Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hanefi Avcı Komplosu: Sonuna Kadar Gidiyorlar İşte

-Ergenekon Destanı Atalarımızın Şanlı Destanı’dır.
-Ergenekon Davası'nda Yargılanmaya çalışılan Türk Milleti ve Atatürk'tür. Bu yargılamayı yapan A.B.D'dir.
-1990'ların başından beri, Eşref Bitlis önderliğindeki T.S.K. Ortadoğu'da A.B.D.'nin bütün planlarını altüst eden tek güç idi.
Bu yüzden AKP döneminde T.S.K. asimetrik psikolojik savaşlarla itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor, “Mehmetçik düşmanlığı” tavan yaparken, başbakanlık koltuğunda oturan şahıs a.b.d. askerlerinin sağ sağlim evlerine dönmesi için dua ediyor.
-6. yüzyılda, Çin emperyalizmi yüzünden yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olan ve tutsak edilen Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalan tek çocuğu, Ergenekon Destanı’nda dişi bir Kurt tarafından yetiştirilip büyütülmüştür. Bu çocuk yıllar sonra soyunu devam ettirip, bir Cihan Devleti olan ve Çin emperyalizmini mağlup edecek olan Gök Türk İmparatorluğu’nu kurmuştur.
-Aşina Aşireti, Türk Soyunun Karluk Boyundandır. Uygurlarda Karluk Boyundandırlar.
-Göktürkler döneminde Çin emperyalizmi, Göktürkleri yıkabilmek için, içten parçalama stratejisini uygulamıştır. Nitekim Gök Türkler’in yıkılışı Çin emperyalizminin kullandığı Uygurlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
-Şimdi günümüzde olanlara bakarsak, Silivri’de, Hasdal’da, Metris’te tutsak edilen Kahramanlarımız, işte bu 6. yüzyılda hayatta kalmayı başaran tek Türk çocuğunun evlatlarıdır.
Günümüzdeki Gök Türk Hanedanlığını tarif edelim:
1. Türkiye Cumhuriyeti’nin Koruyucuları olan Oğuz Boyundan Atatürkçü’ler = Gök Türk İmparatorluğu’nu kuracak olan Karluk Boyundan Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalmayı başaran tek çocuğu.
2. Amerika = Gök Türk’leri entrikalarla içten yıkmaya çalışan Çin Emperyalizmi
3. A.B.D tarafından kullanılmakta olan ve Türkiye Cumhuriyet’ini yıkmayı hedefleyen Atatürk ve Cumhuriyet Düşmanı Yobaz AKP’li kitle(Oğuz Boyundan) = Çin Emperyalizminin Gök Türk İmparatorluğunu yıkmak için kullandığı Uygur Türkleri(Karluk Boyundan)
4. Türkiye Cumhuriyeti(Oğuz Boyundan) = Gök Türk İmparatorluğu(Karluk Boyundan)
5. SONUÇ: Türk Milleti elinde sonunda emperyalist devleti yıkacaktır, parçalayacaktır, darmadağan edecektir!
-Günümüzde yargılanan sözde Ergenekon Örgütü, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin Tam Bağımsızlığını canları pahasına ebediyet için korumayı hedeflemiş olan Atatürk’ün Askerlerinden oluşan Milli bir Örgütlenmedir(herhangi yasa dışı bir faaliyette bulunmayan).
-Bu örgütlenme, 1980 darbesi sonrasında ayaklanan/özüne-dönen namuslu ve şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının önderliğinde başlamıştır. Yani, bu örgütlenme, Atatürkçü ve Anti-Emperyalist düşünceye sahip olan Eşref Bitlis Paşa’mız ve onun yolundan yürüyen Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek’lerin A.B.D.’ye karşı verdikleri asil mücadeleler ile birlikte başlamıştır.
-AKP döneminde bu kutsal görevleri yürüten “D.Perinçek, T.Özkan, M.Balbay, E.Poyraz, Ç.Doğan, A.Uğur, E.Alan, V.Küçük, E.Gürses, İ.Selçuk, Ş.Eruygur, H.Tolon, L.Ersöz, S.Öztürk, D.Çiçek, H.Iğsız, S.Yalçın, B.Pehlivan, B.Terkoğlu, D.Yıldırım, V.Küçük, İ.Başbuğ, A.Yıldırım” gibi Atatürkçüler, “Ergenekon”, “Balyoz”, “Islak İmza”, “İnternet Andıcı”, “Kafes”, “ODATV”, “Spor’da Şike”, vs. gibi isimlerin verildiği ve hukukun çiğnendiği davalar ile birlikte zindanlara atılıp tutsak edinmişlerdir. Onların yokluğunda Asil Türk Milleti’miz ve Türkiye Cumhuriyet’i bölünme/yıkılma aşamasına getirilmiştir!!!!
-Ergenekon'daki Kahraman Bozkurtlar çıktı, Fethullahçılar yargılanıyor, ABD Suriye'de yenildi, Büyük bir Ekonomik Kriz yolda, SIRA AKP hükümetinin devrilip yargılanmasındadır, ondan sonra SIRA ABD'nin Orta Asya ve Orta Doğu'dan tamamı ile yokedilip tekmelenmesine GELECEK, BU GÜNLERİ GÖRECEĞİZ, ÇOK YAKIN! EN BÜYÜK HEDEF TÜRK BİRLİĞİ'DİR!

Hanefi Avcı Komplosu: Sonuna Kadar Gidiyorlar İşte

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 04:10

HANEFİ AVCI KOMPLOSU: 'SONUNA KADAR GİDİYORLAR' İŞTE!

4.1-Avcı'nın kitabı liberal-gerici ezberi bozdu


Bir gün birinin, Emniyet Örgütü'nden üst düzey bir polis şefinin çıkacağını ve her şeyi açıklayacağını bekliyordum. Başka türlü olamazdı çünkü. Bu kadar haksızlık, adaletsizlik, kıyıcılık, sahtekârlık, imzasız ihbar mektuplarına dayalı gözaltı ve tutuklamalar, sahte belge üretimi, illegal İslamcı örgütün yönlendirdiği bir dizi hukuksuz operasyon ve nihayet açık bir halk düşmanlığı karşısında mutlaka biri çıkacak ve büyük planı, stratejik bir hedefi olan komployu açıklayacaktı.

Nitekim öyle de oldu. Üstelik milliyetçi-muhafazakar eğilimiyle ve Cemaate yakın bir isim olarak tanınan emniyet müdürlerinden Hanefi Avcı çıktı ve "kral çıplak" dedi.

AKP-Cemaat koalisyonunun ve onlarla müstehcen bir işbirliği içindeki liberallerin peşine takılarak Ergenekon operasyonlarına destek veren, bu soruşturmanın gerçek amacını anlamamakta direnen bazı solcu arkadaşlarımız utanır mı bilmiyorum. Ama Polis Akademisi'ndeki öğrencilik yıllarında ışık evlerinde kalan, çocukları Samanyolu Koleji'nde okuyan, Cemaat'in gazeteleri tarafından hakkında övgüler düzülen, 28 Şubat döneminde TSK'ye karşı mücadele eden ve bu nedenle tutuklanan, Susurluk Çetesi'nin deşifre edilmesinde önemli bir rol oynayan ve Fethullah Gülen'e yakın bir polis şefi olarak tanınan Avcı'nın "kral çıplak" demesi önemliydi.

Avcı'nın yazdığı "Haliç'te Yaşayan Simonlar / Dün Devlet Bugün Cemaat" adlı kitap, 12 Eylül 2010 referandumu öncesinde kelimenin tam anlamıyla Türkiye gündemini altüst etti. İslamcı ve yandaş medyanın bütün çürütme, önemsizleştirme, yazılanlar hakkında kuşku yaratma ve görmezden gelme tutumuna karşın Hanefi Avcı'nın yazdıkları ülkeyi sarstı.

Ergenekon soruşturması, Balyoz Darbe Planı, Hrant Dink cinayeti, Danıştay saldırısı gibi bir dizi gelişmenin gerçekte bir İktidar-Cemaat operasyonu olduğunu ve bu gücün devleti bütünüyle ele geçirmeyi amaçladığı yönündeki iddialarını, Hanefi Avcı gibi birinci dereceden bir tanık, polis örgütü içindeki cemaatçi yapılanmanın pilot kabininden gelen bir isim söylüyordu.

İşte Hanefi Avcı değerlendirmeleri birer iddia olmaktan çıkardı ve kesinleştirdi. Yarattığı sarsıcı etkinin nedeni buydu.
Avcı'nın sadece tanıklık yaparak değil, kanıtlar sunarak ve kimi kanıtlara nasıl ulaşılacağını belirterek yazdığı bu kitap, öyle görünüyor ki, AKP-Cemaat koalisyonunun Türkiye'yi dönüştürme projesinde büyük bir darbe vurdu.

İktidar gücü, bürokraside gerçekleştirilen yoğun kadrolaşma ve Polis Örgütü ile özel yetkili savcılıklar ve mahkemeler üzerinden gerçekleştirilen örtülü darbe rejiminde önemli bir gedik açtı. Ergenekon davasını destekleyenlerin gözünde bile bu soruşturmanın inanırlığını sarstı.
Aslında Avcı, aralarında benim de bulunduğum gazetecilerin, kimi aydınların, siyasi partilerin ve8' politikacıların defalarca işaret ettiği; başta sol ve sosyalist çevreler olmak üzere kamuoyunu uyardığı konulan bir polis şefi olarak doğrulamaktan başka bir şey yapmıyordu.
Örneğin, Ergenekon iddianamesinde PKK'nin, Devrimci Sol'un (DHKP-C), MLKP'nin, İBDA-C'nin ve Hizbullah'ın Ergenekon örgütü tarafından yönlendirildiği şeklindeki değerlendirmenin ciddiyetsiz olduğunu ve hiçbir kanıta dayanmadığını belirtiyordu. Dahası poliste de bu yönde hiçbir bilginin olmadığını vurguluyordu.

Benim de aralarında bulunduğum kimi gazeteciler ve gözlemciler de bu olgulara işaret ederken, bazı solcu ve liberal aydılar ise Ergenekon iddianamesini parçalı şekilde değerlendiriyordu. Örneğin, Kürt sorununun çözümü konusunda yüksek duyarlılık gösteren bu çevreler, bir yandan Ergenekon soruşturmasına büyük destek verirken, diğer taraftan savcıların PKK'ye, dolayısıyla DTP/BDP'ye yönelik olarak "Ergenekon örgütlenmesidir" şeklindeki iddialarını ise görmezden geliyorlardı.

Oysa, teknik hatalar dışında ya iddianamenin bütün temel savları kabul edilmek ya da biri yanlışsa tümünün de yanlış olabileceğini görmek gerekliydi. Sosyalist hareketin 1960'lardaki ilk göz ağrısı Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) bile "terörist örgüt" diye nitelendirildiği Ergenekon iddianamesinin bir bölümüne sahip çıkıp bir bölümünü reddetmek kadar saçma bir tutum olabilir miydi? Liberalleri bir yana bıraksak bile, sosyalistler siyasal gelişmelere ve tarihe böyle bir keyfilik içinde bakabilir miydi?

Ama oldu. Ufuk Uras gibi kendisini hâlâ solda sayan ve Meclis'te sosyalistleri temsil ettiğini iddia eden bir sol liberal bile, bütün olan bitenlere karşın, 12 Eylül 2010 oylaması için "Referandum'da hayır oylarının kazanması Ergenekon'un zaferi olur" diyecek kadar akıl ve izan dışına düşebildi.
Diğer taraftan iddianamenin bir hukuk metni değil, bir siyasal polemik belgesi gibi olması da aslında çok doğaldı. Çünkü Ergenekon soruşturmasını yürüten irade bir alan temizliği yapıyor ve yeni bir rejim inşa etmeye çalışıyordu. Dolayısıyla sadece cumhuriyetçi-laik muhalefeti değil, insanlığın bütün ilerici mirasının doğal temsilcisi olan sol'un da ideolojik ve politik olarak mahkum edilmesi gerekiyordu.
Hanefi Avcı, Hrant Dink cinayetinin Ergenekon'a yıkılmasının da hiçbir kanıta dayanmadığını belirtiyor ve bu olayda da bir Cemaat gölgesi olduğuna işaret ediyordu.

Bütün bu gelişmelere belgeleriyle yer veren Hanefi Avcı'nın kitabı (aşağıda ayrıntılarına gireceğim), liberal ezbere dayanan medya ortamında, siyasal alanda ve entelektüel hayat üzerinde estirilen liberal ve gerici terörün baskısı altında yapılan değerlendirmelerin ne kadar sığ ve yanlış olabileceğini ortaya koydu.

4.2- Ergenekon ve 'Devrimci Karargah'

AKP'ye ve Fethullah Gülen Cemaati'ne yakın bir polis şefi olarak tanınan, milliyetçi-muhafazakar çizgideki Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, devlet içindeki Fethullah Gülen örgütlenmesini deşifre eden kitabından sonra, hiçbir incelik taşımayan, ciddi hiçbir zihinsel çabanın ürünü olmayan bir komployla Devrimci Karargah isimli örgüte yardım ettiği ileri sürülerek tutuklandı. Bu tutuklanma ülkede ve bazı sol çevrelerde tam anlamıyla şaşkınlık yarattı.

Hayatı sol örgütleri takip ve soruşturmayla geçmiş Hanefi Avcı, Cemaatin artık çok büyük, tehlikeli ve güçlü bir örgüt haline geldiğini, neredeyse devleti bütünüyle ele geçirmek üzere olduğunu, dolayısıyla hayatı kendisini için cehenneme çevirebileceklerini bildiği halde, yine de böyle kaba bir komplo, yani "illegal sol bir örgüte yardım etme" gerekçesi beklenmiyordu.
Avcı'nın kitabı okunduğunda, Gülen örgütlenmesini yakından takip edenlerin hemen görebilecekleri bir durum açıkça ortaya çıkıyordu; Cemaat harekete geçmiş durumdaydı!..

Sabırla ve planlı bir çalışmayla onlarca yıl içinde kurulup geliştirilen örgüt, harekete geçme zamanının geldiğini düşünmüş olacaktı ki, büyük, kıyıcı ve yıkıcı bir makine, adeta bir buldozer gibi ilerlemeye başlamıştı. Önüne çıkan her engeli eziyordu.

Hanefi Avcı olayında, ortada tam bir intikam ve itibarsızlaştırma operasyonu bulunduğu anlaşılıyordu. Daha da önemlisi Avcı'nın arkasından gelebilecek benzer çıkışları önlemek için "gözdağı" veriliyordu. Başka polisleri sindirecek bir örnek yaratılıyordu.

Kamuoyundaki bu şaşkınlık, Hanefi Avcı'nın ilişkili olduğu iddia edilen Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) gibi sol gruplar ile Devrimci Karargah örgütünün,8 yandaş ve İslamcı medya tarafından Ergenekon yapılanmasıyla ilişkilendirilmesi sonucu daha da arttı.
Üstelik bu şaşkınlar arasında, daha önce Ergenekon soruşturması için "Sonuna kadar gidilsin... " diyen sol çevreler ve kimi aydınlar da vardı. Ergenekon operasyonu/soruşturması ile Kontrgerilla yapılanmasının tasfiye edileceğini sanan, darbecilerden hesap sorulmasını bekleyen, daha da trajik olanı Türkiye'nin demokratikleşeceğini bekleyen bu çevreler tam bir şaşkınlık içindeydi.

Kemal Okuyan, "Neo-faşizmin tetikçileri için ağıt" başlıklı yazısında şöyle diyordu:

"Sonuna kadar gidilsin... ' Ergenekon operasyonu sırasında liberallerin dileğiydi bu. Hükümete, polise, savcıya cesaret aşılamak istiyorlar, "başladığınız işi bitirin" diyorlardı. 'Sonunu görelim' dediklerine göre, operasyonun yönünden, doğrultusundan hoşnutlardı. Anayasa değişikliğine ilişkin
referandum sürecindeyse aynı mantıkla 'Yetmez ama evet'ti mottoları (sloganları)."

Kimi aydınların ve sol'un bazı kesimlerinin daha önce AKP ve Cemaat'in yedeğine nasıl takıldıklarını anlattığı yazısına Okuyan şöyle devam ediyordu:

"Ergenekon operasyonu zaman içinde dallanıp budaklandı, başka isimler altında başka dosyalar açıldı, Türkiye 'şok gözaltı ve iddianamelerden hiç mahrum kalmadı. (... )

"Birkaç yıldır Türkiye'de gerçekleştirilen siyasi içerikli operasyonların tamamı uydurulmuş senaryolara ve imal edilmiş ya da kanırtılmış delillere dayanmakta. Muhatapların bir bölümünün 'gerçek suçlu'lar olması, yaşanmışlıkların öykülere serpiştirilmesi giderek önemini yitiriyor.
"Zaten artık daha az önem veriyorlar kamuoyu desteğine, kamuoyunun ikna edilmesine. Nasılsa ilk kritik evreyi atlatıp, geniş bir kesimi 'arada kurunun yanında yaş da yansın ama şu ülke temizlensin duygusuyla yanlarına çektiler."

İş öyle bir raddeye geldi ki, zihinleri liberalizmle lekelenmiş bazı sol kesimler darbecileri sosyalistlerin arasında bile aramaya başladılar. Bu konuda her şey zıvanadan çıktı. Öyle ki, bula bula bir konferans sırasında Prof. Yalçın Küçük'ü protesto etmek gibi bir saçmalık bile yapıldı. Sol adına tam bir rezaletti. İslamcılar sol'un aklıyla alay ediyorlardı.
Öyle anlaşılıyor ki, iktidarın ve Cemaatin, Emniyet İstihbaratı üzerinden geliştirdiği psikolojik harekat başarılı olmuştu.

Dr. Fatih Yaşlı da, "Türkiye büyülü hapishane" başlıklı makalesinde bir kısım sol'un Ergenekon operasyonlarına verdiği destek eylemlerinin kronolojisinden hareketle bize yine büyük fotoğrafı gösteriyor.

Yaşlı şunları söylüyor:

"Tarih 20 Ekim 2008. Silivri Cezaevi'nde Ergenekon soruşturmasının ilk duruşması yapılıyor. Ezilenlerin Sosyalist Platformu'nun bir gün önce başlattığı "İstanbul'dan Silivri'ye Adalet Yürüyüşü" cezaevinin önünde son buluyor ve ESP üyeleri cezaevinin önünde yaptıkları açıklamada "davanın Türkiye'de demokrasi, adalet ve eşitlik ikliminin genişlemesi"ne yol açması talebini dillendiriyorlar. Aynı gün cezaevi önünde başka sol yapılar da bulunuyor.

SDP, TÖP, EHP, EMEPAL, ÖDP1A- gibi örgütler de cezaevi önünde "Ergenekon'da sonuna kadar gidilmesi" talebiyle eylem yapıyorlar.
"Tarih 24 Şubat 2009. Yalçın Küçük Bursa Gazeteciler Cemiyeti'nin daveüisi olarak katıldığı "Aydınlarla Yüzyüze" isimli panelde Sosyalist Demokrasi Partisi üyesi bir grup genç tarafından protesto ediliyor ve protestocu grup "darbeciler halka hesap verecek" ve 'Yaşasın halkların kardeşliği' şeklinde sloganlar atıyorlar.

"Tarih 12 Ocak 2009. Ergenekon soruşturması kapsamında yürütülen kazı çalışmalarında el bombaları, işaret fişekleri ve G-3 mermileri bulunuyor. Özellikle yandaş basında çıkan haberlerde ele geçirilen bombaların MLKP'nin 2003-2006 yılları arasında kullandığı el bombalarıyla aynı seriden olduğu iddia ediliyor. Ergenekon soruşturmasının ikinci iddianamesinde ise başka birçok örgütün yanı sıra MLKP'nin de Ergenekon tarafından yönlendirildiği ve Gazi Mahallesi'nde 1995 yılında yaşananların bu yönlendirme sonucunda yaşandığına ilişkin iddialara yer veriliyor.

"Ve tarih 21 Eylül 2010. RED dergisinden Hakan Soytemiz ve Bilim ve Gelecek dergisinden Baha Okar'ın yamsıra SDP ve TÖP üyesi 15 kişi Devrimci Karargâh operasyonu kapsamında gözaltına alınıyor. Sonrasında ise 2 kişi hariç gözaltına alınanların hepsi tutuklanarak cezaevine konuluyor. İlginç olan ise şu ki, yine yandaş basında çıkan haberlerde, yürütülen soruşturmaya dayanarak, Devrimci Karargâh örgütünün Ergenekon tarafından kurulduğu iddia ediliyor. Buna göre, terör örgütlerinde yaşanan kopmaların ardından "bütün bu kaçışları yeni ve adı kirlenmemiş bir örgüt etrafında toparlamak ve ülkemizde akan kanı devam ettirmek için Devrimci Karargâh diye bir örgüt" yaratılıyor.

"Sadece bu bile, yaşanan sürecin, AKP/cemaat koalisyonunun iktidarını tahkim etmeyi amaçladığına, Türkiye'deki tüm muhalif unsurları sindirme politikalarının bir parçası olduğuna, derin devletin tasfiyesinden ziyade bir konsept değişikliği yaşandığına, yaratılan hayalet bir örgüt aracılığıyla kontrgerillanın ve Türk sağının bütün suçlarından aklanmak istediğine ilişkin en başından beri
söylediklerimizde ne denli haklı olduğumuzu gösteriyor."

4.3- Hanefi Avcı olayı; komploda tavan!

Hanefi Avcı, artık çok ünlü hale gelen "Haliç'te Yaşayan Simonlar/Dün Devlet Bugün Cemaat" isimli kitabında çok önemli bilgi ve belgelere yer veriyor. Dahası, polis örgütünün deyim uygunsa 'pilot kabini'nden gelen üst düzey bir emniyet müdürü olarak, çarpıcı değerlendirmeler yapıyor.
Hanefi Avcı kitabında ısrarla, Ergenekon operasyonu ve soruşturmasının bir komplo olduğunu, davanın sahte (üretilmiş) ve zorlama kanıtlara dayalı olarak açıldığını belirtiyor. Avcı, bu iddiasını destekleyecek en önemli kanıtın ise, ikinci ve üçüncü bölümlerde de ayrıntılı şekilde değindiğim gibi, "Özel Yetkili Savcılık" tarafından PKK ve DHKP-C gibi örgütlerin Ergenekon tarafından kurulduğunun ve yönetildiğinin ileri sürülmesi olduğunu vurguluyor.

Gerek Hrant Dink gerekse Danıştay cinayetlerinin Ergenekon örgütlenmesine ve davasına bağlanmasının hiçbir inandırıcı kanıta dayanmadığını da belirten avcı, bu cinayetlerden ulusalcıların sorumlu tutulmasının da tamamen zorlama olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını vurguluyor. Avcı, Emniyet Genel Müdür Yardımcılarından Emin Aslan ve Mustafa Gülcü'nün de Ergenekon soruşturması ve Dink cinayetine farklı bakışları nedeniyle bir komplo sonucu tutuklandıklarını ve görevden alındıklarını söylüyor.

Hatırlanacağı gibi, bambaşka suçlamalarla (uyuşturucu kaçakçılarına yardım ve yataklık yapmak) tutuklanan Emin Aslan tahliye olduktan hemen sonra yaptığı açıklamada, "Emniyet içinde Hrant Dink cinayetini azmettirenleri araştırmaya başladığı ve sorumluları ortaya çıkarmak amacıyla harekete geçtiği için" tasfiye edildiğini söyledi. İnanılır gibi değil ama bu çarpıcı açıklamaya kimse aldırmadı.9 Üstelik Hrant dink cinayetinin bazı Cemaatçi polisler tarafından "azmettirilmiş olabileceği" imasını taşıdığı halde...

Emniyet Genel Müdür Yardımcılarından Mustafa Gülcü ise -ki Milli Görüş yanlısı bir polis şefi olarak tanınıyor- Ergenekon davasına bakan Silivri'de konuşlu İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinden gelen resmi talep ve soru üzerine; "Emniyet kayıtlarında Ergenekon diye bir örgütün

bulunmadığını" ve "istihbarat çalışmalarında da böyle bir örgüte rastlanmadığını" yine resmi yazı ile mahkemeye bildirmişti.
İşte Emniyetin tepesindeki birkaç isimden biri olan Mustafa Gülcü de mahkemeye gönderdiği bu resmi yanıttan sonra, "yolsuzluk yapmak ve görevini kötüye kullanmak" suçlamasıyla görevinden alınacaktı. Dahası, Gülcü 6 yıl hapis istemiyle yargılanacaktı.

Durum böyle olduğu halde, liberaller ve bazı sol çevreler hala "Hrant'ın katili Ergenekon devleti" diye slogan atmayı sürdürüyor. Kimsenin de aklına, Ergenekon davasının politik iklimini yaratmak ve kamuoyu desteği sağlamak için bu cinayette Cemaatin parmağının olabileceği gelmiyor.
Daha da önemlisi, liberalizmin ağır etkisi altındaki bazı sol çevreler ve Kürt politikacılar, inanılır gibi değil ama halen "Ergenekon soruşturmasında sonuna kadar gidilsin... " demeyi sürdürüyorlar.

O halde sormak gerekiyor; Siz PKK, MLKP ve Dev-Sol'un da birer Ergenekon yapılanması olduğuna inanıyor musunuz? Eğer iddianamenin bu kısımlarına inanmıyorsanız, bir siyasi polemik metni niteliğinde olan sözkonusu iddianamedeki diğer bölümlerin doğru olduğunu nereden biliyorsunuz?
Gerçeğe bu kadar parçalı ve insanlığın bütün hukuk birikimi gözardı edilerek bakılabilir mi? Dahası,9: sadece iktidar ve Cemaat yayınlarına, yürütülen propagandaya ve psikolojik harp operasyonlarının ürünlerine bakılarak bu konuda karar verilebilir mi? Hükümet yanlısı fanatik liberalleri bir yana bıraksak bile, böyle davranmak tarihe ve vicdanına karşı sorumlu olan aydınlara ve sol'a yakışır mı?

Örneğin 16 Eylül 2010 günü Hakkari'de Durankaya beldesini Geçitli Köyü'ne bağlayan yola döşenen bir mayın patlatılıyor ve siviller ölüyordu. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş daha olayın nasıl meydana geldiği bile anlaşılmadan yaptığı açıklamada, "Bu eylemi Ergenekon örgütü diyalog başlatma girişimini sabote etmek için yaptı" diyordu.
Oysa savcıların var olduğunu iddia ettikleri Ergenekon örgütü, yine savcılara göre PKK'yı da yönetiyordu!

Eğer Ergenekon iddianamelerinin bir bölümü, evet sadece bir bölümü bile yanlış ise bütün bölümleri de yanlış olabilir demektir. Kaldı ki, hazırlanan iddianamelerin neredeyse tamamına yakın bölümü yanlış bilgilere, imal edilmiş sahte belge ve kanıtlara dayalı. Yargılananların silahlı örgüt üyeleri olduğu izlenimini yaratmak için gömülen kullanılamaz silahlara, kim oldukları şüpheli gizli tanıklara ve imzasız ihbar mektuplarına, ev ve işyerlerine konulan CDİere, bilgisayarların disklerine yapılan yüklemelere dayanıyor. Yoruma ve varsayıma dayalı suçlamalar yapılıyor.
Sanıkların arsında geçmişten, örneğin Susurluk'tan tanıdığımız birkaç suçlunun bulunması da durumu değiştirmiyor.
Sonuç olarak, Hanefi Avcı olayı sadece toplumu sarsmadı, İslamcı-faşizan bir rejim kurma operasyonunun çekimine kapılan (referandum sırasındaki 'yetmez ama evet'ciler gibi) kimi çevreler bakımından şaşırtıcı bir gelişme oldu.

4.4- Türkan Saylan olayı ve liberal şaşkınlık!

Ergenekon operasyonunun 13 Nisan 2009 tarihinde gerçekleştirilen 12. Dalgası liberal çevrelerde derin bir şaşkınlık yaratmış gibi görünüyordu. Operasyonun, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ve Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) gibi laik tavrı belirgin gönüllü eğitim kuruluşlarına uzanması; Prof. Türkan Saylan gibi bir tür "dokunulmazlık" imtiyazına sahip kişileri de içine alması, bu şaşkınlığın başlıca nedenini oluşturuyordu.
Eğitim alanındaki yaygın Fethullahçı yapılanmayla rekabet ya da mücadele eden bu kuruluşlara yönelik "devlet şiddeti", liberaller tarafından Ergenekon soruşturmasında bir "odak kayması" diye eleştirildi.

Operasyon sırasında ve sonrasında yandaş ve İslamcı medya, ele geçirilen listelere göre ÇEV ve ÇYDD'nin PKK'lılara burs verdiğini, bu örgütlerin Hıristiyanlığı yaymak için misyonerlik yaptığını ve türbana karşı savaş açtıklarını iddia ederek ahlaksız bir kampanya yürütüyorlardı. Bu Soğuk Savaş artığı gerici tavır ve üslup, İslamcılarla ortak bir gelecek projesi tasarlayan ve bu sürecin ülkenin ve toplumun demokratikleşmesiyle sonuçlanacağını uman liberallerin şaşkınlığını daha da artırıyordu.

Ergenekon soruşturmasının darbecileri tasfiye edeceği varsayımı ve beklentisiyle bu operasyonların "sonuna kadar arkasında" olduklarını ilan eden sağlı-sollu liberallere göre; Türkan Saylan'ın evinin aranması, Tijen Mergen gibi Doğan Medya Grubu'nun bir üst düzey yöneticisinin (Milliyet gazetesinin "Haydi kızlar okula!" kampanyasını yönetiyordu) gözaltına alınması "davaya gölge" düşürmüştü. Eski CHP'li yeni AKP'li Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da soruşturmanın "demokrasi karşıtı" bir eksene9 kaymaya başladığını ve "12 Mart darbesine benzediğini" söyleyince, bu yöndeki kaygılar daha da artmıştı. Burada, dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in Ertuğrul Günay'a "sen işine bak" şeklindeki "fırçası" hatırlatılmalı mı bilmiyorum!

Hemen belirtmeliyim ki ortada bir "odak kayması" filan yoktu. Tam tersine ABD'nin desteğini alan Hükümet, tam da liberallerin istediği şeyi yapıyor ve soruşturmayı "sonuna kadar" götürüyordu. İnsanlığın ilerici birikimine, aydınlanmanın kazanımlanna yönelik gerici saldırı tamamlanmadan;

dahası sözkonusu birikim ve kazammların köşe taşlarından birini oluşturan laiklik-bu ülkede ne kadarsa- geriletilerek yeniden tanımlanmadan, operasyonun sonlanması mümkün değildi.

Başka bir anlatımla, Cumhuriyetin başlangıç ilkeleriyle İslam'ın şeriatı arasında bir ortalama almak anlamına gelen ılımlı İslam rejiminin temelleri atılmadan, bu polis darbesinin durmasını beklemek ham bir hayaldi. Nitekim öyle de oldu. Operasyonlar sonraki yıllarda da dalgalar halinde devam etti.

Türkiye bir karşı devrim sürecinden geçiyordu. Bu süreci yönetenler tıpkı bisiklet kullanıcıları gibi sürekli pedalları çevirmek zorundaydı. Çünkü durmak, düşmek anlamına gelecekti. Bu nedenle AKP hükümeti ve Fethullahçı örgütlenme bir darbe aracı olarak kullandığı bu soruşturmayı "sonuna kadar" götürmeye mecburdu. Başarıp başaramayacakları ayrı bir bahisti, ama bu hedef için ellerinden geleni yapacakları açıktı. Dolayısıyla Türkiye'nin en saygın ve idealist bilim insanlarından, toplum gönüllüsü Prof. Türkan Saylan'ın evinin ve yönettiği eğitim derneğinin arandığı 12. Dalga, bir "odak kayması"9 değil, tersine hedefe odaklanmak anlamına gelmekteydi.

Çünkü Ergin Yıldızoğlu'nun da isabetle belirttiği gibi, "Pasif (karşı) devrim' süreci, siyasal egemenlikten önce, kültürel egemenlik kurmayı amaçlar.

Bu egemenliğin kurulması, korunabilmesi için de karşı hamle yapabilecek kültürel akımların, yapıların, kurumların ve düşünürlerin zaman içinde tasfiye edilmesi gerekir."

Farklılık sadece şuradaydı; 12. Dalga ile yürütülen operasyonun amacı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde açığa çıkmıştı. Yani 12. Dalga soruşturmaya gölge düşürmemiş, tam tersine bu operasyonun gerçek amacını aydınlatmıştır.

Olup bitenler karşısında şaşkınlık yaşayan kesimler arasında Kürt ulusal hareketi ve Kürt sorununun çözümünü siyasal mücadelesinin merkezine koyan sol çevreler de bulunuyordu. Çünkü 12. Dalgaya paralel olarak yürütülen bir başka operasyon ile, 2007 seçimlerinden başarıyla çıkan dönemin Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) tam 51 yöneticisi tutuklanmıştı. Tutuklananların PKK'niıı "sivil toplum" faaliyetlerini yöneten kadroları olduğu ileri sürüldü. Dahası bu operasyon ile Ergenekon soruşturması arasında da bağlantı kuruldu. Zaten Ergenekon davasının iddianamesinde de PKK'nin sözkonusu örgüt (Ergenekon) tarafından yönlendirildiği ısrarla ileri sürülüyordu.

Bu iddianın propagandaya dönük bir retorik olduğu sanılıyordu. Öyle olmadığı anlaşıldı. Ergenekon soruşturması ile bir dizi PKK (ve KCK/Kürdistan Topluluklar Birliği) operasyonu aynı mantıktan ve siyasal kurgudan hareketle gerçekleştiriliyordu.
Çünkü siyasal planda Kürt kimliğinin temsilcisi olan PKK (yasal planda DTP/BDP ya da bu9e gelenekten) diğer özelliklerinin yanısıra, esas olarak Türkiye'nin aydınlanma geleneğinin de bir ürünüdür.

Laik bir çizgiye sahiptir. PKK'nin çıkışı, Kürt kimliğinin savunulmasının ötesinde feodal kalıntılara (ağalık ve şeyhlik düzenine) karşı radikal bir başkaldırı diye de okunabilir. Çıkışında ve gelişme döneminde Kürt yoksullarına dayalı bir hareket olarak şekillenmiştir.

Durum bugün çok farklı da olsa, Kürt aristokrasisi, büyük Kürt aşiretleri, Kürtler arasında etkin olan dinsel cemaatler ve Kürt burjuvazisi bu hareketin (PKK'nin) kuruluşunda, çıkışında ve yükselişinde yoktur. Örgütün üst düzey yöneticileri arasında da bu kesimlerden kimse bulunmamaktadır. Söz konusu kesimler daha çok yan örgütlenmeler içinde varlık göstermektedir. Bu önemli özelliğiyle PKK, Ortadoğu'daki diğer Kürt örgütlerinden belirgin şekilde ayrılmaktadır. (PKK daha sonra bu sınıfsal ekseninden uzaklaşmış ve ulusal karakteri öne çıkmıştır.)

Dolayısıyla bu özellikleriyle PKK bölgede İslamcı örgütlenmelerin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Siyasal İslamın cemaat anlayışı, Kürtlüğü, İslam dini, yani ümmet içinde eritmeyi hedeflemekte, böylece kendi meşrebince "sorunu" çözmeyi ummaktadır. Üstelik bunu, dinin ve cemaaüerin bölgendeki etkinliği dikkate alındığında yapabilecek yeteneğe de sahiptir.

Bu toprakların en dehşet verici katliamlarını yapan Kürt Hizbullahı liderlerinin, bir hukuk oyunuyla 2010 yılının son aylarında serbest bırakılmasında olduğu gibi, Fethullahçı örgütlenmenin bölgede önünün açılması da PKK'nin etkinliğinin İslam üzerinden kırılmaya çalışıldığının önemli bir işaretiydi.

Bu anlamda dönemin KCK operasyonlarının amacı, başta eğitim alanı olmak üzere Fethullahçı9 örgütlenmenin bölgedeki başlıca rakibini etkisizleştirme çabasıydı.

Tıpkı batıda ÇYDD ve ÇEV'e yönelik operasyonlar gibi...
Ve işte bu nedenle ÇYDD'nin PKK'lilere burs verdiği yönündeki kirli propagandanın tam bu sırada günde getirilmesi anlam kazanmaktadır.

Bu bölümü bazı sorular sorarak tamamlamak anlamlı olacak sanırım.
Örneğin; kapatılan DTP sözcülerinin, liberallerin ağır etkisi altında olayları yanlış değerlendirip, sık sık "Ergenekon sonuna kadar gitsin" diyerek boş havuza atladığını söylemek haksızlık olur mu? Eğer iddianamede söylenenlere inanacaksak, PKK hakkında yazılanlara da inanmak gerekmez mi?
İtirafçılığı kurumsallaştıran "gizli tanıklara" dayalı soruşturma çıkmaza girince devreye sokulan göstermelik bazı kazılarla JİTEM cinayetlerinin açığa çıkmasını beklemek boş bir hayal değil mi? İslamcılardan "demokratik arınma" beklemek doğru mu?

Dahası, Ergenekon soruşturması ile yakın tarihin bütün kirli operasyonları, cinayetleri, savaş suçları bu hayali örgüte yüklenerek aslında Kontrgerilla, Türk sağı ve İslamcılar aklanmak isteniyor olamaz mı?

Örneğin, Ergenekon operasyona başından beri sorgusuz sualsiz şekilde destek veren bazı sol gruplar, Gazi Mahallesi katliamının büyük bir yalan ve ahlaksızlıkla MLKP'ye yüklenmek istenmesi karşısında susmalı mı? Türkiye solu, soruşturmanın toplumsal tabanını genişletmek için ortaya atılan "Alevi önderlerine Ergeııekoncular tarafından suikast yapılacak" şeklindeki iddiaya inanacak kadar saf olmalı
mı?

Ve nihayet; soruşturmayı yürüten irade gerçekten sonuna kadar gidiyor olmasın? Ne dersiniz?

4.5- Nedim Şener-Ahmet Şık olayı ve ortayolculuğun iflası!

Kapalı ve kasvetli bir günde, 14 Şubat 2011'de gerçekleştirilen, gazeteci-yazar Soner Yalçın ile haber-yorum portalı Odatv'in yöneticileri Barış Terkoğlu ve Banş Pehlivan'ın tutuklanmasına yönelik kamuoyu tepkisi daha yatışmadan, hemen ardından yeni bir tutuklama dalgası daha geldi. Genel seçimlerin hemen öncesine dek getirilen bu operasyon, toplumda ve siyasal ortamdaki gerilimi iyice arttırdı.

Öyle ki, 3 Mart 2011 günü Ankara ve İstanbul'da eş zamanlı olarak başlatılan ve 9'u gazeteci toplam 10 kişinin gözaltına alınması, ardından da 7'sinin tutuklanmasıyla yeni bir aşamaya ulaşan soruşturma, toplum vicdanında büyük bir rahatsızlık yarattığı gibi, davanın zaten sınırlı olan inandırıcılığını da yok etti. Daha önce Ergenekon soruşturmasına destek veren liberal kesimdeki şaşkınlık yerini tedirginliğe bıraktı, bu cephede oluşan derin çatlak, giderek bir çözülmeye dönüştü. Daha önce soruşturmanın bütününe kayıtsız şartsız destek veren bazı liberaller, son operasyona karşı çıktılar.
Çünkü Nedim Şener, Ahmet Şık, Doğan Yurdakul, Müyesser Yıldız ve Coşkun Musluk gibi gazeteciler ile Prof. Dr. Yalçın Küçük ve yayıncı Sait Çakır'ın tutuklanması, Ergenekon soruşturmasında bir dönüm noktasına işaret ediyordu.

Şimdi elinizdeki kitabın bu bölümde 3 Mart 2011 günü Odatv operasyonunun devamı kapsamında gözaltına alınan gazetecilerden bazılarının kimliklerine ve mesleki özgeçmişlerine kısaca gözatarak, liberal kesimde meydana gelen görüş değişikliğinin nedenlerine daha yakından bakalım.
Daha da önemlisi, tam anlamıyla bir siyasal mühendislik operasyonu haline gelen Ergenekon soruşturması karşısında liberal ve bazı sol çevreler tarafından alınan şu ünlü "ortayolculuk" tutumunu değerlendirelim.

Önce Ergenekon soruşturması bağlamında "ortayolculuk" ne anlama geliyor ona bakalım. Bu tutumu9 açıklayıcı nitelikte somut bir kaç örnek üzerinden sorunu daha anlaşılır şekilde ortaya koymak mümkün sanırım.

Örneğin:

"Darbeciler ve derin devlet tasfiye ediliyor, ama arada hatalar da yapılıyor" diyenler... Ya da, "biz herkes için adalet istiyoruz darbeciler için de" diyerek, bazı hukuksuzluklar yapıldığını kabul eden, ama gözaltına alınanları da peşin olarak suçlu sayanlar... Ergenekon soruşturmasının doğru olduğunu ancak sonradan amacından saptığını düşünenler... Ve nihayet; bütün olup bitenlerin egemen sınıfların iki kanadı arasındaki iktidar mücadelesi olduğu görüşünü savunanlar, dolayısıyla bunun halkı ve solu ilgilendirmediğini ileri sürenler...
İşte bu türden yaklaşımlar, siyaset terminolojisinde tipik bir "ortayolcu" tutum diye değerlendirilir. Daha çok örnek verilebilir ama sanırım buna gerek yok.

Çünkü bazı alık demokratların tavırları artık bıkkınlık veriyordu. Çünkü bu çevrelerin aldığı politik ve entellektüel tutum, örtük bir AKP ve Cemaat destekçiliği anlamına gelmesinden öte, artık siyasi bir sünepelik ve korkaklıktan başka bir şey değildi.

Bir ortayolcu liberal ya da ortayolcu bir sosyalist şöyle düşünüyordu:

"Biz Ergenekon soruşturmasının sonuna kadar gitmesini istiyoruz. Ama hukuksuzluk da yapılmasın.
Bu soruşturmada çok ciddi suçlamalar var, derin devlet, Kontrgerilla tasfiye edilmek isteniyor. Darbeciler yargı karşısına çıkarılıyor vb. Ancak bu soruşturma sürecinde haksızlıklar da yapılıyor. Biz buna da karşıyız, vs."

Aralarında belli farklılıklar bulunsa da ortak yaklaşımı bu şekilde özetleyebiliriz.
Öncelikle belirtilmesi gereken şudur; Ergenekon soruşturmasına liberal cepheden ve bazı sol çevrelerden verilen örtülü, kararsız, utangaç ya da açık destek önsel olarak yanlıştır. Çünkü, Ergenekon soruşturmasının esasında doğru, haklı ve meşru olduğunun ve demokratikleşmeye katkıda bulunduğunun kabulüne dayanmaktadır. Liberal ve sol liberal çevrelerin itiraz ettiği konular ise ikincil ya da üçüncül derecedeki durumlardır.

Yukarıda değindiğim operasyon dalgasında tutuklanan Ahmet Şık, Ergenekon soruşturmasına başlangıçta destek veren, sol/sosyalist eğilimli gazetecilerden biridir. Genellikle hak ihlalleriyle ilgili haberlere imza atan Ahmet Şık, sonradan Ergenekon soruşturmasına temel oluşturacak belgeler arasında sayılan ve Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen "Darbe Günlüklerinin yayımlandığı dönemde de Nokta dergisinde çalışıyordu. Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte hazırladıkları "Ergenekon'u Anlama Kılavuzu" isimli kitapta da soruşturmasının esasına itiraz etmediği görülüyordu. Ancak öyle anlaşılıyor ki, Ahmet Şık haberi takip ettikçe kafasında bazı kuşkular da oluşmaya başlamıştı. Fethullah Gülen Cemaati'nin bu operasyondaki rolünü fark etmişti.

Durum böyle olduğu halde, Ahmet Şık'ın gözaltına alınmasını bu soruşturmanın temelinin yanlış olmasının bir kanıtı olarak değil de, "sehven" yani yanlışlıkla yapılan bir operasyon ya da soruşturmanın ekseninden bir sapma olduğunu ileri sürmek artık ortayolculuk bile değildir. Bu tutum tipik bir iktidar yandaşlığıdır. Üstelik küçültücü bir yandaşlıktır bu. Çünkü, sanki muhalefet ediyormuş gibi yapılan bir sahtekarlıktır.

Gazetecilerden devam edelim:

Doğan Yurdakul... Önemli bir gazeteci, yazar ve çevirmendir. Bilenler hatırlayacaktır, ama biz yine de tekrar edelim; Doğan Yurdakul Türkiye'de NATO'ya bağlı Kontrgerilla örgütlenmesini ilk ortaya çıkaran gazetecilerin başında gelen bir isimdir. 1978'de günlük Aydınlık gazetesinde yayımlanan Kontrgerilla yazı dizisini hazırlayanların başta gelenlerinden biridir. Daha sonra anıları yayımlanaıl01 bazı MİT yöneticilerinin yazdıklarına bakılırsa, sözkonusu yayınlar MİT'i ve derin devleti adeta felç etmiştir.

Doğan Yurdakul profesyonel bir gazeteci ve yazardır. Politik bakımdan Aydınlık geleneğine mensup değildir. İyi bir gazeteci ve solcu bir aydındır. Şimdi bize, Kontrgerilla'yı teşhir eden, yayımladığı bilgi ve belgelerle bu örgütü felç eden Yurdakul'un, büyük bir aymazlıkla Kontrgerilla ile aynı anlamda kullanılan Ergenekon'un üyesi olduğu anlatılmaktadır. Yaklaşık üç yıldır, Türkiye solunun, aydınlarının ve emekçilerinin zekalarıyla alay edenler, şanslarını zorlayarak Doğan Yurdakul hakkında anlatılan masala da inanmamızı istemektedirler.

Nedim Şener ise, Ergenekon soruşturmasında Fethullah Gülen Cemaati'nin etkisini ortaya çıkaran gazetecilerden biridir. Daha da önemlisi, Hrant Dink'in Ergenekon soruşturmasının psikolojik atmosferini hazırlamak için öldürüldüğünü ve bu cinayette Emniyet içindeki Fethullahçı polislerin rolünü ya da ağır ihmalinin bulunduğunu belgeleyen haberler yaptı.

Nedim Şener'in "Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat" ve "Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları" isimli kitaplarının tutuklanmasında önemli bir rol oynadığı herkes tarafından bilinen bir "sır" durumundadır Türkiye'de. Çünkü her iki kitap da, (belki Şener'in kendisi bile farkında
değil ama) Cemaati "suç üstü" yakalayan çok önemli belgeler sunuyordu.

Nedim Şener, Dink cinayetindeki Cemaatin rolü hakkında, benim dışımda yazan ve haber hemen hemen tek gazeteciydi. Üstelik bunu, sadece olayların analizinden yola çıkarak da değil devletin resmi belgelerini, raporlarını ve soruşturma tutanaklarını yayımlayarak cesurca yapmıştı. Özellikle Hrant Dink cinayeti hakkında hazırladığı kitap başlıbaşına bir gazetecilik başarısıydı.

Nedim Şener, bu kitabı nedeniyle Fethullahçı polis şeflerinin şikayeti üzerine tam 30 yıl hapis istemiyle yargılandı. Bu davadan beraat eden Şener, yüksek bir prestije sahip olan Dünya Basın Özgürlüğü Ödülü'nü aldı.

Özetle Nedim Şener, yaptığı haberler ve hazırladığı kitapla Dink cinayeti konusundaki ezberin bozulması sağlayan gazetecilerden biriydi. Şener'in kitaplarından ve benim bu konudaki yazılarımdan sonra -ki elinizdeki kitabın sonraki bölümlerinde yeralacak- artık hiç kimse Hrant Dink'in ölüm yıldönümünde gönül rahatlığıyla, "Hrant'ın katili Ergenekon devleti" diye slogan atamayacaktı.
Hrant Dink'in katillerinin peşini bırakmayan Nedim Şener, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklandı. Şener'in gözaltına alındığı evinden polisler eşliğinde çıkarılırken, kapıda bekleyen gazetecilere "Hrant için adalet için" diye bağırdığını, burada tarihe bir not olarak düşmek gereklidir. Çünkü bu sözler bir anlamda Ergenekon operasyonlarının özünü ortaya koymaktadır.

Ahmet Şık'ın, Fethullah Gülen Cemaatinin Emniyet içindeki örgütlenmesini konu alan bir kitap hazırladığı biliniyordu. Kitabın adının da, "İmamın Ordusu" olacağı soruşturma tutanakların bile yansımış durumda. Ancak nasıl olmuşsa, önceki hafta Soner Yalçın ve arkadaşlarının gözaltına alınması sırasında basılan Odatv merkezindeki bilgisayarlardan birinde bu kitabın taslağı bulunmuştu. Yine Odatv bilgisayarlarından birinde bulunduğu ileri sürülen bir başka dosyada da bu kitabın Şık'a Ergenekoncular tarafından yazdınldığı iddia edilmişti. Ahmet Şık, yazımını tamamladığı kitabını yayınlayamadan tutuklandı.

Başlangıçta Ergenekon soruşturmasına destek veren Ahmet Şık'ın, bu dava hakkındaki kaygılarını ve kuşkularını, hazırladığı kitabında ortaya koyacağı, daha da önemlisi bazı belgeler ışığında bil0 kuşkularını temellendirmesi bekleniyordu.

Odatv isimli internet gazetesi çalışanı diğer gazeteciler ve bu sitede yazı yazanların konumu da çok farklı değildi. Gözaltına alınanların ve tutuklananların büyük çoğunluğu sosyalist gazeteci ve aydınlardan oluşuyordu. Hiçbir kanıta dayanmadan, tek bir örnek bile vermeden Odatv çalışanlarının "nefret suçu" işlediğini ileri süren, bu konudaki yeni AKP-Cemaat söylemini -ki muhafazakar ve liberal kalemlerin oluşturduğu bir söylemdir bu- tartışmasız devralan Prof. Fuat Keyman gibi sol liberallere de artık "yeter" denmeli.

Çünkü, bu liberal zevat, sanki Ergenekon soruşturmasındaki bazı hukuksuzluklara karşı çıkıyormuş gibi yaparken, yukarıda da değinildiği gibi, esasında davanın özünün doğru olduğunu söylemekte ısrar ediyorlar. Hem de kamuoyunda ve sokaktaki insan nezdinde bu soruşturmaya yönelik kuşkuların yükseldiği bir dönemde.

Birer liberal enkaz haline gelen bu şarlatanlar artık ya solun yakasından düşmeli ya da sol yakasını bunlardan kurtarmalıdır. Çünkü, sosyalist olmayı bir yana bırakın, solcu olmak bile en azından vicdan sahibi olmayı gerektirir.

Sorun, Ergenekon soruşturmasında bazı hataların ve usulsüzlüklerin yapılmasında değildir. Sorun, bu davanın daha ilk gününden itibaren, toplumu sindirmeye, muhalefeti susturmaya ve rejimi dönüştürmeye yönelik bir operasyon olmasındadır.

Sorun, ABD'nin AKP ve Fethullahçı örgütlenme üzerinden Türkiye'ye çizdiği modelin önünü açmaktır. Başka bir anlatımla, AKP iktidarının devleti ele geçirmek için önündeki bütün engelleri temizleme hamlesidir.

Özede; Ergenekon operasyonunun demokratikleşmeyle, derin devletin tasfiyesiyle ilgisi yoktu. Bu gerçek kavramadan yapılacak bazı iyi niyetli değerlendirmeler bile, son çözümlemede sözkonusu karanlık operasyona hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Kaynakça
Kitap: BİR ABD-AKP-CEMAAT PROJESİ ERGENEKON DARBESİ
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ergenekon Davası, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Asil Türk Milleti

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir