Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

AKP ve Gülen'i Güçlendirme Planı

-Ergenekon Destanı Atalarımızın Şanlı Destanı’dır.
-Ergenekon Davası'nda Yargılanmaya çalışılan Türk Milleti ve Atatürk'tür. Bu yargılamayı yapan A.B.D'dir.
-1990'ların başından beri, Eşref Bitlis önderliğindeki T.S.K. Ortadoğu'da A.B.D.'nin bütün planlarını altüst eden tek güç idi.
Bu yüzden AKP döneminde T.S.K. asimetrik psikolojik savaşlarla itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor, “Mehmetçik düşmanlığı” tavan yaparken, başbakanlık koltuğunda oturan şahıs a.b.d. askerlerinin sağ sağlim evlerine dönmesi için dua ediyor.
-6. yüzyılda, Çin emperyalizmi yüzünden yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olan ve tutsak edilen Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalan tek çocuğu, Ergenekon Destanı’nda dişi bir Kurt tarafından yetiştirilip büyütülmüştür. Bu çocuk yıllar sonra soyunu devam ettirip, bir Cihan Devleti olan ve Çin emperyalizmini mağlup edecek olan Gök Türk İmparatorluğu’nu kurmuştur.
-Aşina Aşireti, Türk Soyunun Karluk Boyundandır. Uygurlarda Karluk Boyundandırlar.
-Göktürkler döneminde Çin emperyalizmi, Göktürkleri yıkabilmek için, içten parçalama stratejisini uygulamıştır. Nitekim Gök Türkler’in yıkılışı Çin emperyalizminin kullandığı Uygurlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
-Şimdi günümüzde olanlara bakarsak, Silivri’de, Hasdal’da, Metris’te tutsak edilen Kahramanlarımız, işte bu 6. yüzyılda hayatta kalmayı başaran tek Türk çocuğunun evlatlarıdır.
Günümüzdeki Gök Türk Hanedanlığını tarif edelim:
1. Türkiye Cumhuriyeti’nin Koruyucuları olan Oğuz Boyundan Atatürkçü’ler = Gök Türk İmparatorluğu’nu kuracak olan Karluk Boyundan Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalmayı başaran tek çocuğu.
2. Amerika = Gök Türk’leri entrikalarla içten yıkmaya çalışan Çin Emperyalizmi
3. A.B.D tarafından kullanılmakta olan ve Türkiye Cumhuriyet’ini yıkmayı hedefleyen Atatürk ve Cumhuriyet Düşmanı Yobaz AKP’li kitle(Oğuz Boyundan) = Çin Emperyalizminin Gök Türk İmparatorluğunu yıkmak için kullandığı Uygur Türkleri(Karluk Boyundan)
4. Türkiye Cumhuriyeti(Oğuz Boyundan) = Gök Türk İmparatorluğu(Karluk Boyundan)
5. SONUÇ: Türk Milleti elinde sonunda emperyalist devleti yıkacaktır, parçalayacaktır, darmadağan edecektir!
-Günümüzde yargılanan sözde Ergenekon Örgütü, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin Tam Bağımsızlığını canları pahasına ebediyet için korumayı hedeflemiş olan Atatürk’ün Askerlerinden oluşan Milli bir Örgütlenmedir(herhangi yasa dışı bir faaliyette bulunmayan).
-Bu örgütlenme, 1980 darbesi sonrasında ayaklanan/özüne-dönen namuslu ve şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının önderliğinde başlamıştır. Yani, bu örgütlenme, Atatürkçü ve Anti-Emperyalist düşünceye sahip olan Eşref Bitlis Paşa’mız ve onun yolundan yürüyen Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek’lerin A.B.D.’ye karşı verdikleri asil mücadeleler ile birlikte başlamıştır.
-AKP döneminde bu kutsal görevleri yürüten “D.Perinçek, T.Özkan, M.Balbay, E.Poyraz, Ç.Doğan, A.Uğur, E.Alan, V.Küçük, E.Gürses, İ.Selçuk, Ş.Eruygur, H.Tolon, L.Ersöz, S.Öztürk, D.Çiçek, H.Iğsız, S.Yalçın, B.Pehlivan, B.Terkoğlu, D.Yıldırım, V.Küçük, İ.Başbuğ, A.Yıldırım” gibi Atatürkçüler, “Ergenekon”, “Balyoz”, “Islak İmza”, “İnternet Andıcı”, “Kafes”, “ODATV”, “Spor’da Şike”, vs. gibi isimlerin verildiği ve hukukun çiğnendiği davalar ile birlikte zindanlara atılıp tutsak edinmişlerdir. Onların yokluğunda Asil Türk Milleti’miz ve Türkiye Cumhuriyet’i bölünme/yıkılma aşamasına getirilmiştir!!!!
-Ergenekon'daki Kahraman Bozkurtlar çıktı, Fethullahçılar yargılanıyor, ABD Suriye'de yenildi, Büyük bir Ekonomik Kriz yolda, SIRA AKP hükümetinin devrilip yargılanmasındadır, ondan sonra SIRA ABD'nin Orta Asya ve Orta Doğu'dan tamamı ile yokedilip tekmelenmesine GELECEK, BU GÜNLERİ GÖRECEĞİZ, ÇOK YAKIN! EN BÜYÜK HEDEF TÜRK BİRLİĞİ'DİR!

AKP ve Gülen'i Güçlendirme Planı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 04:14

AKP VE GÜLEN'İ GÜÇLENDİRME PLANI!

5.1- Albay Dursun Çiçek olayı!


Türkiye, siyasal gericilik ve "cadı avı" günlerinde yaklaşık iki yıldır bir belgeyi tartıştı. Taraf gazetesinin "AKP ve Gülen'i bitirme planı" manşetiyle yayımladığı, resmi başlığının "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" olduğu ileri sürülen bu "belge", öyle anlaşılıyordu ki, Ergenekon soruşturması üzerinden yürüyen ve bir darbe karakteri kazanan sistem içi güçlerin iktidar mücadelesinde bir dönüm noktası oluşturacaktı. Öyle de oldu.
Belgenin altında imzasının bulunduğu ileri sürülen muvazzaf (halen görevdeki) Dnz. Albay Dursun Çiçek'ten sonra subay tutuklamaları geometrik olarak arttı.

Şimdi şu ünlü belgeye biraz daha yakından bakalım;

AKP ve Gülen Örgütüne karşı bir dizi komplo ve provokasyonu içeren söz konusu belgeye bakıldığında, dili, kurgusu, hareket planı, "icra" aşamasındaki eylemleri ve hedefleri bakımından ahmakça ve hatta komik bir doküman olduğu rahatlıkla söylenebilir. Böyle bir belgenin Genelkurmay karargâhında hazırlanma olasılığı sıfıra yakındır.

TSK'nin böyle "eylem planları" yapmadığı ya da yapamayacağı için değil, tam tersine daha önce yürüttüğü "psikolojik harp" operasyonlarının hazırlanışı, kurgusu ve kapsamı nedeniyle bu belgenin gerçek olma olasılığı çok zayıftır. Elde 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 gibi gerçek örnekler varken üstelik.

TSK'nin sicilinde, sol'a ve sosyalist harekete karşı geçmişte yürüttüğü onlarca "psikolojik harp" operasyonu, komplo ve provokasyonun olduğu bugün herkes tarafından kabul edilen bir bilgi durumundadır. Bunlardan en ünlüsü 12 Mart 1971 darbesi sırasında İstanbul Taksim'deki Kültür Sarayı'nın (Atatürk Kültür Merkezi) yakılması ve Marmara Gemisinin bombalanarak batırılmasıdır.

Bu iki Kontrgerilla operasyonundan sonra TSK içindeki Doğan Avcıoğlu ve Cemal Madanoğlu ekipleri tasfiye edilmiş, solcu, ilerici, Kemalist ya da sadece "9 Martçı" olarak bilinen askerler, deyim uygunsa, temizlenmiştir. Çeşitli kaynaklara göre bu dönemde TSK'den toplam 3200 subay ihraç edilmiş, yani atılmıştır. Emekli Yarbay Talat Turhan'ın "Bomba Davası" kitabı, bu Kontrgerilla komplosunu bütün yönleriyle açıklamaktadır.

Burada bir parantez açıp şu saptamayı yapmak gerekiyor; Talat Turhan, bütün entelektüel hayatını Türkiye'deki Kontrgerilla örgütlenmesini ortaya çıkarmaya adamış ve bunu büyük ölçüde başarmış devrimci bir subaydır. 12 Mart 1971 darbesinden sonra Ziverbey'de kurulan Kontrgerilla sorgu merkezinde en ağır şekilde işkence gören kişilerden biri olan Turhan, kendisiyle Ekim 2009'da yaptığım bir televizyon programında, Ergenekon için "Gerçek Kontrgerilla'yı ve suçlarını temize çıkarmak için hazırlanan sahte bir operasyon" demektedir.

Devam edersek; bütün bir Soğuk Savaş dönemi boyunca sola karşı konumlanan, "milli tehdit" değerlendirmesinde komünizmi ilk sıraya yerleştiren, İslamcı örgütleri ve cemaatleri sola karşı (sözüm ona) kontrollü bir yaklaşımla destekleyen ve kullanan, kurulan bu "ahlaksız ilişki" üzerinden bir dizi psikolojik harp operasyonu yapan TSK, 2008'den itibaren büyük bir şaşkınlık yaşamaya başlamıştır.

Çünkü, TSK'nin kurucu kuvveti olduğu ve kendi varlığını borçlu bulunduğu Cumhuriyet, ABD'nin desteklediği bir ılımlı İslam darbesi ile tasfiye edilmektedir. Geleneksel iktidar bloğunun bileşimi de bu duruma uygun olarak yeniden oluşturulmaktadır. Bu hedeflere büyük ölçüde ulaşılmıştır.
AKP ve Fethullah Gülen Örgütü, iç ve dış koşulların, yerel ve uluslararası dinamiklerin rejimi dönüştürmek için uygun olduğu varsayımıyla bütün iktidarı talep etmiş, dahası bu hedefe ulaşmayı büyük ölçüde başarmıştır. Bu amaçla şiddet kullanmış ve halen devam eden bir dizi operasyon gerçekleştirmiştir. Polis Örgütü, alternatif bir "silahlı kuvvet" olarak bu darbe sürecinin en önemli arac¥> haline getirilmiştir.

Gelgelelim TSK'nin sistem içindeki yerini yeniden tanımlamadan ve gerektiğinde zor da kullanarak bu tanıma TSK'yi razı etmeden sözkonusu dönüşümü gerçekleştirmek kolay değildi. Ancak bu zorluk, "Balyoz Darbe Planı" adı verilen ve 1. Ordu merkezli olarak 2003 yılında gerçekleştirilmek istendiği

ileri sürülen bir "darbe" girişimi nedeniyle yapılan tutuklamalar sonucu şimdilik (2011 itibarıyla) aşılmış görünüyordu.
Öyle ki, sözkonusu dönemde AKP ve Gülen Örgütü siyasal inisiyatifi ele geçirmiş görünüyordu. İdeolojik inisiyatif de muhafazakâr-liberal ittifakının elindeydi. Ancak her an kaybedilebilecek bir inisiyatifti bu. O nedenle AKP, Mart 2009 yerel seçimlerinden güç kaybederek çıkmış olmasına karşın, geri adım atmayacak, tam tersine üst üste hamle yapmaya devam edecekti.

Diğer taraftan Soğuk Savaş boyunca kendi ilkeleri ve geleneklerine (burjuva devrimine) ihanet ederek yasak bir ilişki sürdürdüğü İslamcı-muhafazakâr örgütlenmelerin kazandığı olağanüstü siyasal ve mali güç karşısında TSK çaresizdi. TSK kendisini de tehdit eden bu güç karşısında, zaten çok zayıf olan mücadele reflekslerini yitirmek üzereydi. Nitekim yitirdi de...

İşte ortaya çıkan "ıslak imzalı belge" bu etapta önemli bir dönemeci oluşturuyordu. Ve öyle anlaşılıyor ki, komplolar ve provokasyonlarla iç içe gelişen ve bir örtülü darbe karakteri kazanan bu operasyonun "suçüstü" durumuna işaret ediyordu. Savunmaların başlamasıyla Ergenekon soruşturmasına kamuoyunun verdiği desteğin gerilemesi, kuşkuların artması ve özellikle Polis Örgütü üzerinden geliştirilen kimi komploların ortaya çıkması gibi nedenler, toplumu "şok" edecek yeni bir hamleyi zorluyordu.

Ve yine öyle anlaşılıyor ki, TSK belki de son bir karşı hamle yapmaya hazırlanıyordu. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Nisan 2009'da Harp Akademilerinde yaptığı konuşmada bunun işaretlerini vermişti.

Yandaş medyanın Ergenekon sürecindeki en önemli bombası olan bu "belge" ile hem bir karşı hamlenin önü kesilmek istenmiş olabilirdi hem de TSK'nin içine doğru, orduyu tam olarak paralize edecek yeni ve etkili bir operasyonun yapılması planlanmış olabilirdi.
Çünkü Fethullah Gülen, aynı dönemde kendisine bağlı bir internet sitesine verdiği demeçte ve durduk yerde, "Işık Evlerine yapılacak baskınlarla bazı dindarların terörist gibi gösterilmek isteneceğini" söylemiş ve "sağa sola silah bırakılarak elinde çuvaldızı bile olmayan samimi Müslümanların

tutuklanabileceğini" ileri sürmüştü. Tesadüfe bakın ki, önceleri pek bir anlam verilemeyen bu konuşma, ortaya çıkan "belge" ile tam bir uyum içindeydi. Bu belge tesadüfe bakın ki, tam da Fethullah Gülen'in "uyarılarını" doğruluyordu.

Aslında en büyük açık bu tam da burada veriliyordu. Bir avukatın bürosunda bulunduğu ileri sürülen belgenin sahte olduğu neredeyse kesindi. Genelkurmay, belgenin TSK içinde hazırlanmadığını açıklıyor ve kriminal inceleme istiyordu. Eski bir asker olan ve Ergenekon davasında müvekkilleri bulunan avukat, bu belgenin bürosuna polisler tarafından konulduğunu ileri sürerek, Emniyet Örgütü ve Savcılık hakkında suç duyurusunda bulunuyordu.

Askeri Savcılık inceleme için belgenin aslını istediğinde, Ergenekon Savcıları belgenin aslının kendilerinde olmadığını belirtiyor ve bir fotokopi gönderiyordu. Belgenin aslının poliste de olmadığı anlaşılıyordu. Ancak tartışma tırmanınca yine imzasız bir ihbar mektubuyla belgenin "ıslak imzalı" örneği savcılığa gönderilecekti. Gelgelelim bu imzanın da bir makine marifetiyle atılan ve "paraf" edilen sayfaların hiçbirinde değişmeyen sahte bir imza olduğu ileri sürülecekti.

Ayrıca bu belge de, daha öncekiler gibi yine Mehmet Baransu isimli bir Taraf muhabirine verilmiştik Adı geçen Taraf muhabiri, daha önce kendisi hakkında benzer bir haber nedeniyle açılan davada, sahte olduğu ortaya çıkan belgeleri polisten aldığını itiraf etmiş ve hakkında dava açılmış Cemaat mensubu olduğu belirtilen bir gazeteciydi. Mehmet Baransu, geçmişte Gülen Cemaatine ait Aksiyon dergisinde çalışmıştı. Gazetecilik kariyeri Aksiyon ve Taraftan ibaretti.

Fethullah Gülen Örgütünün daha önce de benzer şekilde sahte belgeler üreterek bazı psikolojik harp operasyonları gerçekleştirdiği veya yaptırdığı biliniyordu. Bunlardan biri vardı ki, liberal, gerici, yandaş ve yanaşma medya tarafından adeta örtbas edilecekti.
Olay şöyleydi; Zaman, Bugün ve Taraf gibi gazeteleri ile Samanyolu Televizyonu 11 Mart 2009 tarihinden itibaren, Kayseri 2. Hava İkmal Bakım Merkezi Komutanlığı, Kayseri Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler ve Hava Kuvvetleri askeri savcıları aleyhine yayın yapmaya başladılar. Zaman ve Tarafın iddiasına göre Tümgeneral Rıdvan Ulugüler ve karargâhı, Kayseri'de çeşidi kişileri,

tutuklanabileceğini" ileri sürmüştü. Tesadüfe bakın ki, önceleri pek bir anlam verilemeyen bu konuşma, ortaya çıkan "belge" ile tam bir uyum içindeydi. Bu belge tesadüfe bakın ki, tam da Fethullah Gülen'in "uyarılarını" doğruluyordu.

Aslında en büyük açık bu tam da burada veriliyordu. Bir avukatın bürosunda bulunduğu ileri sürülen belgenin sahte olduğu neredeyse kesindi. Genelkurmay, belgenin TSK içinde hazırlanmadığını açıklıyor ve kriminal inceleme istiyordu. Eski bir asker olan ve Ergenekon davasında müvekkilleri bulunan avukat, bu belgenin bürosuna polisler tarafından konulduğunu ileri sürerek, Emniyet Örgütü ve Savcılık hakkında suç duyurusunda bulunuyordu.

Askeri Savcılık inceleme için belgenin aslını istediğinde, Ergenekon Savcıları belgenin aslının kendilerinde olmadığını belirtiyor ve bir fotokopi gönderiyordu. Belgenin aslının poliste de olmadığı anlaşılıyordu. Ancak tartışma tırmanınca yine imzasız bir ihbar mektubuyla belgenin "ıslak imzalı" örneği savcılığa gönderilecekti. Gelgelelim bu imzanın da bir makine marifetiyle atılan ve "paraf" edilen sayfaların hiçbirinde değişmeyen sahte bir imza olduğu ileri sürülecekti.

Ayrıca bu belge de, daha öncekiler gibi yine Mehmet Baransu isimli bir Taraf muhabirine verilmişti!05 Adı geçen Taraf muhabiri, daha önce kendisi hakkında benzer bir haber nedeniyle açılan davada, sahte olduğu ortaya çıkan belgeleri polisten aldığını itiraf etmiş ve hakkında dava açılmış Cemaat mensubu olduğu belirtilen bir gazeteciydi. Mehmet Baransu, geçmişte Gülen Cemaatine ait Aksiyon dergisinde çalışmıştı. Gazetecilik kariyeri Aksiyon ve Taraftan ibaretti.

Fethullah Gülen Örgütünün daha önce de benzer şekilde sahte belgeler üreterek bazı psikolojik harp operasyonları gerçekleştirdiği veya yaptırdığı biliniyordu. Bunlardan biri vardı ki, liberal, gerici, yandaş ve yanaşma medya tarafından adeta örtbas edilecekti.

Olay şöyleydi; Zaman, Bugün ve Taraf gibi gazeteleri ile Samanyolu Televizyonu 11 Mart 2009 tarihinden itibaren, Kayseri 2. Hava İkmal Bakım Merkezi Komutanlığı, Kayseri Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler ve Hava Kuvvetleri askeri savcıları aleyhine yayın yapmaya başladılar. Zaman ve Tarafın iddiasına göre Tümgeneral Rıdvan Ulugüler ve karargâhı, Kayseri'de çeşitli kişileri, sivil toplum örgütleri yöneticilerini, işadamlarını vb. fişliyorlardı. Gazeteler bu fişleme faaliyeti ile Ergenekon örgütlenmesi ve darbe hazırlığı arasında ilişki kuruyorlardı.

Ancak, açılan soruşturmada bu belgenin sahte olduğu ortaya çıktı. Cemaate ait bir "Işık Evi" ne yapılan baskında Ali Balta ve İsmail Dağ isimli iki astsubay önce gözaltına alındı, ardından da tutuklandı.

Üstelik bu astsubaylar Cemaatin isteği ile Ergenekon Operasyonu'nun yönlendirecek sahte belge hazırladıklarını itiraf ettiler. Hazırladıkları sahte belgeye, komutanlarının başka bir yazışmada attığı imzayı transfer ederek (kopyalayıp aktararak) yerleştirdiklerini de bu itiraf sırasında anlattılar.
Ergenekon soruşturmasının seyrini temelden etkileyecek bu olay öylece kapatıldı. Ne Taraf gazetesi ne de Zaman özür dilemedikleri gibi bir daha bu olaya dönmediler bile.

5.2- Islak imzalı belgenin siyasal rolü

Taraf gazetesine servis edilen ve 12 Haziran 2009 tarihinde bu gazetede yayımlanan "AKP ve Gülen'i bitirme planı" adı verilen belgenin aslı yaklaşık beş aydır ortaya konulamadığı için, metnin altındaki imzanın, söz konusu çalışmayı yaptığı iddia edilen Albay Dursun Çiçek'e ait olduğu kanıtlanamamıştı.

Durum böyle olunca, sözkonusu belgenin, AKP hükümeti ve Emniyet Genel Müdürlüğü istihbarat birimlerini kontrol eden Fethullah Gülen Cemaatinin bir örtülü operasyonu olduğu ileri sürüldü. Çünkü, AKP ve Gülen Örgütüne karşı bir dizi komplo ve provokasyonu içiren söz konusu belgeye bakıldığında, dili, kurgusu, hareket planı ve "icra" aşamasındaki eylemleri bakımından sahte bir çalışma olduğu rahatlıkla söylenebilirdi.
Bütün bir Soğuk Savaş dönemi boyunca sola karşı konumlanan, "milli tehdit" algılaması ve değerlendirmesinde komünizmi ilk sıraya yerleştiren, İslamcı ve ülkücü örgütleri/cemaatleri sola karşı destekleyen ve kullanan TSK, Ergenekon operasyonları sürecinde olup bitenler karşısında büyük bir şaşkınlık yaşıyordu. Çünkü yıllara dayalı bir çalışmayla ve sistematik olarak (Turgut Özal iktidarıyla birlikte) Polis Örgütü salt bir asayiş gücü olmaktan çıkarılarak, TSK karşısında ve onu dengeleyecek bir silahlı kuvvet olarak yeniden yapılandırılmıştı. Ve yeni Emniyet Örgütü, geçmişte soPa karşı kullanılan yöntemlerle artık askerlere karşı operasyon yapıyordu.

TSK'nin sistem içindeki gücü geriletiliyordu. Çünkü TSK'nin sistem içindeki yerini yeniden tanımlamadan planlanan hedefe ulaşmak zordu. Bu nedenle TSK'nin gücünü kıracak ve örneğin Ergenekon operasyonunu üst komuta kademesine doğru yayacak bir dizi hamlenin yapılması kaçınılmazdı. İşte üzerinde fırtınalar koparılan "ıslak imzalı belge" bu yöndeki operasyonun en önemli hamlesi gibi duruyordu.

AKP iktidarı ve F. Gülen Örgütü siyasal inisiyatifi şimdilik ele geçirmiş görünüyordu. Ancak zayıf bir inisiyatifti bu ve her an dengelerin değişmesi mümkündü. Ancak, neredeyse bütün tarihi boyunca komünizme ve sola karşı konumlanan, Soğuk Savaş boyunca kendi ilkeleri ve geleneklerine (burjuva

devrimine) ihanet ederek yasak bir ilişki sürdürdüğü İslamcı-muhafazakâr örgütlenmelerin kazandığı bu güç karşısında TSK çaresiz görünüyordu.
Belgenin fotokopi sürümünün ortaya çıktığı dönemde geri çekilen AKP'nin, asker kişilerin sivil mahkemelerde yargılanmasına dair yasayı bir gece yarısı oturumunda başka bir yasanın arkasına ekleyerek Meclis'ten geçirmesinin ardından yeniden gündeme getirmesi dikkat çekiciydi.

Öte yandan TSK'nin, Fethullah Gülen Örgütü'ne ve AKP'ye yönelik bir karşı hamle yapmasının da engellenmek istendiğini düşündürecek kimi veriler bulunmaktaydı.

Örneğin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 14 Nisan 2009 tarihinde Harp Akademilerinde yaptığı konuşmada, böyle bir karşı hamlenin yapılabileceğine ilişkin bazı işaretler vermişti.

Orgeneral İlker Başbuğ şunları söylemişti:

"Bugün de bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle de görünürde kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadırlar. Ancak bu güç imajı ve algısı yanıltıcıdır. İşte bu tip bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri içiıl1 en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri'ni görmektedir. Bunun için de, her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır."

Durum böyle olunca, TSK'nin içine doğru, orduyu paralize ederek ve bir anlamda "teslim alacak" yeni ve etkili bir operasyon, bir tür "altın vuruş" yapılmasının planlanmış olduğu anlaşılıyordu.

Ortaya çıkan "ıslak imzalı" belgenin gerçek olup olmaması da bu durum ve aşamada çok önemli değildi. Eğer gerçekse, Genelkurmay kendi karargâhına hâkim değildi ve çözülüyordu. Yok, eğer gerçek değilse, bu durumda da operasyonu yürüten güçler kararlı şekilde ve her türlü riski göze alarak hedeflerine doğru yürüyordu.

Diğer taraftan, Ergenekon soruşturmasının seyrini temelden etkileyecek böyle bir "belge" tam da mahkemelerde savunmaların başladığı bir dönemde yeniden gündeme getirilerek, kamuoyu desteğinin tazelenmek istendiği anlaşılmaktadır.

Ve son olarak bu bölümde belirtmeliyim ki; ortaya atılan bu "belge" ve ardından yürütülen soruşturma ile Fethullah Gülen Cemaati ve örgütlenmesi tarihinde hiç olmadığı kadar yüksek bir meşruiyet kazandı. Bu belge, soruşturması ve uzantısındaki tartışma ile AKP ve Fethullah Gülen Örgütü'ne karşı şu veya bu şekilde muhalefet ve mücadele etmek adeta "suç" haline getirildi. Sanırım asıl amaç da buydu.

5.3- Askere sivil yargı mı, yeni rejim mi?

Bir gece yarısı operasyonu ile Meclis'te kabul edildikten sonra, 9 Temmuz 2009'da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanan ve "askerlerin özel yetkili sivil mahkemelerde yargılanmalarını" içeren; dahası "anti-darbe" düzenlemesi diye kamuoyuna sunulan yasa; liberal, muhafazakar ve gerici çevrelerde büyük bir sevinçle karşılandı.

Çünkü topluma, sisteme, iktisadi düzene ve tarihe sınıf mücadeleleri veya emek-sermaye çelişkisi üzerinden bakmayan, bunun yerine merkez-çevre çatışmasını ya da devlet-sivil toplum çelişmesini koyan burjuva liberal sosyolojisinin ağır etkisi altındaki bu çevreler, olan biteni bir demokratikleşme süreci diye sunmaya çalışıyorlardı.

'İşte bakın' diyorlardı, Türkiye'de de askerlerin burnu sürtülüyor, bir daha darbe yapamaz hale getiriliyorlar. Doğruydu bu gözlem; çünkü subay sınıfı neredeyse "şamar oğlanı"na çevriliyor ve madara ediliyordu. Daha ne olsun? Sivil otorite güçleniyor ve hem siyasette hem de toplumsal yaşamda tek belirleyici güç haline geliyordu. Asker asli işine, sınırların güvenliğini sağlama görevine iade ediliyordu. Bunun neresi kötüydü? Bu gelişme bir demokratikleşme değil miydi? Daha ne istiyorduk? Bu sürece direnmeye çalışmak darbecileri desteklemek olmaz mıydı?

Yukarıdaki tezler ilk bakışta kolay karşı çıkılacak gibi değildi! Çünkü liberallerin bir elinde demokrasi cetveli, diğer ellerinde de bir demokrasi odunu vardı. Önce ölçüyorlar uymazsa ellerindeki odunla onun bunun kafasına vurup insanları hizaya sokuyorlardı. Entelektüel alanda bir linç hareketi gelişiyordu. Acıma duyguları da yoktu. İdeolojik bir hegemonya kurulmuştu.

Öyle ki, birbirinden farklı eğilimlere, siyasal kaygılara, ideolojik itirazlara, hatta karşıt siyasi ve felsefi konumlara sahip birçok kişiyi ve çevreyi aynı çuvala koyup toptancı bir anlayışla mahkûm ediyorlar. Bir tür "vurun kahpeye" kültürü geliştiriliyordu.

Fethullahçı yapılanma tarafından üretildiği tahmin edilen "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" üzerinden geliştirilen tepkilerle TSK'nin etkisizleştirilmesi ve Cemaatin meşrulaştırılarak bu örgüte karşı muhalefet etmenin "suç" haline getirilmesi hedefleniyordu. Olayların seyrine bakılırsa bu amaca ulaşılmış görünüyordu.

Çünkü bu konunun tartışılması henüz sonuçlanmadan, dahası konunun gündeme alındığı MGK toplantısının yapıldığı gün, belgenin altında imzasının olduğu iddia edilen Albay Dursun Çiçek, Ergenekon savcıları tarafından sorgulandıktan sonra tutuklanmıştı. Albay Çiçek'in 18 saat sonra tahliye edilmesi bu gerçeği değiştirmiyordu, daha sonra yeniden tutuklanacaktı.

Öyle anlaşılıyor ki, yukarıda da işaret ettiğim gibi, AKP hükümeti Atlantik ötesinden de destek alınarak hazırlanan kapsamlı bir proje doğrultusunda ve kendi üslubuyla (bir dizi örtülü operasyon ve komplo yoluyla) devleti ve rejimi yeniden yapılandırarak "fetret" durumuna son vermeye çalışıyordu. Fetret'e son vermek ancak diğer iktidar odaklarını tasfiye etmekle mümkündü.

İktidar, zaten bütün iddialarını geri çekmiş, sürekli uzlaşma arayan, iktidara ve ABD'ye teslim olmuş TSK'nin sistem içindeki yerini yeniden tanımlıyordu. Rejimin daha İslami temellerde yeniden inşasını gerçekleştiriyordu. Zaten sistemin temel nitelikleri, kapitalizmin işleyiş yasaları, neo-liberal ekonomik politikalar, ABD ve Batı'yla ilişkilerin niteliği konularında mevcut iktidar ile esaslı hiçbir sorunu olmayan TSK komuta kademesinin tam olarak pasivize edildiği açıkça görülüyordu.

TSK komuta kademesi yalnız kalmış ve teslim olmuştu. Bu yalnızlaşma ve teslimiyeti en iyi ifade edenlerden biri de dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'du. Başbuğ, Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'e, "Türk burjuvazisi kendi devrimine sahip çıkmıyor" derken hem bu yalnızlığı hem de çaresizliğini ifade ediyordu.

AKP'nin korkusu, ordudaki hiyerarşiyi parçalayacak "27 Mayıs tipi" bir müdahaleydi. İşte, "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" gibi komplolar ya da "askere sivil yargı" gibi düzenlemeler esas olarak bu tehlikeyi ortadan kaldırmayı amaçlıyordu.

Başta söylediğimize geri dönersek, "askere sivil yargı" yasası ve söyleminden bir "demokratikleşme" çıkarmaya çalışan liberaller, çok iyi niyetii bir yorumla, hayal görüyorlardı. Kendi değerlerine, geleneklerine, yaşam ilkelerine, tarihine, topluma ve ülkeye ihanet edenlere gelince; söylenecek pek fazla bir şey yoktu. Bu ayrı hesaptı ve bir gün mutlaka görülecekti.

Gerçekte yeni bir vesayet rejimi kuruluyordu. İktidarın merkezileştiği, düşük yoğunluklu bir İslami düzenin (ılımlı İslam rejimi) kurumsallaştığı, faşizan bir yeni hakikat rejimiydi bu...
Böyle bir rejimin AB ilkeleriyle çelişeceğini ve buna izin verilmeyeceğini bekleyenler ise hayal görüyordu.

5.4- Gerçek statüko ve büyük palavra!

Takvimler 2010'u gösterdiğinde Amerikancı AKP iktidarının devletin tümünü ele geçirme operasyonunda Türkiye yeni bir etapla karşı karşıyaydı. Yukanda da işaret ettiğim gibi, fetihçi bir anlayışla yürütülen bu projede sıranın genel olarak yargı erkine, daha dar planda da yüksek yargı organlarına gelmesi kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu ve 12 Eylül 2010 referandumundan sonra, yüksek yargı organları da büyük ölçüde ele geçirildi.
Anayasa değiştirilerek Cumhurbaşkanlığına adeta el konulmasının, üniversitelerin büyük ölçüde ele geçirilmesinin ve TSK'ye yönelik operasyonun belli bir sonuca ulaşmasının ardından yargı erkinin, kurulmaya çalışılan düşük yoğunluklu İslami rejime uygun olarak yeniden inşa edilmek istenmesi, projenin bütünlüğü içinde bakıldığında mantıklıydı. Yasama ve yürütme organları üzerinde kurulan hâkimiyetin yargı ayağı tamamlanmak zorundaydı. Sacayağı 12 Eylül referandumundan sonra tamamlandı.

Zaten polis bir süredir yüksek yargı mensuplarını takip ediyor, telefonlarını dinliyor ve bu yolla yargıçları ağır bir baskı altına alıyordu. 1
Bütün bakanlıklarda yoğun bir kadrolaşmayı gerçekleştiren, sistemin mali kaynaklarını kontrol eden, devlet kurumlarını en küçük taşra örgüderine kadar ele geçiren, dolayısıyla klasik "iktidar-bürokrasi" ikiliğini tasfiye ederek "kişilikli/direnen" bürokrasi efsanesini yıkan AKP iktidarı, bütün bu özellikleriyle klasik sağcı iktidarlardan nitelik olarak farklıydı.

Burada bir parantez açarak belirtmek gerekirse eğer; genel bir kabule dönüşen "iktidar-bürokrasi" ikiliği Türkiye'nin en azından son 25-30 yılında aslında tam bir efsanedir ve gerçekle ilgisi yoktur.

Bir tür "gerçek iktidar" iması da taşıyan bu görüş, eğer yüksek bürokrasi kastediliyorsa (en azından) artık geçerli değildir. Bakanlık esasına dayalı devlet yapılanması içinde 2002 yılı sonrasında tek bir yüksek bürokrat gösterilemez ki AKP'li ya da İslamcı olmasın. Geniş yetkilerle donatılan valiler arasında son 30 yılda tek bir Kemalist bulmak bile neredeyse mümkün değildir.

Sorun, iktidarların doğrudan denetimi dışındaki "özerk" kurumlardı ve AKP iktidarının ikinci döneminde de bu kurumların icabına baktı.
Daha önceki merkez sağ iktidarlardan farklı olarak AKP yönetimi bütünlüklü bir dünya görüşünden yola çıkmakta ve üzerinde çalışılmış bir projeyi planlı şekilde hayata geçirmekteydi. Başka bir anlatımla AKP iktidarı ve Fethullah Gülen hareketi, rejimle uzlaşarak faydacı, oportünist ve sistem içinde kendine yer açmaya çalışan eski/klasik İslamcı stratejiyi artık geride bırakmıştı.

Kemal Okuyan bu konuda şunları yazıyordu:

"Gericiliğin Türkiye'de ciddiye alınması gereken bir siyasal akılla hareket ettiğinden kuşku duymamak gerekiyor. Mücadele alan ve araçlarını seçerken, kendilerince önem verdikleri mevzileri öncelik açısından sıraya dizip ona göre 'fetih'çi açılımlara soyunurken, her bir başlıkta amaca en uygun ittifaklar politikasını hayata geçirirken, bu aklı fazlasıyla kullanıyorlar."

AKP ve Fethullah Gülen hareketinin bu operasyonu yürütürken, belirgin bir telaş içinde olduğu da görülüyordu. Bu telaşın esas olarak geri dönüş eşiğini aşmak ihtiyacından ve geç kalma korkusundan kaynaklandığı düşünülebilirdi.

5.5- Yükselen güç ve yeni iktidar aracı; polis

Bir tür "darbe" diye nitelendirilebilecek bu sürecin esas olarak Emniyet Teşkilatına dayalı olarak yürütüldüğü açıktır. Bu dönemde olağanüstü bir güç kazanan Emniyet Teşkilatı'nın 230 bini aşan personel sayısı ve teknik donanımıyla büyük bir silahlı kuvvet haline geldiği hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar ortadadır.

Bütün bir Soğuk Savaş dönemi boyunca anti-komünist, halk karşıtı, milliyetçi ve muhafazakar bir zihniyetle eğitilen ve konumlandırılan Emniyet Teşkilatı'nın yeni dönemde ideolojik olarak da şekillendirildiği ve silahlı bir politik parti gibi hareket ettiği gözlenmektedir.
Polisin devlet yapılanması içinde kazandığı güç, askerin sistem içindeki "iktidar" alanının daraltılmasına paralel olarak gelişmiştir. Böyle olması da kaçınılmazdır. Boşaltılmak istenen alan, ancak aynı nitelikteki bir başka güç tarafından doldurulmak zorundadır.

Bu anlamda AKP iktidarında yapılanları kısaca hatırlamakta yarar var; çıkarılan yeni yasa ile MGK'nın yapısı değiştirilmiş ve kuruldaki sivil üyelerin sayısı asker üye sayısının üzerine çıkarılmıştır. Kurulun toplantı periyodu da bir aydan iki aya çekilmiş ve genel sekreterlik kurumu "sivilleştirilerek" hükümetin denetimine geçmiştir.

Dolayısıyla MGK'nın eski sistem içindeki oynadığı ve sistemin "pilot kabini" olmak şeklinde tanımlanabilecek rolü de büyük ölçüde sona ermiştir. Bilindiği gibi Ergenekon operasyonu ile TSK]2C kurumsal olarak paralize edilmiş, sistem içindeki rolü geriletilerek deyim uygunsa "teslim" alınmıştır.
Bu operasyon yürütülürken, her aşamada ABD'den stratejik ve tarihsel değeri çok yüksek bir destek ve katkı alınmıştır.
İlk bakışta bir "sivilleşme" gibi görülen (daha doğrusu liberallerin katkısıyla böyle sunulan) söz konusu gelişmeleri, burjuva anlamda da olsa, "demokratikleşme" şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Çünkü ülke, ılımlı İslam ideolojisine dayalı, küresel mali sermayenin ihtiyaçlarına göre

düzenlenmiş, çalışan sınıflara düşman, toplumun etnik ve dinsel kökenlerine iade edildiği (cemaatleşen), anti-demokratik yeni bir rejime, faşizan bir polis devletine doğru adım adım taşınmaktadır.

Eski rejimin kötü, işbirlikçi, halk düşmanı, anti-demokratik ve oligarşik bir yapıya sahip olması, yenisinin otomatik olarak daha iyi ve demokratik olması anlamına gelmeyecektir, değildir de. Ünlü sözdür; eğri cetvelden doğru çizgi çıkmayacaktır.

Bu gelişme karşısında cumhuriyetçi ve Kemalist çevrelerin direnmesi mümkün değildi. Zaten olmadı da. Bu çevrelerin topluma sunacakları yeni bir seçerek de yoktu. Soğuk Savaş sonrası döneme çok hazırlıksız yakalanan bu çevreler, bir araç olarak kullanmak istedikleri güçler tarafından boğulmuştu. Bu çevreler zaten uzunca bir süredir iktidarın uzağında ve büyük ölçüde devletin dışındaydı.

Burada, yine genel kabule dönüşen bir yargıya değinmek gerekli sanırım.

İslamcılar, muhafazakârlar ve her soydan liberaller CHP'yi işaret ederek "asıl iktidar" vurgusunu yapıyorlar. Daha doğrusu, "CHP+TSK=iktidar" diye bir denklem kurarak, "asıl iktidar" değerlendirmesini yapıyorlar. Ve iktidar sözcüleri büyük bir müjde verir gibi artık bu dönemin, yani "CHP+TSK=iktidar" döneminin kapandığını ilan ediyorlar.

Oysa bu tez ya da iddia büyük bir yalan ve aldatmacadan ibarettir. Çünkü bu iddia, kaba bir indirgemecilikle malul olmasının yanısıra, hayatın, siyasetin ve tarihin gerçekleriyle de hiç ilgisi olmayan bir palavradan başka şey değildir. Eğer 27 Mayıs 1960 dönemi dışında tutulursa, kurulan denklemde CHP'nin yerine sağcı-muhafazakâr-İslamcı partileri koymak daha doğru olacaktır. Kısa dönemli koalisyon hükümetleri dışında CHP'nin temsil ettiği varsayılan güçlerin son 60 yıldır bırakın iktidara gelmeyi, gerçek iktidara yaklaştıkları bile söylenemez.

Belirtmeye gerek var mı bilmiyorum; hiç kuşkusuz CHP bir sistem partisidir. Bir ölçüde kurucu ideolojiyi temsil etmektedir ve Kürt sorunu konusunda milliyetçi bir çizgi izlemektedir. Sol değil, cumhuriyetçidir. Diğer taraftan bu partiyi destekleyen kitleler, (negatif ya da pozitif bir anlam yüklemeden ve bir tespit olarak söylersek eğer) büyük ölçüde sol'un da üzerinde hareket ettiği araziyi oluşturmakta ve aydınlanmanın kazanımlarını (bunlar ne kadarsa) savunmaktadır. Bu durumu özellikle? Türkiye taşrasında somut olarak görmek mümkündür.

Nitekim Prof. Binnaz Toprak'ın çok tartışılan saha araştırmasının gösterdiği gerçek de buydu. Prof. Dr. Binnaz Toprak'ın yönetiminde gazeteci İrfan Bozan, gazeteci-yazar Nedim Şener ve araştırmacı Tan Morgül'ün Boğaziçi Üniversitesi adına Aralık 2008'de yaptığı, "Türkiye'de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler" başlıklı araştırma; Türkiye tarşrasında asıl dışlananların başı açık kadınlar, modern yaşam tarzını benimsemiş kişiler ve aileler olduğunu, laikliği içselleştirmiş bu kesimlerin katı bir dinci baskının kuşatması altında bulunduğunu ortaya koyuyordu.

Ancak söz konusu değerlendirme, yani TSK ve CHP ittifakına dayalı "asıl iktidar" tezi, AKP iktidarına, bu iktidarın yürüttüğü projeye paha biçilmez bir destek verilmesini sağlamaktadır. Böylece var olan iktidara değil, muhalefete karşı muhalefet yapmak gibi dünyada örneği görülmemiş büyük bir sahtekârlığa da imkân sağlamaktadır.
Bu tutumun ortaya koyduğu anlayış, "Cumhuriyetin kazanımlan"na ve insanlığın ilerici birikimine karşı yürütülen gerici operasyon için gerekçe oluşturmakta, daha da önemlisi bir "demokratikleşme" ve "sivilleşme" yanılsaması yaratmaktadır. Çok daha önemlisi, gerçek iktidarı gözlerden saklamaktadır.

Kaynakça
Kitap: BİR ABD-AKP-CEMAAT PROJESİ ERGENEKON DARBESİ
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ergenekon Davası, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Asil Türk Milleti

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir