Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yakın Tarihimizden Notlar Ve İslami Demokrasi Arayışları

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

Yakın Tarihimizden Notlar Ve İslami Demokrasi Arayışları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:29

YAKIN TARİHİMİZDEN NOTLAR ve İSLAMİ DEMOKRASİ ARAYIŞLARI

Güncel olması ve konumuzla bir ölçüde de doğrudan bağlantılı olması nedeniyle, önce ülkemizdeki mahalli seçim sonuçlarından ve Kıbrıs'taki referandumdan bir nebze söz etmek istiyorum. Mahalli seçim sonuçlarının tartışmaları, Kıbrıs'taki gelişmelerin gölgesinde kaldığı için; kamuoyunun gündeminden kalkmışa benziyor. Seçim sonuçları muhalefet cephesinde beklenen hareketliliği yaratamazken, İktidarın elini güçlendirerek, iç ve dış politika uygulamalarında daha cüretkar davranmasına yol açtığı gözlenmektedir. Seçimlerin ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi ve İslami Demokrasi ile bağlantısına daha sonra değineceğim.

Bu aşamada kendi kendimize sormamız gereken soru:

Acaba Türkiye'nin aydınlık geleceğini, cemaat anlayışında değil, ulus devletin birliğinde, siyasal İslam'da değil; laik demokratik cumhuriyette arayanlar, bir daha ayağa kalkamayacak kadar yenik mi düştüler?

Bu soruya bir Bektaşi fıkrasında yanıt arayalım:

İki yeni bağ sahibi, en iyi şarabı üretmek için yarışa girmişler. İddia için ortaya yüklüce para da koymuşlar. Vakti zamanı gelince, iki şişeyi ürettikleri şarapla ayrı ayrı doldurarak; Bektaşi'ye götürmüşler. Bu arada hangi şişenin kime ait olduğunun Bektaşi tarafından bilinmemesine de özen göstermişler. Bektaşi'ye "sen şarap ehlisin, tat bakalım, hangisi daha kaliteli şarapsa bize söyle" demişler. Bektaşi rastgele şişenin birini açarak, tadına bakar bakmaz tükürmüş ve tadına bakmadığı şarabın daha iyi olduğunu söylemiş. Olayı izleyenler "erenler sen öbür şarabı hiç tatmadın ki" diyerek itirazda bulunmak isteyince Bektaşi "Bundan daha kötüsü olamaz" deyivermiş.
Kıssadan hisse, mevcut muhalefet partileri, tatsız yakın geçmişin olumsuz izleri nedeniyle, inandırıcı bir siyasi seçenek oluşturmaktan uzak görülmekte, diyebiliriz. Halkımız, henüz AKP'nin tadına da varamamış.

Şimdi de sözü, Kıbrıs'ta dün yapılan referanduma getirmek istiyorum. Sanırım Kıbrıslı Türkleri büyük çoğunlukla evet dedirten temel etkeni; yoğun propagandanın ötesinde, Bektaşi'nin "bundan daha kötüsü olmaz!" deyişinde aramak gerekir. Anlaşılan Kıbrıslı Türklerde bıçak kemiğe dayanmış! Etraflarına bakınca, bulundukları durumdan daha kötüsünün olamayacağına inanmışlar. Bu düşüncenin yerleşmesinde Türkiye'nin ayıbı çok büyük! MAYA'nın önceki sayısında bu konuya yeterince yer verdiğim için tekrar değinmek istemiyorum. Tuzu kuru Kıbrıslı Rumları daha büyük çoğunlukla hayır dedirten temel etken ise "eldeki bir kuş, çalılıktaki beş kuştan evladır" özdeyişinde saklı. Kuşkusuz hayır deyişlerinde, Türklere karşı duyulan derin nefret ve güvensizliğin önemli payı da vardır. Annan Planı, her ne kadar Ada'daki Türkleri uzun vadede bir azınlık durumuna düşürecek düzenlemeleri içeriyorsa da; Rumların bu karmaşık düzenlemeleri, "çalılıktaki kuşlar" gibi gördüğü anlaşılmaktadır. Kuşların kaçamayacağı, AB tutkalıyla "kuşların" tutsak edileceği kulaklara fısıldanmış olsa bile, yeterince yüksek sesle söylenememiş olmasından ve yeterli güvenceler görmemiş olmalarından olacak, Rumlar buna itibar etmediler. Rumların aceleliği, Kıbrıslı Türklerin kaderini ikinci defa (birincisi Samsun Darbesi) değiştireceğe benziyor. Bu günlerde, "Allah Rumlardan razı olsun!" diyenlerimiz az değildir sanırım. Bu ikinci şansın iyi kullanılması gerekir. Bundan sonra, KKTC'nin dünyaya açılımını sağlamak, iç ve dış olanaklar seferber edilerek; ekonomik yönden Kıbrıslı soydaşlarımızın, özellikle gençlerin, geleceğe güven ve umutla bakmalarını sağlamak, öncelikli görev sayılmalıdır. KKTC'nin yaşatılması için alınacak hiçbir askeri tedbirin, bunun yerini tutmayacağı bilinmelidir. Şimdiye kadar ki uygulamalar, aynı aymazlık içinde yürütülmeğe çalışılırsa, KKTC'nin on yıl içinde içeriden çökertilebileceği dikkate alınmalıdır. Diğer taraftan ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nde askeri açıdan Kıbrıs'ın taşıdığı önem yadsınamaz. Birleşik bir Kıbrıs'ı tercih ettiği gözlenen ABD'nin yeni duruma kendisini adapte ederek; bölünmüşlüğün getireceği rekabetten yararlanmayı düşünebileceği de dikkate alınmalıdır.

Şimdi sözü ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesine (BOP) bağlantılı notlarımıza getirebiliriz. BOP'nin bütün ayrıntılan ile bir makaleye sıkıştırılması olanaksız. Ben daha ziyade bizi doğrudan etkileyen tarafını, yakın tarihten bazı hatırlatmalar yaparak; ortaya koymaya çalışacağım.

Başkan Bush ve ekibi tarafından dünya gündemine açıkça taşınan Büyük Ortadoğu Projesi'nin tohumlarının Birinci Dünya Savaşı sonrasında, dünyaya yeniden çekidüzen verme arayışları ile atıldığı söylenebilir. Bolşevik Devrimi, ardından ikinci Dünya Savaşı, "projenin" önceliklerini değiştirmiş, SSCB'nin sınırlandırılması (containment) öne çıkmıştır. Soğuk savaş sonuna kadar bölgede süper güçler arasındaki rekabet, tarafların "nükleer savaş eşiğinden" uzak durma konusundaki "zımni" anlaşmaları çerçevesinde yürütülmüştür. Bu dönemde taraflar, kazandıkları mevzileri muhafazaya ağırlık vermişler, doğrudan kuvvet kullanma suretiyle bölgedeki güç dengesinin kendi lehlerine çevirmekten kaçınmışlardır.

Bu konuda artık sır olmaktan çıkan iki tarihi olaydan söz etmek isterim:

1973 Arap-İsrail Harbinde, İsrail'in Süveyş Kanalı'nı geçen Mısır Kuvvetlerini geri püskürterek, Kanal'ı geçmeleri ve Mısır'ın varlığını bütünüyle tehdidi üzerine, Sovyet Stratejik Nükleer gücü kırmızı alarma geçirilmiştir. Süper güçleri, hiç arzu etmedikleri bir nükleer savaş eşiğine getiren bu durum karşısında; ABD, İsrail üzerine yaptığı baskı sonucu, İsrail Kuvvetleri yirmidört saat içerisinde Kanal'ın doğusuna çekilmiştir.

İkinci olay ise, 1973 Arap-İsrail savaşı sonrasında, petrol üreticisi Arap ülkeleri tarafından uygulamaya konulan petrol ambargosunun, başta ABD olmak üzere Batı ekonomilerini ciddi olarak tehdit etmesi üzerine; ABD'nin bölgedeki petrol kaynaklarını doğrudan işgale yönelik ciddi bir planlama yapmış olmasıdır. Bu konu, yasa gereği aradan otuz sene geçmesi nedeniyle gizliliği kalkan İngiliz gizli belgelerinin açıklanması ile su yüzüne çıkmıştır.

SSCB'nin dış politikasının temel dayanak noktası olarak kabul edilen Brejnev Doktirini'nin bütün ağırlığı ile yürürlükte olduğu bu dönemde, petrol kaynaklarının işgaline yönelik bir harekatın sonucunda, ABD kayıplarının kazançlarından fazla olma ihtimali, "planın" uygulanmaya konmasını önleyen temel etken olmuştur. Diğer taraftan, böylesi bir harekatta, konumu itibariyle kilit bir rol oynaması beklenen Türkiye'nin o zamanki yönetiminin, baskıyla işbirliğine yanaştırılması da pek olanaklı görülmüyordu. Bu noktada önemli olan; ABD'nin ciddi olarak başka ülkelerin doğal kaynaklarına el koymayı planlamış olması ve koşulların "uygun" olmayışı nedeniyle bundan caydırılmasıdır. Bunun ne denli demokrasi havariliğine, insan haklarına, uluslararası hukuka uygun olduğunu varsın bizim işbirlikçilerimiz savunsun!
Doğrusu bu durum bana, Sayın Denktaş'ın 22 Nisan 2004 de "Allah Rusya'dan razı olsun" sözünü anımsattı. (Bilindiği gibi BM Güvenlik Konseyi'nin sözüm ona Rumlar'ın endişelerini gidermeye yönelik karar almasını, Rusya veto yetkisini kullanarak engellemişti.) Bu arada Başkan Carter'ın ikinci defa seçilmesine katkı sağlayacağı da düşünülerek girişilen İran'daki rehineleri kurtarma harekatı, hiç kimseyi tedirgin etmeyecek kadar sınırlı ve insancıl nitelikteydi. Ve de bilindiği gibi harekatın sonucu tam bir fiyasko ile sonuçlandı. Soğuk Savaş döneminde süper güçler, bir taraftan doğrudan çatışmaya girmekten özenle kaçınırken, ulusal çıkarları için kendi yandaşlarını (ülke veya unsurları) çatıştırmaktan, çatışmaları desteklemekten hiç kaçınmadılar. War By Proxy (Dolaylı Savaş) soğuk savaş döneminin en belirgin ve de kanlı, karakteristiği olmuştur. Bu dönemde geçmişten yeterince ders alınmadığını gördüğüm, ülkemizi de yakından ilgilendiren bir örnek vermek isterim.

Henry Kissenger bu konuyu hatıralarında bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır:

Irak'ta Haşimi hanedanının devrilmesi ve Sovyetlere yakın Baas Rejiminin kurulmasından sonra, başta Mustafa Barzani olmak üzere Kürt gruplar silahlandırılarak, Irak Yönetimine karşı harekete geçirilir. Silahlar İsrail'in savaşta Araplardan ele geçirdiği silahlardır ve İran üzerinden Kürt gruplara aktarılır. Bunun dışında her yıl, Amerika ve İran, Kürtlere milyonlarca dolarlık parasal yardımda bulunur. Kissenger bu yardımların boşa gitmediğini,1973 Arap-İsrail Savaşında Irak Ordusu'nun büyük ölçüde Kürtler'e angaje olmasından dolayı, Irak'ın sadece bir tugayını isteksizce savaş cephesine göndermek için ayırabildiğini, bu tugayın cepheye ulaşmadan savaşın sona erdiğini yazmaktadır.

Irak'ın 1975 yılında İran'ın Şattül-Arap üzerinde istediği tavizleri vererek anlaşma yapması ve anlaşma uyarınca İran'ın Kürtleri desteklemekten vazgeçmesi, Irak'taki Kürt ayaklanmasının trajik sonunu getirmiştir. Şimdi Irakta oyunun ikinci perdesi oynanıyor. Toplumların kendi güçlerinin sınırlarını bilmeden, dış güçlerin peşine takılarak kullanılmalarının; sadece ihanet, hüsran, kan ve gözyaşı ile sonuçlandığı; ne çabuk unutuluyor!

Soğuk savaşın sona ermesinin ardından, dünyada barış ve güvenliğin sağlanabilmesinde engel kalmadığını düşleyenlerin, acı bir hayal kırıklığına uğramaları gecikmedi. SSCB ve Varşova Paktı'nın dağılması, bir taraftan etnik düşmanlık ve çatışmaları gün yüzüne çıkartırken, diğer taraftan ayakta kalan süper gücün, dünyaya dilediğince düzene koyma hakkını kendinde görerek tek taraflı hareket etmesinin, başta ABD olmak üzere, hiçbir ülke için "hayırlara vesile" olacağını söylemek; aşırı iyimserlik olur kanısındayım.

İki partili demokrasi cenneti sayılan Amerika'da Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında özellikle dış politika hedefleri açısından pek önemli fark görülmese de, yöntem ve üslupları oldukça farklıdır. Demokrat başkan ve yöneticilerinin göreceli entelektüel zenginliği, parti politikasında "insanın" öne çıkarılması, dış politikada barışçı seçeneklere daha fazla ağırlık verilmesine neden olmaktadır.

Bu konuda bir anımı paylaşmak isterim:

Baba Bush Körfez Savaşı'ndan galip çıkmasına karşılık, Kasım 1992 yapılan başkanlık seçimlerini kaybetmiş, Ocak1993 yapılan yemin töreninden sonra Clinton Yönetimi iktidarı devralmıştı. ABD'nin dış politikasında ağırlıklı konu, yine Ortadoğu idi. Yönetimin ilk işi; bölgeye ilişkin sürdürülen politikaları gözden geçirmek oldu. Dost ve müttefik ülkelerden, Ortadoğu'ya ilişkin doğrudan görüş alış verişinde bulunmak üzere, VVashington'a resmi heyetler davet edildi. Ülkemizden, Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı B.E. Sayın Bilgin Unan başkanlığında oluşturulan heyet, 18-19 Nisan 1993 tarihlerinde Amerikan yetkilileri ile görüşmelerde bulundu.

Bu heyet içerisinde Genel Kurmay Bşk.lığı temsilcisi olarak, ben de görev almıştım. Sayın Unan üst düzey ABD yetkililerinin katıldığı bir toplantıda, çok zarif diplomatik bir dille, Türkiye'nin Ortadoğu politikasındaki "temel mülahazalarını" anlattı. Güvenlik konularına ilişkin, istenirse, Tümg. Doğan'ın açıklamalarda bulunacağını da sözlerine ilave etti. istek üzerine söz alarak; aşağıda belli başlı noktalarını özetlediğim konuşmayı yapmıştım.

Benzer görüşleri, ilave bilgi ve belgelerle emekli oluncaya kadar çeşitli platformlarda yineledim:

"Politikacı ve diplomat değil, asker olmamın avantajını kullanarak; düşüncelerimi sizlere çok net bir şekilde ifade edeceğim. Bundan alınmamanızı dilerim. Saddam'ın devrilmesini, yerine demokratik bir yönetimin gelmesini istediğinizi söylüyorsunuz. Teorik olarak; demokrasi ile yönetilen ülkelerin daha barışçı ve daha güvenli oldukları gerçek. Keşke dün-yadaki otokratik ve teokratik rejimler ortadan kalkabilse. Ülkemizde Şaddam'ı kahraman sayan, seven bir kimse bulmakta çok zorlanırsınız. Önemli olan Saddam sonrası ne olacağıdır. Elimizde bir ülkeye demokrasi getirecek sihirli bir değnek yok! Demokrasi bir ülkede, sosyal-kültürel evrimin sonunda yerleşebilir. Zaman alıcı tarihi bir süreçtir. Bölgede Türkiye ve İsrail dışında demokrasi ile idare edilen bir ülke yok! Sonra durun bakalım, kurtardığınız Kuveyt'e demokrasi getirebildiniz mi? Sıkı fıkı ilişkiler içerisinde olduğunuz Suudi Arabistan'da, Ürdün'de, Mısır'da demokrasi var mı? Demek sorun demokrasi değil; sorun, bölgenin istikrarı ve bölge istikrarına oluşabilecek tehditlerin bertaraf edilmesidir. Saddam'ın bölgeye tehdit oluşturabilecek bir potansiyeli kalmadığını hepimiz biliyoruz. Şimdi, bizi rahatsız eden başka bir konuya değinmek isterim. Batı Kamuoyu'nun zihinlerinde "ezilmiş" bir Kürt Halkı imajının var olduğunu gözlüyoruz. Türkiye dışında bu imajın haklı gerekçelerini bulabilirsiniz. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir ulus devlettir. Atatürk'ün değişiyle, "T.C. Devleti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Ulusu denir." Kısacası Türk sözü etnik bir referans veya bir kan bağını değil, yurttaşlık bağını simgeler. Kürtler ülkemizdeki diğer etnik kökenli yurttaşlarımızla eşit haklara sahiptir. Bu konuyu merak edenler; devlet yönetiminde, parlamentoda, Silahlı Kuvvetlerimiz'in en üst kademelerinde, etnik kökeni itibariyle Kürt olanları araştırmaya kalkıştıklarında, çok şaşıracaklarından eminim. Zaho'da (Kuzey Irak) bir Askeri Koordinasyon Merkezi (MCC) var. Bu merkezde görev alan Amerikan, İngiliz, Fransız görevliler "Ezilmiş Kürt Halkı" imajının etkisiyle mi, yoksa başka hesaplardan dolayı mı, özel misyonerlik görevine soyunmuş görünüyorlar. Kürtlerde bağımsızlık istek ve eylemlerini körüklüyorlar. Türkiye ile gerçekte akrabamız olan Kuzey Iraktaki Kürtlerin arası giderek açılıyor ve bize önemli bir güvenlik sorunu yaratıyor. Kürtlerde bağımsızlık düşüncesinin güçlenerek eyleme dönüşmesinin sonuçlarının, başta Kürtler olmak üzere kimseye yararı dokumayacağını sanırım. Bugün Saddam'a karşı olan Arap ülkeleri ve Irak içerisindeki muhalif grupların, bir santim Arap Toprağı'nın başka bir ülkeye verilmesini kabul etmeyecekleri bilinmelidir. Bu konuda zorlama, Filistin sorununa benzer sorunlar yaratacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Böyle bir oldu bittiye Türkiye de seyirci kalmayacak, beklediğinizin üzerinde tepki gösterecektir. Bu gün, PKK'yı destekleyen Suriye ve İran'ın dahi Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmalarını kabul edeceklerini sanmak, geçek dışı bir varsayım olur." Özetini vermeye çalıştığım bu açık sözlü konuşmaya pek itiraz seslerinin yükselmeyişi, aksine olumlu tepkiler almam, beni oldukça şaşırtmıştı.

Daha sonraki gelişmelerden, Clinton Yönetimi'nin Saddam'ı dışarıdan kuvvet kullanma suretiyle devirmekten vazgeçtiği açıkça görülmüştür. Geçenlerde devrin Savunma Bakanı Cohen, CNN'e verdiği bir demeçle konuya daha fazla açıklık getirmiştir. Kasım 2000 seçimlerini Bush'un kazanmasının hemen ardından, resmi görev devir teslim töreni yapılmadan, şimdiki Savunma Bakanı Rumsfeld, PENTAGON'a giderek; Cohen'den özel brifing istemiştir. Verilen brifingde Irak'a silahlı müdahale seçeneğinin bulunmayışına, Rumsfeld tepki göstermiştir. Bu olay, sanırım Bush Yönetimi'nin Irak'a müdahalede ne denli kararlı olduğunu yeterince açıklamaktadır. Aynı Yönetim, Irak'a müdahale sonrasında ortaya çıkacak "resim" ve "beklentiler'' konusunda, sözüm ona stratejik ortağı Türkiye ile hiçbir danışma ve bilgi verme gereği duymamıştır. Bilebildiğimiz, deklare edilen Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında; Afganistan'dan sonra sıranın Irak'a geldiğiydi. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Baş danışmanı Condalize Rice bu projeyi, "Fas'tan Çin'e kadar 22 Ülkenin siyasi ve ekonomik coğrafyasının değiştirilmesi" olarak tanımlamıştı. Iraktan sonra sıranın kime geleceği bilinmiyor. Irak'taki müdahale sonuçlarına bakınca, insanın aklına, sıranın hiçbir ülkeye gelmemesini, Allah'ın Ortadoğu ülkelerini kurtarıcıdan kurtarmasını, dilemek geliyor. Bayan Rice'ın söylemi ile 22, bizim saymamıza göre ise 26 ülkeyi kapsayan bu bölgede; elbette demokrasilerin yeşermesi, insan haklarına saygılı yönetimlerin işbaşına gelmeleri, gelir dağılımındaki eşitsizliğin giderilmesi, kısaca sosyal ve ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesi için yapılacak çok şey var. Ama bunun yolu silahlı müdahaleden geçmemelidir. ABD'nin Irak deneyiminden yeterince ders aldığına inanmak istiyorum. Bu konudaki ümidim, birazda "Amerika'nın dış politikasındaki istikrarının, temelde istikrarsızlık olduğunu" tarihi tecrübelerle öğrenmiş olmamdan kaynaklanıyor.

Beni asıl kaygılandıran, son yıllarda ABD'nin kökten dinci teröre karşı bulduğunu sandığı panzehir. Seksenyedi yaşındaki Ortadoğu uzmanı Bernard Lewis bir tarafa bırakılmış, Bush Yönetimi yeni yetme akademisyenlerin peşinde. Ortadoğu'da "İslami Demokrasi" arayışına girmiş görülüyor. Sözü 32 yaşındaki Doçent (Ast.Prof.) Noah Feldman'a getirmek istiyorum. New York Üniversitesinde hukuk dersleri veren Bay Feldman "Cihad'dan Sonra-Amerika ve İslami Demokrasi Mücadelesi" adındaki kitabını geçen yıl yayınlamıştı. Genç bir akademisyenin gerçekçi ve derinliği olmayan bir çalışmasına gülüp geçebilirdiniz. Ne var ki Zatı Muhterem'i Bush Yönetimi ciddiye alarak; Irak geçici yönetimin anayasasının hazırlanmasında kendisine önemli bir rol verdi. Yazdıkları yönetimdeki liderleri oldukça etkilemiş olmalı ki; aralarında en aklı selim sahibi olarak gördüğümüz Bay Powel dahi, olur olmaz yerlerde onun terminolojisini kullanır hale geldi. Kitabında, ülkemizde laik demokratik cumhuriyete gönül verenler, tüm Atatürkçü güçler demokrasi düşmanı ilan edilmiş durumda! Ona göre her ülkenin demokrasisi kendine göre olmalı, İslami Demokrasilerde "laiklik" şartı aranmamalıdır. Bu arada yazarımız, özel misyonu olduğunu savunduğu AKP ve liderine Amerikan Yönetimi'nin her türlü desteğini hak ettiğini söylemeyi de ihmal etmemiş. Ona göre Ülkemizde İslami Demokrasi örneği yükselmekte (!) Ulusal Devlet anlayışını kınayan, cemaat anlayışını öne çıkartan, kökten dinci terörün sonunun geldiğini savunan, Radikal İslam'ın panzehirinin, İslami Demokraside aranması gerektiğini ileri süren bu genç adama, Bush Yönetimi'nin rağbeti nereden kaynaklanıyor dersiniz? Anlaşılan Ülkeleri teslim almanın yolu; küreselleşme ile birlikte bu yeni demokrasi anlayışının yaygınlaştırmasından geçtiğine inanılmağa başlanmış. Amerikalı dostların, bir an önce siyasi İslam'la demokrasinin birlikte yaşayamayacağını, ılımlı İslami Hareketin eninde sonunda radikalleşerek; kökten dinciliğe ve Batı düşmanlığına dönüşeceğini anlamalarını isterdim.

25.04.2004

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir