda 700'den fazla Iraklı ve 80 Amerikan askeri hayatını kaybetti. Başı yabancılarla derde giren her ülkede, her zaman ortaya çıkıveren bir avuç "işbirlikçi" dışında, ne Afgan halkında, ne de Irak halkında "kurtarıcılarına" karşı en ufak bir sempati belirtisi henüz görülemiyor.

ABD'nin cephe gerisinde de durumu pek iç açıcı değil. 17 Haziranda NewYork Times ve CBS televizyonunu ortaklaşa yaptıkları kamuoyu yoklamasında, Amerikan halkında BUSH'un Irak politikasına duyulan güvenin yüzde 51'den, yüzde 42'lere düştüğü açıklandı. Buna paralel olarak Amerikan Senatosu'nda çok ağır eleştirilerin yükseldiği izlenmekte. Bu eleştirilerin en ilginç olanı bir suç duyurusu niteliğinde. Senatör Richard J.Durbin, Amerikan Ordusu'nun El-Kaide zanlılanna yaptığı kötü muamelenin, "Adolf Hitler, Stalin ve Pol Pot rejimlerinin işledikleri suçlardan farklı olmadığı"nı ileri sürdü.

Afganistan ve Irakta, demokratik gelişme yolları bir türlü açılamazken, bu ülkelerin resmen olmasa bile, fiilen etnik ve dini esaslı bir bölünme yaşadığı kesin. Aşiretlerin ve mollaların ağırlık kazandığı, iç savaş kaygısının yaygınlaştığı Irak'ta bugün yaşananların, önceden tahmin edilmediğini söylemek de pek doğru değil. Müdahale sonrası yaşanabilecek sorunları ortaya koyan eski raporlar birbiri ardından gün yüzüne çıkmaya başladı. Saddam'ın gidişine odaklanmış liderlerin, bu uyarıları ciddiye almadıkları anlaşılıyor.

Irak'a müdahalenin baş mimarı sayılan eski Savunma Bakan Yardımcısı Paul D. Wolfowitz'in, müdahale sonrasını sorgulayan senatörlere verdiği yanıt, tazeliğini korumaktadır:

"Saddam'ı geçen 12 sene kontrol altında tutabilmek için 30 milyar dolar harcadık, gelecek 12 yıl için bir bu kadar daha para harcamak isteyecek kimse yok!" Bu sözlere karşın Amerika'nın Irak'a, mü,dahaleden bu yana partiler halinde 208 milyar dolar harcama yapmak zorunda kaldığı biliniyor."
(2006 bütçesine de ilave 45 milyar dolarlık bir kaynak tahsisi öngörülmekte.)

ABD yönetiminin bu günlerde Irak'taki gerçek cabası, kayıplarını asgari bir düzeye indirmek için, direnişçilerle mücadeleyi bütünüyle yeni kurulan Irak güvenlik güçlerine bırakmaya odaklanmış görülüyor. Bu suretle ABD, güçlerini Irak'ta yeni oluşturduğu üs bölgelerinde toparlayarak, sadece Irak'ı değil, bölge bütününün genel denetimini elde bulundurma olanağına kavuşabilecektir. Irak hükümetinin ve güvenlik güçlerinin mevcut hali dikkate alındığında bunun gerçekleştirmenin pek de kolay olmadığı anlaşılmaktadır. Brüksel'de 80 ülkenin katılımı ile 22 Haziran'da yapılan "Irak'ı Yeniden İnşa Konferansı'nın", daha önce yapılan benzer toplantılardan daha olumlu sonuçlar vermesini beklemek için ortada pek neden görülmemektedir.
Afganistan'da da durumun pek parlak olmadığı söylenebilir. Büyük umutlarla işbaşına getirilen Karzai'nin otoritesi, Kabil'in varoşlarından öteye pek uzanmıyor. Eski savaş lordları kendi aralarında ülkeyi paylaşmışlar.

Irak'taki durumdan iki önemli fark göze çarpmakta:

Bunlardan birincisi, otorite paylaşımından şimdilik Taliban dışında bütün tarafların hoşnut görülmesi ve bu nedenle ciddi bir "direniş" hareketinin ortaya çıkmaması; ikincisi ise Birleşmiş Milletler ve NATO'nun oldukça aktif görülen roller üstlenmiş olmaları, denebilir. ABD'nin benzer uygulamayı Irak'ta hayata geçirebilirse bu en büyük başarısı olacaktır.

Bayan Rice, son Ortadoğu gezisinde aksini söylemiş olsa da, BOP' sinin evrensel ve insani yönü, stratejik hedeflerin gölgesinde yaşananlarla inandırıcılığından çok şey kaybettiği söylenebilir. Demokratik hedeflerin "sihirli dokunuşlar" yerine, her ülkenin kendi ekonomik ve sosyal yapısına uygun, bir birinden farklı evrimsel süreçle gerçekleşebileceği; sanırım artık iyice anlaşılmalıdır.

Şimdiye kadar çizmeye çalıştığım bu genel panorama içerisinde Türk-ABD ilişkilerini, biraz daha mercek altına almaya çalışalım:

Her zaman ciddiye alınması gerekli süper bir güç olan ABD'ni, olabildiğince bir dost, bir müttefik olarak gördüğümü, görmek istediğimi belirtmeliyim. ABD'lerini gerçek dost ve müttefik olarak görebilmemizin koşulu, Ülkemizi zor durumda bırakabilecek tek taraflı eylemlerden uzak durması, Türkiye'nin önemsediği sarıklımızı çizgilere (Erenler bu çizgileri ne kadar soluklaştırırsa soluklaştırsın) iç ve dış politikadaki bilinen duyarlıklarına saygı göstermesidir. ABD ile olan ikili ilişkilerimizde, komşularımıza karşı bir tavır alma gündeme gelmediği sürece bir sorun yaşanmadığı görülür, ilişkilerdeki karşılıklı çıkar ve yararın önemi ve büyüklüğü tartışma dışıdır. Türkiye'nin zor günlerine ABD'nin yardım elini uzattığı dönemler elbette unutulmayacaktır.
İlişkilerimizde yaşadığımız sorunlar, ABD'nin dünya barışı, demokrasi ve insan hakları adına zaman zaman komşularımıza "tebelleş" olmasından kaynaklanmaktadır. Komşularımızın önemli bir bölümü, belirtilen konularda sorunlar yaşamıyor, yaşatmıyor değil. Ancak dışarıdan yapılan müdahalelerin sonuçları, kurtarılmak istenene faydadan çok zarar veriyor.

Bir Amerikan generalinin yakın geçmişte ağzından dökülen şu talihsiz sözler, ne yazık ki bugün daha inandırıcı gelmeye başladı:

"Biz onların ülkesine, hava sahasına sahibiz. Biz onların yaşam ve konuşma tarzlarını dikte ederiz... İşte bu Amerika'nın büyüklüğüdür. Bu güzel bir şey... Özellikle orada ihtiyacımız olan çok petrol varsa..."

Türk-ABD ilişkilerini duygusallıktan uzak, gerçekçi bir zemine oturtmak için, tarafların Ortadoğu'ya ilişkin politikalarının temel taşlarının çok iyi bilinmesi, bunların birbiri ile bağdaştırılması, bağdaşmayan noktalarda ortak yaklaşımlar üretilmesi, farklılıklardan çok, benzerliklerin öne çıkartılması, dayatmalardan kaçınılması esas alınmalıdır.

Bölgesel ortak çıkarların ve benzerliklerin araştırılması için, Amerika'nın Ortadoğu politikasındaki temel önceliklere ve yaklaşımlarına kısaca göz atalım:

• Dünya petrol rezervlerinin çok önemli bölümünün bulunduğu Ortadoğu'dan petrol akışının bir tür tehdit altında olması, ABD'nin bölgeye fiili müdahalede bulunması için yeterli bir sebep olarak algılanır.
• İsrail'in bölgedeki güvenliği, bir bakıma ABD'nin güvenliği sayılığı bilinmelidir.
• Bölgede, ABD aleyhine statükoyu değiştirebilecek değişim ve gelişmelere güçlü bir şekilde -gerekli görüldüğü durumlarda- ön alarak reaksiyon gösterilir.
• Radikal İslami terör örgütlerinin yok edilmesi, barış ve istikrarın sağlanabilmesinin en önemli koşulu olarak kabul edilir.

Washingtonpost, 30 Ags. 1999, BG William Looney ile mülakat

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DIŞ POLİTİKADA VİZYON ARAYIŞI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:44

• Ortadoğu Barış Görüşmelerinin kalıcı bir anlaşma ile sonuçlanması, israil'in güvenliğinin sağlanmasının ötesinde, bölgedeki Amerikan karşıtı her türlü radikal akımları besleyen, "cihada çağrı" söylemlerinin sonunu getireceği için önemsenir.
Son tahlilde böyle bir sonucun, bölgedeki demokratik gelişmelerin önünü açacağı, bölgede halk iradesine dayalı demokratik ülkelerin giderek çoğalmasının, barış ve güvenliğin teminatı olacağı ileri sürülür.

Ülkemizin bölgeye ilişkin politikaların özüyle, ABD'nin yukarıda ele aldığımız önceliklerinin temelde bağdaştırmasının pek o kadar zor olmadığını sanıyorum. Ortadoğu petrollerinden kesintisiz akışına, İsrail'in güvenli sınırlar içerisinde varlığını sürdürebilmesine; laik, demokratik devlet yapımızı tehdit eden Radikal İslami terörün yok edilmesine, kim hayır diyebilir? Ortadoğu'nun demokratikleşmesi, bölgedeki ülkelerde demokrasi ve insan haklarına dayalı rejimlerin kurulması, bir bölge ülkesi olan Türkiye'nin elbette ulusal çıkarlarına uygundur.

Ancak bu hedeflerin gerçekleşmesi için kullanılacak yöntem ve vasıtaların seçiminde meşruiyet, uluslararası hukuka uygunluk, bölgedeki hassas dengelerin kollanmasını beklemek, aramak Türkiye'nin en doğal hakkıdır. Amerika'nın bölge ve dünya gerçeklerini dikkate almadan, meşru bir temele dayanmadan, tepeden inme kanlı bir müdahale ile "projesini" gerçekleştirmeye yeltenmesi, işler biraz sarpa sarınca, yeterince aktif işbirliğinde bulunmadığımız gerekçesiyle, faturayı bize çıkarması, doğrusu pek anlaşılır bir şey değil. Sanki Irakla bugün yaşanan kaos, dökülen kan ve gözyaşının sorumlusu bizmişiz gibi.

İlişkilerde yeni hayal kırıklıklarına uğramamak için, ABD'nin abartılı beklentilerinin nereden kaynaklanmış olabileceğine ilişkin kısa bir hatırlatma yapmak, yerinde olacaktır:

Erdoğan'ın "ruhsat" almaya yönelik olduğu söylenen, Washington'u ilk ziyaretindeki havayı şöyle bir hatırlayalım. Karşı tarafa, kayıtsız şartsız Amerikan çıkarlarının ve politikasının gözetileceği ve her türlü destek sağlanacağı mesajı, pek aleni olmasa bile, Kasımpaşalıların o çok bilinen babayiğit vücut diliyle de olsa verilmemiş miydi? Yaratılan bu hava ile resmi bir sıfatı dahi bulunmayan Erdoğan'ın, Beyaz Saray'da adeta bir devlet başkanı olarak karşılandığı, uğurlandığı hatırlanacaktır. O tarihlerde, gerek Türk, gerekse Amerikan, görüntülü ve yazılı medyasında, Türk-Amerikan ilişkilerinde açılan yeni çığıra ilişkin haber ve yorumlardan geçilmiyordu. ABD yönetiminin, Türkiye'nin yeni lideri ve çevresinin verdiği "mesajlardan" cesaretlendiği ve "Irak'ı işgal planlarını, Türkiye desteğinin garanti edildiği varsayımına göre hazırladıkları" sır değil. Daha sonra yaşananları ve bugün gelinen noktayı hep birlikte görüyoruz.

İkili ilişkilerin bugün ulaştığı noktada, gündemde olan karşılıklı "beklentileri" kısaca ele alalım:

Önce Amerika'nın Türkiye'den beklentilerini ele alalım. Afganistan'a şu anda yaptığımız destekten daha fazlasını yapamayacağımızı herkes çok iyi biliyor. ABD'nin Irak'taki operasyonuna yaptığımız ve son yapılan anlaşmalarla güvence altına alınan "dolaylı destek" dışında, bizden beklenen, sadece gelişmelere uslu bir çocuk gibi "seyirci" kalmamız. Bizim Irak'ta ne adla ve hangi amaçla olursa olsun, varlık ve etkinlik göstermemiz "çizgiyi aşma" anlamını taşıyor.

İslami Kökten Dinciliğe karşı, AKP önderliğinde "Ilımlı İslami Düzen" yaratma misyonuna, ABD yönetiminin eskisi kadar pek sıcak bakmadığı söylenebilir. Buna neden olarak, "taşeronluğa" soyunanlara kaşı güvenin zayıflaması ve başlangıçta çok ılımlı görülen "erenlerin", sonradan "radikal" bir çizgiye kayma olasılığının fark edilmiş olması, bilmem ileri sürülebilir mi?

AKP yönetimi tarafından karşılanması en zor Amerikan beklentisi, Suriye ve İran ile olan sıcak ilişkilerin dondurulması, buna karşılık İsrail ile olan ilişkilerin daha da canlandırması istemidir. Erdoğan'ın, Washington'a giden yolun, israil'den geçtiği inancıyla daha önce İsrail'e yaptığı gösterişli ziyaret, muhtemeldir ki pek yeterli sayılmayacaktır. Suriye'nin aktif işbirliği ve katkısı olmadan, Ortadoğu'da kalıcı bir barışı gerçekleştirmenin, Iraktaki direnişçileri tasfiye etmenin, olanak dışı olduğunu bilen ABD, önce bu ülkeyi tecrit ederek mevcut yönetimi değiştirmeyi kendine öncelikli hedef olarak seçmiş durumda görülüyor. İran'ın nükleer silah üretme yeteneğine kavuşmasının aktif denetimlerle önlenmesini talep eden ABD, bu ülkeye karşı uyguladığı ambargonun, müttefiklerince de uyulmasını ısrarla talep etmektedir. Öncelikle AKP tabanına da ters düşen bu istemlerin, göstermelik jest ve beyanlar dışında yerine getirilmesi, pek olanaklı görülmüyor. ABD dönüşü Suriye'ye karşı son yapılan tembihler, seçimlerinin son safhasında Lübnan'a yapılan ziyaret ve bu kapsamda Suriye karşıtı koalisyonun lideri Saad Hariri'ye verilen aleni destek, Erdoğan'ın bu aşamada yapabileceklerinin azami sınırını oluşturuyor.

ABD'nin diğer bir beklentisi de, Irak'a müdahalesinden sonra Türk kamuoyunda yoğunlaşan, Amerikan aleyhtarı havanın yumuşatılmasıdır. Kamuoyunu aydınlatmak, bulanık ve sisli havayı dağıtmak görevi Erdoğan'ı beklemektedir. Bu beklentilerin farkında olan Erdoğan, Washington'a hareketinden önce "havayı yumuşatmak" amacıyla, kamuoyuna "aydınlatıcı" beyanlarda bulunmuştu. Bunlar yeterli görülmemiş veya dostlarımızın bu konuya verdikleri önemi daha iyi kavramış olacak ki, Türkiye'ye dönüşünü beklemeden, Sayın Baykal ile ağız dalaşına girmiş, kendinden beklenen beyanları dile getirmiştir.

Türkiye'nin, ABD'den bu aşamada Irak, PKK, Kıbrıs ve mali destek konularındaki beklentilerinin hemen hemen hiç birini -yapmakta olduğu küçük birkaç jest dışında karşılamak için ne niyeti, ne de yeterli olanağa sahip olmadığını söylemek, abartı sayılmamalıdır. ABD Irak'ta, kendi yönünü bile şaşırmış bir görüntü vermektedir. Ne Irak'ın toprak bütünlüğü, nede Kuzey Irak'ta çöreklenen PKK için ABD'nin tek başına yapabileceği somut bir şey yok gibidir. Türkiye'nin arka bahçesini düzene sokmak için, Türkiye'nin Irak halkının büyük çoğunluğunun istemleri doğrultusunda, barışçı bir inisiyatif ele alması, bütün zorluğuna rağmen, ABD ile bu yolda bir işbirliğine girmesi kaçınılmaz görülmektedir. Irak'ı "Balkanlaştırılma" yeni bir Filistin sorunu yaratma anlamına geleceği, bunun radikal gruplar dışında kimsenin çıkarına olmayacağı bilinmelidir.

Karşılıklı beklentilerin eskiye göre hayli aşağı bir düzeye indirgendiği bir ortamda gerçekleşen Bush-Erdoğan görüşmesinin asıl amacı ve varılan sonuçları hakkında son birkaç söz daha söylemek isterim:

Erdoğan'ın daha Başbakan olmadan önce Washington'a yaptığı ziyaretle mukayese edildiğinde, son ziyaretinin ABD tarafının bir "yasak savma" yaklaşımı ile oldukça sönük geçtiği söylenebilir. Görebildiğim kadar, Beyaz Saray Basın Bülteni ile The Washington Times ve Washingtonpost'ta yer alan iki kısa haber-yorumdan0 başka, Amerikan medyasında ziyarete ilişkin hiçbir şey yer almadı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DIŞ POLİTİKADA VİZYON ARAYIŞI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:44

Bush ve Erdoğan'ın görüşmelerinin bilinen gündeminde Kıbrıs, PKK, Ortadoğu Barış Görüşmeleri, Irak ve Avrupa Birliğinde gelişmeler yer aldığı söylense de, görüşmelerin asıl amacının "nabız yoklama", "kuşku gidermeye" ve bir ölçüde de "münasip uyarılara" yönelik olduğu söylenebilir. Bu sefer Bush gerekli gördüğü mesajları muhatabına "vücut dilini" de kullanarak kuvvetlice vermiş olmalı ki, ortalıkta dostumuzu tatmine yönelik yapılan demarşların ardı arkası kesilmiyor.

Esasen Bush'un duyduğu kuşkular geçen ay ABD'de yapılan bir sempozyumdan açıkça ortaya konduğu söylenebilir. "Türkiye şeriata giden bir yolda mı?" sorusuna odaklaşan sempozyumda, konuşmacılann Erdoğan'ın en yakın danışmanı Cüneyt Zapsu'nun ilişkilerinden tutun da, Türkiye'ye son dönemde artan "yeşil sermaye girişi", başta Suriye ve İran olmak üzere bir kısım İslam ülkeleri ile kurulan sıcak ilişkileri açıkça sorguladıkları görülmüştür. Bush ve çevresindekilerin de akıllarına -pek abes kaçsa da-"Acaba Erdoğan, İslam dünyasına dönüş için uygun koşulları bekliyor olabilir mi?" sorusunun takılmadığını söylemek, mümkün mü? Bunun doğal olarak farkında olan Erdoğan'ın konuyu açıklığa kavuşturmak için, mağdur ve masumane "özel bir sunum" yapmak için vakit bulabildi mi, bilemiyorum. Anladığım kadarı ile Bay Bush söylenenlere "sınırlı kredi" açıyor görünse de, mesafeyi koruyarak, "bekle-gör" politikasını izlemeyi tercih edecek. Bu nedenle, Türkiye için önceleri sıkça ifade edilen "Stratejik Ortak" deyiminin kullanılmasından özenle kaçınıldığı, bunun yerini "Stratejik ilişkiler" sözcüğünün aldığı, dikkati çekmektedir.

Erdoğan'ın Washington'daki temas ve nabız yoklamasında şu iki ana konuya açıklık kazandırmak istediği söylenebilir:

Sam Amca'nın bizi gözden çıkarması söz konusu olabilir mi? ABD Yönetimi Türkiye'ye yönelik dayatmalarında ne ölçüde ciddi?
Bunlara yanıt ararken, belirli, çevrelere de, ABD ile "nikahımızın" -tazelemeye lüzum olmadan- mutlu bir şekilde devam ettiği, mesajını vermek istediği kuşkusuz. Elbette uluslararası ilişkilerde öyle pek kolay gözden çıkarmalar olamaz. Ancak Türk-ABD ilişkilerinin yeni bir mecraya girdiği, mevcut yönetimler işbaşında olduğu sürece de, "uzak bir dostluk" ilişkisi çerçevesinde inişli çıkışlı bir seyir takip edeceği söylenebilir. Bundan sonra AKP Hükümet üyelerinin arasında, "Irak'ta soykırım yapıldığı", "Irak'taki seçimlerin meşru olmadığı" yolundaki, ABD'ye yönelik eleştirisel beyanların ardının kesileceğini söylemek, kehanet sayılmamalıdır.
Sonuç olarak, Türk-Amerikan ilişkilerinin sağlıklı bir zemine oturtma zamanın geldiğini sanırım. İzlenecek akılcı ve geçekçi politikaların daha geniş bir çerçevede oluşturulması, bu politikaların kamuoyuna mal edilmesi, olabildiğince şeffaflığı öne çıkartarak yanlış anlama ve algılamaların önlenmesi önem taşımaktadır. Hükümetler arası ilişkilere verilen önemden daha fazlasının, toplumlar arası ilişkilerin geliştirilmesine verilmesinin, uzun vadede daha kalıcı dostlukların kurulmasına yardımcı olduğu da bilinen bir gerçektir. Bu konuda "erenlere" son tavsiyem, iç ve dış politikada yapılacak "takiyyelere" sonradan çok ağır bir bedel ödenmek zorunda kalınabileceğinin unutulmamasıdır.

ABD ile ilişkileri yeterince ele aldığımızı sanırım. Şimdi sıra Avrupa'dan gelen esintilerin irdelenmesine geldi. Amerika ve Avrupa arasındaki "göbek bağı" tarihi süreçte yaşanan bütün sıkıntı ve sancılara rağmen kopmadığı ve gelecekte de kopamayacağı bilinmelidir. Bu nedenle, dış politikada gerçeklerle yüzleşirken, ortak kültürel ve tarihi mirasa sahip Amerika ve Avrupa'yı birbirine alternatif olarak görmek, kanımca çok büyük yanılgı olur. Avrupa ülkelerin bütününe baktığımızda, ABD politikalarına karşı zaman zaman gösterilen tepkilerin özü ve yoğunluğu, Amerikan toplumunda kendi yönetimlerine karşı oluşan tepkilerden sanıldığı kadar farklı değildir. Uluslararası şirketlerin de güçlendirdiği "TransAtlantik" bağının görünür gelecekte de önemini koruyacağı söylenebilir. Esasen Avrupa ülkelerinin iç ve dış sorunlara bir birileri ile çatışan eksenlerde yaklaşımları, Bosna-Hersek, Kosova ve Arnavutluk örneklerinde olduğu gibi, Avrupa içi sorunların çözümünde dahi, ABD liderliğini zorunlu olarak öne çıkarmaktadır.

Bu farklı eksenlerde hareket, Avrupa'nın politik, ekonomik ve sosyal yönden tam entegrasyonunu daha uzun süre erteleyeceğe benzemektedir. Avrupa toplumlarının da "Birleşik Avrupa Devletleri" fikrine ne denli mesafeli oldukları, Avrupa Birliği (AB) Anayasasının akıbeti ve bu konuda gün yüzüne çıkan tartışmalar yeterince ortaya koymuştur.

Anayasa referandumlarının bilinen sonuçlarının Avrupa'da yarattığı esintiyi hafife alanlar olduğu kadar, "imkansız bir rüyanın sonu" olarak görenler de var. Buna karar vermeden önce, tarihi bir perspektif içerisinde AB'nin kat ettiği mesafeyi, başarabil-diklerini, tıkandığı noktaları ve nihayet bir çıkış yolu bulunup bulunmadığını irdelemek gerekir. Daha sonrada, bu projede ülkemize gerçek anlamda yer olup olmadığı sorusuna, yanıt arayabiliriz.

Askeri olmayan ittifakların temel etkeni, ortak ekonomik çıkarların varlığıdır. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği (ECSE) oluşturuldu. Sanayileşmenin dayandığı kömür ve çelikte bir ortak pazarın kurulmasının sağladığı yararları gören altı ülke (Belçika, Fransa, Almanya, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda) ortak Pazarlarını, üretilen bütün mal ve hizmetleri kapsayacak tarzda genişletme karan alarak, 25 Mart 1957'de Roma Anlaşması'nı imzaladılar. Bu anlaşma ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC) hayat bulmuş oldu. Bu anlaşmada dikkatleri pek çekmeyen iki nokta geleceğe verdiği sinyaller nedeniyle, oldukça manidar. Bunlardan birincisi, EEC'yi oluşturan altı ülke, Avrupa'nın onda birini bile oluşturamadığı halde, topluluk adının başında "Avrupa" kelimesinin yer alması; ikincisi; Avrupa'yı bir bayrak altında birleştirebilmiş "Roma İmparatorluğu'nu" çağrıştırırcasına, Roma'da imzalanmış olması.

Topluluk, beklentiler paralelinde adım adım büyüyerek, 1973'te İngiltere, İrlanda, Danimarka; 1981'de Yunanistan, 1986'da ise İspanya ve Portekiz'i içine aldı. Daha sonra da 1990 yılında Almanya Demokratik Cumhuriyeti, 1996 yılında ise, Finlandiya, İsveç, Avusturya Birliğe üye oldular.

Varşova Paktı'nın ve Sovyetler Birliği'nin dağılması, Avrupa'nın doğal coğrafi sınırlarına dayalı tam entegrasyonu için tarihi bir adım atılmasına olanak sağladı. Maastricht'de 7 Şubat 1992 tarihinde bir araya gelen Topluluk liderleri, Avrupa Ekonomik Topluluğu'na, aynı zamanda siyasal bir içerik kazandıran, yeni bir anlaşma imzalayarak, Avrupa Birliği'ni resmen kurmuş oldular. (Anlaşmanın yürürlüğe giriş tarihi 1 Kasım 1993) Ardından Varşova Paktı'nın kadim üyeleri birbiri ardından görkemli törenlerle Avrupa Birliği'ne alındılar. Konumuz üye sayısının nasıl 25'e çıktığının açıklanması olmadığı için bu konuda daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Bizi asıl ilgilendiren, varılan bu noktada, yaşanan sorunların nedenlerini, bir çözüm bulunup bulunamayacağını ve bunların ülkemizle bağlantısını irdelemektir.

Önce mevcut krizin nedeni olarak ortaya çıkan AB Anayasasından başlayalım. Bilindiği gibi eski Fransa Cumhurbaşkanı Valeri Giscard d'Esting başkanlığında oluşturulan özel bir komisyon tarafından hazırlanan AB Anayasası geçtiğimiz yıl 29 Ekim'de üye ülkelerin devlet ve hükümet başkanları tarafından imzalanmıştı. Gelecek yıl Kasım ayına kadar tamamlanması öngörülen Anayasanın nihai onay işlemini İspanya, Fransa, Hollanda, Danimarka, İrlanda, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve ingiltere'den oluşan 10 ülke, halkoyuna sunarak; 15 ülke ise parlamentolarından geçirerek tamamlayacağını, ilan etmiş bulunuyor.

Şimdiye kadar referanduma karar veren ülkelerden sadece İspanya'dan yüzde 76.7 oranında evet oyu çıktı. 20 Şubat'ta yapılan halk oylamasında katılım oldukça düşük seviyede (% 42.3) olmasına karşın bu sonuç, referanduma giden ülkelere oldukça cesaret vermişti. Aslında her ülkenin anlaşmaya evet ve hayır demesinde birbirinden oldukça farklı nedenler yatmaktadır. Her şeyden önce diktatörlükten kurtulmalarının hemen ardından "Birliğe" katılan Yunanistan, İspanya ve Portekiz için bu adeta "ulusal" kimliklerinin bir parçası oldu.

Anayasayı bu zamana kadar parlamento kararı ile onaylayan sekiz ülkenin isimleri ise şunlar:

Litvanya, Macaristan, Slovenya, İtalya, Yunanistan, Slovakya, Avusturya, Almanya.

Şimdiye kadar AB Anayasasının, Fransa ve Belçika dışında, Avrupa ülkelerinin kamuoyunda doğru dürüst tartışılmadığı, gerçek anlamda tartışmaların, Fransa ve Hollanda'da yapılan referandumun olumsuz sonuçlarının alınmasından sonra başladığı söylenebilir.

Anayasanın içeriği hakkında kısa bir bilgi vermeden Anayasaya itirazları incelmek doğru olmayacaktır:

Hukuk diliyle yazılmamış dünyanın en uzun Anayasası'nın İngilizce versiyonu, ekleri ile birlikte 474 sayfadan oluşuyor. Esas metin ise 202 sayfa. Anayasaya büyük ölçüde "IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü içtüzüklerinden alıntılarla (cut and paste) derlenmiş" diyenler de var. Anayasada "bankacılık" terimi ve türevlerinin 176 kere geçmesi; pazar, ticaret, rekabet, sermaye ve mal gibi, daha çok ekonomik bültenlerde yer alması beklenen kelimelerin ise bir hayli çokluğu, bu benzetmeye neden olarak gösteriliyor. Laf aramızda "Papa ve Bush'un, varlığından mutluluk duyacakları" din ve terörizm kelimelerine de, ana metinde yeterince yer verilmiş.

Avrupa Birliği'ni işlevlerini düzenleyen bunca anlaşma, protokol varken, bir Anayasa'ya niçin ihtiyaç duyulduğunu ve yeni Anayasanın neleri öne çıkardığını belirlemeden, çıkan krizin boyutlarını ve geleceğin nelere gebe olduğunu doğru değerlendirmek olanak dışıdır.

Erenlerin hiçbir şey olmamışçasına "yola devam edeceğini" söylemesi, birçok şeyi olduğu gibi Avrupa'da meydana gelen gelişmeleri de "görmezlikten" gelmesi, bana yaklaşık 2500 sene önce Plato'nun söylediği şu sözleri anımsatmaktadır:

"Bir çocuğun karanlıktan korkması hoşgörü ile karşılanabilir; hayatın gerçek trajedisi ise, bir insanın ışıktan korkmasıdır."

Bu özlü söylemi günümüze uyarlamaya çalışayım:

Aydınlıktan korkan insan, sadece kendi hayatından sorumluysa, yaşanmamış bir hayatın "melodramını" izlemek gibi, diğer insanlara sadece hüzün verir. Asıl trajedi, bu insanların şu veya bu şekilde, diğer insanların geleceklerini etkileme hakkını, ele geçirmeleri ile başlar.

Avrupa Birliğinin bir Anayasaya ihtiyacı, sayıları giderek artan üye ülkelerin, siyasal ve ekonomik entegrasyonunu yapısal reformlarla gerçekleştirerek, Çin, Hindistan ve ABD karşısında giderek azalan rekabet gücünü geliştirmek istemesinden kaynaklanmıştır. Uzun vadeli hedef, Avrupa ülkelerinin "gevşek" bir "konfederasyon" halinde, Avrupa Birleşik Devletleri'ni kurmasıdır.

Avrupa Birliği üye sayısı çok artmış olmasına rağmen, hala 1957 yılına kadar uzanan bir seri kompleks anlaşma ve protokollere dayalı olarak yönetilmektedir. Bu aşamada, anayasa ile bu anlaşmaları kökten değiştirmekten çok, bunları küreselleşmenin zorunlu kıldığı yeni liberal dünya görüşüne uygun hale getirilmeye çalışılmıştır. Anayasa'ya getirilen yeni unsurlarla da, neo-liberal doktrin adeta kurumsallaştırmış, AB'nin daha demokratik ve küresel rekabete karşı daha etkin bir yapıya kavuşması esas alınmıştır. Bu kapsamdaki değişiklikler ile Brüksel'deki otoriteye daha fazla yetki verilmiş, ülkelerin alınan kararları veto etmelerine sınırlamalar getirilmiştir.

Anayasada "sosyal haklar", uluslararası sermaye akışı ve serbest ticaret ilkesinin gölgesinde bırakılmıştır. Bu değişikliklere paralel olarak, AB'nin güç ve legal statüsü açıklığa kavuşturulmuş, mevcut organlara ilave olarak, AB Dışişleri Bakanlığı ve Yargı erkini doğrudan harekete geçirebilecek hükümetler üstü özel bir "Baş Savcılık" makamı oluşturulmuştur. Bu arada, Avrupa Birleşik Devletleri hedefine uygun egemenlik simgeleri de, bir marş ve bayrak olarak, Anayasa'da yer almasına özen gösterilmiştir.
Avrupa'daki aşırı uçlar dışındaki hemen hemen bütün partilerin, basın yayın kuruluşlarının, AB Anayasasını desteklemelerine karşı, Fransa ve Hollanda'da yapılan oylamalarda, NON ve NEE oylarının fazla çıkması, Avrupa'nın diğer zengin ülkelerdeki kamu oylarının da benzer eğilimler taşıdığının anlaşılması ne anlama gelmektedir? İster beğenelim, ister beğenmeyelim bunun temel anlamı; Avrupa toplumlarının, AB'nin daha ileri bir entegrasyona taşınmasına karşı olmalarının da ötesinde, mevcut genişlemeden, Brüksel'deki yönetimden, takip edilmesi öngörülen Anglo-Sakson ekonomik politikalardan, rahatsızlık duyduklarının, resmi ifadesidir, diyebiliriz. Kısaca Avrupalı, mevcut durum ve öngörülen gelişmeler çerçevesinde kendi geleceğini, kimliğini tehlikede görmektedir.

Bu konuda biraz ayrıntıya girersek, benim Avrupa basınından görebildiğim kadar, Avrupa toplumlarında şu eğilimler öne çıkmakta:

• Anayasa tartışmalarının merkezinde AB'nin sınırları ve Türkiye'nin üyeliği üzerinde odaklaştığı söylenebilir. Bizim "devlet adamlarımız" her ne kadar görmezlikten gelse, ilgisiz de bulsa, referandumlarda hayır oylarının fazla çıkmasında en önemli payın, AB'nin genişlemesi ve "Türkiye'ye ucu açık da olsa ileride AB'-ye üye olma perspektifinin tanınmış olması" denebilir.

• Brüksel'de "atanmışların" oluşturduğu AB Yönetimine, Avrupa toplumlarının bir bölümü oldukça soğuk bakıyor. Özellikle zengin ülkelerdeki insanlar, kendi maaş çeklerinin bir bölümüne Brüksel'deki bürokratların adeta el koyduğu düşüncesine kapılmış! Bunların yetkilerinin çokluğundan, buna karşı sorumluluklarının hiç olmamasından şikayetçiler.

• Anayasada uygulanması öngörülen Neo-Liberal ekonomik politikaların mevcut kazanımlarını tehlikeye atacağı inancı yaygınlaşmış durumda. AB'nin rekabet gücünü geliştirmek için, haftada 35 saat olan çalışma süresinin uzatılabileceği, senede altı hafta olan tatil süresinden kısıntıya gidilebileceği endişeleri oldukça yaygın.

Sonuç olarak, AB'nin bundan sonra, bir süre dışa değil, içe dönük politikalar izleyeceğine kesin gözüyle bakabiliriz. Türkiye'nin AB üyeliği konusunda Avrupa liderleri olumlu mesajlar vermeye devam etseler de, kendi toplumlarındaki eğilimlere daha fazla kulak vermek zorunda oldukları bilinmelidir. Avrupa'da Türkiye'nin AB üyeliğine en çok taraftar görülen Blair'in, AB Parlamentosu'nda yaptığı konuşma dikkatlice incelenirse, onun da pek farklı bir şey söylemediği, genişlemeden önce, "ekonomiye, yapısal değişime, halkın beklentilerine öncelik verilmesini istediği" açıkça görülecektir.

Bu nedenle Temmuz başında AB dönem başkanlığını üstlenecek Blair'in önünde duran en önemli konu, 2007-2013 dönemini kapsayan AB bütçesinin kabulünde ortaya çıkan sorunun çözülmesi olacaktır. Önümüzdeki dönemde Avrupa'da işbaşına geleceğine kesin gözle bakılan bir kısım liderlerin (Almanya'da Bn. A. Merkel, Fransa'da-2007'de Bay Nicolos Sarkozy) Türkiye'nin AB üyeliğine büsbütün soğuk baktıkları dikkate alınırsa; AB perspektifimizi sadece "karanlıkta türkü söylemeye" alışık liderlerimiz dışında görenin pek kalmayacağı kesin gibi.

Anayasanın askıya alınması, AB'nin sonu anlamına gelmekten ziyade, AB'nin dünyaya yeni bir güç merkezi oluşturma hayaline ağır bir darbe indirdiği söylenebilir. Bu aşamada Sovyetler Birliği 90'lı yılların başında nasıl dağılmışsa AB'nin de benzer bir dağılma sürecine gireceğini ileri sürmek pek mümkün değildir. Kesin olan Türkiye'nin daha uzun süre, ihtiyar ama güngörmüş bir komşusu olacağıdır.

AB ile 3 Ekim'de başlayacak müzakerelerin, komşu ile yapılacak, "bir tür geyik muhabbetinden öteye" geçmeyeceği bilinmelidir. Meşru bir bahane bulunamayacağı için muhtemelen kerhen başlayacak görüşmelerde karşımızda oturacakların, Avrupa halkının net bir şekilde ortaya koyduğu iradeyi yok sayacaklarını sanmak, en büyük safdillik olur.

Avrupa kendi tercihleri ile kendi kaderini belirlemiş durumda. Görünen o ki, Avrupa'da daha ileri bir entegrasyon, Türkiye'nin tam üyeliği gibi giderek soluklaşan bir hayal oldu. Geleceğe ilişkin endişelerinin kaynağı olan bir ülkeyi AB'nin içine sindire-bilmesi, hangi koşullarda mümkün olabilir? Bunun çok iyi düşünülmesi gerekir. Ulusalcılığı değil, ümmetçiliği öne çıkartanların bu tür soru sormalarının pek usulden olmadığını biliyoruz.

Avrupa ile ilişkilerimiz, "Birlik" bazında, ülkeler bazında elbette sürüp gidecek. Ancak bu ilişkiler "illüzyona" değil, gerçeklerle yüzleşmiş, sağlıklı bir dış politika "vizyonuna" dayanmalıdır. Türkiye'nin çağdaşlaşma ülküsü artık Avrupa'nın da ötesine odaklan-malıdır. Bilmeliyiz ki bir süre sonra, (çok değil 20-30 yıl sonra) Avrupa'nın ülkemize sunacağı çok az şey kalacaktır.
Erenlerin, ülkemizin jeopolitik konumu ile sahip olduğu potansiyelinin, dış gelişmelerin sadece edilgeni değil, daha fazlası ile etkileyeni de olabileceğine, yürekten inanmasını isterdim. Bunun nafile bir beklenti olduğunu bilenlerin artık bir araya gelme zamanıdır.

24.06.2005
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DIŞ POLİTİKADA VİZYON ARAYIŞI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:45

DIŞ POLİTİKADA VİZYON ARAYIŞI - 2 "Uzakdoğu ile Angajman"

Giderek soluklaşan Avrupa Birliği hayali, "son dakika çözüm" beklentileri ile bilmem daha ne kadar canlı tutulabilecek? Son dakikada birilerinin "Hızır gibi" yetişmesi, toplumumuza artık heyecan değil, sıkıntı vermeye başladı. Bulunan son çıkış yolunun, bugüne kadar dış politikada bize sunulan çıkış yollan gibi, çözümsüzlüğü daha da katmerleştirmekten başka işe yaramayacağını, bilmem söylemeye gerek var mı? Müzakerelerin başlaması için yapılan "müzakerelerden" herkesi tatmin eden bir sonuç çıkması çok ilginç! Bu memnuniyetin, tarafların müzakereler başlamadan alacaklarını güvenceye almış olmalarından başka bir anlamı olabilir mi? Bizim aldığımız ise, ne olduğu tam anlaşılmayan, dileyenin istediği gibi yorumlayabileceği, sözüm ona tam üyelik perspektifi! Gerçekte bu, istenen bütün koşulları yerine getirsek bile, evini revizyondan geçirmekte olan varlıklı bir ev sahibinin, evine gönlünce çeki-düzen verinceye kadar "sundurmasında bekletme hakkından" başka bir şey değil. Üstelik ev sahibimiz, bizi içeriye aldıktan sonra dilediği "yerde" ve dilediği "pozisyonda" oturtma hakkına sahip. Erenler ne kadar övünse yeridir; çünkü bizim ortaklığımız "Çerçeve Anlaşması'nda" resmen yer almasa da, "anlaşmanın içeriği" bizi fiilen ve ziyadesiyle, imtiyazlı ortak haline getiriyor.

Kendimizi Batı'ya fazlaca kaptırdığımız bugünlerde, zor da gelse, dikkatlerimizi biraz da dünya jeopolitik ağırlık merkezinin hızla kaymakta olduğu Uzakdoğu'ya çevirmenin zamanının geldiğine ve hatta geçmekte olduğuna inanıyorum. Bu çağrıyı elbette Batı ile bağlarımızı koparma anlamında yapmıyorum. Dış politik, ekonomik gelişmeleri bütün yönleri ile değerlendirmeden, dünyamızdaki gelişmelere kendi ağırlıkları ölçüsünde yer vermeden, kendi doğrularımızı bulamayacağımız kuşkusuzdur. Herşeyden önce, Uzakdoğu'da önlenebilmesi şimdilik olanaksız görülen ekonomik büyümenin, orta vadeyi kapsayan önümüzdeki 20-30 yıl sonrasında yaratacağı siyasi ağırlığın, dünyamıza neler getirebileceğini dikkate almak gerekmektedir. Bu yazımda, Şark Cephesindeki gelişmeleri, bölgesel ve küresel boyutta irdelemeye çalışacağım. Amacım dış politikada yarınlar için önermeler sunmaktan çok, çıkış yolu arayışlarına farklı bir perspektifle, zenginlik kazandırmaya çalışmaktır. Gerçekte Uzakdoğu'yu, ABD ve Avrupa ile olan çok karmaşık ilişkiler yumağından ayrı olarak ele almak olanaksız gibi. Renkler ve figürler birbirinden bariz şekilde ayrılsa da, küçülen dünyamızda Şark ve Garp birbirinin içerisine girmiş, tam angajman halinde. Bunun dünyamız için iyi tarafı, iç içe girmiş çıkarların, tarafların fiili çatışmalara girmesine sınırlandırma getirmesidir. Bu nedenlerle, esas konumuz "Uzakdoğu" olsa da, Batı ve Batı içerisindeki en önemli güç kaynağı Amerika, zorunlu olarak bu yazımızda da gündeme gelecektir.

Bu noktada çarpıcı bir örnek verelim:

ABD'nin özellikle son dönemde yapmakta olduğu askeri harcamalarla daha da artan bütçe açığını, Japonya'nın yanı sıra, Çin Halk Cumhuriyeti'nin satın almakta olduğu Amerikan Hazine Bonoları ile kapatılacağı, bundan beş-on sene önce hiç aklınıza gelir
miydi?

Dünya sorunlarına karşı, Doğu-Batı arasında ciddi yaklaşım farkı olduğu sır değil. Bunun kökeninde güç ve çıkar faktörlerinin niteliği kadar, derin kültürel farklılığın rol oynadığı bilinmektedir. Şark Cephesinde neler olduğunu irdelemeden önce, iki cephe arasındaki yaklaşım farklılığını ortaya koymak adına, geçen yazımda ele aldığım "Garp Cephesine", farklı açıdan ilave "dokundurmalar" yapmak istiyorum.

Önce "Batı'nın" genel görünümüne kısaca değinelim:

Birinci Dünya Savaşına tüyü bitmemiş bir genç olarak katılan Erich Maria Remarque'nin bu savaşta yaşadıklarını öyküleştiren "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" yazılalı, üç çeyrek yüzyılı geçti. Bu sürede dünyamızda kan ve gözyaşı hiç eksik olmadı ve daha nice yıllar da olmayacağa benziyor. Ancak Garp Cephesi'nin oyun alanı ve oyuncuların rolleri hayli değişmiş durumda. Artık askerlerin karşılıklı siperlerde yer aldığı klasik cephe tanımı geçerli değil.

Tehdit ve çatışmalar asimetrik bir boyut kazanarak, coğrafi temelde derinliğine ve genişliğine yaygınlaştırılmış. Soğuk savaş sonrası sınırları yeniden belirlenen Avrupa'nın ortak kaygısı, topraklarını iç egemenlik kavgalarından, kan ve gözyaşından uzak tutmaya, pazarlarını, rekabet gücünü, refah ve ekonomik istikrarını korumaya odaklanmış görünüyor. Bu nedenle, dünyamıza kendi değer ölçüleri ve çıkarlarına uygun çeki-düzen vermeye çalışan ABD'nin yanında Avrupa, gönülsüz bir duruş sergiliyor diyebiliriz.

Bugün "Garp Cephesi'nin" geçmişte yaşanan hikayesi, yeni nizam arayışı kapsamında, daha trajik, daha kanlı ve daha acımasız versiyonu, Avrupa toprakları dışında, artık Garp Cephesinin temel harekat alanı olarak belirlenen Ortadoğu ve Yakındoğu'da yoğunlaşarak sürüp gidiyor. Oluşan "kan gölünden" zaman zaman Batı'ya da sıçramalar olmuyor değil. Temel kaygımız, yangının ülkemiz toraklarına sıçratılma gayretlerinden kaynaklanıyor.

Yeni Muhafazakarların, yaşanan bunalımları daha da yaygınlaştırma ilham ve meşru zeminiifti(!), Natan Sharaosky'nin kitabında buldukları anlaşılıyor. Yazarın kitabını elinden düşürmeyen Bush, "verdiği ve gelecekte de vereceği kararları anlamak için, bu kitaba bakmak gerektiğini" belirtiyor. Yeni söylemin ironik bir adı var; "yapıcı istikrarsızlık". Kısacası, Bush ve ekibi, düzen ve sınır değişimini öngördükleri ülkelerde, istikrarın bozulmasına her türlü katkıda bulunmayı, artık meşru ve en güvenli yöntem saydıklarını, açıkça ilan etmiş durumdalar.

Bu noktada "kurtarılmak" istenen ülkelerin sayılmasına gerek olmadığını sanıyorum. Diğer taraftan, kaygan ve meşruluğu tartışılan bir zeminde yapılan ve yapılacak dış müdahalelerin sonuçları, dünyanın barış ve istikrarına katkı sağlamadığı gibi, bunu gerçekleştirenlere de pek yarar sağlamadığı, sağlamayacağı artık bilinmelidir. Bu yalın gerçek anlaşılmadıkça, "Batı Cephesinde Yeni Birşey Yok", demeye devam edeceğiz.

Sözü bu noktada "Uzakdoğu'ya" getirmenin zamanı geldi sanırım. Uzakdoğu'da meydana gelen gelişmeleri, Çin merkezli olarak ele almak daha doğru olacaktır. Bunun nedeni, Çin Halk Cumhuriyeti'nin dış politikada oldukça farklı bir vizyon ve yaklaşım sergilemesinin yansıra, dünya ekonomi ve politikasında Japonya'dan daha fazla bir ağırlık hissettirmeye başlamış olmasıdır. Bugün dünyada şaşırtıcı atılımları ile kendinden en çok bahsedilen ülkelerin başında Çin Halk Cumhuriyeti gelmektedir.

Sözü bugünlere getirmeden önce, bir anımı paylaşmak isterim. Harp Akademisi son sınıf öğrencisiydim. Üniversitenin bazı muteber ve muhterem hocaları, uluslararası ilişkiler, siyasi tarih ve güncel konularda konferans vermeye gelirlerdi. Adını anımsamakta zorlandığım bir doçent, Birleşmiş Milletler konusunda bir sunum yaptı. Sıra soru-cevap bölümüne geldiğinde, kendilerine, " Birleşmiş Milletler Örgütü'nü çok iyi tanıttıklarını, buna rağmen bu örgütü benim hala Birleşememiş Milletler olarak gördüğümü, çünkü ister beğenelim ister beğenmeyelim, dünyamızda yaşayan her 4-5 kişiden birinin Çin Halk Cumhuriyet mensubu olduğunu, oysa bu ülkenin Birleşmiş Milletlerde temsil edilmediğini, buna karşılık, Formoza (Taivvan) adasındaki 16 milyonluk (bugün 23 milyon) Çin Cumhuriyeti'nin hem genel kurulda, hem de Güvenlik Konseyinde daimi üye olarak Çin'i temsil ettiğini, bu aykırılığı nasıl karşıladıklarını", sordum. Aldığım cevap kısaca, "önümüzdeki 20-30 yıl sonra bile bunun gerçekleşemeyeceği, ABD'nin buna müsaade etmeyeceği" yolundaydı. Bu arada soğuk savaş döneminde sıkça yapılan ima ve yakıştırmalardan da yeterince nasibimizi aldığımı tahmin edersiniz.

BM Örgütü'nün, aradan altı ay geçmeden, 25 Ekim 1971'de, Chiang Kai Shek'in Formoza Adası'nda kurduğu Çin Cumhuriyeti'nin yerini Çin Halk Cumhuriyetine terk etmesini, Sayın Doçent'imizin nasıl karşıladığını hep merak etmişimdir. Düşüncelerimizi nasıl edindiğimize bakmadan, bize aykırı gelen düşünceleri irdelemeden dışlama alışkanlığı, bizi hep çıkmaza götürmüştür. Sorunlan-mıza çare bulamayışımız bu önyargılı toplumsal hastalığımızdan ve de "günü kurtarma" kaygısıyla, bir adım önümüzü görememekten kaynaklandığını sanırım.

Çin'in BM'lerde yerini almasının ardından, 21 Şubat 1972de Richard Nixon Çin'e bilinen tarihi ziyaretini yaparak Mao ile el sıkıştı. Bu tarihten itibaren iki ülke ilişkileri inişli ve çıkışlı da olsa, birbirlerini düşman olarak görmeme anlayışı ile sürdürüldü. Bu yakınlaşma, Amerika Birleşik Devletleri'ne Sovyetler Birliği karşısında stratejik durum üstünlüğü sağlarken, Çin'e de içinde bulunduğu "koza"dan çıkarak, zamanla dünyaya tam olarak açılma ve ekonomik gelişmesine ivme kazandırma imkanı vermiştir.
20'inci Yüzyılın "Amerikan Yüzyılı" olduğunu, 21'inci Yüzyıl'ın ise "Çin Yüzyılı" olacağını söyleyenler az değil. Bütün veriler, "dünün uyuyan devinin, bugün uyanan, hızla toparlanan devi" olduğunu, yarın ise, mevcut gelişme hızını sürdürebildiği takdirde, her bakımdan "dünyanın en önemli güç merkezi" haline gelebileceğini gösteriyor.

Çin'deki büyümeyi rakamlarla ortaya koymaya çalışalım:

Çin Halk Cumhuriyeti kurulduğunda (1 Ekim 1949), kişi başına düşen ulusal geliri 100 doların altındaydı. Bugün ise, satın alma eşdeğeri olarak, 5600 dolar. Milli geliri ise, 7 trilyon doların üzerinde. Bu kalkınmanın en önemli bölümü, son otuz yılda, Deng Xia-oping'in 1978 de başlattığı yapısal reformların ardından gerçekleştirildi. Bu dönem içerisinde ulusal gelirini dört misli artıran Çin'in, önümüzdeki on yılda mevcut gelirini iki kat artıracağı ve her on yılda bunun tekrarlanacağı tahmin ediliyor. Çin'in son otuz yılda gerçekleştirdiği ortalama yüzde 9,4 kalkınma hızını önümüzdeki yıllarda da sürdürebilirse, 2035 yılında milli gelirinin 60 trilyon dolara, fert başına düşen milli gelirinin ise, 45 bin dolara çıkması bekleniyor. Büyümenin sağlığı, Çin'in borç yükü altına girmeden, her yıl milli gelirinin ortalama yüzde 45'in üzerinde yatırım yapabilmesinden kaynaklanıyor. Buna karşılık ABD'nin 2004 yılındaki öde-meler dengesindeki açığı 646,5 milyar doları bulmuş durumda. Amerika yüzde üç civarındaki yıllık büyüme hızını, net tasarruflarla değil, iç ve dış borçlanmalarla sağlayabiliyor. Çin'in ödemeler dengesindeki fazlalık (ortalama yıllık 30 milyar dolar) her yıl, Amerikan Hazine Bonolarına kaynak ayırmasına olanak sağlıyor. Kuşkuşuz bu durum Amerikan ekonomisinin belirli ölçüde Çin'e bağımlı olması sonucunu doğuruyor. Çin yatırımları başta enerji kaynakları ve hammaddeler olmak üzere, dünyanın her köşesinde görülmeye başladı. Bu gelişmenin, dünyanın barış ve istikrarına olumlu mu, yoksa olumsuz mu etkileyeceğine karar vermeden önce, Çin'in çevresel ve küresel ilişkilerini, bu ilişkilerde yaşadığı sorunları ve nihayet sorunların çözümünde temel aldığı felsefe ve stratejiyi irdelemekte yarar var.

Çin'in saldırgan olacağından korkanlar, bu ülkenin, 20'nci yüzyıl başlarında Almanya'nın oynadığı rolün benzerini, 21'inci yüzyıl başlarında, oynamakta olduğunu belirterek, zaman geçirmeden bu ülkenin durdurulması (contain) gerektiğini ileri sürmektedir. Bunların başında da Amerikan Kongresi yer almaktadır. Bu görüşe şiddetle karşı çıkan Henry A.Kissinger, Washingtonpost'da yayınlanan son makalesinde, Amerika'nın soğuk savaş döneminde Sovyetler Biriiği'ne karşı uyguladığı tecrit ve sınırlama politikalarının, günümüz şartlarında Çin'e karşı geçerli olmayacağını detaylı olarak ortaya koymaktadırn. Amerika'nın şimdiki yöneticilerinin aksine, "istikrarsızlık" Çin'in en çok kaçındığı olgu. Kalkınma ve büyümesinin güvencesi saydığı "istikrarı", öncelikle kendi çevresinde güvenceye almak için attığı adımlar, bunun en belirgin kanıtıdır. Ancak Çin diplomasisini sadece ekonomik mülahazaların yönlendirdiğini söylemek de pek doğru olmayacaktır. Çin'in bölgesel ve dünya politikasında, kendine özgü farklı bir vizyonu olduğu tartışılmaz.

Başkan Hu Jintao'nun aşağıdaki sözlerinin, bu vizyonu formüle ettiği söylenebilir "Uluslararası ilişkilerde hegemonyaya HAYIR, güç kullanmaya HAYIR, silahlanma yarışına HAYIR. Güven artırmaya, tansiyonu azaltmaya, çatışmalardan kaçınmaya, işbirliğini geliştirmeye EVET."

Gerçekte bu sözlerin kökeninde Çin'in zengin tarihi mirası bulunduğu söylenebilir. Yaklaşık 5000 yıllık tarihi bir geçmişe sahip Çin, 2000 yıldan beri, bazı toprakları zaman zaman geçici işgale uğramış olsa da, hemen hemen bugünkü sınırlarında hükümdarlığını sürdürebilmiştir. Çin yöneticilerinin her zaman övünçle söyledikleri bir söylem var. "Çin en güçlü bulunduğu dönemde dahi (11'nci ve 17'nci yüzyıllar arasında), yabancı toprakları işgale ve yabancı medeniyetleri yok etmeye hiçbir zaman yeltenmemiştir."

Uluslararası ilişkilerin altın kuralı sayılan şu sözler, Birleşmiş Milletler Karargahı'nın duvarlarında yazılıdır:

"Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma." Bu sözlerin sahibinin, M.Ö. 551-479 yıllarında yaşayan Kongfuzi (Konfüçyüs) olması, kimseye şaşırtıcı gelmiyor olmalı. Çin askeri stratejisinin temelinde de Sun Tzu'nun öğretisi yatıyor: "Harbi, savaşsız kazanmak esastır."

Bütün bunlar, Çin'in hiç "kırmızı çizgisi" olmadığı anlamına gelmiyor. Çin'in, 23'ncü eyaleti saydığı Taivvan'ın bağımsızlığını ilan etmesi veya dış enerji kaynaklarına erişim olanaklarının tehdit edilmesi hallerinde, silaha başvuracağını söylemek, kehanet sayılmamalıdır.

Çin'in dış politikasında önceliği, toplam ticaret hacminin yüzde 57,6'sını (665 milyar dolar) gerçekleştirdiği diğer Asya ülkelerine verdiği gözleniyor. Asimetrik bir diplomasiyi seferber eden Çin, ikili ilişkilere verdiği önemin yanısıra, son dönemde, ASEAN ve Shanghai İşbirliği Teşkilatı gibi bölgesel örgütlere de aktif olarak katılmayı sürdürmekte, bu örgütlere önemli katkılar sağlamaktadır. Bu arada bazı komşuları ile yaşadığı toprak anlaşmazlıklarından kaynaklanan eski gerginlikleri azaltmaya da özen göstermektedir. Bu yılın başlarında, Rusya ile ikili ilişkilerinde daima bir pürüz oluşturan, İkinci Dünya Savaşı'ndan miras hudut anlaşmazlığını sona erdirmeyi başarmıştır. Hindistan ile olan hudut sorunlarının barışçı yöntemlerle çözümü için iki ülkenin dışişleri bakanları 11 Eylül 2005'de bir protokol imzalamış bulunmaktadır.

Çin'in bölgesinde çok taraflı ve ikili ilişkileri geliştirmek için uyguladığı politikaların, Japonya dışındaki komşuları tarafından takdir gördüğü söylenebilir. Çin'in yaratmayı başardığı imajı; "iyi komşu, yapıcı ortak, dikkatli dinleyici ve tehdit oluşturmayan bölgesel güç" olarak tanımlanabilir. Bu imajın yaratılmasında, çevre ülke ekonomilerinde ağırlık taşıyan Çin kökenli nüfusun olumlu katkı sağladığı kuşkusuzdur. Rusya'nın yanısıra Hindistan da en yetkili ağızlardan Çin'i "stratejik ortak" olarak gördüğünü açıkça ifade etmiştir.

Buna karşılık Japonya ile ilişkilerin, son otuz yılın en kötü günlerini yaşadığı söylenebilir. Bunun temel nedeni, ABD-Japonya ilişkileri stratejik bir ortaklığa dönüşürken, Çin'in Amerika tarafından "stratejik rakip" olarak görülmeye başlanmasıdır. ABD tarafından Uzakdoğu'nun Britanya'sı olarak görülen Japonya'yı Çinliler, Amerika'nın "Pasifik'teki Şerif yardımcısı" olarak tanımlamaktadır.

Bilindiği gibi 1996 yılında ABD ile Japonya arasında stratejik nitelikte bir antlaşma imzalanmıştı. Bu antlaşma 20 Şubat 2005 tarihinde, Çin'i rahatsız edici bazı unsurlarla yeniden parafe edildi. Yeni unsurlar içerisinde Taiwan'nın güvenliğine referans verilmesinin yanısıra, Japonya'nın bölgesel savunmaya daha fazla katkıda bulunmasını öngören hususlar, dikkati çekmektedir.
Bu gelişmeye Çin'in cevabı gecikmedi. Çin parlamentosu Nisan başında bir yasa çıkartarak, "başka çare kalmaması halinde, 23ncü Eyaleti Taiwan'ın bağımsızlık girişimini silahlı güç kullanarak engelleme yetkisini" Çin Hükümetine vermiştir. Aynı paralelde Başkan Hu, Çin Halk Kurtuluş Ordusuna, "Harbe hazır ol" direktifini vermekte gecikmemiştir. Halen Taiwan'da üç büyük partiden muhalefette olan ikisi, Çin'le birleşmeden yana olmasına karşı, iktidar partisi mutlak bağımsızlıktan yana bir tutum sergilemektedir. Çin'in 2008 yılında ev sahipliği yapacağı Dünya Olimpiyat Oyunları öncesinde, Olimpiyatları sabote etmek için, benzer bir gerginliği "birilerinin" tırmandırmasından endişe ettiği anlaşılmaktadır.

Çin ile Japonya arasındaki sürtüşmenin diğer nedenleri olarak, deniz ekonomik sahalarının paylaşımında ortaya çıkan anlaşmazlık ile Japonya'nın Güvenlik Konseyine daimi üye olma arzusuna Çin'in şiddetle karşı çıkması söylenebilir.

Konunun gündeme getirilmek istendiği tarihte, Çin'in BM'deki daimi sözcüsünün şu sözleri çok manidardır:

"Japonya Güvenlik Konseyi'nde daimi bir koltuk elde etmeden önce, kendi bölgesinde bulunan ülkelerin konsensüsünü elde etmelidir." Gerçekten de, İkinci Dünya Savaşının kötü hatıralarının unutulmadığı bölgede, Japonya'nın Güvenlik Konseyi'nde temsilini gönülden destekleyecek bir ülkenin bulunması oldukça zor görülüyor.

Japonya'nın kendi tarihi ile yüzleşmesini isteyen bölge ülkeleri, Japon Başbakanı Koizumi'nin İkinci Dünya Savaşı'nda "insanlık suçu" işleyenlerin gömülü bulunduğu Yasukuni Mabedi'ni ziyaretini, hiç de hoş karşılamadıkları gözlenmiştir. Bütün bunlara karşın, Çin ve Japonya arasındaki dış ticaret hacmi 2004 yılı itibariyle 140 milyar dolara ulaşmış bulunmaktadır. Bu gelişmeye bakarak, Çin ve Japonya arasındaki soğuk ilişkilerin, zaman içerisinde Almanya ve Fransa örneğinde olduğu gibi, Uzakdoğu'da bir ittifaka dönüşebileceği hayalini kuranlar da var. Çin, Japonya ve Koreli tarihçilerin ilk defa okullar için ortaklaşa tarih kitabı yazmaları, bu hayali görenleri hayli heyecanlandırdığı kuşkusuzdur.

Çin gelişmesinin bölgesel ve küresel istikrara bağlı olduğunun bilinciyle, her konuda statükonun korunmasından yana görülmektedir. Çin'in dış politikada izlediği statükoculuğu iç politikada da, evrimsel değişime karşı tavır alacak kadar ileri götürmesi halinde, çok büyük sorunlarla karşılaşacağı kuşkusuzdur.

Önümüzdeki dönemde Çin'in karşılaşacağı sorunları kısaca özetlemeye çalışalım:

21'inci Yüzyılın Çin Yüzyılı olabilmesi bu sorunların çözümüne bağlı kalacaktır. Çin'in mevcut komünist rejimini 20-30 yıl daha sürdürebilmesi olanaksız görülüyor. Çin Ulusu'nun kendi kabuğunu kırmakta olduğunun belirgin işaretleri ortaya çıkmaktadır, iletişim dalında dünyanın en büyük şirketlerinden biri olan IBM'in bilgisayar bölümünü satın alan Çin'de bugün 300 milyon kişinin cep telefonu, 100 milyon insanın internete ulaşım olanağına sahip olduğu bilinmektedir. Buna karşılık yoksulluk sınırında bulunan 300 milyon kişinin yaşam koşullarını iyileştiımek, en önemli sorun olmaya devam etmektedir. Dünya'dan tecrit olmayan Çin Halkı'nın artan ihtiyaçlarını yönetimin gözardı etmesi, artık olanaksızdır.

Diğer taraftan yukarıda da belirttiğim gibi, yaptığı ihracatın üçte ikisini yabancı yatırımların ürettiği ürünler oluşturmaktadır. Bunun Çin ekonomisine getirdiği canlılık kadar, hassasiyet yarattığı da kuşkusuzdur. Bu hassasiyet ancak bölgesel ve küresel işbirliğinin geliştirilmesi ile önemini zamanla kaybedebilecektir. Bu gerçekler dikkate alındığında, Çin'in özenle yürüttüğü ikili ve çok taraflı siyasi ve ekonomik ilişkilerdeki yapıcı tavrını gelecekte de koruyacağını söyleyebiliriz. Çin'in, yakın çevresindeki ülkelerin çıkarlarına zarar vermesi halinde, karşısında baş edemeyeceği bir ittifakın oluşması pek zaman almayacaktır.
Çin'deki demokratik eğilimlerim güç kazanması, büyümesini aksamadan yürütebilmesi, Çin ve ABD arasındaki ilişkilerin seyrine bağlı kalacaktır. Yakın bir dost olma olanağı bulunmayan bu iki ülkenin birbiri içine girmiş çıkarların büyüklüğü nedeniyle işbirliğinden ve ilişkileri sürdürmekten vazgeçemezler. Aralarında soğuk savaş başlaması, bütün dünyayı olumsuz etkileyebileceği gibi, Çin'in demokratik gelişme sürecine de büyük darbe vuracaktır.

Dünyaya kendine özgü metoduyla çeki düzen vermeye çalışan Amerika, kendi çıkış yolunu bulmada biraz zorlanmış görünse de, görünür gelecekte de, uluslararası ilişkilerde üstlendiği rolü oynamağa devam edecektir. Bölgesel ve küresel planda barış ve istikrarın kurulup korunması için, üstleneceği rolün gerçekten yapıcı olması için, "yapıcı istikrarsızlık" peşinde olmamasını dile-rim. Uzun vadede Amerika'nın dünya üzerindeki nüfuz ve etkinliğini sürdürebilmesi, uluslararası platformlardaki olumsuz imajını silebilmesine ve ekonomisinin rekabet gücünü artırabilmesine bağlı olacaktır.

Uluslararası platformlardaki olumsuz imajının onarabilmesi, tek taraflı aldığı kararları diğer ülkelere dayatmak yerine, ikna ve işbirliğine ağırlık vermesi ile mümkündür. Böylesi bir yaklaşım, Amerika'ya askeri harcamalarını kısarak, ödemeler dengesini yeniden düzene sokma olanağı da verecektir.

Amerikan yönetiminde "yeni muhafazakarların söylemleri" geçerli olduğu sürece, böylesi bir yaklaşımın hayata geçirilmesi pek olanaklı görülmemektedir. İnsanlığın geleceği için, Çin nasıl katı komünizm'den insanı esas olan sosyalizme doğru yumuşak bir geçiş yapma zorundaysa, ABD'nin de "vahşi kapitalizm" yerine, bireyi ve toplumu esas alan liberal ve demokrat bir yaklaşımı esas almalıdır.

Bütçesini bile yapmakta zorlanan Avrupa Birliği'nin temel açmazı, Birliği oluşturan ülkelerin, siyasal ve ekonomik açıdan tam entegrasyona daha uzun süre hazır olamayacaklarıdır. AB'nin gerekli yapısal reformları gerçekleştirmeden, ABD'nin ve Çin'in karşısında ortak bir tavır ve rekabet gücü sergilemeleri oldukça zor görülmektedir.

Avrupa Birliği içinde yeralan toplumların, kendi kültürel kimliklerini ve kazanımlarını riske atacağını düşündükleri her türlü gelişmeye karşı, ortak tavır almakta zorlanmadıkları gözlenmektedir. Bu muhafazakar tutum, Avrupa Birliği'nin gelecek için ortak bir vizyon oluşturmasına önemli bir engel oluşturmaktadır. İnsanlık için en büyük devrimleri başlatan Avrupa, birlik arayışları içerisinde kendi devrimci çizgisini geliştirmeyi unutmuş görülmektedir. Doğal olarak bu tutum, Avrupa'nın 21'ci Yüzyılda oynayabileceği role sınırlamalar getirmektedir.

Bütün bu gelişmeler karşısında Türkiye'nin çıkış yolunun nerede yattığına tekrar bakalım:

Çıkış yolumuz, elbette dünyadan soyutlanmadan kendi ekonomik ve sosyal reformlanmızı gerçekleştirerek, dünyanın önümüzdeki 20-30 yıl sonra alacağı şekli öngörebilmekten geçmektedir. Bu konuda daha önce yazdıklarımız güncelliğini koruyor. Türkiye'nin coğrafi konumu, tarihsel ilişkileri, sahip olduğu potansiyel dikkate alındığında, dünyanın her köşesi ile güçlü bağlar geliştirmesine olanak sağlamaktadır. Avrupa Birliği bunlardan sadece birisidir. Ülkemizde çok küçük bir azınlık dışında Avrupa ile bağlarımızı koparmak veya gevşetmek isteyen bulunmamaktadır. Ancak bütün geleceğimizi Avrupa'ya ipotek etmek, pek akıllıca bir şey olmasa gerek. Ülkemizin 21'nci yüzyılı kaybetmemesi için yapacağımız çok şey var.

Elbette "Avrupa Müktesebatım" kendimize adapte edeceğiz. Ancak Avrupa ile tam bütünleşmenin, daha uzun süre belirsizliğini koruyacağını bile bile, üçüncü ülkelerle ekonomik ve siyasi ilişkilerimize sınırlamalar getirilmesini kabullenmenin, pek akıllıca olmadığını sanırım. Gümrük Birliği Anlaşması bunlardan birisidir.

KKTC dahil, üçüncü ülkelerle ilişkilerimize sınırlamalar getiren hükümlerin bir takvim çerçevesinde askıya alınması, daha doğru olacaktır. Türkiye'nin Uzakdoğu'da beliren işbirliği olanaklarını değerlendirmesi, bütün Avrasya ülkeleri ile ikili ve çok taraflı ilişkilerini zenginleştirmesi, hem kendi ulusumuza, hem de dünyamızın refah ve istikrarına katkı sağlayacaktır. Türkiye'nin angajmanlarını kendi inisiyatifi ile yapma zamanı artık gelmiştir.

03.10.2005
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir