Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

AKP-Cemaat-Hilmi Özkök Üçgeni: "Gerçek Darbeyi Kim Yaptı" ?

-Ergenekon Destanı Atalarımızın Şanlı Destanı’dır.
-Ergenekon Davası'nda Yargılanmaya çalışılan Türk Milleti ve Atatürk'tür. Bu yargılamayı yapan A.B.D'dir.
-1990'ların başından beri, Eşref Bitlis önderliğindeki T.S.K. Ortadoğu'da A.B.D.'nin bütün planlarını altüst eden tek güç idi.
Bu yüzden AKP döneminde T.S.K. asimetrik psikolojik savaşlarla itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor, “Mehmetçik düşmanlığı” tavan yaparken, başbakanlık koltuğunda oturan şahıs a.b.d. askerlerinin sağ sağlim evlerine dönmesi için dua ediyor.
-6. yüzyılda, Çin emperyalizmi yüzünden yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olan ve tutsak edilen Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalan tek çocuğu, Ergenekon Destanı’nda dişi bir Kurt tarafından yetiştirilip büyütülmüştür. Bu çocuk yıllar sonra soyunu devam ettirip, bir Cihan Devleti olan ve Çin emperyalizmini mağlup edecek olan Gök Türk İmparatorluğu’nu kurmuştur.
-Aşina Aşireti, Türk Soyunun Karluk Boyundandır. Uygurlarda Karluk Boyundandırlar.
-Göktürkler döneminde Çin emperyalizmi, Göktürkleri yıkabilmek için, içten parçalama stratejisini uygulamıştır. Nitekim Gök Türkler’in yıkılışı Çin emperyalizminin kullandığı Uygurlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
-Şimdi günümüzde olanlara bakarsak, Silivri’de, Hasdal’da, Metris’te tutsak edilen Kahramanlarımız, işte bu 6. yüzyılda hayatta kalmayı başaran tek Türk çocuğunun evlatlarıdır.
Günümüzdeki Gök Türk Hanedanlığını tarif edelim:
1. Türkiye Cumhuriyeti’nin Koruyucuları olan Oğuz Boyundan Atatürkçü’ler = Gök Türk İmparatorluğu’nu kuracak olan Karluk Boyundan Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalmayı başaran tek çocuğu.
2. Amerika = Gök Türk’leri entrikalarla içten yıkmaya çalışan Çin Emperyalizmi
3. A.B.D tarafından kullanılmakta olan ve Türkiye Cumhuriyet’ini yıkmayı hedefleyen Atatürk ve Cumhuriyet Düşmanı Yobaz AKP’li kitle(Oğuz Boyundan) = Çin Emperyalizminin Gök Türk İmparatorluğunu yıkmak için kullandığı Uygur Türkleri(Karluk Boyundan)
4. Türkiye Cumhuriyeti(Oğuz Boyundan) = Gök Türk İmparatorluğu(Karluk Boyundan)
5. SONUÇ: Türk Milleti elinde sonunda emperyalist devleti yıkacaktır, parçalayacaktır, darmadağan edecektir!
-Günümüzde yargılanan sözde Ergenekon Örgütü, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin Tam Bağımsızlığını canları pahasına ebediyet için korumayı hedeflemiş olan Atatürk’ün Askerlerinden oluşan Milli bir Örgütlenmedir(herhangi yasa dışı bir faaliyette bulunmayan).
-Bu örgütlenme, 1980 darbesi sonrasında ayaklanan/özüne-dönen namuslu ve şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının önderliğinde başlamıştır. Yani, bu örgütlenme, Atatürkçü ve Anti-Emperyalist düşünceye sahip olan Eşref Bitlis Paşa’mız ve onun yolundan yürüyen Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek’lerin A.B.D.’ye karşı verdikleri asil mücadeleler ile birlikte başlamıştır.
-AKP döneminde bu kutsal görevleri yürüten “D.Perinçek, T.Özkan, M.Balbay, E.Poyraz, Ç.Doğan, A.Uğur, E.Alan, V.Küçük, E.Gürses, İ.Selçuk, Ş.Eruygur, H.Tolon, L.Ersöz, S.Öztürk, D.Çiçek, H.Iğsız, S.Yalçın, B.Pehlivan, B.Terkoğlu, D.Yıldırım, V.Küçük, İ.Başbuğ, A.Yıldırım” gibi Atatürkçüler, “Ergenekon”, “Balyoz”, “Islak İmza”, “İnternet Andıcı”, “Kafes”, “ODATV”, “Spor’da Şike”, vs. gibi isimlerin verildiği ve hukukun çiğnendiği davalar ile birlikte zindanlara atılıp tutsak edinmişlerdir. Onların yokluğunda Asil Türk Milleti’miz ve Türkiye Cumhuriyet’i bölünme/yıkılma aşamasına getirilmiştir!!!!
-Ergenekon'daki Kahraman Bozkurtlar çıktı, Fethullahçılar yargılanıyor, ABD Suriye'de yenildi, Büyük bir Ekonomik Kriz yolda, SIRA AKP hükümetinin devrilip yargılanmasındadır, ondan sonra SIRA ABD'nin Orta Asya ve Orta Doğu'dan tamamı ile yokedilip tekmelenmesine GELECEK, BU GÜNLERİ GÖRECEĞİZ, ÇOK YAKIN! EN BÜYÜK HEDEF TÜRK BİRLİĞİ'DİR!

AKP-Cemaat-Hilmi Özkök Üçgeni: "Gerçek Darbeyi Kim Yaptı" ?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 04:38

AKP-CEMAAT-HİLMİ ÖZKÖK ÜÇGENİ; GERÇEK DARBEYİ KİM YAPTI?

11.1- Hilmi Özkök ve TSK'de 2003 tasfiyesi


Ergenekon ve onun bir devamı niteliğindeki Balyoz soruşturmaları sırasında bir isim yeniden gündeme gelmeye başladı; Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök... Hakkında defalarca tutuklanma kararı verilen 1. Ordu eski Komutanı Emekli Orgeneral Çetin Doğan açıkça Hilmi Özkök'ü "köstebek" olmakla suçlamaya, yani üzerinde çok sayıda değişiklik ve eklemelerin yapıldığı belirtilen bazı belgelerin AKP hükümetine Özkök tarafından verildiğini ileri sürmeye başladı.

Hilmi Özkök, "darbe" ve "darbecilik" gibi kavramların hayli hafifletildiği şu günlerde ismi üzerinde önemle durulması gereken bir kişiliktir.
Çünkü Özkök'ün, bugün devam eden rejimin dönüştürülmesi operasyonunun başlatılmasında önemli bir rol üstlendiği her geçen gün daha net şekilde anlaşılmaktadır.

Şimdi biraz geriye giderek, negatif ya da pozitif bir anlam yüklemedenA-yakın geçmişte yaşananları hatırlamakta, durumu analiz edip olguları ortaya koymakta yarar var. Bunu yapmak, anlamı hafifletilse de, gerçek darbe ve darbecileri saptamak için artık bir zorunluluktur.
Önce bir dizi kısa saptama yapalım: Bugün iktidar mücadelesinin cereyan ettiği üç düzleminden söz edilebilir: Birinci düzlem geleneksel iktidar bloğudur; ikincisi geleneksel iktidar bloğunun 2000'lere kadar sabit bileşeni olan Türk Silahlı Kuvvetleri'dir (TSK); ve nihayet üçüncü düzlem ise yüksek yargıdır.

TSK artık önemli ölçüde iktidar bloğunun dışına itilmiştir. Sivil bürokrasi tamamıyla ele geçirilmiş, özel yetkili mahkemeler ve savcılıklar üzerinden paralel bir adliye oluşturulmuştur. Son anayasa değişikliğiyle de, zaten sınırlı olan yargı bağımsızlığı ortadan kaldırılarak yürütmenin (hükümetin) denetimine sokulmuş, dahası yüksek yargı büyük ölçüde ele geçirilmiştir.

Bu iktidar mücadelesinde ilk çatışma aslında en somut şekliyle 2003 yılında ortaya çıktı. Kırılma noktası 2003'ün Ağustos ayıdır. Çünkü, bugün gerek "Ergenekon" gerekse "Balyoz" diye kodlanan

darbe iddiaları kapsamında tutuklanan ya da soruşturulan üst düzey askerlerin önemli bölümü 2003 yılındaki Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısında emekli edilen ya da geriye çekilen subaylardan oluşmaktadır.

Gelişmeleri yakından izleyenler hatırlayacaktır; 2003 yılı Ağustos ayında yapılan YAŞ toplantısında ordunun komuta kadrosu neredeyse tamamıyla değiştirildi. Öyle ki, sözkonusu YAŞ toplantısında 27 Mayıs 1960'dan sonra Cumhuriyet tarihinin en büyük general tasfiyesi gerçekleştirildi. Tam 54 general ve amiral emekli edildi.

Bu operasyon, ordunun sistem üzerindeki ağırlığını azaltmaya yönelik en kapsamlı girişimdi. Bu hamlenin en önemli boyutunu, hem mevcut iktidarın (AKP hükümeti) hem de ABD'nin küresel politikaları ile uyumlu bir komuta kademesi yaratmak oluşturuyordu. Nitekim, dönemin ABD yönetimi0 de Türkiye'de oluşturulan yeni komuta kademesinden memnun olduğunu gizlemedi. Küçük bir araştırma ile görüleceği gibi, Washington'dan bu dönemde yapılan açıklamalarda gelişmelerin olumlu bulunduğu açıkça ilan edildi.

Ancak 2003 Ağustos'undan sonra oluşan yeni yapılanma, Silahlı Kuvvetler içinde giderek derinleşen bir bölünmenin de başlamasına yol açtı. Ayrılıklar, kurumsal yapıya ve disipline, hiyerarşiye ve geleneklere sığmayınca "belgeler" birer birer basına sızdırılmaya başlandı. Dolayısıyla, TSK kaynaklı belgelerin basına servis edilmesi yeni bir gelişme değildir. Bu tip belgeler 2003 Ağustos'undan sonra, özellikle 2004 yılından itibaren sistematik şekilde basma sızmaya başladı.

Sorun sadece Silahlı Kuvvetler içindeki görüş ayrılığı değil, Türkiye'deki geleneksel iktidar bloğunun yeniden şekillendirilmesiydi. Asıl çatışma, ABD desteğinde sürdürülen operasyonun çapı ve derinliğinden kaynaklanıyordu. İktidarını sağlamlaştırmak ve Türkiye'nin İslamizasyon süreci için gerekli yürütme kudretini edinmek için ABD'nin bölge siyasetleriyle uyumlu bir çizgi izleyen AKP, bu konuda başta İstanbul burjuvazisi olmak üzere, büyük sermayenin desteğini de almış görünüyordu. Türk burjuvazisi kendi zayıf geleneklerine ve devrimine ihanet ediyordu.

11.2- Asıl darbeci Hilmi Özkök olmasın?

Eğer Türkiye'nin yakın tarihinde bir darbeden söz edilecekse, bu darbeyi Bülent Ecevit'in başkanlığındaki 57. Hükümetin devrilmesinde, Türkiye'nin 3 Kasım 2002 erken genel seçimlerine götürülerek AKP'nin iktidara taşınmasında aramak gereklidir. Bu darbe sürecinin ilk etabı TSK'de gerçekleştirilen 2003 tasfiyesi ile önemli ölçüde tamamlanmıştır.

2003 Ağustos'unda tam 54 general ve amiral emekli edildi. Bu rakam, 27 Mayıs 1960'dan sonra yapılan en yüksek general ve amiral tasfiyesine işaret ediyordu. Emekli edilen generallerin devir teslim törenlerinde yaptıkları konuşmalarda öne çıkan iki nokta vardı: Birincisi bu komutanlar ABD'nin Irak'ı işgaline ve bu işgalde Türkiye'nin rol almasına açıktan ve şiddetle karşı çıkmışlardı. İkincisi ise AKP hükümetinin izlediği İslamizasyon siyasetine karşı sert eleştiriler yöneltmişlerdi. Sadece dönemin gazete manşetlerine bile bakılsa açıkça görülebilecek tablo böyleydi.

Ecevit hükümetinin düşürülmesi ve Türkiye'nin erken seçimlere götürülerek AKP'nin iktidara taşınması sırasında Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'tü. Yani şu İslamcıların ve liberallerin pek demokrat buldukları Orgeneral Hilmi Özkök...

Özkök sonrası genelkurmay başkanı olan isimlerin de (Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ ve Işık Koşaner) belli rezervlerle aynı çizgiyi izledikleri gözleniyordu.

Önümüzde hâlâ yanıtı verilmemiş bir soru bulunuyor. Ortada devrilmiş bir hükümet (Ecevit hükümeti) var ve bu operasyonun bir ucunda Kemal Derviş, diğer ucunda da Org. Hilmi Özkök bulunuyor. O dönemde komuta kademesindeki askerlerin bazı gazeteciler aracılığıyla Ecevit'e çekilmesi için haber gönderdikleri de gazete merkezlerinde neredeyse işportaya düşmüş "bilgi" durumdaydı. (Bu gazetecilerden biri de Radikal'in Ankara Temsilciliği görevini yapan Murat Yetkin'di ve kendisi de bunu açıkça yazdı.) Yanıtı verilmemiş soru şudur; neden gerçekleşmiş darbeler ve darbeciler değil de tasfiye edilenler yargılanıyor?

Çünkü, gerçekleştirilen tasfiyelere, tutuklamalara ve bütün sindirme girişimlerine karşın ordunun önemli bir kesimi hala Silahlı Kuvvetlerin sistem üzerindeki geleneksel etkinliğinin sürdürülmesini laikliğin bir teminatı olarak görmeye devam ediyor.

Bu durumun toplumun bütün kesimlerinde olduğu gibi, TSK komuta kademesi ile ordunun orta ve orta-üst kesimi arasında bir gerilime yol açmaması imkansız görünüyor. Bu gerilimin yer yer kopma noktasına kadar geldiği de anlaşılıyor. Örneğin; "Balyoz operasyonu" kapsamında 28'i general ve amiral olmak üzere 102'si aktif görevde bulunan yaklaşık 200 subayın tutuklanmasını bir "kopma noktası" olarak saptamak gerekiyor.

11.3- Ergenekon darbesini kanıdayan çarpıcı Wikileaks belgesi


ABD'ye ait gizli belgeleri açıklamakla tanınan "Wikileaks" isimli internet sitesinin 2010 yılının son aylarından itibaren başlattığı yayınlar dünyada büyük olay oldu. ABD diplomatlarının ve istihbarat görevlilerinin rapor ve yazışmalarına yer verilen bu yayınlar, Washington'un bütün çabalarına karşın önlenemedi. Wikileaks'in yayımladığı belgeler arasında Türkiye'deki "Ergenekon" ve "Balyoz" davalarına da ışık tutacak çok çarpıcı bilgiler yer alıyordu. Ayrıca bu belgeler, ABD'nin AKP'ye verdiği ve herkes tarafından bilinen siyasal desteği ve utanç verici işbirlikçiliği de hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde gözler önüne seriyordu.

Wikileaks'in yayımladığı belgeler arasında, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Robert Pearson'un 22 Mart 2003 tarihinde Washington'a çektiği 7 sayfalık telgraf da vardı. Bu telgraf Türkiye'ye ilişkin belgelerin en çarpıcı bölümünü oluşturuyordu. Türkiye'nin yakın siyasal tarihinin önemli dokümanları içinde yer alacağı kesin olan bu belgede, daha sonra "Ergenekon" ve "Balyoz" davalarında tutuklanacak subaylar hakkında ilginç değerlendirmeler yapılıyordu. Bu değerlendirmeler, adı geçen subayların Kontrgerilla faaliyetleri ya da darbe hazırlıkları nedeniyle değil, ABD'nin bölge siyasetlerine ve AKP'ye karşı aldıkları tavır nedeniyle yargılandıklarını bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu.

Bu belgenin ortaya çıkış öyküsü de ilginçti. Wikileaks belgelerinin Türkiye'deki yayın hakkını Taraf gazetesi almıştı. Ancak Taraf gazetesi Wikileaks belgeleri arasından çıkan bu önemli telgrafın baz?0 bölümlerini sansürleyerek yayımladı. Adeta "Yeni Gladyo"nun yayın organı gibi davranan Tarafın insanın kanını donduran bu sansürünü ise günlük Aydınlık gazetesi ortaya çıkaracaktı.

İşte, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson'un 22 Mart 2003 tarihinde Washington'a çektiği 7 sayfalık telgrafta Taraf gazetesinin sansürlediği, tarihi belge niteliğindeki çarpıcı bölüm:

"... (Türk generaller) AKP'den seçilmiş Tayyip Erdoğan'ın davranışlarından büyük rahatsızlık duymaktadır. Erdoğan güçlü bir müttefiğimizdir. Generallerin bu tutumu Amerikan menfaatlerinin korunması açısından engelleyicidir. Orgeneral Hilmi Özkök'ün sadakatli duruşu sahiplenilmelidir.

Muhalif orgeneraller, Orgeneral Hilmi Özkök'ün çizgisine itiraz etmektedirler... Erdoğan kendisine desteğin devamı halinde ABD'nin bir müttefiği olarak Ortadoğu ve Irak dahil olmak üzere Türk hava sahasını, kara ve demir yolları ile Mersin ve İskenderun limanlarını kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir...

"Ancak Türk ordusundaki üst rütbeli subaylar tarafından sürekli engellenmek istenmekteyiz. Amerikan menfaatlerine karşı çıkan Org.Aytaç Yalman, Org. Şener Eruygur Org.Çetin Doğan Org. Hurşit Tolon, Org.Fevzi Türkeri, Org. Tuncer Kılıç, Org. Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'ün emir ve talimadarına uymadıkları gibi her an muhtıra verebilirler. Bu bakımdan değerlendirildiğinde güçlü bir medya grubunun oluşturulmasına acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Bu konu Recep Tayyip Erdoğan ile paylaşılmış olup gereğinin değerlendirileceği hakkında olumlu değerlendirmelerin yapıldığı ve yapılacağı teyidi alınmıştır."

Yukanda da işaret ettiğim gibi bu Wikileaks belgesi üç gerçeği bütün açıklğıyla ortaya koyuyor:

Birincisi; ABD, kirli bir pazarlıklar sonucu AKP iktidarına stratejik destek vermektedir. Ergenekon soruşturmasının bir ABD-AKP-Cemaat projesi olarak örtülü bir darbe süreci olduğu belgelenmektedir.

İkincisi; Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanan subaylar, darbe hazırlıkları ya da Kontrgerilla faaliyetleri nedeniyle değil, ABD'ye ve AKP siyasetlerine çeşitli konularda muhalefet ettikleri için soruşturma kapsamına alınmıştır. Belgede adı geçenlerin tek istisnası Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'tır. Büyükanıt'ın soruşturma dışında kalmasının nedeni ise, hiç kuşkusuz Dolmabahçe Sayarı'yında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile yaptıkları kapalı görüşmede sağlanan anlaşmadır. TSK komuta kademesi bu görüşmede AKP iktidarına teslim olmştur. Bir NATO ordusunda, NATO karşıtı tutum ve görüşlere izin verilmemiştir.

Üçüncüsü; AKP ve ABD yanlısı "güçlü bir medya grubu" oluşturulmasıdır. Belgede açıkça ifade edilen bu arzu, medyanın hızla değişen sermaye bileşimini, yandaş ve muhafazakar-İslami basın yayın organlarının kazandığı olağanüstü gücü, Doğan Grubu'nun rehin alınmasını ve dağıtılmasını, başta Sabah-ATV ve Uzan Grupları olmak üzere büyük medya gruplarının iktidar gücü kullanılarak ele

geçirilişini açıklamaktadır. Belgede yeralan bu talep, 2011 Türkiye'sine gelindiğinde büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir.

SONUÇ

Dil masum değildir!


Dil masum değildir. Dil ideolojik bir araçtır. Kullandığınız kavramlar, seçtiğiniz üslup sizin hayata bakışınızı, dünya görüşünüzü, toplumsal konumunuzu ifade eder. Yüksek bir soyutlama düzeyinden bakıldığında bu durum bütün insanlar için geçerlidir. Daha daraltarak ele aldığımızda, politikacıların, aydınların, toplum önderlerinin, kitle örgütlerinin, sendikaların, partilerin seçtiği dil, onların tutumlarını ve feslefi duruşlarını ortaya koyar.

Sınıf mücadelelerinin keskinleştiği dönemlerde dil de alabildiğine politikleşir. Hatırlanacaktır; Türkiye'de 1970'li yılların son çeyreğinde yaşanan iç savaş, aynı şiddetle dil üzerinden de yürütüldü. Gazatelerde, dergilerle, radyo ve televizyonda, okullarda, ders kitaplarında, konferanslarda, üniversitelerde ve sokakta konuşulan dil alabildiğine ideolojik-politik bir anlam kazanmıştı.

Diliniz ve kullandığınız kavramlar sizin hangi tarafta olduğunuzu da ortaya koyuyordu.
"Olanak" diyorsanız solcu ve devrimci, "imkan" diyorsanız sağcı ve millyetçi olduğunuz bilinirdi. Hele "olasılık" ve "ihtimal" sözcükleri, politik ve felsefi konumunuz hakkında hiç kuşku bırakmazdı.

Devrimciler öztürkçe konuşur ve yazarken, ironik şekilde milliyetçiler, sağcılar ve İslamcılar Farsça ve Arapça sözcükleri tercih ederlerdi. Öyle ki, dönemin sağcı-faşizan gazetesi Tercüman'ın yazarları, örneğin "Türk Edebiyatı" dergisini de çıkaran Ahmet Kabaklı, ilk okulların isminin "Sübyan Mektepleri" diye değiştirilmesini bile önermişti.

Özede dil aynı zamanda politik bir araçtır. Eğer bu aracı özenli ve doğru kullanmazsanız, tarih ve toplum önünde mahçup olabileceğiniz gibi, insanlara da telefasi imkansız zararlar verebilirsiniz.

Sanırım somut bir örnek vermek daha açıklayıcı olacaktır. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve partinin Eşbaşkanı Gülten Kışanak 2 Şubat 2011 tarihinde Bitlis'in Mutki ilçesinde bir açıklama yapıyorlar. Konuya ilişkin haberlere göre Demirtaş ve Kışanak, faili

meçhul cinayetlere kurban giden ya da kayıp kişilerin gömüldükleri ileri sürülen yerlerin tespiti için yapılan kazılan izlemek için bölgede bulunuyorlar.
İşte bu gezide gerek Demirtaş'ın gerekse Kışanak'ın yaptığı konuşma ve bu konuşmalarda kullandıkları kavramlar son derece sorunluydu.
Aydınların ve sol'un bir kesimi ile bazı Kürt politikacılar uzunca süredir politik faaliyetlerinde, özensiz, savruk ve egemen söylemden beslenen yüzeysel bir dil kullanıyorlar. Sözü edilen kesimler, kullandıkları dilin yeni kurulan hegemonik söylemin bir parçasına dönüştüğünün, dahası (Kürt sorunu bağlamında) savaş ve çözümsüzlük politikalarını güçlendirdiğinin farkında bile değiller.

Demirtaş ve Kışanak'ın gezisinde BDP'li bölge milletvekilleri ile çeşitli demokratik kitle örgütlerinin yöneticileri de yeralmış. Bölge halkının da katılımıyla, kazı yapılan mıntıkada yaklaşık 2 bin kişilik bir kalabalık toplanmış.

Gülten Kışanak burada yaptığı konuşmada şunları söylemiş:

"Bu ülkede 8 yıldır tek başına iktidarsın. Bu ülkenin bütün imkanları senin elinde, polis senin elinde, istihbarat senin elinde. İstesen bunları açığa çıkaramaz miydin? İstemiyorsun. Çünkü Kürt halkına karşı işlenen bu suçlar, bu vahşet bir devlet politikasıydı. Bugün o politikanın temsilcisi de AKP hükümetidir, Başbakandır. Başbakan Ergenekon'da derin devlet hesaplaşmasından bahsediyor. İşte Ergenekon'un suçları burada. Başbakan nerede? Bunu görmeyen, bunu açığa çıkarmayan ve bunun mücadelesini vermeyen bir Başbakan Ergenekon'un suç ortağıdır. Ergenekon'un şimdiki adıdır."

Bazı solcu/sosyalist arkadaşımız gibi BDP'li Milletvekili ve Parti Eşbaşkanı Kışanak'ın da kavramları rahat kullandığı anlaşılıyor. Çünkü Kışanak'ın konuşmasının özü doğru ve kendisi de haklı bir pozisyonda durmasına karşın, kullandğı kavramlar muhalefet ettiği AKP'ye ve ne yazık ki savaştığını sandığı derin devlete hizmet ediyor.

Kışanak'ın "Ergenekon" kavramını kullanırkan kastettiği şey hiç kuşkusuz Kontrgerilla'dır. Ancak kendisi ısrarla Kontrgerilla'ya iktidarın, Cemaat çevrelerinin liberallerin ve yandaş basının kullandığı kavramla "Ergenekon" diyor.

Aynı şeyi daha once Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş da sık sık yapmıştı.
Oysa, Kışanak'ın Ergenekon dediği (varlığı halen kamüanamamış) örgütün iddianamesinde PKK'de bu yapılanmaya bağlı bir oluşum şeklinde gösteriliyor. Bu davamın iddianamesine göre PKK'yi de Ergenekon kurmuş ve yönetmiş.
Kışanak'ın bu sözlerinden kısa süre önce Başbakan Erdoğan yaptığı bir konuşmada, PKK ve Kürt siyasal hareketinin Ergenekon'la işbirliği yaparak siyaset alanını yeniden düzenlemeye çalıştığını iddia etmişti.

Erdoğan, 25 Ocak 2011 günü Ukrayna'nın Başkenti Kiev'de TOBB tarafından düzenlenen ve 360 oda/borsa başkanının katıldığı toplantıda, şunları söylemişti:

"Seçim öncesinde, seçmen tercihini etkilemeye dönük, milli hassasiyetleri kaşıyarak iç politikayı dizayn etmeye dönük girişimler olduğunu görüyoruz. Bunun ciddi işaretlerini alıyoruz. Terör örgütü ile çetelerin işbirliği yaptığına dair emareler var. 'Ak Parti yönetimden uzaklaşsın da Türkiye'ye ne olursa olsun' anlayışı içindeler. Elbette güvenlik güçlerimiz üzerine düşeni yerine getirecektir."

Erdoğan'ın bu konuşması yeni bir Ergenekon operasyon dalgası başlatılacağını haber veriyordu. Nitekim öyle de oldu. Ancak öyle anlaşılıyor ki, bu operasyonlar (propaganda düzeyinde de kalsa) Kürt siyasal hareketini de içine alacak şekilde genişletilebilirdi. Çünkü AKP, demokrasi mücadelesi verdiğine dair o büyük yalanı genel seçim öncesinde yeniden devreye alma ihtiyacı duyuyordu.

Gültan Kışanak Mutki'de yaptığı konuşmada AKP'yi eleştirirken, iktidarın devletin bütün ideolojik aygıtlarını kullanarak oluşturduğu egemen politik söylemin kavramlarını kullandığının farkında değildi.

Aynı yaklaşım, hukuki konumu "Ergenekon Terör Örgütü'ne üyelik" iddiasıyla "şüpheli" olarak tanımlanan gazeteci Ahmet Şık ile aynı zamanda Devrimci Karargah örgütü davasında tutuklu yargılanan Toplumsal Özgürlük Platformu sözcülerinden Tuncay Yılmaz'ın mektuplarında da var.
Her ikisi de, (Ahmet Şık ve Tuncay Yılmaz) kendi konumlarından harekede Ergenekon diye bir örgütlenmenin olamayacağı ve bu iddianın Kontrgerilla ile bir ilgisinin bulunmadığı sonucuna varabilecekken, bunu yapamıyorlar. Bu durum yeni iktidar blokunun kuşatıcı söyleminin etkisini

göstermesi bakımından önemli. Ahmet Şık ve Tuncay Yılmaz, sadece solcu/sosyalist olduklarını belirterek, hatta kanıtlamaya çalışırak bu örgütün üyesi olmalarının ya da bu örgütle işbirliği yapmalarının imkansız olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Doğru, imkansız...

Ancak bu gerçeği belirtirken, her ikisi de önsel olarak böyle bir örgütün (Ergenekon) varlığını, dolayısıyla yürütülen soruşturmanın da haklılığını kabul ediyorlar. İşte en zayıf nokta burasıdır. Ergenekon soruşturması ile yapılmak istenenlerden biri tam da budur. Çünkü bu soruşturma ile aynı zamanda gerçek derin devletin, Kontrgerilanın üstü örtülmek ve işlenen suçlar aklanmak istenmektedir. İdeolojik bir hegemonya kurulmuştur.
Bilinmelidir ki, Ergenekon operasyonu/soruşturması -elinizdeki kitabın ilk sayfasından itibaren anlatılmaya çalışıldığı gibi- ABD destekli AKP-Cemaat darbesinin adıdır. Gerici-faşizan polis devletinin kurulması için araç olarak kullanılan siyasal bir şiddet alanıdır.

Asaf Güven Aksel, aralarında Soner Yalçın, Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın da bulunduğu 10 gazetecinin tutklanmasından hemen sonra, biraz da haklı bir öfkeyle şunları yazıyordu:

"Operasyonların ilk gününden itibaren, bunun bir toplumu sindirme, muhalefeti bastırma, ABD'nin AKP ve Fethullahçı klik üzerinden Türkiye'ye çizdiği modelin önünü açma, iktidarın önündeki bütün engelleri temizleme hareketi olduğunu söyledik. Kontrgerillanın ve devletin halka karşı işlediği bütün suçları kütükten silme, birkaç kişiye yıkarak geçmişini temizleme amacını gösterdik. Mosturalık kontrgerillacıların, üniformalıların, öksedeki "çağırıcı kuş"luklarına kanmadık. Bütün bir sindirme operasyonuna her karşı duruşumuzda, bunların korkuluk gibi önümüze dikilmesinden ürkmedik. Referandumun 12 Eylül'le bir derdi olmadığını, büyük operasyonun yargı ayağını tamamlamaya yönelik olduğunu anlattık. Tabii bütün bu süreçte atılan türlü alçakça iftiraları hiç tınmadık. Süslü püslü palavralara pabuç bırakmadık, "acaba?" demedik. Haklı çıktık."A! Evet, maalesef haklı çıktık!
Ergenekon davalarında Kontrgerilla ve darbeciler yargılanmamaktadır. Ergenekon davalarında yargılanan kişiler arasında geçmişte Kontrgerilla ve JİTEM içinde yeralan ve halka karşı suç işleyen bazı kişilerin varlığı bu gerçeği değiştirmemektedir. Çünkü Veli Küçük, Arif Doğan ya da İbrahim Şahin gibi isimler, iddianamelerde de açıkça görüleceği üzere, asıl suçlarından dolayı yargılanmadıkları gibi, bu davaya inandırıcılık kazandırmak için dahil edilmiş görünmektedir.

Bu kişiler hiç kuşkusuz gerçek bir mahkemede yargılanmalı ve hak ettikleri cezalara çarptırılmalıdır. Türkiye'de Kontrgerilla'nın tasfiyesi ve suçluların cezalandırılması için gerçek bir adalet mücadelesi verilmelidir.

Sonuç olarak; bu topraklarda derin devletin ve faşizan iç savaş aygıtının adı Ergenekon değil, Kontrgerilla'dır. Ergenekon soyut bir iddia, Kontrgerilla ise bu ülkenin tarihinin açıkça gösterdiği gibi somut bir gerçekliktir.

Kaynakça
Kitap: BİR ABD-AKP-CEMAAT PROJESİ ERGENEKON DARBESİ
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ergenekon Davası, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Asil Türk Milleti

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir