Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

ABD'nin Korkusu: Ya Türkiye NATO'dan Çıkarsa?

-Ergenekon Destanı Atalarımızın Şanlı Destanı’dır.
-Ergenekon Davası'nda Yargılanmaya çalışılan Türk Milleti ve Atatürk'tür. Bu yargılamayı yapan A.B.D'dir.
-1990'ların başından beri, Eşref Bitlis önderliğindeki T.S.K. Ortadoğu'da A.B.D.'nin bütün planlarını altüst eden tek güç idi.
Bu yüzden AKP döneminde T.S.K. asimetrik psikolojik savaşlarla itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor, “Mehmetçik düşmanlığı” tavan yaparken, başbakanlık koltuğunda oturan şahıs a.b.d. askerlerinin sağ sağlim evlerine dönmesi için dua ediyor.
-6. yüzyılda, Çin emperyalizmi yüzünden yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olan ve tutsak edilen Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalan tek çocuğu, Ergenekon Destanı’nda dişi bir Kurt tarafından yetiştirilip büyütülmüştür. Bu çocuk yıllar sonra soyunu devam ettirip, bir Cihan Devleti olan ve Çin emperyalizmini mağlup edecek olan Gök Türk İmparatorluğu’nu kurmuştur.
-Aşina Aşireti, Türk Soyunun Karluk Boyundandır. Uygurlarda Karluk Boyundandırlar.
-Göktürkler döneminde Çin emperyalizmi, Göktürkleri yıkabilmek için, içten parçalama stratejisini uygulamıştır. Nitekim Gök Türkler’in yıkılışı Çin emperyalizminin kullandığı Uygurlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
-Şimdi günümüzde olanlara bakarsak, Silivri’de, Hasdal’da, Metris’te tutsak edilen Kahramanlarımız, işte bu 6. yüzyılda hayatta kalmayı başaran tek Türk çocuğunun evlatlarıdır.
Günümüzdeki Gök Türk Hanedanlığını tarif edelim:
1. Türkiye Cumhuriyeti’nin Koruyucuları olan Oğuz Boyundan Atatürkçü’ler = Gök Türk İmparatorluğu’nu kuracak olan Karluk Boyundan Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalmayı başaran tek çocuğu.
2. Amerika = Gök Türk’leri entrikalarla içten yıkmaya çalışan Çin Emperyalizmi
3. A.B.D tarafından kullanılmakta olan ve Türkiye Cumhuriyet’ini yıkmayı hedefleyen Atatürk ve Cumhuriyet Düşmanı Yobaz AKP’li kitle(Oğuz Boyundan) = Çin Emperyalizminin Gök Türk İmparatorluğunu yıkmak için kullandığı Uygur Türkleri(Karluk Boyundan)
4. Türkiye Cumhuriyeti(Oğuz Boyundan) = Gök Türk İmparatorluğu(Karluk Boyundan)
5. SONUÇ: Türk Milleti elinde sonunda emperyalist devleti yıkacaktır, parçalayacaktır, darmadağan edecektir!
-Günümüzde yargılanan sözde Ergenekon Örgütü, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin Tam Bağımsızlığını canları pahasına ebediyet için korumayı hedeflemiş olan Atatürk’ün Askerlerinden oluşan Milli bir Örgütlenmedir(herhangi yasa dışı bir faaliyette bulunmayan).
-Bu örgütlenme, 1980 darbesi sonrasında ayaklanan/özüne-dönen namuslu ve şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının önderliğinde başlamıştır. Yani, bu örgütlenme, Atatürkçü ve Anti-Emperyalist düşünceye sahip olan Eşref Bitlis Paşa’mız ve onun yolundan yürüyen Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek’lerin A.B.D.’ye karşı verdikleri asil mücadeleler ile birlikte başlamıştır.
-AKP döneminde bu kutsal görevleri yürüten “D.Perinçek, T.Özkan, M.Balbay, E.Poyraz, Ç.Doğan, A.Uğur, E.Alan, V.Küçük, E.Gürses, İ.Selçuk, Ş.Eruygur, H.Tolon, L.Ersöz, S.Öztürk, D.Çiçek, H.Iğsız, S.Yalçın, B.Pehlivan, B.Terkoğlu, D.Yıldırım, V.Küçük, İ.Başbuğ, A.Yıldırım” gibi Atatürkçüler, “Ergenekon”, “Balyoz”, “Islak İmza”, “İnternet Andıcı”, “Kafes”, “ODATV”, “Spor’da Şike”, vs. gibi isimlerin verildiği ve hukukun çiğnendiği davalar ile birlikte zindanlara atılıp tutsak edinmişlerdir. Onların yokluğunda Asil Türk Milleti’miz ve Türkiye Cumhuriyet’i bölünme/yıkılma aşamasına getirilmiştir!!!!
-Ergenekon'daki Kahraman Bozkurtlar çıktı, Fethullahçılar yargılanıyor, ABD Suriye'de yenildi, Büyük bir Ekonomik Kriz yolda, SIRA AKP hükümetinin devrilip yargılanmasındadır, ondan sonra SIRA ABD'nin Orta Asya ve Orta Doğu'dan tamamı ile yokedilip tekmelenmesine GELECEK, BU GÜNLERİ GÖRECEĞİZ, ÇOK YAKIN! EN BÜYÜK HEDEF TÜRK BİRLİĞİ'DİR!

ABD'nin Korkusu: Ya Türkiye NATO'dan Çıkarsa?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 04:05

ABD'NİN KORKUSU; TÜRKİYE YA NATO'DAN ÇIKIP KÜRT SORUNUNU ÇÖZERSE!

3.1-Ergenekon üzerinden ülke ve toplum kuşatıldı!


Ergenekon soruşturmasının ilk iki yılı (2008-2010) sol'da da yoğun bir tartışmaya yol açtı. Bu tartışmada liberal, ikinci cumhuriyetçi ve İslamcı çevrelerin sosyalist harekete yönelik eleştirileri de önemli bir rol oynadı. Sol'un bir anlamda "demokrasi" sınavına da çekildiği bu tartışma, toplumu olduğu gibi, sosyalistleri de başlangıçta ikiye böldü.

Sosyalist harekete yönelik eleştiriler, Deniz Gezmiş ve bütün bir devrimci kuşağın bile "Ergenekoncu" ilan edildiği, bilimsel temelden ve tarih bilgisinden yoksun, küstah ve insafsız bir saldırıya dönüşmüş durumdaydı. Susurluk artığı, mafyalaşmış ırkçı-faşist bir çete ile sosyalist hareketin şu ya da bu şekilde ilişkilendirilmeye çalışıldığı tuhaf bir süreç yaşanıyordu.

Sosyalistler olası bir "darbe" girişimi ile bu girişime karşı verildiği varsayılan "demokrasi" mücadelesi ikilemine sıkıştırılmak isteniyordu. Başka bir anlatımla gerçekte olmamış, 2003'te yapılacağı iddia edilen ve fakat gerçekleşmeyen bir girişimden sözediliyordu. Ancak öyle bir hava estirildi ki, ülke sanki hemen yarın gerçekleştirilecek bir darbe tehdidiyle karşı karşıyaydı. Bu tehdide karşı ise geçmişte faşist darbelerin kitle tabanını oluşturan Soğuk Savaş beslemesi milliyetçiler, AKP, Gülen Cemaati ve her soydan gerici "demokrasi" mücadelesi veriyordu. Çizilen resim böyleydi.
Gerçekte ise bu ideolojik-politik kuşatma içinden AKP iktidarına "demokrasi" adına güçlü bir meşruiyet ve onay üretmek için olağanüstü çaba harcanıyordu. Öyle ki, bu sahte ikilem demokrasiyi AKP ile eşitliyor ve esas olarak toplumun ilerici güçlerini ya etkisizleştirmeyi ya da bu partinin arkasına dizmeyi amaçlıyordu.

Sol'un bir kesimi, kendi tarihsel referanslarından güç alan bir tartışma yürütmek yerine, kendisine sunulan zemin üzerinde hareket ederken, büyük bölümü ise sunulan bu sahte kilemi reddediyordu. Terörize edilen entelektüel ve siyasal ortama karşın, solun ana akımlarının bu kuşatmaya karşı direndiğini ve egemen söyleme teslim olmadığını saptamak mümkündü.

Ancak, liberaller üzerinden kurulan bu kuşatmanın, sol'un kimi öğeleri üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekiyordu. Dolayısıyla sol'da giderek derinleşme eğilimi gösteren sancılı bir ayrışma yaşanıyordu. Örneğin -inanılır gibi değil ama- dönemin ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, kendi partisindeki muhalifleri bile "ulusalcı" ve "Ergenekoncu" diye suçluyor, daha da kötüsü İslamcı gazetelere verdiği demeçlerle adeta "ihbar" ediyordu.
Ergenekon soruşturması dolayımıyla sol'a yönelik saldırılardaki yoğunlaşma, liberallerin ve İslamcıların toplum üzerinde ideolojik bir hegemonya kurma ihtiyacından kaynaklanıyordu.

Öyle anlaşılıyor ki, hâlâ bu topraklarda sosyalist entelijansiyayı teslim almadan ideolojik inisiyatifin ele geçirilmesi mümkün değildi. Ergenekon soruşturmasının "haklılığı ve doğruluğu" konusunda sol'u ikna etmeden bu inisiyatifi ele geçirmek ise neredeyse imkânsızdı.
Çünkü Türkiye'de Kontrgerilla olarak bilinen, yasa ve hukuk dışı anti-komünist "derin devlet" örgütlenmesinin bu ülkedeki 60 yıllık muhatabı solcular ve sosyalistlerdi. Kayıtlara geçen tarihsel bir gerçek vardı; 1960 ve 70'lerin devrimci kuşağı, Kontrgerilla ve onun sivil unsurları faşistlerle savaşmıştı. Sosyalist hareket binlerce mensubunu bu savaşta kaybetmiş, darbelere karşı direnmiş ve bu direnişin bedelini de ödemişti. Dolayısıyla bu direnişin onurunu da sonsuza kadar onlar taşıyacaklardı.

Öte yandan, diğer NATO ülkelerinde olduğu gibi Türkiye'de de Kontrgerilla sağcı, anti-komünist, NATO'cu ve Amerikancıdır. Bu örgüt, İslamcıları bütün tarihi boyunca bir araç olarak kullanmıştır. Dolayısıyla Kontrgerilla'nın tasfiye edildiği konusunda sol'u ikna edemediğiniz takdirde, gerçek6 anlamda bir sonuç alamazsınız. Dahası örtülü İslamo-faşist darbe için bir meşruiyet zemini oluşturmanız da mümkün değildir.
Durum böyle olmasına karşın, adeta tarihin bir şakası gibi "derin devlet", Kontrgerilla vb. gibi faşizan Soğuk Savaş yapılanmaları sol'da arandı. Ortada tam bir komedi vardı. Üstelik insanların zekalarıyla alay edilen, müstehcen bir komediydi bu.

Böyle büyük bir sahtekârlık, böyle sinsi bir "psikolojik harp" operasyonu ve böyle alçakça bir hafıza silme projesi görülmüş değildi. Ne kadar eleştirirsek eleştirelim, bizden, Yalçın Küçük gibi sosyalistlerin "darbeci", derin devletin elemanı, faili meçhul cinayetlerin suç ortağı, faşist katliamların faili olduğuna inanmamızı istiyorlardı.

Sol içi bütün eleştirilere karşın, İşçi Partisi (İP) ve Doğu Perinçek'in temsil ettiği geleneğin, geçmişte Kontrgerilla örgütlenmesinin ve MİT operasyonlarının deşifre edilip açığa çıkarılmasında önemli bir rol oynadığını kabul etmeyen var mı bilmiyorum. Ancak, yine bize vaaz edilenlere bakılırsa, İşçi Partisi, Türkiye'deki darbeci ve Ergenekoncu örgütlenmenin neredeyse eksenini oluşturuyor.

Böyle büyük bir yalan görülmüş değildir. Ama işin asıl acıklı yanı şuydu; bazı solcular bu büyük yalana inandılar.
Beğenelim ya da beğenmeyelim, Doğu Perinçek Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde önemli bir aktör ve bu tarihin bir parçasıdır. Hayatı hapishanelerde geçmiş, ağır işkenceler görmüş bir siyasi liderdir. NATO'cu, Amerikancı katiller, Kontrgerilla operasyonları, Maraş katliamı, faşist cinayetler dururken, bütün bunların sorumlularından birinin İP ve Perinçek olduğunun bize yutturulmaya çalışılması, düpedüz salak yerine konulmaktır.

İşçi Partisi'nin ideolojik ve politik çizgisini eleştirmek başka, insan aklı ve mantığının kabul demeyeceği, hiçbir gerçek kanıta dayanmayan böyle bir yalanı ciddiye almak başkadır. İnanmak büyük6' oyuna gelmektir.

Hiç şüphe yok ki, bu komplo her geçen gün başka sosyalistleri de içine alarak genişleyecektir.
Olayların gelişim seyri bu yöndedir. Hanefi Avcı operasyonu nedeniyle, sosyalist harekette Kurtuluş grubu/örgütü diye bilinen çevrenin liderlerinden Mahir Sayın da hiç beklenmedik anda Ergenekon şüphelisi haline getirilmiştir. Hem de bu çevre başlangıçta Ergenekon soruşturmasına destek verdiği halde. Tarihin cilvesi işte!

Bu arada her nasılsa, Ergenekon soruşturmasında polis yok, İslamcılar yok, özel harpçiler yok, Özel Harp Dairesi yok, MHP yok ve ülkücüler yok. Ama İşçi Partisi var, Doğu Perinçek var, Yalçın Küçük var, Merdan Yanardağ, Soner Yalçın var, Nedim Şener var, Ahmet Şık var, Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu gibi solcu ya da cumhuriyetçi olarak tanınan üniversite rektörleri var, aydınlar var.

İşçi Partisi'nin Silahlı Kuvvetlere yönelik ilgisi biliniyor. Öyle anlaşılıyor ki bu alanda belli bir örgütlenmeye de sahip. Ocak 2008'de MİT'in Genelkurmay Başkanlığına İP'in "Karargâh Evleri" adıyla Türk Silahlı Kuvvetleri içinde örgütlendiğine ilişkin bir ihbarda bulunduğu dava dosyalarında mevcut.
Ancak, bu örgütlenmenin Kontrgerilla yapılanması olduğunu söylemek için insan aklının sınırlarını zorlamak gerekiyor. Eğer böyle ise, geçmişteki kimi devrimci grupların Ordu içindeki örgütlenmelerini de kolaylıkla aynı kategoride değerlendirmek ve suçlamak mümkün. Sadece 12 Mart döneminde THKP-C davasından yargılanan devrimci/sosyalist subay sayısı yaklaşık 300'dür.

Hatırlanacaktır; 12 Mart ve 12 Eylül'de binlerce devrimci ve solcu subay Ordu'dan ihraç edildi. Aralarında tutuklananlar ve işkence görenler oldu. Örneğin 3 devrimci teğmen 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Gölcük Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nin kararıyla idam edildi.

3.2-NATO ve ABD'nin büyük korkusu

Abdullah Öcalan'ın avukatlarına yaptığı açıklamalar nedeniyle yine biliyoruz ki, tutuklanan generaller Kürt sorununun bu topraklarda çözümü için bir girişim içindeydi. "Amerikasız ve Barzanisiz bir çözüm" geliştirmek için Öcalan'la görüşüyor ve yeni bir siyaset oluşturmaya çalışıyorlardı. Öcalan, Fırat Haber Ajansı'mn bültenlerinde de yeralan açıklamasında, "Benimle görüşen paşalan tutukluyorlar" derken bu girişimi anlatıyordu. (Bu konu kitabın ileriki bölümlerinde daha kapsamlı bir olarak yer almaktadır.)
NATO'dan çıkan, Kürt sorununu çözen, Rusya ve Çin'le ittifak yapan bir Türkiye, ABD'nin küresel ve bölgesel çıkarları için ölümcül bir tehdit oluşturmaktadır. Ergenekon operasyonunun gerçek anlamı budur. Bu operasyon ve tasfiye hareketinde, Amerikancı ve NATO'cu derin devlet (yeni kontrgerilla) önemli bir rol oynamaktadır.

Dolayısıyla ortada bir "temiz eller" soruşturması değil, son derece karmaşık, kirli ve gerici bir operasyon vardır.
Bu operasyon öyle yürütülmektedir ki, her dalgada gözaltına alınanların arasında bir Susurlukçu, eski bir MHP'li ya da bir ülkücü mafya mensubu sıkıştırılmakta ve böylece ilerici kamuoyunun desteği alınmaya çalışılmaktadır.
Örneğin Emniyet Özel Harekât Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin, 28 Şubat döneminde6 tasfiye edilmiş ve mahkûm olmuş bir polis şefidir. Bu mahkûmiyette belirleyici rol oynayan kişi de dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'dur. Daha da önemlisi; 28 Şubat döneminde, faili meçhul cinayetleri işlemekle suçlanan bu birim dağıtılmış, Özel Harekâtçı polis birlikleri Güneydoğu'dan çekilmiş ve Türkiye'nin değişik yerlerindeki karakollara tayin edilmiştir.

Yine aynı dönemde, Polis Örgütünün kazandığı olağanüstü güç geriletilmeye çalışılmış ve Emniyet'in elindeki ağır silahlar alınmıştır. Ama Ergenekon operasyonlarında 28 Şubatçılar ile Susurlukçu Özel Harekâtçılar aynı sepete konulmuştur.

Turgut Özal iktidarı döneminde başlatılan ve polisin silahlı bir güç olarak sistem içinde güçlendirilmesini amaçlayan proje, AKP iktidarı döneminde büyük bir hız kazanarak sonuçlandırılmıştır. Emniyet Örgütü sistem içinde olağanüstü bir güç kazanmış ve Fethullahçı ekibin egemen olduğu bir kuruma dönüştürülmüştür.

Polis artık adeta silahlı bir politik güç gibi hareket etmektedir. Türkiye, Ergenekon soruşturması ve operasyonlarıyla birlikte bir başka silahlı güce, polise dayalı bir darbe girişimi ile karşı karşıya kalmıştır.

3.3-AKP'nin iktidar ve güç kaynakları

Türkiye'de yeni yükselen ve artık orta ölçekli olmanın sınırlarını aşarak "büyük" kategorisine giren taşra sermayesi, iktidardan ve servetten daha çok pay almasının yolunun ülkeyi ve toplumu ABD ve emperyalizmin aktüel çıkarlarına uygun şekilde İslamcılaştırmaktan geçtiğini görmüştü. İşte AKP bu sınıf ve kesimlerin partisidir.

AKP hükümetleriyle birlikte, 28 Şubat döneminde başlayan sistemin Cumhuriyet'in başlangıç ilkeleri temelinde restore edilme süreci de kesintiye uğradı. AKP iktidarı döneminde gerçekleştirilen uygulamalara bakıldığında, toplumun ve devletin İslamileştirilmesi yönünde güçlü ve geri dönüş eşiğini aşan adımların atıldığını söyleyebiliriz.

AKP'nin ikinci seçim "zaferi" ile birlikte, askeri-bürokratik elit, İstanbul burjuvazisi ve yükselen taşra sermayesi arasında daha önce (2002'de) oluşan "zoraki" uzlaşma, giderek kalıcı ve organik bir ilişkiye dönüşüyordu.

Gerçek anlamda iktidar olmak için yüzde 34 ve yüzde 46,7 oranındaki oyun yetmeyeceğini gören AKP liderliği, ilk günden itibaren Batı'ya ve ABD'ye yöneldi. İçeride eksik olan iktidar kudretini dışarıdan alacağı güçle tamamlamaya çalıştı.
AB ve ABD üzerinden askeri bürokrasiyi sıkıştıran AKP, bu güçle gerçekleştirdiği Ergenekon operasyonlarıyla -ki bir siyasal şiddet durumudur- ordu komuta kademesini etkisizleştirerek bütün iktidarı ele geçirdi. Gerilimli AKP-TSK ilişkileri, yüksek komuta kademesiyle sağlanan uzlaşmayla6' sonuçlanmış görünüyordu.

Toplum, "ölüm gösterilerek sıtmaya razı" edilmek istendi. İktidar, Ergenekon soruşturması yoluyla bütün toplumsal muhalefeti tasfiye etmeye çalışıldı. Bu saldırı, yukarıda da belirtildiği gibi, yoğun bir ideolojik kuşatma eşliğinde gerçekleştirildi. Emniyet istihbaratının ve operasyon karargahının hazırladığı dosyalar, hiçbir filtreden geçirilmeden kesin doğrular ve hükümler olarak İslamcı ve liberal medyada kullanıldı. Medya üzerinden insafsız, ölçüsüz ve ahlak dışı bir kuşatma ve saldırı kampanyası sürdürüldü.
Zihinleri teslim almaya, yeni ideolojik kabuller oluşturmaya ve bir akıl tutulması yaratmaya yönelik bu gerici-liberal medya kuşatması 2011 Türkiyesi'nde devam etmektedir.

Ergenekon Savcısının hazırladığı iddianameye göre, "Hükümete karşı toplantılar yapmak, bu amaçla taban oluşturmaya çalışmak ve bu toplantılarda konuşmak" bile suç oluşturmaktadır. Bu suçun kapsamına girmeyen bir muhalefet örgütü, parti, dernek, sendika ve yayın organı var mıdır?

Yasaklanmak ve bir suça dönüştürülmek istenen şey toplumsal muhalefettir, siyasetin kendisidir.

Savcının iddianamesinde katiller ve maktuller aynı örgütün üyesi yapılmıştır.
Elinizdeki kitabın yayına hazırlandığı Ocak-Şubat 2011 Türkiyesi'nde hala 1950'li yılların Soğuk Savaş Amerikası'nda olduğu gibi toplumu terörize eden ve bütün muhalefeti etkisizleştirmeye yönelen Mc Carthy'ci bir rüzgâr esmektedir.

3.4-NATO'dan çıkalım diyenler tasfiye edildi

Ergenekon soruşturması üzerinden yürütülen "demokratikleşme, derin devletin ya da Kontrgerilla'nın tasfiyesi" şeklindeki palavranın kısa süre içinde açığa çıkmasını doğrusu kimse beklemiyordu. Bu operasyonun, Türkiye'nin küresel düzen içindeki yeni yerinin tayin edilmesine yönelik bir çatışma ve "psikolojik harp" harekâtı olduğu artık hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde daha soruşturmanın ilk aylarında ortaya çıktı.
Bu soruşturma, AKP iktidarına, ılımlı İslam rejimine ve ABD'nin bölge siyasetlerine "demokrasi" adına toplumsal ve tarihsel bir meşruiyet üretme çabasından başka bir şey değildi. Ve ne yazık ki, "derin devletin tasfiye edileceği" gibi iyi niyetli beklentiler büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlandı.
AKP iktidarı, Susurluk artığı ırkçı-faşist bir mafya çetesine yönelik operasyonu, toplumu sindirmek, muhalefeti susturmak, TSK gibi kimi kurumlarda yaygınlaşan ABD ve NATO karşıtı eğilimleri tasfiye etmek için bir araç olarak kullanıyordu.

Bu analiz, artık bir hipotez olmaktan çıkmış ve bir olgu haline gelmişti.
Bu arada, serbest piyasa ekonomisinin, en hafif deyimle 'sorgulanmasına' yol açan 2008-2009 ekonomik kriziyle birlikte giderek işlevsizleşen liberal ve sol liberal aydınlar tam anlamıyla entelektüel bir sefalet sergiliyordu.
Öyle ki, Batıcı ve serbest piyasacı olduklarını gizlemeyen bu liberal yazıcılar, istihbarat örgütlerinin oyuncağı haline gelen yayın organları ve köşelerinde, artık Amerikancı ve NATO'cu olduklarını da ilan etmekten sakınmıyorlardı. Bu nedenle, anti-emperyalist olmayı "ayıp" sayıyor, küreselleşmeyi kutsuyor, yurtseverliği milliyetçilikle eşitlemeye çalışıyorlardı. Herkesi ihanete zorluyorlardı. Çünkü6* herkesin ihanet ettiği yerde hain de yoktu.
Ergenekon operasyonunun amacı gerçekte neymiş, bu bölümde şimdi buna biraz daha yakından bakalım.

Önce Zaman gazetesi yazarlarında, liberal-İslamcı Prof. Dr. İhsan Dağı'nın yazdıklarından uzunca bir alıntı:

"Ergenekon, devlet içinde bulunan resmi bir yapının deformasyona uğramış hali. Kökleri de belli: Özel Harp Dairesi, Türkiye'nin NATO'ya girmesinden sonra Avrupa'daki birçok NATO ülkesinde olduğu gibi bizde de örgütlendi. Mali kaynakları, teçhizatı NATO'dan sağlandı. Amaç, Soğuk Savaş döneminde ülkenin muhtemel bir Sovyet işgaline uğraması veya komünist bir ihtilâle maruz kalması durumunda 'sivil direniş'i örgütlemekti.
"Peki, böyle bir ülkede elli yıldır Batı güvenlik sistematiğinde bulunan bir ordunun Rusya yanlısı, NATO, ABD ve AB ile işbirliğine karşı 'Rusçu' bir kliğin eline geçmesine seyirci kalır mı?

"Malzeme elde, Rusçu ekip güçlenmiş; NATO'nun ikinci büyük ordusu, 'ABD ve AB ile işbirliğini bırakıp Rusya ve İran'la ittifak kuralım' diyen bir MGK Genel Sekreteri çıkarmış. Son dalgada gözaltına alınanlardan Tuncer Kılınç'ın, bu 'stratejik ufkunu' ilan etmesinin ardından 7 yıl geçmiş. Bu düzeydeki bir askerin böylesine derin bir 'stratejik yeniden yapılanma' yolu gösterdikten sonra makamında kös kös oturmuş olabileceğini kimse düşünmüyordur herhalde. (...)

"Dahası Ergenekon'dan yargılananlardan Şener Eruygur bu ülkede Jandarma Genel Komutanı olmuş, yine Ergenekon sanıklarından Hurşit Tolon 1. Ordu Komutanı olarak Genelkurmay Başkanlığı'na giden yolun en başına kadar gelmiş. NATO'yu Türkiye için en büyük tehlike olarak ilan edip, bir NATO ordusunun bu kadar tepesine çıkmış bir grubun varlığı şaka değil, bütün Batı ittifakı mensuplarının kaygıyla izleyeceği bir durum.

Demek ki neymiş? Ergenekon operasyonlarının ve davasının amacı darbeleri önlemek ve ülkeyi demokratikleştirmek değilmiş. Asıl neden Türkiye'nin NATO'dan çıkmasını, ABD'den uzaklaşmasını ve Doğu'da Batı'yı dengeleyecek yeni ittifaklar kurulmasını önlemekmiş.
Bir NATO ordusunda ihsan Dağı'nın tarif ettiği eğilimde bir ekibin inisiyatif kazanması, ABD'nin küresel ve bölgesel çıkarları ve siyasetleri için ölümcül bir tehdit demektir. Kendi siyasal ve toplumsal

projelerini hayata geçirmek için ABD ve Batı'yla çatışmak yerine onunla bütünleşmeyi en uygun yol olarak gören ılımlı İslamcılar için de...

ABD'nin küresel siyasetlerini çok demokratik ve özgürlükçü gerekçelerle savunan Taraf gazetesi yazarı ve Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar -ki kendisi Amerikan istihbarat örgütleriyle derin ilişkisini hâlâ açıklayabilmiş değildir - bir adım daha ileriye gidiyor:

"On üç yıl Washington'da gazetecilik yaptım. Bu yıllar bana, ABD'nin Türk ordusuyla arasındaki ilişkinin kalıcı biçimde yıpranmasını asla istemeyeceğini öğretti. Bununla beraber Amerikan siyasetinin ve ordusunun Türkiye'yi iyi tanıyan mensuplarının, TSK'nin Soğuk Savaş sonrasındaki performansına kuşkuyla baktıklarına da birçok kez tanık oldum.

"Türk ordusunun Washington'da, 'gitgide Batı'dan kopan, bazı unsurlarıyla Rusya'nın etki alanına giren, AB sürecini baltalamaya çalışan, Kıbrıs'ta çözümü engelleyen, demokratikleşmeyi içine sindiremeyen, 1920'lerin zihniyetine tutsak, küreselleşmeden de Türkiye'nin küreselleşmesiyle uyumlu değişimlerden de, giderek Türkiye toplumundan da kopuk' bir kurum olarak algılanmaya başladığını gözlemledim.
"Yukarıda aktardığım gözlemin yol açabileceği kestirmeci yorumların farkındayım. Ama bu gözlemden, Ergenekon soruşturmasında ABD parmağı olduğu sonucu çıkmaz. Doğru teşhis, İhsan Dağı'nın da yazdığı gibi, TSK'nin üst kademesinin Ergenekon soruşturmasına engel olmayarak kendini
Batı ittifakı içinde yeniden konumlandırmaya çalıştığıdır."!

İşte böyle... Birincisi, herhangi bir NATO ordusunda, kimseye "NATO'dan çıkalım" dedirtmezler; ikincisi, TSK komuta kademesi Ergenekon operasyonlarına yeşil ışık yakmadan bu dava sürdürülemezdi. Komuta kademesi, tıpkı 12 Mart 1971'de olduğu gibi, deyim uygunsa, silah arkadaşlarını sattı.

Farkında olsun ya da olmasınlar, bu kirli operasyonuna (psikolojik harp) şu ya da bu düzeyde katkıda bulunan liberaller ne der bilinmez ama, bu çevrelerin aldıkları siyasal ve entelektüel tutum ile ABD, NATO, TSK üst kademesi, Hükümet ve "yeni kontrgerilla" arasında büyük bir paralellik vardır.

Büyük soru şudur; Soğuk Savaş sonrasında Varşova Paktı dağıldığı halde NATO varlığını neden sürdürüyor?

NATO bu sorunun cevabını Haziran 2004'de yapılan İstanbul Zirvesinde verdi. Bu zirvede NATO, imparatorluk projesini yürüten ve fakat bu projenin maliyetini tek başına karşılama gücüne sahip olmayan ABD'nin baskısıyla yeni bir tehdit değerlendirmesi yaptı. NATO bu tehdit değerlendirmesiyle kendisini tekrar tanımladı; "Küresel teröre ve radikal İslama karşı savaş!"
Evet, inanılır gibi değil ama dünyanın en büyük askeri paktı ve savaş makinesi "terörle" mücadele etmek için varlığını sürdürmeye ve bu yeni tehdit değerlendirmesine uygun olarak konumlanmaya karar verdi.

Durum böyle olmasına karşı, Türkiyeli liberaller, muhafazakarlar ve İslamcılar büyük bir utanmazlıkla bu savaş paktının artık eskisi gibi olmadığını ve demokrasiyi savunduğunu yazmaya başladılar. Çünkü, NATO artık Türkiye'de bütün Ortadoğu'ya model olacak bir ılımlı İslam rejimi istiyordu. Bütün yozlaşmışlığına karşın kamucu özelliklerini koruyan Kemalist devleti, liberallerin deyimiyle askeri bürokratik vesayetin ortadan kaldırılmasını destekleyecekti.

Burada hemen bir saptama yapılmalıdır; sınıflar üstü bir rejim gibi tanımlanan, böylece işbirlikçi-tekelci sermayenin egemenliğini ve iktidarını gizleyen "vesayet rejimi" kavramı, siyasal gericiliğin teorisi ve yeni rejimin önünü açan saçma ve bilim dışı bir yaklaşımdır.
Entelektüel sefalet öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, dünyanın en büyük savaş ve terör örgütü, Gladyo'nun yatağı ve patronu NATO'nun artık "demokrasi için" çalıştığı bile ileri sürülmeye başlanmıştır.

İşte tam burada Prof. Dr. Mehmet Altan'ın "NATO'nun dönüşü" başlıklı yazısıyla devam edelim. Çünkü Mehmet Altan bu soruya, "Neden NATO var?" sorusuna inanılır gibi değil ama böyle bir cevap veriyor. Üstelik Ergenekon operasyonuyla ilişkilendirerek çok "demokratik" bir cevap...

Göz atalım:

"NATO kurulduğunda Sovyet'lere karşı en vurucu ölüm makinesi, Soğuk Savaş'ın en keskin kılıcıydı... Sovyet'lerin ardından nitelik değiştirdi. NATO 1949 yılında kurulmuştu... Nitelik değişiminin en şaşırtıcı virajı ise, 1998 yılında NATO'nun ellinci kuruluş yılını kutlarken yaşandı. Örgüt 'demokrasiyi korumayı' da temel hedefi haline getirdi. Kendi halkına eziyet eden Miloseviç'in ülkenin 'hükümranlık' hakkına pabuç bırakmadan NATO tarafından devrilmesi bu açıdan bir milattır...

"Batı'yı boşlayarak NATO'dan ayrılmak, bölgedeki diktatörlüklerle, hatta din devletleriyle ittifaklara gitmek üst düzey askerler tarafından dillendirilir oldu... (... ) Tuncer Kılınç, 'NATO'da en uzun süre görev yapan Türk Paşası'... Ama MGK Genel Sekreterliği görevinin hemen başlarında, 'Çin, Rusya, İran ve Suriye ile ittifak kuralım' diyen de o oldu... (... ) Ergenekon Terör Örgütü sadece içeride bir darbe girişimi değil... Türkiye'yi 'Batı'daki demokrasi ittifakından' koparma girişimi... (... )

Özetle

NATO askeriye üzerinden tekrar geriye dönüyor denilebilir..."IAU Nasıl ama? NATO ve demokrasi... İnanılır gibi değil!
Yani NATO'ya, ABD emperyalizmine, işgale, Irak'taki barbarlığa karşı çıktığınızda ya da Türkiye'nin bağımsızlığını savunduğunuzda hemen darbeci ve Ergenekoncu oluyorsunuz. Natocu olunca da demokrat!

Hani derin devlet tasfiye edilecekti? Hani Kontrgerilla ortaya çıkarılacak ve katillerden hesap sorulacaktı?
Mehmet Altan 2 Şubat 2004 tarihli Sabah gazetesindeki yazısında da aynı gerekçelerle ABD'nin Irak işgalini de desteklemişti. Bu yaman liberal-demokrat ve hatta solcu (!) akademisyen ABD ordusunun Ortadoğu'da Vahabiliği ezip diktatörleri devirerek İslam ve demokrasinin uyumuna dayalı rejimler kuracağını ileri sürmüştü.

Yine Taraf gazetesi yazarlarından Lale Sarıibrahimoğlu ise, Ergenekon operasyonunun ABD'nin isteğiyle yapıldığını, üstelik Amerikalı bir yarbayın makalesini kaynak göstererek ileri sürüyordu. Sarıibrahimoğlu bir tür "itiraf" niteliğindeki yazısında, ABD'nin Türk ordusu içindeki Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu ekibinden son derece rahatsız olduğunu ve bu ekibi tasfiye etmek istediğini belirtiyordu.

Lale Sanibrahimoğlu, 1991 Körfez Savaşı'nın ardından ABD'nin Kürt politikasından TSK'nin rahatsız olduğunu da belirttiği yazısında, Körfez Savaşı sonrası ABD'nin Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurma projesini adım adım hazırlamasının bu rahatsızlıkta belirleyici bir rol oynadığını ileri sürüyordu.

Sarıibrahimoğlu şöyle yazıyordu:

"Amerikan ordusundan emekli Yarbay Steve Williams, merkezi ABD'deki Western Policy Center için 30 Ekim 2002 tarihinde kaleme aldığı makalesinde, münzevi (dünya işlerinden çekilen) olarak nitelendirdiği Kıvrıkoğlu'nun, dört yıllık görev süresi boyunca bir kez olsun ABD'yi ziyaret etmezken Çin'i ziyaret etmiş olmasından duyulan rahatsızlığı dile getiriyordu.

"Aynı makalesinde emekli Yarbay Williams, 4 Kasım 2002 tarihinde, ilk yurtdışı ziyaretini ABD'ye yapmaya hazırlanan dönemin Genelkurmay Başkanı ve şimdi emekli olan Orgeneral Hilmi Özkök'ü, daha Batı'ya dönük olacakları anlaşılan yeni nesil Türk askeri liderlerinin öncüsü, etkin ve uluslararası forumlarda ehil bir muhatap olarak nitelendirerek, övüyordu. Emekli Yarbay Williams'ın zaten makalesinin başlığı da 'Türk askerinin Yeni Yüzü' idi."

Liberaller üzülür mü bilemem ama, demek ki sorun "demokratik" rejime karşı darbe yapmak filan değil, NATO'ya ve ABD'nin bölge siyaseüerine karşı çıkmak, çok yönlü ve görece bağımsız bir dış politika izlenmesi şeklindeki görüşlere sahip olmakmış. Yani ortada bir darbe değil "fikir suçu" var, iyi mi!
Emperyalist bir savaş ve saldın örgütü olan NATO'ya yıllarca karşı çıkmış bazı sol liberal çevreler, tipik bir "fikir suçu" ve suçlaması ile karşı karşıya olduğumuzun farkındalar mı? Evet, sadece NATO'dan çıkalım diyen askerler tasfiye ediliyor, darbeciler ve Özel Harpçiler (Kontrgerilla) değil.

3.5- Bir sol liberal nasıl despot olur?

Ergenekon soruşturması etrafında sürdürülen tartışma öyle şirazesinden çıktı ki, insan kimliğinde şu ya da bu şekilde "solculuk" bulunan bazı kişilerin takındıkları tutuma inanamıyor. Örneğin; kimilerine göre AKP iktidarını sadece cari hukuk zemininde eleştiriyor olsanız bile, diyelim ki, bir anayasa yorumu ortaya atıyor ve tartışıyorsanız, bu durum sizin Ergenekoncu olarak suçlanmanız için yeterli. Üstelik durum böyle olunca size hukukun uygulanması da gerekmiyor.

Yani farklı ya da aykırı bir fikir ileri sürüyorsanız pekâlâ hakkınız ve hukukunuz çiğnenebilir. Dahası kanunsuz şekilde gözaltına alınıp tutuklanabilirsiniz bile! Çünkü ya AKP hükümetini destekleyeceksiniz ya da Ergenekoncu ve darbecisiniz! Size sunulan ikilem bu.

Bir zamanlar Türkiye solunun önde gelen aydınlan arasında sayılan, üstelik muhalif görüşleri nedeniyle geçmişte hukuku ve hakları çiğnenen bazı kişilerin yazdıklarını okuyunca, insan şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyor, kanı donuyor. Örneğin Murat Belge şunları yazabiliyor:
"İbrahim Şahin'i mahkûm ettiren (Sabih) Kanadoğlu'ymuş. İkisi nasıl aynı yapılanmada yer alabilirmiş? (... ) Sabih Kanadoğlu'nun böyle bir yapılanmada bir işlev üstlendiğine dair herhangi bir şey söyleyemem. Ancak, söz konusu cepheleşmede nerede durduğu bellidir ve 367'nin mucidi olarak demokrasiye ve hukuka "bağlılığı" da, bence, bellidir. Onun için, evine gelinmesini "hukuka saldırı"
diye nitelendiremem."

İşte bu kadar... Liberal de olsa, bir solcu aydın (sosyalist olmayı bir yana bıraktık) işte böyle acımasız bir despota dönüşür. Dahası yeni düzenin sözcüsü haline gelir ve iktidardan doğru konuşmaya başlar.

AKP hükümetine karşı hukuki bir mütalaa, farklı bir görüş ileri sürdüğünüzde -ki çok sayıda saygın anayasa hukukçusu da Sabih Kanadoğlu ile aynı görüşteydi- sizin hukukunuz da çiğnenebilir. Belli mi olur belki kaosa yol açabilirsiniz. Bu durumda eviniz polis tarafından basılabilir, kitaplarınıza, elektronik haberleşme araçlarınıza, dosyalarınıza, yazılarınıza, belgelerinize el konulabilir. Çünkü bu "cepheleşmede nerede durduğunuz bellidir" ve başka da bir kanıta gerek yoktur!

Hatırlatmak gerekli mi bilemiyorum ama, demokrasilerde "suçluların" bile hakları vardır. Murat Belge bunları bilmez mi? Bilir! Ama o artık iktidardan konuşmaktadır, tercihini iktidardan, yeni zalimlerden yana yapmıştır. Çünkü bırakın Murat Belge'yi, herhangi bir taşra adliyesindeki kıdemli bir mübaşir (duruşma salonu görevlisi) bile bu görüşü hukuken savunamaz, utanır.

Altını çizerek bir kez daha vurgulamakta yarar var sanırım; liberalizm serbest piyasa ekonomisi ile demokrasi arasında doğrudan bir bağ kurar. Piyasa ekonomisi olmadan demokrasinin de olamayacağını ileri sürer. Üstelik bunun için ortaya ikna edici hiçbir kanıt da koymaz. Daha da önemlisi, demokrasiyi sınıflar üstü bir rejim diye sunar ve böyle bir toplumsal algının oluşturulmasını sağlamaya çalışır.
Oysa serbest piyasanın hem maddesi hem de ruhu özel mülkiyettir. Sınıflı toplumdur, eşitsizlik ve adaletsizliktir. Aslında yapılan her seçim ise, son çözümlemede bu nesnel durumun halka onaylatılmasından başka bir sonuç yaratmaz. Gerisi palavradır.

3.6- Davanın neden kitle desteği yok?


Türkiye'de Uzunca bir süredir "Ergenekon soruşturmasının arkasında neden Susurluk skandalındaki gibi bir kitle desteği yok?" sorusunun yanıtı arandı durdu. Bu soruyu genellikle liberal ve muhafazakar çevrelere mensup kişiler soruyordu. Bu soruda örtük bir şaşkınlık bulunduğu da hemen göze çarpıyordu.

Sağ ve sol kesimleriyle liberaller, Susurluk olayından daha kapsamlı ve iddialı bir soruşturma olduğu halde, Ergenekon için toplumun neden sokaklara çıkmadığını (ışık söndürme eylemi gibi) açıklamakta zorlandılar. Bu soruşturmanın bir arınma ve demokratikleşme olduğuna, 'derin devletin' ya da Kontrgerilla'nın tasfiye edilmek istendiğine kesin olarak iman ettikleri için, böyle bir toplumsal desteğin oluşmamasına da bir anlam veremediler..
Varsın bu soruşturmayı AKP sürdürüyor olsun, onlara göre bu operasyon sistemin demokratikleşmesi için bir fırsat yaratıyordu. Yapılması gereken iş, soruşturmayı derinleştirmesi ve yaygınlaştırması için AKP'nin teşvik edilmesi ve zorlanmasıydı. Bunun için gerekirse hukuk da insan hakları da çiğnenebilirdi. Önemli olan darbecilerin yargılanmasıydı. AKP'ye soruşturmayı sonuna kadar götürmediği için muhalefet etmek gerekiyordu. Muhalefetse bu da bir muhalefetti.

Liberallerin ve sol liberallerin bu soruya tatmin edici bir yanıtı vermeleri mümkün değildi. Çünkü yukarıda özetlemeye çalıştığım bu bakış yanlış bir kurguya dayanıyor ve hatalı bir varsayımdan hareket ediyordu.

Dünyanın içinden geçtiği iktisadi, siyasal, felsefi süreçleri hesaba katmadığı, emperyalizmi neredeyse yok saydığı, bölgesel ve küresel çatışma alanlarını ve kırılma noktalarını dikkate almadığı, ülkedeki iktidar yarılmasını ve çatışmasını göremediği, kısacası olup bitenleri doğru değerlendirme yeteneğini yitirdikleri için bu soruya gerçek bir yanıt vermeleri de neredeyse imkânsızdı.

Durum böyle olunca, bir süre sonra liberal ve pek demokratik parmaklar sol'u işaret edecek ve bütün suçu sol'a yüklemeye çalışacaklardı. Sol'un ana akımlarının, önde gelen sözcülerinin ve sosyalist aydınların Susurluk'un aksine bu soruşturmaya destek vermemesini, en azından geniş bir kesimin bu operasyonlara kuşkuyla yaklaşmasını kabul edemiyorlardı. Dahası Ergenekon operasyonlarına geniş bir toplumsal onayın oluşmamasını da bu duruma bağlıyorlardı. Bu durum onlan giderek öfkelendiriyordu.

Bu nedenle sol'un önemli bir kesimini, kimi partileri, kitle örgütlerini, sendikaları ve kişileri ahlaksız şekilde darbecilikle, statükoculukla, askeri vesayetçilikle ve ulusalcılıkla vs. suçlamaya başlıyorlardı.
Burada tarihsel bir bilinçaltı işliyordu aslında. Çünkü solun desteği ve onayı olmadan bu soruşturma hem toplumun gözünde meşruiyet kazanamayacak hem de istenen sonuçlara ulaşamayacaktı. Bunu görüyorlardı.

Toplumsal hafıza, Kontrgerilla'nın bu topraklardaki yaklaşık 60 yıllık mağdurlarının devrimciler, solcular, sosyalistler olduğunu unutmuyordu. Türkiye'de derin devlete, Kontrgerilla'ya karşı direnen, onunla savaşan yegâne gücün sol olduğunu biliyordu. Toplumsal vicdan, kayıtlardan silinmeye çalışılan bu sicili korumakta direniyordu.

Susurluk eylemlerine destek veren toplum kesimleri, bu soruşturmada bir şeylerin doğru gitmediğini ' ve bir haksızlık yapıldığını hissediyordu.
Ergenekon soruşturmasının sol'a doğru genişletilmesini, Kontrgerilla'nın sol'da aranmasını, bu toprakların ilerici birikimine saldınlmasını, insan aklının ve bilimin yerine teolojik literatürün geçirilmeye çalışılmasını en hafif değerlendirmeyle belirtirsek eğer; kamuoyu "garip" karşılıyordu.
İnsanlar daha dün Susurluk katillerine "kahraman" diyen, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerini büyük bir hararetle destekleyen Nazlı Ilıcak gibilerinin demokrasi havariliğini samimi bulmuyordu. Bu nedenle, Nazlı Ilıcak'larla birlikte "Darbeye dur de!" eylemlerinde omuz omuza yürüyen bazı solcuların çağrılarına da kuşkuyla bakıyordu.

İnsanlar, hatta bu ülkedeki sağcılar bile, yüzlerce militanı yargısız infazlarda Kontrgerilla tarafından öldürülen Dev-Sol'un (DHKP-C) Ergenekon örgütü tarafından yönlendirildiğine, PKK'nin silahlarının bu örgüt tarafından gönderildiğine, gözaltına alınan sosyalistlerin bu yapılanma ile ilişkili olabileceğine hiç inanmadılar.

ABD ve NATO'nun yeni tehdit değerlendirmesine uygun olarak bazı radikal İslamcı örgütlerin de Ergenekon tarafından kurulduğu iddiasının bugün gündeme getirilmesini ciddiye almadılar. Çünkü anti-komünist, milliyetçi ve sağcı bir yapılanma olan Kontrgerilla'nın tasfiye edildiğini ileri sürülen bu operasyon sırasında tek bir sağcının ve İslamcının gözaltına alınmadığını gördüler. Dolayısıyla bütün bu iddiaların bir palavra, asıl operasyonu gizleyen büyük bir yalan olduğunu sezdiler.

Öte yandan Ergenekon soruşturması, Kontrgerilla'nın tasfiye edilmesi, çetelerin dağıtılması, katillerden hesap sorulması gibi bir amaca da sahip değildir.

Yukarıda da belirttiğim gibi, Ergenekon soruşturması NATO'cu ve Amerikancı bir ılımlı İslam darbesinin aracıdır. Derin devletin, NATO'nun küresel tehdit değerlendirmeleri ve ABD'nin bölgesel siyasetleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmasıdır.

Ergenekon davası, Aydınlanma'nın kazanımlarına karşı bir saldırıdır. Negatif ya da pozitif bir anlam yüklemeden ve sadece durum tespiti yapmak bakımından belirtirsek eğer; Cumhuriyet'in başlangıç ilkelerinde bir kırılma yaratma ve dönüştürme operasyonudur.
Ve nihayet bu soruşturma, Soğuk Savaş sonrasında egemen sınıflar arasında ortaya çıkan yön ve program farklılaşmasının yarattığı bir iktidar mücadelesinin dışa vurumudur. Soruşturmanın "derin" anlamı budur.

Dramatik olan da şudur; uzak olmayan bir gelecekte, Ergenekon operasyonuna "kayıtsız şartsız" destek veren kimi solcu çevreler bu tutumları nedeniyle utanacaklar. Çünkü birileri konuşacak, somut kanıtlar ortalığa saçılacak ve gerçekte neler olup bittiği tartışmasız şekilde gün ışığına çıkacaktır. İşte Hanefi Avcı bu yönde ilk çıkışı yaptı, arkasından başkalarının geleceğine ise hiç kuşku yok.
Yakın tarihin bütün kirli iş ve suçlarının bu soruşturma aracılığıyla Ergenekon isimli hayal bir yapılanmaya yüklenerek aslında gerçek Kontrgerilla'nın aklanmaya çalışıldığı anlaşılacaktır.

Sonuç olarak; sol'un bütünüyle onay vermediği bu soruşturmaya toplumsal bir desteğin gerçekleşmesi ve bu desteğin eyleme dökülmesi, olayın doğası gereği mümkün değildir.

Kaynakça
Kitap: BİR ABD-AKP-CEMAAT PROJESİ ERGENEKON DARBESİ
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ergenekon Davası, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Asil Türk Milleti

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir

cron