Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Erzincan Olayı ve Ergenekon Yalanı

İlhan Cihaner ve Saldıray Berk Paşa gibi Kahramanlarımıza uygulanan adaletsizlikler

-Ergenekon Destanı Atalarımızın Şanlı Destanı’dır.
-Ergenekon Davası'nda Yargılanmaya çalışılan Türk Milleti ve Atatürk'tür. Bu yargılamayı yapan A.B.D'dir.
-1990'ların başından beri, Eşref Bitlis önderliğindeki T.S.K. Ortadoğu'da A.B.D.'nin bütün planlarını altüst eden tek güç idi.
Bu yüzden AKP döneminde T.S.K. asimetrik psikolojik savaşlarla itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor, “Mehmetçik düşmanlığı” tavan yaparken, başbakanlık koltuğunda oturan şahıs a.b.d. askerlerinin sağ sağlim evlerine dönmesi için dua ediyor.
-6. yüzyılda, Çin emperyalizmi yüzünden yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olan ve tutsak edilen Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalan tek çocuğu, Ergenekon Destanı’nda dişi bir Kurt tarafından yetiştirilip büyütülmüştür. Bu çocuk yıllar sonra soyunu devam ettirip, bir Cihan Devleti olan ve Çin emperyalizmini mağlup edecek olan Gök Türk İmparatorluğu’nu kurmuştur.
-Aşina Aşireti, Türk Soyunun Karluk Boyundandır. Uygurlarda Karluk Boyundandırlar.
-Göktürkler döneminde Çin emperyalizmi, Göktürkleri yıkabilmek için, içten parçalama stratejisini uygulamıştır. Nitekim Gök Türkler’in yıkılışı Çin emperyalizminin kullandığı Uygurlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
-Şimdi günümüzde olanlara bakarsak, Silivri’de, Hasdal’da, Metris’te tutsak edilen Kahramanlarımız, işte bu 6. yüzyılda hayatta kalmayı başaran tek Türk çocuğunun evlatlarıdır.
Günümüzdeki Gök Türk Hanedanlığını tarif edelim:
1. Türkiye Cumhuriyeti’nin Koruyucuları olan Oğuz Boyundan Atatürkçü’ler = Gök Türk İmparatorluğu’nu kuracak olan Karluk Boyundan Aşina Hanedanlığı’nın hayatta kalmayı başaran tek çocuğu.
2. Amerika = Gök Türk’leri entrikalarla içten yıkmaya çalışan Çin Emperyalizmi
3. A.B.D tarafından kullanılmakta olan ve Türkiye Cumhuriyet’ini yıkmayı hedefleyen Atatürk ve Cumhuriyet Düşmanı Yobaz AKP’li kitle(Oğuz Boyundan) = Çin Emperyalizminin Gök Türk İmparatorluğunu yıkmak için kullandığı Uygur Türkleri(Karluk Boyundan)
4. Türkiye Cumhuriyeti(Oğuz Boyundan) = Gök Türk İmparatorluğu(Karluk Boyundan)
5. SONUÇ: Türk Milleti elinde sonunda emperyalist devleti yıkacaktır, parçalayacaktır, darmadağan edecektir!
-Günümüzde yargılanan sözde Ergenekon Örgütü, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin Tam Bağımsızlığını canları pahasına ebediyet için korumayı hedeflemiş olan Atatürk’ün Askerlerinden oluşan Milli bir Örgütlenmedir(herhangi yasa dışı bir faaliyette bulunmayan).
-Bu örgütlenme, 1980 darbesi sonrasında ayaklanan/özüne-dönen namuslu ve şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının önderliğinde başlamıştır. Yani, bu örgütlenme, Atatürkçü ve Anti-Emperyalist düşünceye sahip olan Eşref Bitlis Paşa’mız ve onun yolundan yürüyen Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek’lerin A.B.D.’ye karşı verdikleri asil mücadeleler ile birlikte başlamıştır.
-AKP döneminde bu kutsal görevleri yürüten “D.Perinçek, T.Özkan, M.Balbay, E.Poyraz, Ç.Doğan, A.Uğur, E.Alan, V.Küçük, E.Gürses, İ.Selçuk, Ş.Eruygur, H.Tolon, L.Ersöz, S.Öztürk, D.Çiçek, H.Iğsız, S.Yalçın, B.Pehlivan, B.Terkoğlu, D.Yıldırım, V.Küçük, İ.Başbuğ, A.Yıldırım” gibi Atatürkçüler, “Ergenekon”, “Balyoz”, “Islak İmza”, “İnternet Andıcı”, “Kafes”, “ODATV”, “Spor’da Şike”, vs. gibi isimlerin verildiği ve hukukun çiğnendiği davalar ile birlikte zindanlara atılıp tutsak edinmişlerdir. Onların yokluğunda Asil Türk Milleti’miz ve Türkiye Cumhuriyet’i bölünme/yıkılma aşamasına getirilmiştir!!!!
-Ergenekon'daki Kahraman Bozkurtlar çıktı, Fethullahçılar yargılanıyor, ABD Suriye'de yenildi, Büyük bir Ekonomik Kriz yolda, SIRA AKP hükümetinin devrilip yargılanmasındadır, ondan sonra SIRA ABD'nin Orta Asya ve Orta Doğu'dan tamamı ile yokedilip tekmelenmesine GELECEK, BU GÜNLERİ GÖRECEĞİZ, ÇOK YAKIN! EN BÜYÜK HEDEF TÜRK BİRLİĞİ'DİR!

Erzincan Olayı ve Ergenekon Yalanı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Kas 2010, 19:59

Erzincan dosyası tarafsız bir gözle incelendiği takdirde gerçeğin apaçık görüleceğine inanıyorum. Ortada yazılmayan, dosyada olmayan iddialar ve deliller var, bu saklanan iddia ve deliller uğruna görülen dava, akıllara ziyan şekilde hukuk tanınmaksızın devam ediyor. Ben bu davanın arka planını, dosyada bulunmayan iddiaların bir kısmını farklı kişilerden dinleyerek biliyorum, bir kısmını ise olup bitenlerden çıkarıyorum. Aslında zihnimde bu davanın arka planını tamamladım.

Bence Erzincan'daki olaylar nedeniyle bu davayı savunanlar Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, Eskişehir Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Recep Gençoğlu ve 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk hakkındaki yazılı olmayan iddialarını anlatsalar, sonra bu iddialara kalan kişiler kendilerini savunsalar dedikoduların, muhtelif yerlere sızmış cemaat elamanlarının (bazen yanlış bilgi alarak) olayları nerelere taşıdığını, cemaat varsayımlarının sonucunun nerelere vardığını net olarak görürüz.

Mesela Sayın Başbakan Cihaner'i ve diğer tutuklanan görevlileri davet edip "Sayın savcı, sayın alay komutanı, sayın ordu komutam ne yapmak istiyordunuz, neler planlıyordunuz," diye sorsa, aldığı cevaplarla tatmin olmazsa, kendisine intikal eden bilgileri anlatarak "Bunlara ne diyorsunuz," dese ve onlardan cevap alsa bu olayın nasıl çığırından çıktığı net olarak anlaşılırdı.

Erzincan olayının görünen değil arka planı, aslı nedir? Bu olayı nasıl yorumluyorum?

Erzincan Olayı ile İlgili Genel Bilgilerim:


2009 yılının temmuz, ağustos aylarında Eskişehir'e tayin olduğumda şu an bu davada adı geçen Erzincan Jandarma Alay Komutanı Recep Gençoğlu'nun tayini Eskişehir'e çıkmıştı. Fakat daha kendisi gelmeden hakkında cemaat kanallarından veya onların etkilediği çevrelerden olumsuz bilgiler ulaşmaya başlamıştı. Müslüman kesimler, cemaatler üzerine iftiraya varan tahkikatlar yapan birisi olarak konuşuluyordu. Bu söylentilerden ben de biraz etkilenmiştim aslında, zira ordu ve jandarma içinde ideolojik bir bakış açısıyla İslami gruplara düşmanca bakan epey kişi görmüştüm, herhalde Recep Albay da onlardan biridir diye düşünmüştüm.

Recep Gençoğlu gelip göreve başladı, her şeyi ile normal gözüküyordu. Bir süre sonra Erzurum özel yetkili savcılığı tahkikata başladı, Erzincan Jandarma alayında arama yaptı, bazı subay ve astsubayları gözaltına aldı, MİT'e baskın yaptı. İşte o sıralarda Recep Albay'a olayı sordum. Orada yaptıklarını, olayı, soruşturmaları, bugün adı duyulan kişilerin genel davranışlarını, eğilimlerini vs. uzunca samimi olarak anlattı. Bana göre anlatımları büyük oranda doğruydu. Sonra albay Gençoğlu'nu ve savcı Cihaner'i hatalı gören o bölgedeki emniyetçileri dinledim. Ayrıca Erzincan Emniyet Müdürlüğündeki bazı rütbeli görevlilerle konuştum, davada neler olup bittiğini, gölette bulunan silahları, vs. sordum. Daha sonra Erzincan ve Erzurum'daki olayları izleyen Ankara'daki üst düzey yönetimdeki kişilerle görüşürken bu olay hakkında onların sahip olduğu bilgileri öğrendim. Olayların geri planını bilen, bu konuda yazıp çizen gazetecilerin bu konudaki bilgilerini dinledim.

Bu tür olaylardaki kişi ve grupların bildiğim tavırlarını edindiğim bu bilgilerle birlikte yorumlayıp değerlendirdiğimde Erzincan Savcısının, Alay Komutanının, MİT Bölge Müdürünün tutuklanmasına yol açan bu davanın görünmeyen yönünü kendimce tespit etmiş oldum.

Erzincan Savcısı İlhan Cihaner iyi bir hukukçu olmasına rağmen dini konular, tarikatlar ve gruplar konusunda olumsuz düşünen bir kişiydi. Küçük çocukların Kuran kurslarına izinsiz gönderilmesini ve cemaatlerin izinsiz veya başka adlar altında İzinli olarak yürüttükleri sosyal faaliyetlerini yasal dayanağı olmasa da ciddi suçlar olarak değerlendirip bizzat kendisi bu grupların üzerine gitmek istiyordu. Halbuki ülke genelinde uygulamadaki teamüller gereği, davaları savcı yardımcılarına dağıtarak kendisinin yalnızca çalışmaları koordine etmesi, ancak çok özel durumlarda devreye girmesi gerekirken tüm çalışmaları bizzat kendisi takip ediyordu. 3. Ordu Komutanı ile çok samimilerdi, samimiyetlerinin kaynağı da bu konudaki ortak hassasiyetleri, görevlerini şahsi bir mesele olarak da benimsemeleriydi.

3. Ordu Komutanı, pek çok yerde radikal konuşmaları ile bilinen, hükümet hakkında ağır eleştirilerde bulunan, aşırı laik görüşlerini her fırsatta dile getiren, dini grup ve cemaatlere karşı görev gereği de olsa tavır alan herkesi destekler gözüken, bu çalışmaları cesaretlendirme yönünde bir tutum içinde olan bir kişiydi. Belki öyle biri değildi ama çevresinde bu havayı hissettirmişti, dini grup ve tarikatlara karşı müsamahasız bir kişi olarak biliniyordu. Recep Albay aslında klasik bir jandarma komutanıydı; belki askerlerin son yıllardaki tavırlarının etkisinde kalarak aşırı laik yönünü fazlaca öne çıkarmış, klasik polis-jandarma görev ayrımında yasal yetkileriyle sınırlı kalmayıp her şeyi yapmayı kendisinde hak gören, görev bölgesini genişletmek isteyen, bununla birlikte aşırı yönleri çok fazla ve baskın olmayan biriydi.İzinsiz çalışan Kuran kurslarına yönelik Erzincan'da savcı İlhan Cihaner denetiminde, polis ve jandarma ile beraber başlatılan soruşturmalar hızla ilerleyip İsmailağa Cemaatine kayıyor.

Emniyetten bilgi sızdığı iddiaları olduğundan soruşturma ağırlıklı olarak jandarmaya veriliyor, polis bölgesinde de jandarmanın görev yapması savcı tarafından isteniyor ve bu sağlanıyor (bu, savcı Cihaner'in yanlış bir davranışıdır). İsmailağa Cemaatine yönelik soruşturma genişliyor, bu çevreye yakın herkes ilişkilendirilerek başka illerdeki irtibatlı kişiler de operasyonun hedefi haline getiriliyor. Erzincan dışındaki illerde de bazı kişiler dinleniyor, hedef kişi sayısı 235 e ulaşıyor. Ülkemizdeki siyaset anlayışında bir partiyi destekleyip ona oy vererek iktidara taşıyanların o partinin olanaklarından nemalanmak istemesi herkesin malumu. Bu mantık gereği nasıl geçmişte sol belediyelerde sol fraksiyonlar güçlerine göre belediyelere kendi gruplarından işçi alınmasını, kendilerine çıkar sağlanmasını istemişlerse bugün de oy ve destek veren cemaat, tarikat ve dini gruplar güçlerine göre mahalli yönetimlerde işe alma, ihale, ruhsat gibi olanakların kendilerine sağlanmasını istiyor. Bu anlamda bir kadrolaşmanın var olduğu da bilinen hususlardandır. Erzincan'da savcı Cihaner'in yaptığı tahkikatta da bu türden kadrolaşma örneklerinin bolca tespit edildiği anlaşılıyor.

İlhan Cihaner sadece soruşturmayı talimat vererek jandarma marifetiyle yürütmekle kalmayıp sanki bir polis ya da jandarma gibi bilgi kaynakları (ihbarcı ya da ajan) ile de görüşmeye başlıyor, bilgi alıyor ve bu bilgilerin bir kısmım jandarmaya yönlendiriyor. Ayrıca yeni kaynaklar bulunması için çalışıyor. Bu arada savcı Cihaner yalnızca kendisinin bildiği, herkesten gizlediği ikinci bir soruşturma daha açıyor. Bu dosyanın Fethullah Gülen cemaatinin bölgedeki örgütlemesi üzerine olduğu çok sonradan anlaşılıyor. Recep Albay bile bu soruşturmayı adalet müfettişlerinin incelemesi sırasında sonradan öğreniyor.

İşte tüm bu gelişmeler, savcı Cihaner'in jandarmayla beraber yürüttüğü İsmailağa cemaati tahkikatı, herkesten gizlediği Gülen cemaati soruşturmaları, muhbir ve ajanlardan doğrudan kendisinin bilgi alması, 3. Ordu Komutanı ile sık sık görüşmesi karşı cepheyi harekete geçiriyor. Cemaat savcı Cihaner'in ne yaptığını öğrenmeye başlamış. Onun kimlerle görüştüğü, kimlerden hangi bilgileri aldığı hızla tespit edilerek, teknik denetim altına alınmış. Savcı Cihaner, albay Recep Gençoğlu ve diğerleri dinlemeye alınmış, her ilişkileri belirlenmiş. Hatta kendileri hala farkında değillerdir ama teşkilatları içerisinde, yakınları arasında ajanlar bile elde edilmiş, cemaatin jandarma, yargı ve ordu içerisindeki unsurları kimisi gizli bilgiler vererek, kimisi yapılan iş ve işlemleri takip ederek, kimisi de çift taraflı ajan olarak bilgi taşımaya başlamıştır.

Ancak bunlar yeterli değildir. Ankara'nın desteği gereklidir. Bu desteği de cemaat ayarlar. Savcı Cihaner'in hukuki olarak aşırıya varan davranışları Ankara'yı tahrik etmek için yeterli değildir, bu nedenle daha ciddi, daha büyük iddialara ihtiyaç vardır. Dolayısıyla sistem çalışır, cemaatin koordinesinde Erzurum Özel Yetkili Savcılığının verdiği kararlarla Erzincan ve Erzurum Emniyet İstihbarat birimlerince yapılan dinlemelerde ortaya çıkan en ufak bir hareket, plan, olay ya da görüşme abartılarak yazılmaya başlanır. Ankara'ya iletilen raporlarda savcı Cihaner, Albay Recep Gençoğlu, 3. Ordu Komutanı Berk ve diğer kişilerin plan yaptığı ve bu plan çerçevesinde gerçekleştirmek istedikleri iki şey olduğu bildirilir.

Birinci olarak, savcı Cihaner'in askerin desteği ile İsmailağa cemaati tahkikatını genişleterek hükümetin tüm üyelerini suçlayacağı, İstanbul, Bursa ve Tokat başta olmak üzere tüm hükümet yanlısı belediyeleri hedef aldığı (alacağı değil, aldığı), hatta İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile diğer belediye başkanlarının ve birçok kişinin gözaltına alınması karan aldığı (bu kararın yazılı metni olduğu çok ciddi olarak iddia edilmektedir, böyle bir şeyin olmayacağını söyleyince bizzat gördüğünü ifade edenler vardır), bu doğrultuda hükümet hakkında kapatmaya kadar varacak ciddi davalar açılacağı, AKP hükümetini ciddi derecede zora sokacak sahte bilgi ve belge hazırlandığı iddia edilmişti. İkinci olarak da savcı Cihaner'in cemaatin askeri birliklerde örgütlenmesini bahane ederek Erzurum'da asker kökenli bazı kişilerden alınacak ifadeler ile Fethullah Gülen ve cemaati hakkında askeri mahkemede dava açılmasını ve böylece sivil mahkemelerde yapılamayan şeyi, Gülen cemaatinin silahlı bir suç örgütü olarak değerlendirilmesini sağlayacağı, bu planın uygulamaya konmasına ramak kaldığı belirtilmişti.

Daha da abartılı bilgiler, bir kısmı belge, evrak, telefon ve ortam dinlemesi, ajanlardan alınan bilgiler ile süslenerek Atı'nın önüne konmuştu. Aynı kanaldan pek çok belge alan Ankara bunlara tamamen inanır, Cihaner'in küçük hataları da inandırmayı kolaylaştırır. Olayda en büyük hata buradadır aslında. Savcı Cihaner dava açacak, belki bu davalar özellikle belediyelerdeki yolsuzluklar açısından hükümette sıkıntı yaratacaktı ama mesele asla cemaatin abarttığı gibi değildi, çünkü Cihaner hukukçu idi ve bunun olamayacağını, Türkiye'de az da olsa hukukun olduğunu biliyordu. Silahlı örgüt dediği an davaya kendisinin bakamayacağını, özel yetkili savcıların ve özel yetkili mahkemenin devreye girmesi gerektiğinin farkındaydı. Ayrıca kendisinin bu gruplar hakkında iddianamesi yeterli değildi, karar verecek mahkemelere de ihtiyaç vardı. Halbuki bu davalarla ilgili basit konularda bile mahkemelerde karar alamadığı anlaşıldığından savcı Cihaner'in iddia edildiği gibi bir planın sahibi olamayacağı kolayca görülmektedir.

Bununla birlikte Ankara geçmişte Yargıtay'ın aldığı tavır, bazı yüksek yargıçların konuşmaları konusunda bilgi sahibi idi, dolayısıyla iddia edilenlerin gerçek olduğuna inanıyordu.Cihaner'in karşısında cemaate her türlü destek verilmeye başlandı, Jandarmadan gelecek taleplerin reddedilmesi ve polis mıntıkasına Jandarmanın girmesine müsaade edilmemesi yönünde il valisi uyarıldı. Burada Cihaner ve beraber çalıştığı kişilere karşı yapılacak operasyona destek vermek üzere diğer bürokrat atamalarında istenen kişiler ilgili görevlere atandı.

Cemaatin polisin desteğindeki Erzurum Özel Yetkili Mahkeme içerisinde zaten çok fazla taraftarı vardı ve cemaat onları hareket geçirdi. Bir yandan Cihaner, Gençoğlu ve 3. Ordu Komutanı Berk hakkında çalışma devam ederken, bir yanda da Cihaner'in yapacağı tahkikatların elinden alınması hesabı yapıldı. Savcı Cihaner'in takip ettiği tüm kişiler tespit edildi, dinlediği telefonlar öğrenildi. Bu gruplar silahsız örgüt olduklarından özel yetkili mahkemenin görev sahasına girmemesine rağmen bu durum umursanmayıp iş zorlandı, grupların silahlı örgüt olduğu iddia edilerek bu defa Erzurum Özel Yetkili Savcılığı tarafından dinlenmeye ve izlenmeye başlandı, hedef belliydi, bu tahkikatlar Cihaner'den alınacaktı.

Cihaner operasyona başlamadan, onu, Jandarmayı ve başka kişileri dinleyip izleyerek operasyonun ne zaman yapılacağını öğrenen Erzurum Özel Yetkili Savcılığı aynı hedeflere yönelik bir ihbarı bahane ederek operasyonu bir hafta önce başlattı. Hatta evler aranırken, evde arama yapan Polis Amiri ile Şube Müdürü arasında geçen konuşmada, ev aramalarının usulen yapıldığının söylenmesi dinlenen telefon kayıtlarına geçti. Bir hafta sonra savcı Cihaner Jandarma desteğinde kendi operasyonunu başlattı. Arkasından Erzurum Özel Yetkili Savcılığı aynı kişiler hakkında kendilerinin soruşturma başlattığım, bu örgütün silahlı örgüt olduğunu söyleyerek tüm dosyaların kendilerine devrini istedi. Cihaner bu örgütün silahsız ve cezalarının daha hafif olduğunu, Erzurum Özel Yetkili Mahkemesinde yargılanmamaları gerektiğini söylese de Erzurum savcıları "Hayır, bunlar silahlı örgüt, biz davayı soruşturacağız." dediler ve zorla dosyayı Cihaner'in elinden aldılar. Sonrası malum, 235 sanıklı dosya Erzurum'a gitti, önce sanık sayısı azaltıldı, sonrasında zaman içinde tahkikat etkisiz hale getirildi.

Şimdi sıra Cihaner ve arkadaşlarına gelmişti. Onların yapacakları o kadar abartılı şekilde anlatılıyordu ki hem cemaat yönetiminin hem de Ankara'nın çok telaşlanmış olduğu anlaşılıyordu, ne olursa olsun onların bertaraf edilmeleri gerekiyordu.

Bunun için ciddi delil bulmaya zaman yoktu, iddiaları gösteren her şey kullanılmalıydı. Gölette lav, roket atar türü silahlar bulundu (nedense hep bu türden silahlar bulunuyor, nereden geldiği, nereye gittiği belli olacak seri numaralı silahlar aramalarda hiç bulunmuyordu. Halbuki her örgüte önce tabanca-tüfek gerekir, lav ve roket daha sonra gelir ama bizim Ergenekon ve benzeri yapılara ait olduğu söylenen yerlerde yapılan araştırmalarda hiç tabanca tüfek gibi silahlar çıkmıyor). İşin tuhafı bu olay Jandarmaya veya polise ihbar edilmemiş, bir polis ajanı görüp istihbarat birimine bilgi vermişti. Bu makul değildir. Daha önemlisi böyle bir silah bulunması olayı Erzincan savcılığının görev alanına girer, Türkiye'nin her yerinde benzer olaylara o ilin savcısı el koyar.

Hizbullah'ın bir kamyon dolusu silahı bulunduğu il'de önce il savcıları olaya el koymuş, daha sonra olay Özel Yetkili Savcılığa aktarılmıştı. Erzincan'da bulunan silahlara Erzurum Özel Yetkili Savcısının el koyması, hatta olay yerine gelmesi bile benim için konunun normal seyrinde ilerleyen bir olay olmadığını göstermesi bakımından tek başına yeterlidir. Bu durum, ortada bir komplo olduğunu tek başına göstermektedir. Ben bunca yıl görev yaptım, özel yetkili mahkemelerin görev alanına giren çok büyük olaylara (Hizbullah'ın bir kamyon dolusu silahının yakalanması, Dev-Sol'a ait bir araç dolusu silahın yurtdışından ülkeye sokulmaya çalışılması, 500 kilodan fazla uyuşturucu yakalanması, yurtdışına toplu olarak gidip gelen örgüt mensuplarının yakalanması) şahit oldum, ama hiçbirinde özel yetkili savcıların olay yerine geldiğini görmedim, hatta davet etsek bile gelmezlerdi. O ildeki savcı gereğini yapar, bize evrakı gönderir derlerdi ve öyle de olurdu, doğrusu da oydu. O savcıların gelmesine gerek yoktu, hele Erzincan'daki olayda sadece silah bulunmuş, kaçakçılık mı, terör örgütü silahı mı olduğu bile tam belli değilken, gelmesini gerektirecek bir konu olmamasına rağmen özel yetkili savcı olay yerine hem de yine görülmemiş bir hızda geldi.Sonrasındaki gelişmeler daha da ilginçti. Jandarmaya gelerek bilgi vereceğini söyleyip bu silahları polisin oraya koyduğunu ifade edenler daha sonra bu şekilde ifade vermeleri için Jandarmanın kendilerini zorladığını söylediler. Bu kişilerin bir kısmı gizli veya açık tanık durumundaydı, Jandarmanın bu kişilerle buluşmaları polis tarafından fotoğraflanıyordu.

Aslında durum şöyleydi:

Cemaat, polis içindeki yandaşları eliyle bazı kişileri Jandarmaya gönderip kendilerini bilgi vermek isteyen muhbirler olarak göstermelerini, ardından da silahları polislerin koyduğunu söylemeleri için Jandarmanın kendilerini zorladığı yönünde savcıya ifade vermelerini istiyor. Böylece Erzurum Özel Yetkili Savcısının gizli tanığı oluyorlar. Jandarma böyle bir şey yapmak istese niye zorla beyan alsın? Bunu, daha inandırıcı olacak şekilde eskiden beri kendisine bağlı tanıdıkları kişilere yaptırır. Ayrıca Anadolu da, hele kırsal kesimdeki insanlar kendiliğinden devletin güçleri aleyhine tanıklık yapmaz. Bunun dışında silahı oraya koyanlar, orada bırakmazlar, tedbir olarak bunları ortadan kaldırırlardı. Sonuç itibarıyla nasıl bakılırsa bakılsın, Özel Yetkili Savcılığın anlatımları, hayatın olağan akışına uymuyordu.

Basit gözüken çok önemli bir ayrıntı daha dikkatimi çekmişti. Erzincan eski Jandarma Komutanı, Eskişehir'in yeni Jandarma Komutanı olan Recep Gençoğlu'nun evinde ve işyerinde arama yapılıp bulunacak bilgisayar, harici disk, CD vs. her türlü dijital veriye el konulması doğrultusunda Erzurum Özel Yetkili Mahkemenin kararı Savcı Osman Şanal'ın talimatı ekinde Eskişehir'e ulaşmış, Eskişehir Cumhuriyet Savcılığı merkez komutanlığı kanalı ile evde arama yapmıştı.

27.01.2010 tarih ve saat 18:17'de tutulan arama el koyma tutanağında şöyle bir paragraf vardı:

Arama ve el koyma ve evde bulunan bilgisayarlara imaj alma1 işlemi uygulanırken, aramada bulunan Eskişehir Savcısı Erdoğan Yıldırım'a cep telefonuyla ulaşan Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Sanal, "El konulan bilgisayar ve hard-disklere özel yöntemle inceleme yapılacağından imajlarının alınmaması, sadece ele geçen CD ve DVDlerin kopyalarının alınıp asıllarının gönderilmesi, kopyalarının ise ev sahiplerine teslimi" yönündeki talimatın yerine getirilmesi isteminde bulundu. Bu talep doğrultusunda imaj alma işlemi durdurularak el konulan bilgisayar kasası, dizüstü bilgisayar, mini dizüstü bilgisayar ve harici disk ile flaş bellek gibi aygıtların mühürlenerek alındığı, orijinal hali ile Erzurum'a gönderilmek üzere hazırlandığı belirtiliyordu.

Ama 28.01.2010 tarih ve saat 05:05'te Eskişehir Cumhuriyet Savcısı Erdoğan Yıldırım ve diğer kişilerin imzaladığı ek inceleme tutanağında ise olayın İl Savcısı Ekrem Aydıner'e intikali ve tartışılması sonunda komple alınan bilgisayar ve diğer disklerin yeniden bilirkişi marifetiyle 2 suret yedeklerinin alınıp asıllarının ev sahibine verildiği, yedeklerin Erzurum Özel Yetkili Savcılığına gönderileceği yazıyordu. Evet, doğrusu da buydu. Yasa çok açık olarak evi aranan kişilere güvence sağlanması amacıyla arama yapılırken evde bulunan bilgisayarların evden çıkarılmadan kopyasının, yani imajının alınmasını gerektiriyordu. Bunların suretinin alınmadan orijinallerinin Erzurum'a istenmesi çok yanlış bir uygulamaydı, kanuna ve kanunun gerektirdiği güvenceye aykırı idi. Her an bilgisayarlar yolda bozulabilir, kırılabilir, içine bir şeyler fazladan konulabilirdi. Özel Yetkili Savcının böyle bir istekte bulunması hiçbir şekilde makul değildi. Bu tür işlemler her yerde standart olarak aynı programlarla yapılıyordu, Erzurum'da özel bir program ve yöntem olduğunu zannetmiyorum. Eskişehir'in bu incelemeyi nasıl yaptığını Savcı Sanal bilmiyordu, dolayısıyla bilmediği halde nasıl incelemeyi özel bir biçimde yapacaklarını belirtip orijinal bilgisayarları istiyordu. Bu işleri bilen bir kişi olarak ben açıkça özel yetkili savcı Sanalın istemini şüpheyle karşıladım. İyi niyetli bir istek olarak görmedim (İl Savcısını arayıp bu uygun davranışından dolayı kutladım). Bir süre sonra Alay Komutanlığına ve MİT'e baskın yapıldı, eski Alay Komutanı tutuklandı, bu da yetmedi İl Savcısı tutuklandı. Ben savcı Cihaner'in dini cemaatler ve tarikatlar üzerine özel olarak yönelmesini yanlış buluyorum.

Eğer bu konuda görevini kötüye kullanmış, aşırıya kaçmış ise bunun karşılığında bir ceza almalı. Ayrıca polis mıntıkasında Jandarmayı kullanması da doğru bir davranış değildi. Bunlara ilave olarak soruşturmaları doğrudan kendisinin yapması uygun değildi, yardımcılarına vermeli, kendisi çalışmaları yalnızca koordine etmeliydi. Başka illeri ilgilendiren konuları o illere devretmeli, kendisi takip etmemeliydi. Belli ki başka hataları da vardı. Ama tüm bu kabahatlerinin karşılığı asla bu değildi. Cihaner'e yapılan, hukukun katledilmesidir; devletin, adaletin tehlikeli bir mecraya yöneltilmesi, devletin ve hukukun bir cemaatin zan ve tehlike anlayışına kurban edilmesi ve komploya, iftiraya hizmet edilmesidir.

Mahkemeler de bu doğrultuda karar verdi denebilir, ama şu kesin ki özel yetkili mahkemeler son beş-altı yıldır her tayinde yavaş yavaş ve sistemli bir biçimde cemaatin kontrolüne geçmiş durumda, tüm emareler bunu açıkça ortaya koymaktadır. Yapılanların bir soruşturmayla uzaktan yakından ilgisi yok, hukukla zaten hiç ilgisi yok. Sistem cinnet geçiriyor. Cemaat, devlet kurumları arasındaki diyalog eksikliğinden yararlanarak birbirleri aleyhindeki olumsuz düşünce ve girişimleri çok abartılı olarak karşı tarafa aktarmak suretiyle bu kurumlarda oluşan panik havasını kendi çıkarma kullanıyor. Olaylar, alınan haberler ve belgeler akıl ve mantık süzgecinden geçirilerek incelenmeden, birkaç kötü örneğe bakılarak ve bu örnekler temelinde yorumlanarak bir felaket yaratılıyor.

Erzincan Savcısı İlhan Cihaner'i ve yöntemlerini doğru bulup bulmamak, hatasının olup olmadığı ayrı bir mesele. Bununla birlikte Cihaner'e yönelik iddiaların abartılmış olduğundan hiç şüphem yok, ayrıca Cihaner'e yapılanın hukukla ve kanunla bağlantısını kurmak da mümkün değil. İşlemleri savcılar, hakimler ve mahkemeler yürütmektedir ama yapılanlar hukuki değildir. Eğer bir gün Erzurum'da yapılan işlemleri baştan tahkik etmek mümkün olursa, birçok kişi ve adliye mensubu cemaatin talimatları ile komplo kurmak, iftira atmaktan mahkum olacaklardır.

Buna eminim.İrtica ile Mücadele Eylem Planı (Ak Parti ve Fethullah Gülen cemaatine kurulacak komplonun yer aldığı söylenen plan) ile ilgili olarak Albay Dursun Çiçek'in, Erzincan'a gittiği, Konak Mazlum Otelde kaldığı, ordu evinde savcı Cihaner ve başka kişilerle görüştüğü iddia edildi. Üstelik Çiçek'i karşıladığını, kendi mekanına geldiğini söyleyen gizli bir tanık bulunuyordu (tanık Albay Dursun Çiçek için benim mekanıma geldi diyerek olayları ve ilişkileri kendi eşrafının kültür ve davranışına benzeterek anlatmaktadır, böyle bir göreve giden bir subayın esnafın işyerini ziyaret etmesinin absürt ve uydurma olduğu bellidir). Oysa daha sonra otelde kalan kişinin başka biri olduğu, ortada yalnızca bir isim benzerliğinin söz konusu olduğu belirlendi. Bu durum da aslında tüm iddiaların ne kadar dayanaksız olduğunu göstermektedir.Kimlik bildirme kanunu gereği tüm oteller müşterilerinin kimliklerini bilgisayara kayıt ederler, Emniyet bu kayıtlar üzerinde her zaman sorgulama yapıp kimin nerede kaldığını tespit edebilir.

Albay Dursun Çiçek hakkında araştırma yapan Emniyet birimleri, daha doğrusu Emniyetteki cemaat mensupları Dursun Çiçek'in nerelerde kaldığını sorgulayınca Erzincan'da Konak Mazlum Otelde kaldığını buldular (ama Dursun Çiçekleri karıştırdılar, çünkü otelde kalan Dursun Çiçek adlı başka bir kişiydi). Bu bilgiyi gizlice kendi kanallarından Erzurum'a bildirdiler. Onlar da bunu biraz daha süsleyerek Albay Çiçek'i savcı Cihaner, 3. Ordu Komutanı ve başka birkaç kişiyle beraber toplantı yaparken gören Erzincan'daki ordu evinden bir tanık bile buldu. Halbuki bir subay başka bir şehre gittiğinde neden otelde kalsın, eğer gizli bir görev nedeniyle otelde kalmayı tercih ettiyse o zaman niye buluşma için ordu evini seçsin, buluşmayı ordu evinde yapmakta bir sakınca yoksa neden otelde kalsın?

Hükümeti ve cemaati dehşet senaryoları ile ürkütüp savcı Cihaner ve 3. Ordu Komutanı Berk'e karşı yöneltilen ve hakka hukuka uymayan tahkikatlar hükümet, cemaat ve polis açısından bakılınca doğruydu; maddi deliller, gerçek bir irtica eylem planını işaret ediyordu, varlığına yüzde yüz inanılıyor, gizli tanıklarla ve doğruluğu tartışmalı delilerle iddialar güçlendiriliyordu. İnandırıcı gözüken bu delillerin iyi bakıldığında göründüğü gibi olmadığı anlaşılacaktır. Bu davadaki gariplikler bir kitaba sığmayacak kadar karışık ve kapsamlıdır.

Yıllar önce (1985-86 yılları arasında) İstihbarat Daire Başkanlığı ile birlikte Kuzey Irak'taki örgütlerin ülkemiz üzerindeki faaliyetlerini takip ediyorduk. Daha doğrusu biz merkezin çalışmasına bölgede destek veriyorduk. Bu çalışmada Kuzey Irak'taki KDP örgütü ile bu örgüte üye olduğu söylenen Güneydoğu'daki birçok Kürt aşiret reisi arasında kurye kullanılıyordu. Bu kurye angaje edilmiş, her geliş gidişinde mektup ve örgüt dokümanlarını gizlice bize veriyor, biz fotokopisini çekip ona iade ediyor, o da tekrar aynı şekilde kapatıp vermesi gereken yere iletiyordu. O zaman bize göre çok sağlam ve inandırıcı deliller var gibiydi, elimizde Irak'ta Barzani'nin komutanlarından bazılarının (anımsadığım kadarı ile Cercis Paşa vs. ) imzası olan ve partinin mührü ile mühürlenmiş Arapça örgütsel mektuplar vardı. İçerikleri de KDP'nin yazışma üslubuna benziyordu. Ayrıca mektupların muhatabı olan aşiret reislerinin bazılarının aile geçmişleri bunu doğruluyordu. Bu durum karşısında ülke güvenliği aleyhinde faaliyet gösteren, başka ülkedeki örgütlerle dayanışan ve onlara mensup olmuş hainler var gözüküyordu. Araştırdıkça bu iddiaları doğrulayan etmenlere rastlamak da mümkündü. Uzun hikayesi bir kitaba ancak sığacak bu istihbarat faaliyetinin sonunda bizim kuryenin getirip götürdüğü mektupların sahte olduğu, mektupları kendisinin yazdığı/yazdırdığı, özel mühür kazdığı ortaya çıktı. Bizdeki bazı aşiret reislerinin davranışları mektuptaki konuları kısmen doğrulayanca biz belgelerin doğruluğuna kesin inanmıştık. O zaman bizde de aynı hataya düşüp bu kişileri hemen içeri tıkmak, onlar hakkında dava açmak için her türlü yöntemin kullanılmasını isteyenler çıkmıştı. Kendilerine göre haklılardı, belgeleri gören üst makamlar da buna inanıyordu. Fakat işte bazen
görünenle gerçek aynı olmuyor. Bence Erzincan olayı da görünenlerin böylesi yanlış ve abartılı okunması neticesinde hukukun zorlanarak meydana getirilen bir davadır.

Kaynakça
Kitap: HALİÇTE YAŞAYAN SİMONLAR Dün Devlet Bugün Cemaat
Yazar: HANEFİ AVCI
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ergenekon Davası, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Asil Türk Milleti

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir