Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ergenekon'da ABD Etkisi, Mc Karthy'cilik ve İslamo-Faşizm

-Ergenekon Destanı Atalarımızın Şanlı Destanı’dır.
-Ergenekon Davası'nda Yargılanmaya çalışılan Türk Milleti ve Atatürk'tür. Bu yargılamayı yapan A.B.D'dir.
-1990'ların başından beri, Eşref Bitlis önderliğindeki T.S.K. Ortadoğu'da A.B.D.'nin bütün planlarını altüst eden tek güç idi.
Bu yüzden AKP döneminde T.S.K. asimetrik psikolojik savaşlarla itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor, “Mehmetçik düşmanlığı” tavan yaparken, başbakanlık koltuğunda oturan şahıs a.b.d. askerlerinin sağ sağlim evlerine dönmesi için dua ediyor.
-6. yüzyılda, Çin emperyalizmi yüzünden yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olan ve tutsak edilen Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalan tek çocuğu, Ergenekon Destanı’nda dişi bir Kurt tarafından yetiştirilip büyütülmüştür. Bu çocuk yıllar sonra soyunu devam ettirip, bir Cihan Devleti olan ve Çin emperyalizmini mağlup edecek olan Gök Türk İmparatorluğu’nu kurmuştur.
-Aşina Aşireti, Türk Soyunun Karluk Boyundandır. Uygurlarda Karluk Boyundandırlar.
-Göktürkler döneminde Çin emperyalizmi, Göktürkleri yıkabilmek için, içten parçalama stratejisini uygulamıştır. Nitekim Gök Türkler’in yıkılışı Çin emperyalizminin kullandığı Uygurlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
-Şimdi günümüzde olanlara bakarsak, Silivri’de, Hasdal’da, Metris’te tutsak edilen Kahramanlarımız, işte bu 6. yüzyılda hayatta kalmayı başaran tek Türk çocuğunun evlatlarıdır.
Günümüzdeki Gök Türk Hanedanlığını tarif edelim:
1. Türkiye Cumhuriyeti’nin Koruyucuları olan Oğuz Boyundan Atatürkçü’ler = Gök Türk İmparatorluğu’nu kuracak olan Karluk Boyundan Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalmayı başaran tek çocuğu.
2. Amerika = Gök Türk’leri entrikalarla içten yıkmaya çalışan Çin Emperyalizmi
3. A.B.D tarafından kullanılmakta olan ve Türkiye Cumhuriyet’ini yıkmayı hedefleyen Atatürk ve Cumhuriyet Düşmanı Yobaz AKP’li kitle(Oğuz Boyundan) = Çin Emperyalizminin Gök Türk İmparatorluğunu yıkmak için kullandığı Uygur Türkleri(Karluk Boyundan)
4. Türkiye Cumhuriyeti(Oğuz Boyundan) = Gök Türk İmparatorluğu(Karluk Boyundan)
5. SONUÇ: Türk Milleti elinde sonunda emperyalist devleti yıkacaktır, parçalayacaktır, darmadağan edecektir!
-Günümüzde yargılanan sözde Ergenekon Örgütü, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin Tam Bağımsızlığını canları pahasına ebediyet için korumayı hedeflemiş olan Atatürk’ün Askerlerinden oluşan Milli bir Örgütlenmedir(herhangi yasa dışı bir faaliyette bulunmayan).
-Bu örgütlenme, 1980 darbesi sonrasında ayaklanan/özüne-dönen namuslu ve şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının önderliğinde başlamıştır. Yani, bu örgütlenme, Atatürkçü ve Anti-Emperyalist düşünceye sahip olan Eşref Bitlis Paşa’mız ve onun yolundan yürüyen Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek’lerin A.B.D.’ye karşı verdikleri asil mücadeleler ile birlikte başlamıştır.
-AKP döneminde bu kutsal görevleri yürüten “D.Perinçek, T.Özkan, M.Balbay, E.Poyraz, Ç.Doğan, A.Uğur, E.Alan, V.Küçük, E.Gürses, İ.Selçuk, Ş.Eruygur, H.Tolon, L.Ersöz, S.Öztürk, D.Çiçek, H.Iğsız, S.Yalçın, B.Pehlivan, B.Terkoğlu, D.Yıldırım, V.Küçük, İ.Başbuğ, A.Yıldırım” gibi Atatürkçüler, “Ergenekon”, “Balyoz”, “Islak İmza”, “İnternet Andıcı”, “Kafes”, “ODATV”, “Spor’da Şike”, vs. gibi isimlerin verildiği ve hukukun çiğnendiği davalar ile birlikte zindanlara atılıp tutsak edinmişlerdir. Onların yokluğunda Asil Türk Milleti’miz ve Türkiye Cumhuriyet’i bölünme/yıkılma aşamasına getirilmiştir!!!!
-Ergenekon'daki Kahraman Bozkurtlar çıktı, Fethullahçılar yargılanıyor, ABD Suriye'de yenildi, Büyük bir Ekonomik Kriz yolda, SIRA AKP hükümetinin devrilip yargılanmasındadır, ondan sonra SIRA ABD'nin Orta Asya ve Orta Doğu'dan tamamı ile yokedilip tekmelenmesine GELECEK, BU GÜNLERİ GÖRECEĞİZ, ÇOK YAKIN! EN BÜYÜK HEDEF TÜRK BİRLİĞİ'DİR!

Ergenekon'da ABD Etkisi, Mc Karthy'cilik ve İslamo-Faşizm

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 04:00

ERGENEKON'DA ABD ETKİSİ, MC KARTHY'CİLİK, İSLAMO-FAŞİZM VE ORTAYOLCU AYDIN TAVRI

2.1- Arka plan; gerçekte ne oldu?


Ergenekon operasyonu ile Türkiye'de derin devletin tasfiye edileceği ve 2003-2004 yıllarında planlandığı ileri sürülen darbenin faillerinin yargılanacağı iddia edilmişti. Yukarıda da belirttiğim gibi, 2003-2004 yıllarında planlandığı söylenen darbe, eğer Deniz Kuvvetleri eski Komutanı E. Oramiral Özden Örnek'in "günlükleri" doğru ise, teşebbüs aşamasına bile geçmeden bitmiş, ABD ve AB'nin AKP hükümetini açıkça desteklediği görüldüğü için (yani bu durumda bir darbenin mümkün olmadığı gerekçesiyle) sonlanmıştır.

Ancak ortada başka bir olgu var; Soğuk Savaş sonrasında ABD'nin, gelecekteki muhtemel rakiplerini etkisizleştirmek için Ortadoğu ve Hazar Havzasındaki enerji kaynakları ve enerji nakil hakları üzerinde egemenlik kurma siyasetinin Türkiye'nin çıkarlarına uygun olmadığını düşünen; dahası Sovyetler Birliği ve Sosyalist Blok'un dağılmasından sonra oluşan boşluğun ve yeni küresel düzenin emperyal bir sıçrama yapmak için fırsat yarattığı varsayımıyla hareket eden Türk egemen sınıfların bir bölümü "ulusalcı" diye nitelendirilebilecek bir çizgi izlemeyi deniyordu. TSK içinde de bu yönde bir görüş mayalanıyordu.

Dolayısıyla; Geniş Ortadoğu'ya hâkim olmak isteyen ABD'nin, önemli bir bölgesel güç konumundaki Türkiye'yi ya tam teslim alma ya da ufalayarak güçten düşürme politikasına gelenekçi bazı Cumhuriyet kurumları tepki gösteriyordu. Bu kanada dahil olan TSK'nin bir kanadı da sorun çıkarma potansiyeli taşıyordu. Dönem değişmiş ve Türkiye'deki Soğuk Savaş güçleri arasında derin bir ayrışma ortaya çıkmıştı. Geleneksel iktidar bloğunun bir kanadı, yeni küresel düzen içinde "Avrasyacı"4' bir siyaset izlemenin "lig atlamak" için daha doğru olacağı görüşündeydi.
Öte yandan dinamosunu İstanbul burjuvazisinin oluşturduğu batıcı büyük sermaye çevreleri, küresel rekabette avantaj sağlamak ve bu arada Türkiye'nin çarpık kapitalistleşmeden gelen sorunlarını Avrupa'ya ihraç ederek aşmak için, AB ile entegrasyonun kaçınılmaz olduğunu ileri sürüyordu. Bu nedenle söz konusu çevreler AKP'ye büyük destek verdiler.

AKP, ikinci eğilimin sözcülüğüne soyundu. Çünkü iktidardan ve servetten daha çok pay isteyen, yükselen muhafazakâr-İslamcı sermaye için de bu politika, yukarıya tırmanmak için en uygun yoldu. Onlar da bu yolu tercih ettiler.

Ancak, batıcı büyük sermayenin hesaplamadığı bir olgu vardı; eğer geleneksel iktidar bloğunun bileşimi değişecekse, bu ancak kendi işgal ettikleri alanın daralmasıyla mümkün olacaktı. Bu nedenle büyük sermaye (ve tekelci medya) bir yandan AB'ye üyelik ve neo-liberal ekonomi politikalar (özelleştirme vs.) nedeniyle AKP hükümetini destekliyor, diğer yandan ise iktidar aracılığıyla servetin el değiştirmesinden büyük rahatsızlık duyuyorlardı. Genel seçimlerde AKP'yi destekleyen TÜSİAD'ın zaman zaman hükümeti çok sert bir şekilde eleştirmesinin altında yatan neden budur.
Sonuç olarak, ABD izlediği küresel ve bölgesel siyasetlerin önünde bir engel oluşturma potansiyeli taşıyan ulusalcı güçleri devletten ve bu arada TSK'den tasfiye etmek, toplumdaki etkinliklerini kırmak istiyordu. Çünkü bir ara yapılan anketlerde TSK içindeki anti-amerikan eğilim yüzde 80'lere ulaşmıştı. Washington, Irak işgalinden önce Türkiye'nin ABD'nin yanında savaşa girmesini isteyen 1 Mart 20034 Tezkeresi'nin Meclis'te reddedilmesi nedeniyle de TSK'yi suçluyordu. AKP iktidarı için de böyle bir operasyon, tam anlamıyla iktidar olmak demekti. Tayyip Erdoğan'ın Başdanışmanı Doç. Yalçın Akdoğan'ın deyimiyle "iç ve dış dinamikler bir değişim için örtüşüyordu".

İslamcı Yeni Şafak gazetesi yazarı ve iktidara en yakın isim olarak bilinen Fehmi Koru, şunları yazıyordu:

"5 Kasım 2007 tarihinde Beyaz Saray'da yapılan Tayyip Erdoğan- George W. Bush görüşmesi ile Ergenekon operasyonu arasında bir irtibat olduğuna inanıyorum. O görüşme PKK terörüne karşı ABD'nin geleneksel tutumunu değiştirdi, biliyorsunuz. Aynı görüşmede, Türkiye'nin demokratikleşmesinin önündeki diğer engellerin de konuşulmadığını bilemiyoruz.
Konuşulmuşsa, 'devlet içinde yuvalanmış çeteler' konusu da masaya getirilmiştir. Bu benim tezim."LAJ

Dolayısıyla, Ergenekon operasyonunu ile ağırlıklı olarak Ordu'nun "ulusalcı" kanadının tasfiyesi ya da etkisizleştirilmesinin amaçladığı saptanmalıdır. Dahası bu yolla ılımlı bir İslam rejim ya da aynı anlama gelmek üzere gerici-faşizan bir polis devleti kurmak istendiği açıktır. Bu hedefe 2010 Türkiyesi'nde önemli ölçüde ulaşıldığını söylemek mümkündür.

AKP hükümeti bu stratejik hedefine ulaşabilmek için, Susurluk artığı çetelere yönelik operasyonu ulusalcı güçleri tasfiye için genişletmiş, giderek bütün bir muhalefetin, bu arada sol'un da bastırılması için bu soruşturmayı bir sopa olarak kullanmaya başlamıştır.
Ergenekon operasyonu aslında Şemdinli olayı ile başlamış, Ankara'da "Atabeyler" soruşturması ile devam etmiş, Hrant Dink cinayeti, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve Danıştay saldırısı ile zirveye ulaşmıştır. Bütün bu provokatif olaylar zincirinin, daha dikkatli bakıldığında, Ergenekon operasyonunun hazırladığını saptamak mümkündür. Elinizdeki kitabın akışı içinde (sonraki bölümlerinde) bütün bu olaylar, özellikle Danıştay ve Dink cinayetleri mercek altına alınacaktır.

Dikkat edilirse bütün bu olaylardan hemen sonra, daha kanıtlar bile toplanmadan, kim oldukları henüz tam olarak tarif edilemeyen "ulusalcı" çevreler suçlanmıştır. Buraya bir "mim" koymak gerekiyor. Çünkü Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi olarak tutuklanan Erkan Yücel, Fethullahçı olduğu sicil dosyasına işlenmiş dönemin Trabzon Emniyet Müdürü (şimdi Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı) Ramazan Akyürek'in muhbiridir. Ve her nedense bütün bu olaylar olup biterken polis örgütüne yönelik tek bir soruşturma dahi açılmamıştır.

Aynı şekilde Danıştay saldırısını gerçekleştiren ve bir yüksek yargıcı öldüren Alparslan Aslan'ın verdiği ifadelere, yaptığı savunmaya, geride bıraktığı kanıtlara ve bağlantılarına bakıldığında yine aynı adrese çıkılmaktadır. Ancak, medya üzerinden polisin yürüttüğü "psikolojik harekât" başarılı olmuş ve neredeyse bütün ülke bu saldırıları "ulusalcı" denilen çevrelerin yaptığına inandırılmıştır.

Ancak ortada önemli sorular ve büyük bir kuşku olduğunu da unutmamak gereklidir. Somut ve ikna edici kanıtlar gösterilmedir. Çünkü bugüne kadar ortaya konulan kanıtların (fotoğraflar vs.) neredeyse tamamının sahte olduğu anlaşıldı. İşte tam bu noktada dikkatleri Fethullahçı istihbarat birimleri üzerinde toplamakta büyük yarar var.

2.2- Yeni Mc Carthy'cilik ve İslamo-faşizm

Türkiye'de toplum 2002 sonrasında, "ölüm gösterilerek sıtmaya razı edilmek" istenmektedir. İktidar, Ergenekon operasyonu ve soruşturması yoluyla bütün toplumsal muhalefeti tasfiye etmeye çalışmaktadır. Bu konuda hayli başarılı olduklarını kabul etmek gereklidir. Bu saldırı, yoğun bir ideolojik kuşatma eşliğinde gerçekleştirilmektedir. Emniyet istihbaratının hazırladığı dosyalar, hiçbir filtreden geçirilmeden kesin doğrular ve hükümler olarak İslamcı ve liberal medyada kullanılmaktadır.

Ergenekon Savcısının hazırladığı iddianameye göre, "Hükümete karşı toplantılar yapmak, bu amaçla taban oluşturmaya çalışmak ve bu toplantılarda konuşmak" suç oluşturmaktadır. Böyle bir suçlamanın kapsamına girmeyecek bir muhalefet örgütü, dernek, sendika, yayın organı yoktur. İstenirse bir köy kahvesinde dört kişinin bir sohbeti bile bu suçlama kapsamına alınabilir.
Ülkede, 1950'li yılların Soğuk Savaş Amerikası'nda olduğu gibi toplumu terörize eden ve bütün muhalefeti etkisizleştirmeye yönelen Mc Carthy'ci bir rüzgâr esmektedir. Örneğin savcının iddianamesinde İlhan Selçuk için sunulan kanıtlar şöyledir; üç köşe yazısı (yani Cumhuriyet gazetesinde herkesin okuduğu üç yazı) bir kitap ve telefon konuşmaları... Evet, kanıtlar böyle. İnanılır gibi değil ama bu telefon konuşmaları için iddianamede, "Şüpheli İlhan Selçuk çok tecrübeli olduğu için açıkça bir şey söylemiyor" denilmektedir.

Irkçı faşist bir mafya çetesi ile yan yana gelmesi mümkün olmayan ve "ulusalcı" diye nitelenen muhalefetin önde gelen isimleri aynı kazana atılıp karıştırılmıştır. Bu operasyonun kapsamına ironik şekilde sol da alınarak, kirletilmeye çalışılmaktadır. Savcının iddianamesinde katiller ve maktuller aynı örgütün üyesi yapılmıştır.

Böylece, bırakın "derin devlet"in tasfiyesini, geçmişte Kontrgerilla operasyonlarında kullanılarak Kürt muhaliflere karşı faili meçhul cinayetler işleyen, sabotajlar düzenleyen, yaygın olarak Dev-Sol (DHKP-C) örgütünün militanlarına karşı yargısız infazlar yapan, uyuşturucu kaçakçılığı ile uğraşan, halen çek-senet tahsilatı işlerini yürüten ve kumarhane işleten bir çeteden gerçek anlamda hesap sorulması da imkânsız hale getirilmektedir.

Oysa biz bunları tanıyoruz; onlar arkadaşlarımızın, kardeşlerimizin katilleridir. Ancak bu yapılanmanın, "Ergenekon" diye adlandırılan dava ile bir ilgisi yoktur. Bunu da biliyoruz.

Yeniden iddianameye dönersek; çok daha komik olan bir başka psikolojik savaş tezi var. Savcıya göre Ergenekon öyle bir örgüttür ki, hem İşçi Partisi'ni (İP) hem Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'ni (DHKP-C) hem İslami Büyük Doğu Akıncıları-Cephesi'ni (İBDA-C) hem Kürdistan İşçi Partisi'ni (PKK) hem Marksist Leninist Komünist Parti'yi (MLKP) ve hem de Hizbullah'ı (Kürt Hizbullahı) yönetmektedir. Son olarak bu listeye Devrimci Karargah örgütü ve Kurtuluş grubundan (Sosyalist Demokrasi Partisi/SDP ve Sosyalist Parti/SP'den) bazı isimler de eklenmiştir. İşte bize4 "derin devlet" ve "darbeci örgüt" diye sunulan yapılanma budur.

İddianamenin sadece bu yanı bile, ortada büyük bir komplonun bulunduğunu ve suçlamaların düzmece olduğunu ortaya koymaya yetmektedir. Milliyetçi, Türkçü, sağcı bir yapılanmanın, dahası anti-komünist ve NATO'ya bağlı bir "gayri nizami harp" örgütlenmesinin devrimci ve sosyalist gruplarlarla, dahası Kürt siyasal hareketiyle, yani net bir ifade ile belirtirsek PKK ile irtibatlı olduğunu iddia etmek komik olduğu gibi akıl ve mantık dışıdır. Bu iddia siyasetin doğasına, tarihe, bilimsel ölçülere, felsefi konumlanışlara, Türkiye'nin siyasal haritasına ve hayatın doğal akışına aykırıdır. Örneğin Emniyet Siyasi Şube'de ya da MİT'te görevli 2 yıllık yeni bir polis ya da memur bile bunu duyduğunda size gülecektir.
Ancak bu akıl ve mantık dışı iddialara anlı şanlı aydınlar, gazeteciler, politikacılar inanmış göründüler. Daha da acı ve o ölçüde de zavallı olanı ise bir kısım solcunun bu büyük yalana ve komploya inanmış olmasıdır. Nesnel olarak AKP-Cemaat operasyonunun yedeğine düşen bu çevreler, uzak olmayan bir gelecekte böyle düşündükleri ve bu doğrultuda davrandıkları için utanacaklardır.

Devlet terminolojisine göre "birinci sınıf" yani dört yıldızlı bir polis müdürü olan, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı ve il emniyet müdürlükleri yapan Hanefi Avcı da Ergenekon4 iddianamesinin gayri ciddi olduğunu belirtirken, aynı örneği veriyor. Polis ve Adliye'deki İslamcı (Fethullahçı) yapılanmayı ihbar eden Hanefi Avcı DHKP-C, PKK ve Hizbullah gibi örgütleri kurduğu ve yönettiği belirtilen bir yapılanma gerçek olamaz, uydurmadır diyor.

Hanefi Avcı, Türkiye gündemine gerçekten bomba gibi düşen ve daha sonra kimseyi ikna etmeyen iddialarla tutuklanmasına yol açan kitabında şunları söylüyor:

"Ergenekon iddianamesinde savcılar ellerinde ciddi deliller varmış gibi ülkedeki PKK, Hizbullah ve Dev-Sol'u Ergenekon örgütünün idare ettiğini iddia etmektedir. Bunu iddia ederken de özetle söylemek gerekirse, Ergenekon operasyonları ve bulunan dokümanlar ile bu davadaki gizli tanıkların anlatımları kanıt olarak gösteriliyor. Fakat bunların hepsi akla ve mantığa, daha önce bulunmuş maddi delilere aykın. Terör örgütleri konusunda biraz bilgisi olan kişilerin bile kahkaha ile güleceği nitelikte, basit ve uydurma olduğu her halinden belli olan iddialar ciddi birer delil denerek dosyaya konmuştur. Bunlar yazmak bir yana, gerçek olabilir mi diye en ufak bir şüphe etmeyi bile ayıp ve utanılacak kadar saçma bulacağım iddialardır.
"PKK'yı, DHKP-C'yi, Hizbullah'ı Ergenekon örgütünün yönettiği iddiaları, gizli tanık ifadeleri ile desteklenen yazılı deliller olarak dosyaya girmiş ve tüm basma verilerek haberleştirilmiştir. Tüm polis camiasının hem de yıllarca bu örgütlerle mücadele etmiş, bu Örgütlerin binlerce sayfa dokümanını okumuş, operasyonlarını hazırlamış olan istihbarat ve terörle mücadele polisleri buna inanmışsa,41 herhangi bir itirazda bulunmuyorsa, İstihbarat Daire Başkanlığı personeli bu kadarı da olmaz
demiyorsa, bunu akılla izah etmek mümkün değildir.

Hanefi Avcı'nın deneyimli bir polis olarak ve emniyet müdürü olarak çok kesin ifadelerle Ergenekon iddianamesinin düzmece, gayri ciddi ve gerçeklikle ilgisinin olmadığını söylemesi son derece dikkat çekici. Aynı durumun Hrant Dink ve Danıştay cinayetleri için de geçerli olduğunu belirten Avcı, son derece iddialı ve özgüvenli bir üslupla bu iddianamede atfedilen suçların gerçek olamayacağını matematiksel bir kesinlikle kanıtlayacağını ileri sürüyor.

"PKK, Dev-Sol, Hizbullah gibi örgütleri Ergenekon'un yönettiği iddiası yanlıştır. Böyle bir şeyin gerçek olamayacağını aklı ve mantığı olan herkese ben iki kere iki dört eder kesinliğinde ispatlayabilirim.

"Danıştay 2. Dairesine yapılan silahlı saldın, Hrant Dink'in öldürülmesi, Malatya'daki Zirve Yayınevi katliamı gibi olayların görünen bugünkü faillerinden başka Ergenekon veya benzeri gruplar tarafından yapılmış olacağına mevcut deliller ve olayların oluş biçimine bakarak kimse beni ve makul birini ikna edemez. Bu iddialar zorlamadır."

Hanefi Avcı konusunu, gerek Ergenekon gerekse Hrant Dink ve Danıştay cinayetleri hakkında yazdıklarından hareketle -ki tarihi öneme sahiptir- elinizdeki kitabın akışı içinde daha ayrıntılı şekilde ele alınacağım.

2.3- Ergenekon ve 'üçüncü cephe fantezileri

Ergenekon operasyonlarının başlamasıyla birlikte, sol'da da yoğun bir tartışma yaşandı. Bu tartışma daha uzunca süre devam edecek gibi görünüyor.
AKP iktidarının sözkonusu soruşturmada sol'un onayına duyduğu ihtiyaç, bu tartışmanın zeminini hazırladı. Böyle olması da doğaldı. Eğer Türkiye'de derin devleti, aynı anlama gelmek üzere Kontrgerilla'yı ya da Jitem gibi örgütleri tasfiye ettiğinizi öne sürüyorsanız, inandırıcı olmak için sosyalistlerin desteğini almalısınız.

Çünkü sosyalistler, nicel güçleriyle doğru orantılı olmayan büyük bir entelektüel, siyasal ve tarihsel etkiye sahiptir. Sol, tarihin ve toplumun vicdanıdır. Her şeyin hızla kirlendiğini ve bozulduğu bir dünyada temiz kalmanın ve ahlakın kutbu gibi durmaktadır. Dahası, bu topraklarda derin devlet, gerici-faşist darbeler ve Kontrgerilla ile savaşın onuru da sosyalistlüere aittir.

Durum böyle olunca AKP-Cemaat koalisyonu Ergenekon operasyonları için küçük de olsa sol'un bir kesiminden destek almaya özel bir önem verdi. Maalesef bu desteği aldı da. Sol'u bölerek küçük de olsa bir kesimin doğrudan, daha geniş bir kesimin ise dolaylı desteğini sağladı.
Sol'dan gelen "dolaylı destek" esas olarak kendisini "üçüncü cephe" gibi siyasetlerin arkasına gizledi. Burada "gizlemek" fiilini bu siyaseti izleyen bütün çevreleri içine alan kasıtlı bir tutum olarak ileri sürmüyorum. Ancak bu siyasetin dolaylı şekilde olsa bile AKP-Cemaat koalisyonunun rejimi değiştirme projesine güç kattığını kabul etmeliyiz.

Halkevleri'ne yakınlığıyla bilinen haber-yorum portalı Sendika.Org yazarlarından Alper Erdik, bazı sosyalistlerin Ergenekon operasyonlarına ilişkin yaşadığı kafa karışıklığını eleştirerek bu soruşturmanın devleti, rejimi ve toplumu dönüştürme projesi olarak değerlendiriyor. Erdik, bu komploya hedef olan kesimlere PKK'nin yarı-legal kitle örgütlenmesi olarak bilinen Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK), Devrimci Karargah örgütü, bazı sosyalist kişi ve çevrelere yönelik soruşturmaları da dahil etmek gerektiğini belirtiyor. Alper Erdik şu noktalara dikkat çekiyor:

"Ergenekon, AKP'yi Truva atı seçen AB-ABD emperyalizminin, NATO'nun, Gladyo'nun; kendisini Kemalist, ulusalcı, Cumhuriyetçi, laik olarak tanımlayan halk kitleleri ve onların siyasi önderlerine çektiği kılıçtır. Ancak kılıç, en genel ve büyük amacı ile, sadece bu kesime değil, Türkiye halkına vurulmuştur. Bunda iki ana gaye vardır: Bir, muhalifleri bertaraf etmek; iki, bertaraf olmayan muhalifleri dönüştürüp, "yeni düzen"e alıştırmak. Yansımaları nedir, Kürüer ve Kemalistleri, Kemalistler ve komünistleri, komünistler ile Kürtleri birbirlerinden uzak tutmak; muhtemel bir emek ve laiklikten, bağımsızlık ve işçi demokrasisinden taraf olan birlikteliği önlemek; sonucunda da, kesin amaç olarak, mevcut politik kaostan, çelişki ve çatışmalardan faydalanıp sivil darbeyi nihayetlendirmek."

Bağımsız ya da tarafsız kalmak, "üçüncü yol" veya "üçüncü cephe" oluşturmak gibi politikaların hayatta bir karşılığının ve siyasal mücadele alanında bir değerinin bulunmadığını da belirten Erdik, bu tutumun pratik olarak AKP iktidarının yedeğine takılmak anlamına gelebileceğine dikkat çekiyor.

Erdik, şöyle devam ediyor:

"AKP ve arkasındaki uluslararası sistem, liberallerin de sıklıkla ve 'nazikçe' dile getirdiği üzere, andığımız kesimlerin en uzlaşmazlarının kalemini kırmıştır. Meselenin bu yönü ile değil de,5-tutukluların kimlikleri ile ilgilenirseniz, yani resmin tümüne bakmayı, ısrarla reddederseniz; yarın başınıza gelmesi muhtemel, ki bugün de geliyor, tehlikelere göğüs gerecek, güç ve iradeniz olmaz. AKP'nin dinci-liberal darbesine, öyle veya böyle, direnen yüzde kırk ikilik, Kürtleri de eklersek, yüzde ellilik kiüeyi umursamaz, azıcık aşım kaygısız başım, mantığı ile her şeyden bağımsız siyaset ve siyasi odaklar inşa etmeye çalışırsanız, ancak tribünlerde ıslık çalarsınız, asla sahaya inip burjuvaziyle kıran kırana bir maç yapamazsınız."

Siyasal ve toplumsal mücadeleler tarihinde bazen teorik bakımdan doğru ve "kitaba uygun" olan bir tutum, politik olarak son derece anlamsız ve büyük bir yanlış olabilir. Örneğin bugün Türkiye'de olup bitenlere bakıp "Bütün kötülüklerin kaynağı kapitalizmdir, bunun çaresi ise sosyalizmde" dediğinizde teorik ve tarihsel bakımdan doğru, fakat politik olarak anlamsız ve güncel karşılığı olmayan bir şey söylemiş olursunuz.

İşte Ergenekon operasyonları konusunda sol'un bir kesiminde "üçüncü cephe" ya da "bağımsız sınıf siyaseti" diye ortaya atılan politikalar bir yanıyla böyle bir şeydir. Ergenekon operasyonları üzerinden yürüyen çatışmayı sadece "egemen sınıfların iç mücadelesi" olarak gören, dolayısıyla bu durumun sol'u ve emekçi halkı doğrudan ilgilendirmediğini ileri sürerek, "kendi işimize bakmamızı" öneren yaklaşım tam anlamıyla a-politikadır. Gerçek hayatın dışına düşmektir. Hem çamurda oynayıp hem de "cicilerim kirlenmesin" diyen bir kibar mahalle çocuğu tavrıdır. Politik cesaretsizliktir, korkaklıktır.

Yine aynı ikircikli ve orta yolcu tutuma işaret eden Yavuz Alogan da sol'da ve entelektüel ortamda kafa karışıklığının yaygın olduğu günlerde şöyle yazıyordu:

"Şu aşamada, bir yanda olası bir darbeye karşı mücadele etmekte olan demokrasi güçleri; öte yanda, Kemalist bir darbe yapmak için fırsat kollayan bir TSK yok. Peki, ne var? Bir yanda ABD ve onun resmi ve sivil işbirlikçileri, liberaller ve tarikat erbabı; öte yanda, resmi ve sivil ulusalcılar ve anti-emperyalist sosyalistler var. Bu bölünme bütün sendikaları, emekçileri, üniversiteleri ve sivil toplum kuruluşlarını da ortadan ikiye ayırıyor ve daha da ayıracak. Bu ayrımda, anti-emperyalist sosyalist solun bu cepheleşmeden sıyrılarak ve kendisini özellikle liberallerden ayırarak, bağımsız kitlesel bir örgütlenmeyi başarması gerekir."!

Sosyalistlerin kafa karışıklığını ve karasızlığını eleştirerek, sol'u liberallerin (hatta AKP iktidarının) çekim alanına girme tehlikesi hakkında uyaran Alogan şunları söylüyordu:

"Kimse bu çatışmanın dışında kalamaz. Kendi yolunuzda giderken, önünüzde açılan cephenin etrafından dolaşmanız, 'Atlar tepişiyor, bize ne!' diyerek tertemiz ellerinizle hayalinizdeki cepheyi kurmaya çalışmanız mümkün değildir. Yolunuza çıkan cephenin içine girip mücadele etmeniz, kazığı şu noktaya saplayıp bu noktada durmanız gerekir. Hayalinizdeki cepheye yaklaşmanız ya da ondan uzaklaşmanız bu mücadele içindeki gücünüze ve yerinize bağlı olacaktır. Bu sizin hayat tarzınızla ilgili bir mücadeledir; memleket kavgasıdır; sınıf mücadelesini de içerir. Ya emperyalizmin şeriatına razı olacak ya da tarikatlardan arınmış tam bağımsız Türkiye için çalışacaksınız..."

Durum aşağı yukarı bundan ibarettir.

2.4-Emperyalizm nasıl iptal edildi?


AKP-Cemaat koalisyonunun gerçekleştirdiği sivil ya da örtülü darbe ortamında ve bu ortamın belirlediği entelektüel iklimde, anti-emperyalist olmak Ergenekoncu olmakla neredeyse eşitlenmiş durumda. İktidar ve İslamcılar bu insafsız ve her türlü ölçüden yoksun ideolojik saldırıyı liberaller ve sol liberaller üzerinden sol'a/sosyalistlere karşı sürdürüyor.

Küreselleşme döneminde emperyalizmin ve bağımsızlık kavramlarının ortadan kalktığı, artık karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin egemen olduğu bir dünyada yaşadığımız vaaz edilmektedir. Dahası, "tam bağımsızlık" neredeyse "barbarlık" olarak nitelendirilmekte, "anti-emperyalist" olmak ise "demode" bir tutum diye gösterilmekte, dahası milliyetçilik diye suçlanmaktadır.

Bunu yapanlar sadece liberaller ve İslamcılar değil, kendilerine "solcu" diyen bazı çevreler, aydınlar ve politikacılardır. Zaten emperyalistler, yeni muhafazakârlar, ılımlı İslamcılar, post-modernistier bu ideolojik saldırıyı ya sol'dan devşirdikleri kişilere ya da sol liberallere yaptırmaktadır.
Evet, bu ideolojik saldırı özellikle liberal ve sol liberal aydınlardan gelmektedir. Böyle olması daha etkili sonuçlar yaratmaktadır.
Örneğin Temmuz 2007 genel seçimlerinde her nasılsa sol'un ortak adaylarından biri olan Prof. Dr. Oran emperyalizmi iptal etmektedir. Üstelik bunu İtalyan sosyalistler Antonio Negri ve Michael Hardt'ın "İmparatorluk" kitabındaki gibi bir teorik yetkinlik ve zarafet içinde de değil, son derece kaba şekilde ve cahilce yapmaktadır.

Baskın Oran'ın açık ve fütursuz şekilde yazdıkları, liberal cüretin ne boyuta ulaştığını görmek için5i çok net bir örnek oluşturması bakımından önemlidir. Prof. Oran, emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele konusundaki kütüphaneler dolduracak dev Marksist literatürü bir kenara koymaktadır. Örneğin, Lenin'i sadece Sovyet Devrimi'nin lideri olmaktan çıkaran ve onu "Lenin" yapan şey bu büyük devrimcinin emperyalizm tahlilleridir.

Baskın Oran V.I. Lenin'i ve emperyalizm konusunda oluşan insanlığın ortak literatürünü yok sayarak şunları söylüyor:

"Küreselleşme sonucu tam bağımsızlık artık tam bir şehir efsanesi; ABD bile Irak'ı işgal etmek için 24 ülkeyi yanına almak zorunda kaldı. Üstelik devletler bazen tam bağımsızlıktan vazgeçerek bağımsızlıklarını sağlarlar. (...) Anti-emperyalizmin kullanılışı ise tam bir cehalet örneği. Emperyalizm sadece devletin niteliğidir ve ancak askeri işgal veya işgal tehdidiyle olur. Aksi halde dışarıya yatırım yapan her ülke (bu arada Türkiye) ve hatta her şirket (örneğin Sabancı) emperyalisttir diyebilirsiniz (nitekim Fransa-Afrika ilişkisi). Ama dışişleri bakanı bile olmayan, dış ve savunma politikalarında ortak karar alamayan AB'ye 'emperyalisttir' diyene gülerler. 'ABD emperyalisttir, AB de emperyalist' diyenler 'muasır medeniyet'i ittiklerinin farkında bile değil. (... ) İkincisi, farkında bile değiller ki, 'solcu' olmak için kullandıktan bu iki kavramın (tam bağımsızlık ve anti-emperyalizm-MY) ikisi de
Marksizm'le ilgisiz. Siz hiç Marks'da bu kavramları duydunuz mu?" İşte böyle...

Bu kadar cehalet için, sanırım ya özel bir "eğitim" almak ya da Baskın Oran gibi profesör olmak51 lazım. Sosyalist blok dağıldıktan sonra Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar, Afrika ve Latin Amerika'da yaşanan askeri işgaller, darbeler, savaşlar ve iç savaşlarda dökülen bunca kana rağmen böyle bir tezi ileri sürebilmek için bir insanın ya kadrolu "eleman" yani "görevli" olması ya da gerçekten büyük bir saflıkla ruhunu emperyalizme teslim etmesi gereklidir.

Mali sermayenin olağanüstü güç kazandığı tekelci kapitalizmin en yüksek aşaması olan; klasik sömürgecilikten farklı olarak, sanayileşmiş ülkelerin sermaye ihracı yoluyla gerçekleştirdiği "yeni sömürgecilik" düzeni diye tanımlanan emperyalizm, bu pek liberal profesörümüz tarafından klasik sömürgecilikle (koloniyalizm) karıştırılmaktadır. Kasıtlı bir çarpıtmadır bu.

Baskın Oran gibilerinin böyle küstahça davranmasının tek bir nedeni var aslında. Batıcı aydınlar ve her soydan liberal Türkiye'nin iç dinamikleriyle demokratikleşemeyeceğini, bunun için önce AB, hatta gerekirse ABD "sopasının" kullanılabileceğini düşünüyorlar. Bu sopayı Türkiye'de AKP hükümeti salladığı için de iktidara destek vermemizi telkin ediyorlar. Denklem şöyle; "Ya demokrasi için AKP hükümetini destekleyeceksiniz, ya da darbeden yana olacaksınız."

Böyle bir şarlatanlık, böyle bir tarih dışı ikilem ve böyle bir tuzak görülmüş değil.
Böylece bize üçüncü bir seçenek oluşturma şansı bile tanımıyorlar aslında. Akıllarınca insanları, bu arada sol'u da bu iki seçenekten birini tercih etmeye zorlayarak bir tuzağın içine çekmeye, buradan AKP iktidarı için demokratik meşruiyet üretme çalışıyorlar. Sistemle gerçekleştirdikleri uzlaşmaya5: demokratik ve özgürlükçü gerekçeler uyduruyorlar.

Oysa genel olarak halk, özel olarak sol/sosyalist hareket hem gerici, bonapartist ve faşist darbelere hem de emperyalizmin işbirlikçisi, ılımlı İslamcı ve barbar neo-liberal politikaların uygulayıcısı AKP iktidarına karşı olabilir. Olmalıdır da... Zaten durum da öyle.
Ancak, Ergenekon soruşturmasının başlatıldığı 2008 ve sonrasındaki Türkiye'de güncel bir askeri darbe tehdidi bulunmamaktadır. (En azından elinizdeki kitabın baskıya verildiği Mart 2011 Türkiyesi'ne kadar tablo böyledi.) Dolayısıyla Türkiye, çok kapsamlı bir "psikolojik harp" harekatıyla ve tersinden bir darbe girişimiyle karşı karşıyadır.

Neo-liberal ekonomi politikalarına, IMF-Dünya Bankası programlarına, küreselleşmeye, hegemonya savaşlarına ve askeri işgallere karşı olunmaksızın, yani anti-emperyalist bir politik ve entelektüel tutum takınmaksızın, bırakın solcu oymayı, hümanist bile olunamaz.
Mahir Çayan'ın çok yerinde bir analizle saptadığı gibi, "emperyalizmin artık bir iç olgu" olduğu günümüz dünyasında, kapitalizme karşı mücadele de büyük ölçüde emperyalizme karşı mücadele üzerinden yürütülecektir. Bir başka anlatımla ifade edersek eğer; nasıl ki tutarlı bir anti-emperyalist olmak için aynı zamanda sağlam bir anti-kapitalist olmak gerekiyorsa, günümüz dünyasında tutarlı bir anti-kapitalist olmak için de aynı zamanda sıkı bir anti-emperyalist olmak gerekmektedir.

Çağımızda emperyalizmi iptal etmek için ya liberal ya da meczup olmak gereklidir. Sanırım "liberal-meczup" demek daha kapsayıcı ve açıklayıcı olacaktır.

Kaynakça
Kitap: BİR ABD-AKP-CEMAAT PROJESİ ERGENEKON DARBESİ
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ergenekon Davası, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Asil Türk Milleti

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir

cron