Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ergenekon Komplosunun Tarihsel/Felsefi Arka Planı

-Ergenekon Destanı Atalarımızın Şanlı Destanı’dır.
-Ergenekon Davası'nda Yargılanmaya çalışılan Türk Milleti ve Atatürk'tür. Bu yargılamayı yapan A.B.D'dir.
-1990'ların başından beri, Eşref Bitlis önderliğindeki T.S.K. Ortadoğu'da A.B.D.'nin bütün planlarını altüst eden tek güç idi.
Bu yüzden AKP döneminde T.S.K. asimetrik psikolojik savaşlarla itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor, “Mehmetçik düşmanlığı” tavan yaparken, başbakanlık koltuğunda oturan şahıs a.b.d. askerlerinin sağ sağlim evlerine dönmesi için dua ediyor.
-6. yüzyılda, Çin emperyalizmi yüzünden yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olan ve tutsak edilen Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalan tek çocuğu, Ergenekon Destanı’nda dişi bir Kurt tarafından yetiştirilip büyütülmüştür. Bu çocuk yıllar sonra soyunu devam ettirip, bir Cihan Devleti olan ve Çin emperyalizmini mağlup edecek olan Gök Türk İmparatorluğu’nu kurmuştur.
-Aşina Aşireti, Türk Soyunun Karluk Boyundandır. Uygurlarda Karluk Boyundandırlar.
-Göktürkler döneminde Çin emperyalizmi, Göktürkleri yıkabilmek için, içten parçalama stratejisini uygulamıştır. Nitekim Gök Türkler’in yıkılışı Çin emperyalizminin kullandığı Uygurlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
-Şimdi günümüzde olanlara bakarsak, Silivri’de, Hasdal’da, Metris’te tutsak edilen Kahramanlarımız, işte bu 6. yüzyılda hayatta kalmayı başaran tek Türk çocuğunun evlatlarıdır.
Günümüzdeki Gök Türk Hanedanlığını tarif edelim:
1. Türkiye Cumhuriyeti’nin Koruyucuları olan Oğuz Boyundan Atatürkçü’ler = Gök Türk İmparatorluğu’nu kuracak olan Karluk Boyundan Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalmayı başaran tek çocuğu.
2. Amerika = Gök Türk’leri entrikalarla içten yıkmaya çalışan Çin Emperyalizmi
3. A.B.D tarafından kullanılmakta olan ve Türkiye Cumhuriyet’ini yıkmayı hedefleyen Atatürk ve Cumhuriyet Düşmanı Yobaz AKP’li kitle(Oğuz Boyundan) = Çin Emperyalizminin Gök Türk İmparatorluğunu yıkmak için kullandığı Uygur Türkleri(Karluk Boyundan)
4. Türkiye Cumhuriyeti(Oğuz Boyundan) = Gök Türk İmparatorluğu(Karluk Boyundan)
5. SONUÇ: Türk Milleti elinde sonunda emperyalist devleti yıkacaktır, parçalayacaktır, darmadağan edecektir!
-Günümüzde yargılanan sözde Ergenekon Örgütü, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin Tam Bağımsızlığını canları pahasına ebediyet için korumayı hedeflemiş olan Atatürk’ün Askerlerinden oluşan Milli bir Örgütlenmedir(herhangi yasa dışı bir faaliyette bulunmayan).
-Bu örgütlenme, 1980 darbesi sonrasında ayaklanan/özüne-dönen namuslu ve şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının önderliğinde başlamıştır. Yani, bu örgütlenme, Atatürkçü ve Anti-Emperyalist düşünceye sahip olan Eşref Bitlis Paşa’mız ve onun yolundan yürüyen Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek’lerin A.B.D.’ye karşı verdikleri asil mücadeleler ile birlikte başlamıştır.
-AKP döneminde bu kutsal görevleri yürüten “D.Perinçek, T.Özkan, M.Balbay, E.Poyraz, Ç.Doğan, A.Uğur, E.Alan, V.Küçük, E.Gürses, İ.Selçuk, Ş.Eruygur, H.Tolon, L.Ersöz, S.Öztürk, D.Çiçek, H.Iğsız, S.Yalçın, B.Pehlivan, B.Terkoğlu, D.Yıldırım, V.Küçük, İ.Başbuğ, A.Yıldırım” gibi Atatürkçüler, “Ergenekon”, “Balyoz”, “Islak İmza”, “İnternet Andıcı”, “Kafes”, “ODATV”, “Spor’da Şike”, vs. gibi isimlerin verildiği ve hukukun çiğnendiği davalar ile birlikte zindanlara atılıp tutsak edinmişlerdir. Onların yokluğunda Asil Türk Milleti’miz ve Türkiye Cumhuriyet’i bölünme/yıkılma aşamasına getirilmiştir!!!!
-Ergenekon'daki Kahraman Bozkurtlar çıktı, Fethullahçılar yargılanıyor, ABD Suriye'de yenildi, Büyük bir Ekonomik Kriz yolda, SIRA AKP hükümetinin devrilip yargılanmasındadır, ondan sonra SIRA ABD'nin Orta Asya ve Orta Doğu'dan tamamı ile yokedilip tekmelenmesine GELECEK, BU GÜNLERİ GÖRECEĞİZ, ÇOK YAKIN! EN BÜYÜK HEDEF TÜRK BİRLİĞİ'DİR!

Ergenekon Komplosunun Tarihsel/Felsefi Arka Planı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 03:54

ERGENEKON KOMPLOSUNUN TARİHSEL/FELSEFİ ARKA PLANI

1.1- Genel çerçeve;


Günümüzde bir sınıf olarak burjuvazinin kendi varlığını, egemenliğini, servetini ve iktidarını ahlaki, tarihsel, siyasal ve hatta hukuksal olarak açıklama yeteneğini yitirdiğini söylemek mümkün. Bir sınıf olarak sermaye meşruiyetini tüketmiştir. Bu nedenle kapitalizmin ve yeni emperyalizmin, giderek hoyratlaşan egemenliğini sürdürebilmek için yeniden meşruiyet (toplumsal onay) üretmeye ihtiyacı vardır.

Sermaye sınıfının artık insanlığa ve gezegene verebileceği iyi ve yeni bir şey kalmadı. Sosyalist Blok'un var olduğu koşullarda "demokrasi", "insan hakları" gibi tezlerle ideolojik bir saldırı yürüten Batı, artık bu gerekçenin kimseyi ikna etmediği koşullarda, kendi hegemonyası için toplumlardan yeni bir rıza üretmekte zorlanıyor.

Durum böyle olunca, bir önceki çağın kültürüne, ideolojisine iltica ediliyor. Din yeniden keşfediliyor. İnsan aklı, kutsal metinlerle yeniden teslim alınmaya ve toplumlar bunun üzerinden (dinle) yönetilmeye çalışılıyor. Bu olgu günümüz dünyasında sadece Türkiye, Ortadoğu ve genel olarak Güney ülkelerinde değil, bir bütün olarak yeryüzünde kapsayıcı bir eğilime işaret ediyor.

İnsanlık bugün bir akıl tutulması yaşıyor. Tarihsel ve kategorik olarak kapitalizmi aşamayan toplumlar, "ilerici" bir çözüm üretememenin bedelini; felsefi, ideolojik ve politik planda "gerici" dayatmalar ve "çözümlerle" ödüyor. İnsan aklı bir önceki döneme, ortaçağa iade edilmek isteniyor. Toplumlar çözülüyor; özgürlük anlayışı cemaatlerin, aşiretlerin, mezheplerin, dinsel ve etnik toplulukların serbestîsine indirgeniyor.
Modernitenin bir ürünü olarak görülen "yurttaşlık" bağı ve hukuku bile mahkûm edilmeye çalışılıyor. Bu bakımdan "yurttaşlık" hukukunu savunmak bile, bugün neredeyse tek başına ilerici ve hatta devrimci bir tutum haline geliyor.

Post-modernistlerin, liberallerin ve yeni muhafazakârların aydınlanma ve modernite eleştirisi, bu tarihsel dönemi aşmayı değil, mevcut olanın, kurulu düzenin mutlaklığına insanlığı ikna etmek ve bir önceki çağın zihniyet dünyasını devralarak kapitalizmi tahkim etmek amacını taşıyor. 1
Yeni liberallerin ve yeni muhafazakârların aydınlanma ve modernite eleştirileri ile post-modernistlerin görüşleri arasında büyük bir tamamlayıcılık olduğunu saptamak gerekiyor. Örneğin ABD'de muhafazakâr çizgideki Cumhuriyetçiler neo-liberal ekonomi politikaların taşıyıcısıyken, Türkiye'de de "muhafazakâr demokrat" olduğunu söyleyen AKP aynı barbar piyasacı politikaların uygulayıcısıdır. Neo-liberal ekonomi politikaların arkasındaki siyaset ve felsefeyi saptamak bu bakımdan önem taşıyor.

Bu anlamda AKP'nin, Avrupa muhafazakârlığına değil, Amerikan yeni muhafazakârlığına daha yakın, ve fakat dinci kaynakları ve dokusu nedeniyle özgün bir siyasal hareket olduğunu söylemek mümkündür. AKP'yi yaratan iç dinamiklerin yanısıra, Başbakan Erdoğan'ın siyasi danışmanlarından, milletvekili Yalçın Akdoğan, "Muhafazakâr Demokrasi" isimli kitabında Neo-con'ların kurucu babalarından Irving Kristol'ü referans alarak, yeni muhafazakârlık ile neo-liberalizm arasındaki ilişkiye özel bir vurgu yapıyor.

AKP programının ideolojik-felsefi arka planını kurmayı hedefleyen (R. Tayyip Erdoğan'ın önsözüyle yayınlanan) kitapta şöyle deniyor:

"Amerikan geleneği liberaldir, bunun sonucu olarak muhafazakâr adını alan bu geleneğe sadık kişiler gerçekte liberal kişilerdir. (... ) Amerikan muhafazakârları anayasal demokrasiye ve piyasa ekonomisine bağlılıklarını ifade ederler. Irving Kristol'e göre Amerikan muhafazakârlığı, muhafazakâr liberalizmdir. Kristol modernliğin ilkelerine boyun eğer, fakat bunların insanın ahlaki hayatına ve yetkinliğine zararlı yanlarına karşı duyarlıdır."

Son otuz yıldır yeryüzünde yıkıcı bir rüzgâr gibi esen neo-liberal politikalar ile post-modern, muhafazakâr ve her türden dinci düşüncenin suç ortaklığını saptamak zor olmasa gerektir. Yukarıdaki alıntının da ortaya koyduğu gibi, iktisadi planda ultra liberal bir tutum, siyasal ve felsefi planda ise radikal ve gerici bir modernite ve aydınlanma eleştirisi...

Bu anlamda yeni muhafazakârlık, faşizan bir neo-liberalizm ve gerici bir post-modernizmdir. Ilımlı İslamcılar, Müslüman dünyada bu siyasetlerin taşıyıcısı ve işbirlikçileridir.

Türkiye'de yeni yükselen ve artık orta ölçekli olmanın sınırlarını aşarak "büyük" kategorisine giren taşra sermayesi, iktidardan ve servetten daha çok pay alma yolunun ülkeyi ABD ve batının stratejik çıkarlarına uygun şekilde düzenlemekten geçtiğini gördü. İşte AKP bu sınıfların partisi olarak doğdu ve gelişti. Ancak, kendisine alan açmak için siyasal güç de kullanarak gerilettiği batıcı büyük sermaye çevreleriyle belli bir aşamadan sonra uzlaştı. Bu sonuç sistemin doğası gereğiydi. İki kesim için bir zorunluluktu.

Post-modernistler, aydınlanma ve modernite geleneğine karşı çıkarken, epistemolojik olarak aklın ve bilimin belirleyici konumunu reddederler. Aydınlanma geleneğinin tersine, insan aklının sınırlılığına işaret ederek, aklın ve bilimin evreni, doğayı, toplumları ve tarihi tam olarak açıklamaya yetmediğini ileri sürerler. Böylece dinsel doğmalar ve teolojik literatür bilimle aynı düzeye yükseltilir.
Post-modernizm, modernitenin "toplumsal ilerleme" anlayışını ve tarihselciliği de reddeder. Bir anlamda, serbest piyasa düzenini uygarlığın son aşaması olarak kabul ettiği için, kapitalizmi aşmaya yönelik her girişimi "totaliter projeler" olarak mahkûm eder. Üstelik bunu açıkça değil, sinsice yapar. Tarihselciliğin reddi, insanlığın bugünüyle geçmişi ve geleceği arasındaki bağı koparır. Asıl olan bugün ve şimdi olandır.
Tarihselciliğe ve "büyük anlatılar" dediği ideolojilere karşı çıkan post-modernistler; dolayısıyla sınıf mücadelelerinin, kapsayıcı toplum modellerinin ve nihayet bilimin de sonunun geldiğini iddia ederler.

Kapsayıcı toplum modellerine itiraz ederken, gerçekte insanlığı birleştiren ortak değerlere, görüşlere, ideolojilere, sınıf farklılıklarına, yurttaşlık bağlarına ve ulus devletlere karşı çıkan post-modernistler; bunun yerine alt kültürlere ve etnisiteye dönüşü savunur. Dini, dinsel cemaatleri, yerel kültürleri, mezhepleri, etnik farklılıkları öne çıkarırlar ve "özgürlük" projesini bu kesimlerle sınırlarlar.
Böylece, yeni emperyalizmin zamanın ruhuna uygun olarak mekânı düzenleme operasyonlarına1 felsefi planda yüksek bir destek sunulur. Dünyanın kuzeyi büyük emperyalist birlik projeleri yoluyla

(örneğin Avrupa Birliği) birleşir ve büyürken, güneyi ufalanır. Görece güçlü ve sisteme direnme potansiyeli taşıyan ulus devletler parçalanır, güçten düşürülür, ufalanır ve daha kolay kontrol edilebilir hale getirilir. Sınırların daha şeffaf ve geçirgen olması sağlanır. Böylece, küresel mali sermayenin serbest dolaşımının önündeki siyasal, kültürel, ideolojik, askeri, ulusal ve fiziksel engeller kaldırılmaya çalışılır.

Bu görüşler küreselleşme ideolojisinin köşe taşlarıdır.
Muhafazakârlar, yeni muhafazakârlar (ve elbette bizim muhafazakâr demokratlar), liberaller ve dinciler, deyim uygunsa insanlığa karşı gerici bir "tarihsel blok" oluşturdular. Aydınlanmanın ve modernitenin kazanımlarına karşı yoğun bir kampanya geliştirdiler.

Bu anlamda post-modernizm, yeni muhafazakârlık ve yeni liberalizm insan aklına ve bilimsel bilgiye karşı bir saldırıdır. Bir tür "ortaçağa dönüş" ideolojisidir. Tam bu kavşakta pre-modernizm ile post-modernizm buluşur. Bu ittifak, insan aklını yeniden kuşatma girişiminden başka bir şey değildir.
Eleştirel ve bilimsel akıl yerine teknolojik akıl geçirilmeye çalışılır. Felsefenin yerini teolojik literatür alır. Salt teknolojik gelişme, esaslı bir yanılsama yaratılarak "bilim" ve "ilerleme" diye sunulur, teknolojiyi kullanmak da "bilimsel çalışma" olarak gösterilir.

Bu durumda, ortada özgür ve eleştirel akıl değil, sınırlandırılmış bir akıl vardır. Açarak ifade edersek; kutsal, tartışılmaz, sorgulanamaz ve dolayısıyla kanıtlanamaz, yani sadece inanılan (iman edilebilir) kutsal metinlerin çerçevesi içinde hareket edebilen ve kendisine o sınırlar içinde özgürlük tanınan bir akıl ve irade sözkonsudur. Akıl değil, kutsal nakil esastır. Bilimsel kuşkuculuk ve sorgulama yoktur.
Belirtilmelidir ki, bu durum sadece Türkiye'ye özgü bir gelişme de değil, kapitalist dünyada genel bir eğilimdir.

Yeni muhafazakârlık ve ılımlı islamcılık, tıpkı neo-iiberalizm gibi üretim ve emek alanlarını yok sayar. Sadece piyasayı kutsar ve öne çıkanr. Neo-liberalizm gibi yeni muhafazakârlık ve islamcılık da 1 ekonomik krizin piyasa ilişkilerinden değil, kamu ekonomisinden ve devlet müdahalelerinden kaynaklandığını savunur. Ekonomi-siyaset ilişkisini koparır ve kendi yasaları bulunan piyasanın müdahale edilemeyecek kadar karmaşık olduğunu ileri sürer. Neo-liberaller ve ılımlı islamcılar, birey çıkarlarından ayrı bir toplumsal çıkar ve kamusal hayat bulunmadığı görüşünü savunur.

Son çözümlemede neo-liberalizmi felsefi ve kültürel planda tamamlayan post-modernizm; toplumu maddi temellerinden bağımsız, her şeyi kapsayan kültürel bir olgu olarak ele alır ve daha da önemlisi kapitalizm yokmuş gibi davranır. Toplumu, ekonomik süreçlerden ve sınıf mücadelelerinden bağımsız, geleneklerin ve yerel kültürlerin belirlediği tüketim ve yaşam tarzı kalıpları içinde değerlendirir. Neo-liberalizmin ülkemizdeki hırçın savunucuları ılımlı islamcılar da bu anlayışı aynen devralır.

Post-modernizm ve yeni liberalizm devleti sadece şiddet araçlarına indirger. Yurttaşlık ilkesini ise farklılıkları bastırıcı ve homojenleştirici bir etken olarak görür. Onun yerine etnik, dinsel, bölgesel farklardan kaynaklanan kimlikleri çıkarır. Böylece küreselleşme diye kodlanan yeni emperyalizmin ihtiyaçlarına denk düşer. Aynı şeyi ılımlı islamcılar da yapar. Bu yanıyla ılımlı islamcıları, "liberal islamcı" diye tanımlamak da mümkündür.

Samir Amin'in dediği gibi; en genel anlamda modernite, insanın kendi kaderini/yazgısını ellerine alması ve kendi tarihini yapma gücüne sahip olduğunun bilincine varmasıdır. Aydınlanma felsefesinin ya da düşüncesinin ifade ettiği biçimiyle modernite, burjuva karakterli bir kavram ve toplumsal-tarihsel bir kategoridir. Bu yanıyla modernite insan aklının özgürleşmesi ve din yerine bilimin toplum yaşamında esas alınmasıdır. Doğaldır ki, sözkonusu özgürleşme kapitalizmin gerektirdiği ve mümkün kıldığı sınırlar içinde -ki bu sınırlan yer yer zorlasa ve kimi kez aşsa da- tanımlanabilen bir özgürlüktür. Çünkü modernite, felsefi olarak onu öncelese bile kapitalizmin eseridir.

Dolayısıyla insanlık, modernitenin doğuşuyla sınıf mücadelesi verdiğinin de bilincine ulaşmıştır. Böylece tarihin, toplumların, ekonominin, siyasetin yasalarını bulmaya; felsefe ve bilimin kuramlarını oluşturmaya ve bütün bu temel alanlarda hem işleyişin hem de mücadelenin araçlarını oluştunnaya başlamıştır. İnsanlığın bu hamlesi, kendi kaderini tayin etme ve dünyayı yönetme iradesini gökyüzünden yeryüzüne indirmesi demektir.

Aslında toplumların post-endüstriyel, kültürlerin de post-modern çağa girdikleri yönündeki iddianın ciddi hiçbir temeli yoktur. Önemli hiçbir analize ve veriye dayanmaz, sadece bir görüş olarak öne sürülür. Ve bu tez sürekli tekrar edilerek genel bir kabule dönüştürülmek istenir.

Post-modernizm, moderniteyi eleştirir ama toplumu maddi temelleri olmayan kültürel bir kategori şeklinde görmenin kaçınılmaz sonucu olarak, modernizm ile kapitalizm arasındaki bağı da koparır. Böylece post-modernizm, her türlü kapsayıcı kuramı, "ilerlemeci" ve kurucu projeyi reddederken insanlığı da geleceksizleştirir. İnsanı tarih yapan bir özne olmaktan çıkarır.

Post-modernizm, "büyük anlatılar" dediği bütünsel/kapsayıcı kuram ve projeler ile totalitarizm ve diktatörlükler arasında da doğrudan bağ kurar. Totalitarizm ve diktatörlükler işte bu "büyük anlatılar"ın ürünüdür. Marksizm ve sosyalizm de "büyük anlatılar" arasında en gelişkin ve sistematik örnek olarak değerlendirilir. Böylece gerçek amaç ortaya çıkar; kapitalizmi, örtük olarak, insan tecrübesinin son aşaması ve değişmez bir sistem olarak kabul eder. Bu yanıyla post-modernizm teolojik bir sosyalizm eleştirisidir.

Oysa sınıflar var olduğu, toplumsal eşitsizlik ve sömürü devam ettiği sürece, post-modernist iddiaların kanıtlanması mümkün değildir. Bu nedenle, post-modernizmin Aydınlanma ve modernite eleştirisi, tarihsel bağlamından kopuk, maddi temellere dayanmayan, kültürel eksenli ve soyuttur. Kapitalizmi aşmaya yönelik bir yol ve yöntem önermez, onu adeta yok sayar. Dolayısıyla bu modernite eleştirisi tarihsel ve kategorik bakımdan "ilerici" değil, "gerici" bir karaktere sahiptir. Çünkü kapitalizm aşılmadan modernite de aşılamaz.

1.2- Sınıflar üstü demokrasi olur mu?

Özellikle sol liberaller tarafından demokrasiye ilişkin bütün devrimci ve Marksist eleştirilerin geri çekildiği bir dönemden geçiyor Türkiye. Bir kavram ve sistem olarak demokrasilerin sınıflar üstü olduğuna dair bir efsane üretiliyor. Demokrasi neredeyse insanlığın ulaştığı son aşama ve en mükemmel rejim ilan ediliyor. Artık, "burjuva demokrasileri" yok, sadece "demokrasi" vardır.

Demokrasilerin, sınıf eşitsizliklerinin, sömürünün ve adaletsizliğin üstünü örten bir şal olduğu gerçeği unutturulmaya çalışılıyor. Tartışma, sadece "daha insancıl" ve "sosyal" bir piyasa ekonomisinin ve düzeninin olup olamayacağı üzerinden yürütülüyor.

Oysa Marksist politikanın çıkışında demokrasi eleştirisi yatar. Sosyalistler, 150 yıl önce demokrasilerin sınıfsal eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri gizlediği ve bir "eşitlik" yanılsaması yarattığını belirterek, toplum için eşitlik, özgürlük ve adalet talep ettiler. Bu nedenle kurduklan ilk sosyalist ve işçi partilerinin isimleri "sosyal demokrat" sıfatını aldı.

Marksizm, modernitenin hem bir ürünü hem de devrimci bir eleştirisi ve inkârıdır. Marksizm Aydınlanma düşüncesinin, sanayi devriminin, bilimsel ve teknolojik atılımların, siyasal ve toplumsal devrimlerin ilerici mirasına sahip çıkar. Marksizm insanlığın bütün ilerici birikimini içerir. Ve bu 1 birikimi içererek ilerler ve aşar.

Pozitivizme, moderniteye ve elbette kapitalizme karşı tarihte görülen en köklü, en yıkıcı ve onu aşma kapasitesine en çok sahip olan bilimsel eleştiriyi de yine Marksizm yöneltir. Ancak Marksist eleştiri, kategorik olarak devrimci, tarihsel olarak ilericidir. Bu yanıyla her türden post-modernist, liberal ve muhafazakâr eleştiriden köklü bir şekilde ayrılır.

Laiklik ise, aydınlanma ve modernitenin en büyük sonucu ve taşıyıcı ilkesidir. Laiklik, insan aklının özgürleşmesi, insanı ve dünyayı yöneten iradenin ve iktidar kudretinin gökyüzünden yeryüzüne indirilmesidir. İnsanların kendi kaderlerini belirleme ve tarih yapma hakkına ve iradesine sahip

olmasıdır. İnsanı, onun aklını ve bilimi esas almak demektir. O nedenle, aydınlanma ve modernitenin kazanımlarına yönelik saldırının ilk hedefi laikliktir. Bu bakımdan laiklik hem burjuva demokrasilerinin hem de bu dolayımla sosyalizmin zeminini hazırlayan en önemli Aydınlanma kazanımı ve insanlık birikimidir. Laiklik insanlığın ortaçağını aşmasının adıdır. Sosyalizm ise, laikliği de aşan daha kapsayıcı yapısıyla insanların ve toplumların tarih öncesine son verilmesidir.

Diğer taraftan Aydınlanmaya, özgür akıla, laikliğe, pozitif bilime yönelik gerici saldırılar, "demokratik eleştiriler ve talepler" olarak görülmek ve gösterilmek istenir. Kurulu düzene yönelik özgürlükçü bir tutum olarak sunulur. Maalesef bu yaklaşımı sol liberaller de benimser.

Post-modernizme alan açan şey, son küresel gericileşme dalgasıyla tarihindeki bütün ilerici ve devrimci mirası reddeden burjuvazi karşısında, insanlığın ilerici birikimini (bu arada burjuva devrimlerinin, Aydınlanma ve modernitenin birikimini de) savunma görevinin, tarihsel bir zorunluluk olarak sosyalistlere düşmesidir. Bu durum Türkiye için de geçerlidir. Cumhuriyet devrimi ve aydınlanmasının (derinliği Osmanlı'nın son dönemine kadar giden) ilerici birikimi ve kazanımlarını savunmak görevi de maalesef bu ülkenin devrimcilerine ve sosyalistlerine düşmektedir.

Çünkü, Cumhuriyet devriminin sözü edilen birikimi, hiç kuşku yok ki, sorunlu ve sınırlıdır. Tutucu, anti-demokratik ve otoriter bir oylumu vardır. Sola kapatılmıştır. Bu durum, tarihsel bakımdan gecikmişliğin yanı sıra, bir dizi ekonomik ve sosyolojik nedene bağlanabilir. Artık klişe haline gelse de özellikle iki tespit önemlidir; birincisi feodalitenin radikal yoldan tasfiyesi ve ikincisi ise Kürt sorununun "burjuva demokratik" bir zeminde çözümünün Cumhuriyet tarihinde gerçekleştirilememesidir. Belki de bu nedenle "kurtuluş" ve "kuruluş" dönemlerini biribirinden ayırmak doğru olacaktır.

1.3-Egemen sınıflar arasında yön ve program farklılaşması

Türkiye, 1990Tann ortalarından (Soğuk Savaş'ın bitiminden) itibaren alttan alta gelişen ve şiddeti giderek artan bir gerilimin açık çatışmaya dönüştüğü günlerden geçti. İnişleri ve çıkışları olan bu süreç, 2011 Türkiyesi'nde de devam ediyor.

Siyasal bir krize dönüşen bu gerilimi tek nedene bağlamak doğru değil. Çok katlı bir tarihsel ve siyasal sorunla karşı karşıya olduğumuz ortada. Olup bitenleri kapsayıcı bir kavramla ifade etmek gerekirse eğer, ülke 15 yıla yayılan bu zaman diliminde yeni bir "fetret" döneminden geçti.
Başka bir anlatımla, devletin/sistemin merkezinde bir iktidar parçalanması yaşandı. Dahası farklı iktidar odakları arasındaki mücadele giderek siyasal bir çatışmaya dönüştü. Toplum ikiye bölündü. Üstelik bu çatışma, sadece iç politikanın sorunları ve ihtiyaçları üzerinden değil, emperyalistler tarafından Türkiye'nin küresel düzen içindeki yeni yerinin tayin edilmesine kadar uzanan geniş bir alanda cereyan etti.
Yeni fetret dönemi, 12 Eylül 2010 referandumu ile sona erdi. AKP-Cemaat koalisyonu bütün iktidarı fethetti. Birinci cumhuriyeti tasfiye edildi. AKP-Cemaat iktidarı, devleti büyük ölçüde ele geçirince fetret dönemi de doğal olarak kapanmış oldu. Başlangıçta AKP hakkında açılan kapatma davası ve buna karşılık iktidarın başlattığı Ergenekon operasyonu bu çatışmanın dışavurumundan başka bir şey değildi.

Özede Türkiye, egemen sınıflar arasında bir yön ve program farklılaşmasının ortaya çıktığı bir dönemden geçti. Bu süreç henüz tamamlanmış ve yeni düzen sağlam temellere oturtulmuş değil. Tarihin akışına ve insanlığın bütün ilerici birikimine karşı savaşan gerici tarihsel blok, son derece kararsız bir denge üzerinde duruyor.

Yoğunluğu zaman zaman azalsa da çatışmanın devam ettiğini, AKP'nin deyim uygunsa sadece bir "Pirus zaferi" kazandığını söyleyebiliriz.


Ancak, AKP'nin ikinci seçim "zaferi" ile birlikte, askeri-bürokratik elit, İstanbul burjuvazisi ve yükselen taşra sermayesi arasında oluşan "zoraki" uzlaşma, içinde sürekli bozulma dinamiğini taşısa da orta vadede kalıcı bir karakter kazanmaya başladı.

Gerçek bir iktidar olsa bile devleti tam olarak ele geçirmek için önce yüzde 34, sonra da yüzde 46,7 oyun yetmeyeceğini gören AKP liderliği, ilk günden itibaren Batı'ya ve ABD'ye yöneldi. İçeride yetersiz olan iktidar kudretini dışarıdan alacağı güçle tamamlamaya çalıştı. Batı'ya yaslanarak iktidar alanını genişletme stratejisi uyguladı.

Bu konuda askeri bürokrasi ile AKP hükümetleri arasında başlangıçta bir uyumun olmadığı, tarafların her halinden anlaşılıyordu. Durum öyle bir hal alıyordu ki, ABD'nin eğilimlerini neredeyse "içeriden" izleyen gazeteci Cengiz Çandar, bugüne kadar Türkiye'de yapılan askeri darbelerin ABD desteği ve yönlendirmesiyle gerçekleştiğini belerterek, "Türkiye'de artık darbe olmasının şartları yok. Eğer bir darbe olursa, geçmişten farklı olarak bu ABD'ye karşı olur" diyordu.

Çandar'ın analizi şöyleydi:

"Bundan sonra, şayet olacaksa, Türkiye'deki bir askeri darbe fazlaca 'ulusal' yani 'yerel' olmak durumundadır. Dahası Türkiye'deki bir askeri darbe doğrudan Amerika'ya karşı olmak durumundadır ve onu hedef aldığı anlamına gelir."

İşte, 2003-2004 yıllarında sadece tasan aşamasında kaldığı belirtilen ve Deniz Kuvvetleri eski Komutanı E. Org. Özden Ömek'in ünlü "Darbe Günlükleri" notlarında da görüldüğü iddia edilen durum budur.

Gelgelelim ABD'nin bu girişimi desteklemediği anlaşılmaktadır. Çünkü Soğuk Savaş döneminden farklı olarak ABD ve Batı, Türkiye'ye (özellikle 2001 'den sonra) ılımlı bir islam ülkesi olmak rolünü biçmiş ve böylece islam dünyasına örnek oluşturacak bir modeli gerçekleştirme siyaseti izlemeye başlamıştır.

Bütün bu gelişmeleri açık kaynaklardan izlemek, örneğin CIA eski şeflerinden Graham E. Fuller'in Türkçe'ye de çevrilen, "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" isimli kitabından yeni ABD ve Batı siyasetini okumak mümkündür.

Türkiye'de islamcı hareket bir yandan toplumun dokusunu aşağıdan yukarıya doğru değiştirirken, geçmişte işbirliği yaptığı iktidarlar aracılığıyla da bu dönüşümün yasal ve kurumsal çerçevesini/zeminini hazırlamaya çalışıyordu. Artık iktidarda islamcıları kullanan bir merkez sağ parti yok, merkez sağ politikacıları kullanan bir islamcı parti var. Dolayısıyla ılımlı da olsa, AKP aracılığıyla iktidarı tam olarak ele geçiren islamcı hareketin bu projesini hayata geçirmesinin önünde ülkenin genel siyaset dengelerinin dışında idari bir engel kalmadı.

Diğer taraftan AKP, yerel kültürleri öne çıkaran küreselleşme dalgasının, kendi islami projelerinin hayata geçirilmesi bakımından tarihsel bir fırsat yarattığını düşündü. Erdoğan'ın birinci iktidar döneminde 4,5 yıl Başbakanlık Müsteşarlığı yapan, ikinci iktidar döneminde ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı görevine getirilen AKP milletvekili Ömer Dinçer'in Sivas Cumhuriyet Üniversitesi'nde 19-21 Mayıs 1995 tarihleri arasında yapılan bir sempozyuma sunduğu, "21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam" başlıklı o çok tartışılan tebliğinin ana tezi budur. AKP'nin teorisyenlerinden Dinçer bu tebliğinde, küreselleşmenin yerel kültürleri öne çıkardığını,2 Türkiye'de de yerel kültürün islam olduğunu ileri sürerek, küreselleşmenin desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Devam ediyor Dinçer; "Durum böyle olunca, Cumhuriyet yerini daha islami ilkelere dayalı
yeni bir düzene terk etmek zorunda."

Profesörlük tezinin çalıntı (intihal) olduğu kanıtlanınca akademik ünvanı geri alınan Dinçer'in, bir yerel kültür olarak islamın hangi yorumunu ya da mezhebini kasdettiği bir yana, böylesine açık ve yüzkızartıcı bir işbirlikçilik teorisi bu topraklarda görülmüş değil.
Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset danışmanı Doç. Dr. Yalçın Akdoğan ise, bu işbirliği teorisini daha da geliştirerek, "Bu topraklarda 200 yıldır ilk kez iç dinamiklerle dış dinamiklerin örtüştüğünü" ileri sürüyor. Bu durumun Türkiye'de rejimin İslami temellerde dönüştürülmesi için tarihsel bir fırsat sunduğunu da belirten Akdoğan, "iç dinamikler" ile toplumun dinselleşmesi ve AKP'nin iktidara gelmesini, "dış dinamikler" ile de Batı'nın bu süreci desteklemesini örnek olarak veriyor.

Bu anlamda, ABD emperyalizminin geliştirdiği, Büyük ya da Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (BOP/GOP) ve "Ilımlı İslam" stratejisi, basit birer jeo-politik yönelim değil, arkasında büyük bir ideolojik yığınak bulunan küresel bir gerici saldırıdır. AKP bir yanıyla, bu saldırının ülkemizdeki ve bölgemizdeki taşıyıcı aracından başka bir şey değildir.

Yalçın Akdoğan, başka bir açıdan bakıldığında aslında haklıdır. AKP'ye destek veren sermaye sınıfları, cemaatler, tarikatlar ve diğer çıkar grupları ile genel olarak emperyalizmin, özel olarak da ABD'nin çıkarları bu tarihsel dönemeçte örtüşmektedir. Ortada kirli bir işbirliği, dahası bir suç ortaklığı vardır.

1.4- Ergenekon, BOP ve ılımlı İslam

Bu fikri arka plan; aslında ABD'nin gezegene hâkim olma stratejisini formüle ettiği, "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi" ve projenin en önemli siyasal etabı olan Büyük (ya da genişletilmiş) Ortadoğu Projesi (BOP) diye isimlendirilen stratejik planlamadır. ABD'nin, yeryüzünün en zengin enerji havzalarının bulunduğu Merkezi Avrasya'yı (Ortadoğu ve Hazar havzası) denetim altına almak için geliştirdiği BOP' un en önemli boyutunu, hiç kuşkusuz "ılımlı islam" stratejisi oluşturuyordu.

Çünkü hiçbir rejim sadece askeri ve siyasal zorla ayakta kalamaz. Dünyanın en kötü ve zorba yönetimleri bile, halkın asgari ihtiyaçlarını karşılamak, onların duygu ve inanç dünyası üzerinde belli bir etkinlik kurmak zorundadır. Başka bir anlatımla, asgari bir toplumsal destek oluşturulmadan hiçbir baskıcı, yönetim ya da diktatörlük sürdürülemez. Aynı şey askeri işgaller ve sömürgecilik için de geçerlidir. İşbirlikçi bir sınıf yaratılmadan işgal ya da sömürgeciliğin sürdürülebilmesi de mümkün değildir. Köklü bir uygarlığa ve felsefi birikime sahip büyük bir ülke olan Hindistan bu nedenle sadece 50 bin kişilik bir ordu ile İngilizler tarafından yüzyıllarca yönetilmiştir. Eğer İngiliz sömürgeciliğini içselleştiren işbirlikçi bir sınıf olmasa ve toplum bu düzene razı edilmeseydi, böyle küçük bir güçle dev gibi bir ülkeyi teslim almak mümkün olamazdı.

İşte BOP ve ılımlı islam siyaseti, Ortadoğu ve bütün İslam coğrafyasında ABD işgaline, neo-klasik sömürgecilik (yeni emperyalizm) döneminde toplumsal ve siyasal rıza/onay üretmek için geliştirilen2 stratejik bir planlamadır.

Dolayısıyla ılımlı islam, batılı değerlerle uyumlu, batı kültürüyle (bu arada hıristiyanlık ve yahudilikle) çatışmayan, siyasal olarak ABD'nin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, sınırlanıl yeniden çizildiği ve nihayet rejimlerin bu amaca uygun olarak değiştirilmesinin öngörüldüğü BOP'un taşıyıcı kavramıdır.
Ve bu stratejik planlamanın bölgede iki önemli taşıyıcısı ve işbirlikçisi vardır; biri AKP'dir, diğeri de Fethullah Gülen hareketi...

Tam burada Fethullah Gülen hareketine biraz daha yakından bakalım.
Ilımlı islam projesinin, içeriden, bölgenin tarihsel ve kültürel ortamından beslenen, teolojik zeminde bir taşıyıcıya ihtiyacı vardı. ABD için çok önemli olmakla birlikte, AKP, politik bir parti olarak bu ihtiyacı tam olarak karşılayamazdı. İslami bir kanaat önderi ya da etkili bir tarikat liderinin de katkısı ve desteği gerekliydi. Bu isim, geniş bir örgütsel ağa, mali güce, devlet içinde örgütlenmeye, istihbarata olan ilgisi nedeniyle operasyon gücüne ve yaygın bir etkileme alanına sahip olan Fethullah Gülen'den başkası değildi.

Çünkü Fethullah Gülen, "Dünya denilen geminin kaptanı" olarak nitelendirdiği ABD'nin otorite ve iradesine, islami hedeflere ulaşmak için boyun eğilmesi gerektiğini vaaz ediyordu. ABD'yi "dünya denilen geminin kaptanı" ilan ediyor ve "kaptanla kavga edilerek limana selametle varılamaz" diyordu.

Dolayısıyla Gülen, ABD'nin "ılımlı islam" projesinin teolojik ve felsefi arka planını oluşturmaya soyunmuş gönüllü bir tarikat lideri portresi çiziyordu. Öyle anlaşılıyor ki, ABD, BOP'un teolojik arka planını hazırlayacak "âlimler" aradığında, Fethullah Gülen "buradayım" diye elini kaldırmıştı.
Aslında Fethullah Gülen, daha yolun başından itibaren ABD ve onun istihbarat örgütleriyle ilişkili bir isimdi. Gülen, Soğuk Savaş yıllarında, yani daha 1960'lı yılların başında, Komünizmle Mücadele Derneği (KMD) Erzurum Şubesi'nin kurucusu ve yönetim kurulu üyesiydi. ABD, Türkiye tarihinin burjuva anlamda en demokratik anayasasını yapan 27 Mayıs 1960 hareketinin önünü kesmek için CIA aracılığıyla KMD'yi kurdurmuştu. Bu dernek, denilebilir ki, Türkiye'de batılı istihbarat örgüüeriyle ilişkili ilk Soğuk Savaş örgütlenmesiydi.

Bugün Türkiye'de İslamcı alanda siyaset yapan birçok isim bu derneklerde yetişti. Örneğin, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi'nde genel başkanlık yapan, Necmettin Erbakan'ın yeraldığı hükümetlerde bakanlık görevinde bulunan Recai Kutan Malatya KMD başkanıydı. İslamcıların sonradan ele geçirdiği Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) de bu tip derneklerden biriydi. AKP'li Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi birçok İslamcı politikacı da MTTB'nden yetişmiş, bu demekte yöneticilik yapmıştı.

Diğer taraftan ılımlı İslam projesini, Soğuk Savaş yıllarında yine ABD patentli olan ve Sovyetler Birliği'ni Güneyden kuşatmayı amaçlayan "yeşil kuşak" stratejisi ile karıştırmamak gerekiyor.

Çünkü "yeşil kuşak" siyaseti, radikal ya da ılımlı olduğuna bakılmaksızın her İslami harekete, anti komünist olmak şartıyla sınırsız destek verdi. Sönümlenmeye başlayan İslami duyarlılıkları besledi, büyüttü, örgüüedi ve kışkırttı. Çoğu ülkede İslamcıların ellerine silah verdi, onları donattı ve eğitti. (El-Kaide bu tip örgütlerden sadece biriydi.) Onları bir soğuk savaş gücü olarak hazırladı ve iç savaş aygıtı olarak konumlandırdı. Amerikan siyasal terminolojisinde bu politikanın ismi realizm (gerçekçilik), bu çizgiyi savunanların sıfatı da realistlerdir.

Ilımlı islam projesi ise, Müslüman dünyayı bölmeyi, kendisine yönelik politik bir tehdit haline gelen radikal İslami yalnızlaştırmayı ve ezmeyi amaçlıyor. Bu nedenle, söz konusu projenin ilk sonuçları, dünyada ve Türkiye'de radikal İslamın ezilmeye çalışılması oldu. 28 Şubat 1997'den sonra Refah Partisi (RP) ve Necmettin Erbakan bu nedenle tasfiye edildi. Daha da önemlisi, Refah partisi'nin içinden Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) imal edilmesi (üretilmesi) de yine bu stratejik planlamanın sonuçlarından biridir.

Ilımlı islam projesinin Türkiye bakımından önemi çok yönlüdür. Çünkü; Türkiye'nin kısa ve orta vadede politik yapılanmasını, toplumsal hayatını ve kültürel şekillenmesini derinden etkileme potansiyeline sahiptir. Nitekim böyle de olmuştur. Bu emperyal proje, Türkiye'de rejimin ve toplumsal yaşamın niteliği, rengi, yaşam tarzı ve geleceği ile ilgili bir çatışmanın yolunu döşemiş ve ülkeyi 2004'ten itibaren derin bir krizin eşiğine getirip bırakmıştır.

Bu çatışma, Ergenekon operasyonları ve soruşturması ile doruğa çıkmış ve Birinci Cumhuriyet'in ' tasfiye edilmesiyle sonuçlanmıştır. Cumhuriyet'in başlangıç ilkeleriyle Şeriatın hükümleri arasından alınan bir ortalamaya dayalı faşizan bir ılımlı islam rejimi, bir tür polis devleti inşa edilmeye başlamıştır.

Bu boyutu ve özelliğiyle, 2000'ler Türkiyesi'nin yaşadığı gerilimin 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 krizlerinden hem nitelik olarak hem de çatışan güçlerin dizilişi bakımından çok farklı olduğunu görmek gereklidir. Kaldı ki nitelik farkı, kaçınılmaz olarak bölünmenin karakterini de belirlemektedir.

Türkiye'nin, kırılmalara uğrasa da, 80 yıllık cumhuriyet birikimi ile bu ülkenin geleceği arasında yaşanan bir gerilim ve çatışma vardır.
ABD'yi yönetenler ve bu ülkenin önde gelen fikir üreticileri Türkiye'nin sahip olduğu seküler düzen nedeniyle, İslam dünyasından, onlan etkileyemeyecek kadar uzaklaştığını, bu nedenle cumhuriyetin ve laiklik ilkesinin yeniden tanımlanarak yumuşatılması, başka bir anlatımla düşük yoğunluklu da olsa İslami bir yoruma kavuşturulması gerektiğini düşünüyorlar.

Bazı kurumlarının "cumhuriyetçi bir refleksle" direnmeleri üzerine de -ki temel bir değişime zorlanan her rejimin göstereceği bir tepkidir bu- Ergenekon operasyonu başlatılarak bu güçler etkisizleştirildi.

AKP'nin bu operasyonda büyük ölçüde başarılı olduğunu belirtmek gerekiyor. Çünkü bu süreç, örtülü ya da sivil darbe de denilebilecek bir karşı hamle, Amerikancı bir ılımlı İslam darbesi ile iç içe gelişti.

1.5- Amerikancı ılımlı İslam darbesi!

AKP-Cemaat koalisyonunun gerçekleştirdiği örtülü (ya da parlamenter) darbenin belli bir başarı kazanmasına karşın, "ılımlı İslam" projesinin Türkiye'de gerçekleştirilmesinin önünde çeşitli güçlükler bulunmaktadır.
Tıpkı Büyük Ortadoğu Projesi'nin, bölgede hayata geçirilmesinin önünde de çok sayıda siyasal, kültürel, toplumsal, ekonomik ve ulusal engelin bulunduğu gibi.

ABD gerilemekle birlikte bugün için hala tek süper güç, uluslarüstü mali sermeye kahredici bir etkinlik sahibi olsa da, hiçbir emperyalist merkezde bir tanrı iradesi ve imparator otoritesi yoktur. Olamaz da... Çünkü toplumsal, siyasal gelişmeler ve uluslararası ilişkiler bir üst iradenin planlamasına göre oluşmaz. Böyle bir şey doğanın ve hayatın diyalektiğine, tarihin yasalarına aykırıdır. Yapılan planlar, hazırlanan projeler -ki bunlar da genellikle bir masa etrafında oturulup kafa kafaya verilerek yapılmaz, süreç içinde oluşurlar- yaşama uygulanma aşamasında bir dizi etken tarafından belirlenmeye ve dönüştürülmeye başlar. Irak işgali bunun somut bir örneğidir. ABD'nin BOP'u Iraklı yoksulların direnişine çarpmış ve henüz paramparça olmasa da büyük yara almıştır. Washington için mutlak zafer neredeyse imkânsız gibidir. Bölgedeki bir dizi etken BOP'un hayata geçirilmesini engellemiş ve geçersiz hale getirmiştir

Bu kayıtları koyduktan sonra öncelikle söylenecek şey şudur; Soğuk Savaş döneminde sola karşı bir kalkan ve kuşatma aracı olarak kullanılan İslamcı hareketler, devlet tarafından korunup kollanırken artık günümüzde böyle bir ihtiyaç kalmadı. Bu "ahlaksız" ilişki bitirilmeye çalışıldı. Türkiye'de 28 Şubat sürecinin gerçek anlamı budur.

Türkiye'nin, cumhuriyetçi geleneğe sahip güçlerinin yanısıra, komünizmin bir tehdit olmaktan çıkması nedeniyle batıcı bürokrat ve sermaye elitinin bir kesimi de bu "yasak ilişkinin" sürdürülmesine, en hafif deyimiyle sıcak bakmayacaktı. Ancak bu hamle, yükselen muhafazakâr sermayenin iktidar talepleriyle, ABD'nin BOP ve ılımlı İslam stratejisinin buluşması sonucu oluşan duvara çarptı. 2000'ler Türkiyesi'ndeki gerilimin kaynağında bu olgu yatıyordu.

Yukarıda da işaret etmeye çalıştığım gibi,Türkiye'de egemen sınıflar arasında yaşanan yön ve program farklılaşması merkezi otoritenin zayıflamasına ve ülkede tam bir iktidar parçalanmasına yol açtı. Ortaya çıkan farklı güç ve iktidar odakları hem etkinlik alanlarını sürekli olarak genişletmeye çalıştı hem de birbirleriyle kıyasıya bir rekabete girişti. Öyle ki, birbirini izleyen devlet kurumları, karşılıklı hazırlanan istihbarat raporları, hatta devlet içi örtülü operasyonlar ortalığı kapladı.

2003 sonrasının Türkiye'sinde AKP'nin eline geçen hükümet, Meclis ve medyanın önemli bölümü ile ağırlığını taşra burjuvazisinin oluşturduğu sermaye grupları; giderek tutucu bir silahlı politik parti gibi davranan polis örgütü; ABD, Batı ve küresel finans kapitalinin desteğinde, "gerici bir tarihsel blok" olarak ayrı iktidar odağı haline geldi.

Diğer yandan aynı dönemde Cumhurbaşkanlığı, yüksek yargı, üniversiteler, bazı batıcı sermaye çevreleri, yaşam tarzlarını ve hayat alanlarını tehdit altında gören kentli orta sınıflar, aleviler, yüksek yargı ve TSK'nin bir kesimi de ayrı bir blok oluşturuyordu. Bu yarılma 2008'e kadar gerilimin dozu şiddetlenerek derinleşti. Her güç odağı, bütün iktidarı eline geçirmek için kıyasıya bir mücadeleye girmiş durumdaydı.
Bu iktidar mücadelesi, ABD'nin, sermayenin, tarikatların, kendi hayatlarına ihanet eden liberallerin desteğini alan, adliye ve poliste illegal olarak örgütlenen, dahası polisi silahlı bir politik güç olarak kullanan AKP-Cemaat koalisyonu kazandı. Diğer taraf ise, örgütsüz, politik bir önderlikten yoksun ve dağınıktı.

Süreç henüz tamamlanmış olmamakla birlikte Birinci Cumhuriyet büyük ölçüde tasfiye edildi. Cumhuriyetin bütün ilerici kazanımları budanmaya başlandı. Türkiye taşrası büyük ölçüde fiilen şeriat hükümlerinin yönetimine girdi. Sosyal Devlet bitirildi ve azgın bir piyasacılık olan neo-liberal politikaların hayata geçirildiği halk düşmanı bir düzen kuruldu.
Yukarıda farklı dolayımlarla da vurgulandığı gibi, Washington'un desteğini arkasına alan AKP ve ılımlı islamcılar, ülkeyi tam olarak teslim alamasa da bu çatışmada inisiyatifi ele geçirdi.

Fetret dönemlerinin tarihsel olarak kalıcı olması veya çok uzun sürmesi doğası gereği mümkün değildir. Ya güçlü bir şehzade çıkacak ve diğerlerini tasfiye ederek bütün iktidarı elinde toplayacaktır -ki Osmanlı'da da böyle olmuştur- ya da bu süreç, ülkede bir dağılma ve çözülmeyle sonuçlanacaktır.
Türkiye, 1995 yılından 2007'y kadar devam eden bir dönemde fetrete düştü. Birinci fetret gibi ikincisi de 12 sürdü.
İkinci Fetret döneminin güçlü şehzadesi, ABD ve Batının desteğini alan Tayyip Erdoğan ve partisi AKP'dir. ABD'nin, kendisine karşı direnme potansiyeli taşıyan ulusalcı asker, bürokrat ve aydınların varlığı nedeniyle büyük ölçüde TSK'den desteğini çektiği anlaşılıyor. CHP'nin adeta tecrit edilmesi de bu yaklaşımın bir parçasıdır.

Ergenekon operasyonu ile ABD ve AKP bu güçleri büyük ölçüde tasfiye etti.
Peki AKP bu kudreti nereden almaktadır? AKP'nin gücünü arttıran olgular sırlandığında, bu partiyi hükümete taşıyan sermaye (özellikle iktidardan ve servetten daha çok pay talep eden taşra sermayesi) çevreleri, devletin/sistemin bütün ideolojik aygıtlarının harekete geçirilmesiyle üretilen toplumsal onay, ABD ve Batı'nın desteği ilk ağızda sayabilir. Bunlara parti etrafında oluşan tarikatlar ittifakını,3 özellikle Fethullah Gülen cemaatinin/örgütünün tavrı da eklenmelidir.

Ancak, burada bir başka güç kaynağından daha söz etmek gerekir. Bu kaynak hiç kuşku yok ki, her soydan sağ ve sol liberallerdir. Liberal aydınların AKP'ye verdiği destek, entelektüel direniş iradesinin kırılmasında, direnme eğilimindeki modern hayat tarzına sahip toplum kesimlerinin ve orta sınıfların etkisizleştirilmesinde önemli bir rol oynadı.

CIA gibi istihbarat örgütlerinin desteklediği hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık olan Fethullah Gülen hareketinden, "demokratik" ve hatta "laik" bir yönelim bekleyen liberal aydınlara ne demeli bilmiyorum ama, Polis Örgütünü (daha çok da Emniyet'teki istihbarat ve teknik takip birimlerini) ele geçiren Fethullahçılar, ülkede tam bir korku iklimi yaratmayı başardılar.

Resmen açıklanan bilgilere göre, bir milyondan fazla insanın telefonlarının dinlendiği -ki ortam dinlemesi de yapıldığı için bu sayı aslında yaklaşık 6 milyon civarındadır- bir ülke, demokratikleşmiyor, ancak bir polis devletine dönüşüyor olabilirdi. Nitekim gerici-faşizan bir polis devletine dönüştü de.

Yeni rejimin tam olarak kurulabilmesi için Cumhuriyet'in kurucu ilkelerinin kısmen tasfiye edilmesi ya da başlangıç varsayımları ve kazanımlarının (laiklik gibi) yeniden tanımlanması zorunludur. 2010'lar Türkiyesi'nde yaşanan süreç budur. Bu kırılmanın gerçekleşmesi halinde, bir "ortalama" alınması en yüksek olasılıktır. Ancak, her "ortalama" tarihsel ve kategorik olarak bir gerileme demektir.

Ancak, bugün bir "uzlaşma" diye ileri sürülerek "millet-devlet barışması" gibi fiyakalı bir gerekçeyle savunulacak bu "ortalama alma" girişimi, Türkiye'yi bir Suudi Arabistan ya da İran yapma projesi değildir. Bazı çevrelerde böyle bir niyet olsa bile, bunun tarihsel ve kültürel nedenlerle gerçekleşmesi çok zordur. Ancak, Türkiye'nin süreç içinde bir Pakistan, Mısır, Malezya veya Endonezya haline -getirilmesi mümkündür. Ergenekon soruşturması üzerinden gerçekleştirilen darbe ile, bu hedefe büyük ölçüde yaklaşılmıştır.

İslamcılar ve ılımlı İslamcılar toplumun dokusunu aşağıdan yukarıya değiştirirken, hükümet eliyle de yukarıdan aşağıya (siyasal tasarruf ve uygulamalar, servet transferleri ve yasal düzenlemeler yoluyla) bu değişim sürecini hukuki temellere oturtup geri dönüşsüz şekilde tamamlamaya çalışıyorlar. Gerçekte bugün, yüzlerce taşra kenti ve kabasında fiilen şeriat yasaları uygulanıyor. Eğitim dinselleştiriliyor. Kadının baskı altına alındığı, modern yaşam alanlarının daraldığı, emekçilerin zihin ve inanç dünyalarının teslim alındığı bir dönemden geçiyor ülke.
Şu örnek çarpıcıdır; Tuzla Tersaneleri birer mezbahaya dönüşmüşken, sosyalisüerin ve DİSK'in yaptığı protesto eylemlerine tersane işçilerinin yüzde 90'ı katılmadı. Çünkü bu işçilerin büyük çoğunluğu, tıpkı patronları gibi AKP ve MHP'ye destek veriyorlar, olanı biteni tevekkülle karşılıyorlardı. İşte, istenen böyle bir ülke ve toplumdu.

Ancak, bir kez daha vurgulamakta yarar var; Amerikancı ılımlı İslam darbesi, diğer bir anlatımla AKP-Cemaat koalisyonunun örtülü operasyonu başarılı olsa da bütün politik, toplumsal ve tarihsel sonuçlarına ulaşmış değil. Daha da önemlisi, kurulmak istenen rejim, ortaya çıkarılan kuramlarıyla henüz bir kararlılık kazanmaktan çok uzak. Dolayısıyla, süreç ve çatışma devam ediyor.

Yön duygusunu kaybeden Türkiye'nin 2010-20 aralığında çatışmak bir siyasal dönem yaşayacağını öngörebiliriz. Dengelerin her an değişebileceği bu dönem, bir uzlaşma ve melez bir rejimle de kapanabilir, sert tasfiyelerin yaşandığı bir sürecin ardından Cumhuriyet'in yeni bir restorasyonunla da sonuçlanabilir.

1.6- Kontrgerilla mı Susurluk artığı çete mi?

Ergenekon operasyonları ile Türkiye'de darbecilerin ve derin devletin (Kontrgerilla'nın) tasfiye edilme sürecine girdiği ileri sürüldü. Bu tezin sahibi AKP'liler, islamcılar, sağ ve sol liberaller Türkiye'de somut ve yakın bir darbe tehdidi olduğu da ileri sürdüler.

Bu iddia gerçekten doğru olabilir miydi?

Önce bir saptama yaparak tam bir bilgi kirliliği, psikolojik harekât ve dez-enformasyonla karşı karşıya olduğumuzu belirtmek durumundayım. Çünkü ortada somut ve yakın bir darbe tehdidi yok. Üstelik bir askeri darbe ihtimali Türkiye'de hiçbir zaman bu kadar uzak olmadı.
Peki, bu kadar gürültü neden çıkarıldı? Bu durum üzerinde biraz düşünmek ve bu soruya yanıt vermek gerekiyor.
Eğer, emir komuta zinciri içinde bir darbe olacaksa, ABD, NATO ve Batı'nın desteği sağlanmadan; büyük sermayenin ve uluslararası finans kapitalin çıkarları gözetilmeden gerçekleştirilemez. Bu güçler ise TSK'yi, Kemalistleri veya Ulasalcıları değil; AKP'yi, ılımlı islamcıları, Fethullahçıları ve liberalleri destekliyor.

Kontrgerilla örgütü, önce Seferberlik Tetkik Kurulu (1954), sonra Özel Harp Dairesi (1970-80'lerde), şimdi de (28 Şubat 1998'den sonra) Özel Kuvvetler Komutanlığı diye bilinen TSK'ye bağlı birimdir. Sadece askerlerden oluşmaz, topumun her kesiminden siviller de bu örgütlenmenin içindedir.
Bu örgüt ABD ve NATO'nun Soğuk Savaş döneminde geliştirdiği "Dolaylı Saldın" doktrininin bir ürünüdür. Dolaylı Saldırı doktrini özetle, nükleer silah dengesi nedeniyle sosyalist ülkelerden doğrudan bir askeri saldırının gelmeyeceği; ancak dolaylı bir saldırının kesintisiz şekilde devam edeceği varsayımına dayanır. Bu durumda, sosyalist blok, kapitalist ülkelerdeki komünist partiler, sendikalar,3 gençlik dernekleri, diğer toplumsal muhalefet odakları ve legal-illegal devrimci örgütler aracılığıyla "batı uygarlığı" ve kapitalizme saldırmakta, yani savaş "dolaylı olarak" devam etmektedir.

Bu durumda NATO ülkeleri, kendi yurttaşlarının bir kısmını "düşman" kategorisinde değerlendirmeye başlamış ve bu kesimlere (sosyalist sol'a) karşı yasa ve hukukla kendisini bağlı saymayan "gayri nizami harp" örgütleri oluşturmuştur. Bu örgütler aynı zamanda, sosyalist ülkelerin gerçekleştireceği bir işgal durumunda karşı-gerilla (yani kontr-gerilla) mücadelesini örgütleyecektir. Bunun için "milliyetçiler" den oluşan ve gizli silah depoları olan bir örgütlenme yaratılmıştır. Bu örgüt sadece Türkiye'de değil, bütün NATO ülkelerinde bulunmaktadır.

Genel (ya da resmi) ismi, "Süper Nato" ya da "Inter NATO" olarak bilinmektedir. Bu örgütün Almanya'daki adı "Sword", İtalya'daki adı "Gladyo", Fransa'daki adı "Rüzgârgülü", Hollanda'da "Command", sözüm ona mutlak tarafsız ülke olarak kendini ilan eden İsviçre'de "P-26", Yunanistan'da "Sheepskin", Avusturya'da "Schwert", İngiltere'de, "Secret British Network Revealed" ve Türkiye'de ise, 12 Mart sorgucularının verdiği isimle "Kontrgerilla"dır. Türkiye'deki Kontrgerilla örgütünün resmi adı, yukarıda da belirttiğim gibi "Özel Harp Dairesi" ya da bugünkü ismiyle "Özel Kuvvetler Komutanlığı" olarak bilinir.

Türkiye'de gerek Susurluk Olayı, gerekse Ergenekon Operasyonu sırasında olan bitenlerin bu örgütün dağıtılmasıyla ilgisi yoktur. Yukarıda ismi geçen devletlere bakıldığında, bunların pek demokratik ve insan hakları konusunda çok fiyakalı ülkeler olduğu hemen görülmektedir. İnanılmaz : gibi gelebilir ama, bu örgütler cinayet, sabotaj, kundaklama, insan kaçırma, tecavüz, bombalama, katliam düzenleme gibi eylemler yapmakla bile yetkilendirilmiştir. Bütün bu eylem biçimleri, örgütün ST-31 ve ST-32 koduyla anılan belgelerinde (Sahra Talimnameleri) açıkça belirtilmiştir.
Sovyetler Birliği ve sosyalist sistem dağıldıktan sonra batılı ülkelerde bu örgütler ya tasfiye edildi ya da yeniden düzenlendi. Türkiye'de ise "Kürt sorunu" nedeniyle bu iş 7-8 yıl gecikti.

Ancak, Türkiye'de Süper NATO örgütü tam olarak dağıtılmadı. Susurluk Olayı ve 28 Şubat'tan sonra safralar atılarak, örgüt NATO'nun yeni tehdit değerlendirmesi doğrultusunda yeniden düzenlendi. Olaylara ve olgulara bakınca böyle bir sonuç çıkarmayı mümkün görüyorum.

Dolayısıyla, eğer şu anda Kontrgerilla varlığını sürdürüyorsa -ki artık bu örgütlenmeyi 'yeni-kontrgerilla' diye anmak daha doğru olacaktır- yapısı ve güncel misyonu gereği ılımlı islam darbesini destekliyor olmalıdır. Nitekim destekliyor da.
Ergenekon operasyonunun anlamı nedir? Gözaltına alınan ya da tutuklanan insanlar darbecilik ve Kontrgerilla örgütlenmesiyle nasıl bir ilişkiye sahiptir? Şimdi bu soruların yanıtlarını vermeye çalışalım.

Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan Emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve arkadaşları, Susurluk olayı sırasında tasfiye edilen mafyalaşmış bir ekiptir. Veli Küçük, tuğgenerallik süresi dolmadan emekli edilen, başka bir anlatımla ordudan tasfiye edilen bir askerdir.
Veli Küçük, dönemin Başbakanı Tansu Çiller, Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş, dönemin Emniyet Genel Müdürü (sonradan Adalet ve İçişleri Bakanı oldu) Mehmet Ağar ve yine dönemin Olağanüstü Hal Bölgesi Asayiş Bölge Komutanı E. Korgeneral Hasan Kundakçı ekibinin orta düzey biP yöneticisidir. Kocaeli'nde Jandarma Alay Komutanı ve henüz albay rütbesindeyken, PKK'yı desteklediği öne sürülen Kürt işadamlarının öldürülmesi ve yine aynı gerekçeyle "Kürt mafyası" diye nitelenen grupların tasfiye edilerek yerine ülkücü mafyanın geçirilmesi operasyonunu yürüten ekibin önde gelen isimlerinden biri olduğu belirtilmektedir.

Söz konusu dönemde Jandarma İstihbaratı ve Emniyet'te görevli bazı kişiler de aynı akıbete uğramıştır. Bu olay kısmi de olsa bir "bağırsak temizleme" operasyonudur. Örneğin Mehmet Ağar da aynı dönemde İçişleri Bakanı olmasına karşın istifa etmek zorunda kalmış ve siyaseten kenara itilmiştir.
Bu isimler, Soğuk Savaş'ın bitiminde PKK' ye karşı "gayri nizami harp", yani "kuralsız savaş" yürütmek üzere istihdam edilmiş, kirli savaşta kullanılmış ve fakat görev sınırlarını (1) aştıkları ve kişisel menfaatleri doğrultusunda hareket etmeye (çeteleşmeye) başladıkları gerekçesiyle tasfiye edilmişlerdir.

Dışlanan ve gözden düşen bu ekibin, önceleri sembolik cezalar ve davalarla (bir anlamda) diyetleri de ödenmiştir. Ancak "durumdan vazife çıkaran" bu çevre faaliyetlerini sürdürmüştür. Kendilerine "vatanseverlik" gibi "ideolojik" bir misyon da biçen bu çete devletten ve düzenden diyet istemeye devam etmiştir.

Ortada, çek-senet tahsilatı yapan, uyuşturucu kaçakçılığından pay alan, kumarhane işleten ırkçı-faşist kırması bir çete vardır. Nitekim Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'de iddianamesinde bu örgütün kuruluş tarihini 1999-2000 olarak vermektedir. Oysa Kontrgerilla'nın kuruluşu (Seferberlik Tetkik Kurulu) 1954 olarak resmi kayıtlara geçmiştir. Kuran da Demokrat Parti (DP) iktidarıdır.

Yine aynı Savcı Ergenekon'un TSK'de hücrelerinin olmadığını belirtmektedir. Burası ilginçtir. Çünkü darbe hazırlamakla suçlanan bu örgütlenmenin halen Ordu ile bir bağının olmadığı belirtilmektedir. Nasıl darbe yapacaklarsa?

Bu çete elindeki imkânları da (mafya sermayesi) kullanarak siyasal bir güç olmaya çalışmış, bu doğrultuda bazı örgütlenmelere girişmiş, ancak başarılı olamamıştır. Sözkonusu yapılanma, önderleri ve mensuplarının doğaları gereği siyasallaşmaya çalışan yarı mafyatik bir örgütlenme olmanın ötesine geçememiştir. İddianamede yer alan sanık ifadeleri ve telefon dinlemelerine dikkatle bakıldığında da durum açıkça görülmektedir.

Derin devlet örgütlenmesi içinde MHP, ülkücüler ve islamcılar bütün bir Soğuk Savaş boyunca etkin bir rol oynamasına karşın, Ergenekon operasyonu ve soruşturmasında kapsam dışı bırakılmıştır. Özellikle bir operasyon örgütü ve bir sokak gücü olarak düzenlenen MHP ya da MHP'lilerin bu soruşturmanın dışında bırakılması ilginçtir. Sadece bazı ülkücü mafya gruplan bu operasyon sırasında soruşturmaya uğramıştır. Doğan Güreş, Mehmet Ağar, E. Org. Teoman Koman (JİTEM'in kurulması emrini verdiği belirtilmektedir) E. Korg. Hasan Kundakçı gibi isimlerin de bu soruşturmada yer almaması dikkat çekicidir.

Sonuç olarak, Ergenekon operasyonu sırasında gözaltına alınan ve tutuklanan bazı isimler, daha önce Susurluk Olayı sırasında tasfiye edilen mafyatik, ırkçı ve faşist bir çeteden geriye kalanların, yeniden güç olmaya çalışan kanadıdır. Bu unsurlar buruşuk bir peçete gibi bir kenara bırakılmış Kontrgerilla artıklarıdır. Böyle bir yapılanmanın darbe yapacağını iddia etmek komiktir.

Kaynakça
Kitap: BİR ABD-AKP-CEMAAT PROJESİ ERGENEKON DARBESİ
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ergenekon Davası, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Asil Türk Milleti

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir