Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Allah İle Aldatmanın Arapçılık Ayağı

Burada Hazreti Muhammed(S.A.V.), İslam Dini ve Kuran-ı Kerim hakkında konular bulabilirsiniz

Allah İle Aldatmanın Arapçılık Ayağı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 10 Ara 2010, 23:38

ALLAH İLE ALDATMANIN ARAPÇILIK AYAĞI

ARAPLAR


Arapları ifade için Kur'an'da, a'rabî (Arap) veya arab sözcüklerinin çoğulu olan 'a'rab' kelimesi kullanılmaktadır.
Kur'an, Arapları ifadede başka bir sözcük kullanmamakta ve Arapları çok olumsuz sıfatlarla anmaktadır Sonraki Arap dilcileri, Kur'an'ın bu tavrını etkisiz kılmak için olacak, a'rab ve a'rabî sözcükleriyle tanıtılan Arapların bâdiye Arapları, yani Arapların köylü tipleri olduğu yolunda bir söylenti geliştirmişlerdir
Allah, kötülüğü köylülüğe bağlamaktan münezzehtir.

Doğrusu şu ki, Kur'an'ın Araplarla ilgili söylemlerinin yarattığı sıkıntıya bir tepki olarak geliştirildiği anlaşılan bu yaklaşım kaş yaparken göz çıkarmıştır Ne yazık ki bu tavır, Arap dili sözlüklerinin birçoğunda yer almaktadır. (Örnek olarak bk. İbn Manzûr; Lisanu'l-Arab, arb maddesi)
Sonraki dönemlerin bu söylemi esas alınırsa, "Kur'an'da, şehirli Araplar hangi sözcükle ifade edilmiştir?" sorusu sorulur ve tabiî, cevapsız kalır.

İşin gerçeğini, Kur'an dilinin aşılmamış ustası Isfahanlı Râgıb söylemiştir:

Ona göre, Kur'an'da kullanılan a'rab sözcüğü Arap ırk ve insanını tümden ifade eden sözcük-tür.

Şöyle diyor:

"Arab, İbrahim'in oğlu İsmail'in zürriyetinin adıdır. A'rab kelimesi de, esasında bu arab kelimesinin çoğuludur."
(Râgıb, el-Müfredat, arb. maddesi)

Bunu kaydeden Râgıb, a'rab sözcüğünün daha sonraki zamanlarda bâdiye Araplarını ifadede kullanıldığını söylemektedir ki, bizim biraz önce değindiğimiz gayretin bir sonucudur. Kur'an, Arap ırkını veya Arap toplumunu ifade için başka bir kelime kullanmadığına göre, a'rab sözcüğü Arap ırkına mensup insanların tümünü ifade edecektir. Öteki iddiaların bilimsel, tarihsel bir tutarlılığı olamaz.
Kur'an'da a'rab kelimesi, geçtiği 10 yerin biri hariç, daima olumsuzluğun, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, cimriliğin, kaypaklığın taşıyıcısı olarak kullanılmaktadır.

Şimdi bu kullanımlara bir göz atalım:

1. Tevbe 90:

Bazılarının seferden kaçmak için yalan söyleyerek yerlerinde oturdukları, bazılarının da birtakım özürler ileri sürerek izin alıp sefere katılmamak için uğraştığı anlatılıyor
'Bedevilerin özür bahane edenleri kendilerine izin verilmesi için geldiler; Allah'a ve resulüne yalan söyleyen-lerse oturdular. Onların küfre sapanlarına korkunç bir azap erişecektir."

2. Tevbe 97:

Küfür, nifak (bölücülük, ikiyüzlülük) ve Allah'ın indirdiğini tanımama bakımından en şiddetli insanlar oldukları gösteriliyor:
"Bedeviler; küfür, parçalanma/ikiyüzlülük yönünden daha şiddetli; Allah'ın resulüne indirdiği şeylerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar."

3. Tevbe 98:

Bağışta bulunmayı, paylaşımı bir angarya saymakla, iman sahiplerinin başına belalar gelmesini istemekle suçlanarak en büyük belaların onların başına geleceği bildiriliyor:
"Bedevilerden öylesi vardır ki, infak ettiğini bir angarya/bir ceza ödeme sayar ve sizin başınıza belaların gelmesini bekler durur. En kötü bela onların başına olsun!"

4. Tevbe 101:

İkiyüzlülük içinde oldukları belirtiliyor:
"Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar var. Medine balkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar var. Sen bilmezsin onları. Ama biz biliriz. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler."

5. Tevbe 120:

Tanrı Elçisi'ni bir başına bırakmaları kınanıyor:
"Medine halkına ve çevrelerindeki bedevilere, Allah Resulünden geri kalmaları ve onu bırakıp da kendi canlarının derdine düşmeleri yakışmaz."

6. Fetih 11-12:

İkiyüzlülük, yalancılık, isabetsiz tahmin, korkaklık gibi olumsuzluklarla suçlanarak mahvolmuş bir topluluk diye nitelendiriliyorlar:
"Bedevilerden, geride bırakılmış olanlar sana şöyle diyecekler: 'Bizleri, mallarımız ve ailelerimiz oyaladı. O halde bizim için Allah'tan af dile.' Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar. De ki, 'Allah size bir zarar dilerse yahut bir yarar murat ederse O'nun sizin için dilediğine kim engel olabilir?' Doğrusu şu ki, Allah, sizin yaptıklarınızdan haberdardır. Siz sanmıştınız ki Resul de müminler de ailelerine bir daha asla dönemeyecekler. Bu düşünce kalplerinizde süslendi de çirkin bir sanıya saplandınız ve mahvolmuş bir topluluk haline geldiniz."

7. Fetih 16:

Yakın bir gelecekte zorlu ve güçlü bir kavimle karşılaşacakları, bu karşılaşmada korkaklık, döneklik ve ürkeklik göstermeleri halinde perişan olacakları ihtar ediliyor:
"Bedevilerden, geride bırakılmış olanlara de ki, 'Siz yakında çok zorlu savaş veren bir kavimle çarpışmaya çağrılacaksınız. Ya onlarla çarpışırsınız yahut da onlar Müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir ödül verecektir. Yok eğer önceden döndüğünüz gibi yüz çevirirseniz Allah sizi acıklı bir azapla cezalandırır."

8. Hucurât 14:

Sadece dilleriyle Müslüman olduk dedik-leri, imanın bunların kalplerine asla girmediği bildiriliyor:
"Bedeviler, 'İman ettik!' dediler. De ki, 'Siz iman etmediniz. Ancak Müslüman olduk' deyin. İman sizin kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz Allah, yapıp ettiklerinizden hiçbir şey eksiltmez."
Anıldıkları 10 yerin sekizinde işte bu olumsuzlukların sahibi olarak gösterilen Arapların bir yerde, bazılarının iman edip paylaşıma gideceği söylenmekte, bir yerde ise haklarında hiçbir tespitte bulunulmadan sadece adları verilmektedir. Şimdi bu ayetleri görelim:

9. Tevbe 99:

İçlerinden bazılarının iman ve paylaşıma katılabileceği söylenmektedir:
"Bedevilerden bazıları, Allah'a ve âhiret gününe inanır, harcadıklarını, Allah yanında yakınlıklara ve Resulün dualarına vesile edinir."

10. Ahzâb 20:

Birlikte yaşadıkları kişilere ihanet edebileceklerine işaret vardır: 'Araplar' şeklinde sadece adları geçiyor, haklarında bir değerlendirme yapılmıyor:
"Düşman hizipler gelecek olsalar, onlar isterler ki bedevilerin içinde bulunsunlar da sizinle ilgili haberleri sorsunlar."

ARAP GURURUNUN İSLAMDIŞILIĞI

Arap ırkının üstün ırk olduğuna inanmak, Arap için her şeyin üstündedir. Kendisi dışındakilere 'acem' yani 'öte-kiler-yabancılar' der ve onları 'köleler veya âzadlı köleler' anlamındaki 'mevâlî' sıfatıyla anar. Bir mevâlînin hiçbir meziyeti onu, herhangi bir Arapla eşit duruma getiremez. Düşünülsün ki, İslam din bilimlerinin tümünde kaynak, İslam ahlak ve irfanında prototip kişilerden biri sayılan ve Hz. Peygamber'in hanımlarından süt emmek gibi bir üstünlükle anılan Hasan el-Basrî (ölm. 110/728) başta olmak üzere o devrin bilgin ve düşünür tüm mevalîsi horlanmış, Arap kızlarıyla evlenmelerine müsade edilmemiştir.

Fıkıh kaynaklarına kadar sokulmuş bulunan şu insanlık dışı tespiti de anımsayalım:

Araplara ve onların oluşturduğu Kur'an dışı fıkha göre, Arapça okuma ve yazma bilmeyen herkes 'ümmî' sayılır Yani böyle birisi birkaç dili bilse, okuyup yazsa bile o ümmîdir. Yani okuma yazma bilmeyen biridir.

Arapların ve Arapçanın üstünlüğü ve kutsallığı yolundaki bu Kur'an, akıl ve insanlık dışı iddia, ne yazık ki yüce Peygamber âlet edilerek sahnelenmiştir. Bu iddia sahiplerine göre, mademki Hz. Peygamber en son ve en büyük peygamberdir, o halde onun mensup olduğu ırk da en yüce ırktır.
Kur'an, herhangi bir ırkın üstünlüğünü ileri sürmeye asla izin vermez. Söz konusu ırktan bir nebi gelmiş olması bu ölçüyü değiştirmenin gerekçesi yapılamaz. Üstünlük, niyet ve gayret iledir.

Kur'an'ın beyanlarına göre, içinden nebi gelmemiş hiçbir ırk yoktur. Allah, en büyük lütuflarından biri olan Peygamber göndermeyi, kulları arasında âdil bir biçimde paylaştırmıştır. Eğer bir ırktan nebi gelmesi bir üstünlük vesilesi ise bilinmelidir ki, tüm ırklardan bir veya birkaç nebi gelmiştir. Arap ırkı bu bakımdan tek değildir.

Vahyin ölçüleri, peygamberleri şu veya bu ırka mâl etmeye olanak tanımaz. Peygamberlerin ırkı, boyu-soyu, coğrafyası, iklimi, rengi ve bölgesi hiçbir önem taşımaz. Çünkü peygamberlik kesbî (kazanılarak elde edilen) bir kurum değildir ki madde ölçüleri ile değer veya mertebe kazansın. Peygamberlik Allah'ın verdiği bir imkân ve bir unvandır. Allah bunu verirken ırkın, kanın olanaklarını öne çıkarmamıştır.

Dine saygı ve bunun oluşturduğu duygusal zemini, Arapların üstünlüğüne basamak yapan aldatma, Arapları sevmenin bir din emri olduğunu da iddia etmiştir.
Arapları sevmeyi bir din emri haline getirmek Kur'an'dan hareketle mümkün olmadığına göre Allah ile aldatma pazarının başka bir çare bulması gerekiyordu. Bulmuştur. Benzeri durumlarda başvurduğu 'hadis uydurma yolu'na gitmiştir.
'Allah'ın Elçisi' sıfatını taşıyan bir benliğin bu sözleri söylemesini akıl ve idrak mümkün görmez. İslam'a ve Hz. Muhammed'e bundan daha büyük bir iftira olamaz.

Araplarla ilgili olarak Hz. Muhammed'e isnat edilmiş uydurmaların en çirkinlerinden biri de şudur:

"Ümmetimden ilk şefaat edeceklerim, beni görüp bana iman ederek beni tasdikleyen Araplardır. Onların ardından da Arapların beni görmeden bana iman edip beni görmek arzusu taşıyanlarına şefaat edeceğim."

Görüldüğü gibi, bu şefaat dağıtımında Araplardan başkasına bir şey vaat edilmemiştir. Resulü göreni-görmeyeni ile ne varsa Araplarındır.
Kur'an, Araplarla ilgili olarak uydurulan bu sözlerin tam tersini söylemektedir.

Kaynakça
Kitap: Allah ile Aldatmak
Yazar: Yaşar Nuri Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALLAH İLE ALDATMANIN ARAPÇILIK AYAĞI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 10 Ara 2010, 23:44

ALLAH İLE ALDATMANIN ARAPÇACILIK AYAĞI

Allah ile aldatmanın bu ayağı Arap dilini kutsal ilan etmek için dini kullanma şeklinde yürütülen bir zulümdür. Arap dili 'Allah'ın dili' ilan edilip onsuz ibadet yapılamayacağı dayatması dinleştirilmiştir. Üstelik dinde dokunulmaz kılınan birçok fakihin aksini söylemesine rağmen. Yani Arapça'yı kutsallaştırma yoluyla yürütülen Arap kültür emperyalizmi, önünde hiçbir engele yaşama hakkı tanımamıştır.

Engizisyon papazlarından alınma bu zulüm, kendisini 'bütün insanlığın, bütün zamanların dini' olarak tanıtan İslam'ı sadece Arapların dini haline getiren vahim zulümlerden biridir ve Allah ile aldatanlar tarafından asırlarca din diye yutturulmuştur. Bu zulümden en büyük zararı gören kitle ise Türk halkı olmuştur.
Tarihin en büyük insanlık suçlarından biri olan bu zulüm, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin sekiz bakanlık bütçesi kadar parayla beslenen Diyanet İşleri tarafından hâlâ yaşatılmaktadır. Bu din ve akıl dışı dayatmayı aşmak için bu satırların yazarı tarafından verilen mücadele Türk halkının belleklerinde hâlâ canlı olsa gerektir. Bu mücadelede en büyük kahrı Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasal din kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı ndan çektik. Daha ibret verici olanı, aynı Diyanet, bu tavrını birkaç yıl sürdürdükten sonra Tarabya'da topladığı bir şûrasında, Kur'an'ı Türkçe okuyarak da namaz kılınabileceğini hükme bağladı. (Herkesin kendi diliyle ibadet etmesinin İslam'a uygun olduğu konusunda, bk. Öztürk;

Ana Dilde İbadet Meselesi

Şimdi gelelim işin esasına:


Kur'an-ı Kerim'in açıkça bildirdiğine göre, her peygamber, hitap ettiği toplumun diliyle konuşmuş, vahiy almıştır. Bunun sebebi, peygamberin getirdiği mesajın, hitap ettiği toplum tarafından rahatça anlaşılmasını mümkün kılmaktır (İbrahim, 4) Yine Kur'an'a göre, istisnasız tüm toplumlara bir peygamber gönderilmiştir.
Bunun din bahsinde zorunlu sonucu şudur: Hiçbir dil dinsel anlamda, ötekine göre daha kutsal veya daha üstün değildir. Kutsal olan, Allah'ın gönderdiği buyruklar, vahyettiği gerçeklerdir. Dil, bu gerçekleri iletmenin bir aracıdır Bu anlamda tüm diller Allah'ın ayetleri cümlesin-dendir ve hepsi eşittir.
(Rûm, 22)

Bizim peygamberimiz, kendisi esasen Arap ırkından olmamakla birlikte (dedesi Hz. İbrahim aslen Sümerli idi. Araplar böylelerine Araplaşmış Arap: Arab müsta'rebe' derler) aldığı tanrısal vahyi, çekirdek toplum ve ilk muhatap olarak Arapça konuşan insanlara iletti. Bu yüzden, biraz önce gördüğümüz Kur'ansal gerçeğe uygun olarak Arapça vahiy aldı ve muhataplarına Arapça hitap etti.

Kur'an'ın açıkça bildirdiğine göre, Hz. Muhammed'in aldığı Kur'an vahyinin Arapça indirilişinin hikmetleri şunlardır:

1.
Taakkul, yani gelen vahiyleri okuyanların bunları anlayıp taşıdıkları mesaj üzerinde akıllarını işletmeleri, (Yûsuf, 2; Zühruf, 3)
2. İnzâr, yani gelen vahiylerle okuyanların uyarılmaları, başkalarını uyarmaları. Eğer Kur'an, toplumun dili olan Arapça dışında bir dille gelseydi, onu anlamayacaklar ve bu uyarı işlevi askıda kalacaktı. Bu kez muhataplar, bilmedikleri bir dille vahiy gelişini kınayacak, çeşitli savsaklamaların gerekçesi yapacaklardı. (Şuara, 195; Ahkaf, 12; Fussılet, 44)
3. Tedebbür, yani okunan metinlerin anlaşılması ve anlamları üzerinde derin derin düşünülmesi.

Bu tedebbür kavramı Kur'an'ın altını ısrarla çizdiği bir kavramdır. Öyle ki, Kur'an'a göre, Kur'an okumak, esas anlamıyla tedebbür etmektir. Tedebbür yoksa Kur'an okumaktan söz etmek mümkün değildir. Tedebbür için, okunan metnin dilini bilmek ilk şart olduğuna göre, Arapça bilmeyen bir Müslüman'ın, tedebbür emrini yerine getirmesi için, Kur'an'ı anladığı dildeki çevirisinden okuması kaçınılmazdır. Kur'an, tedebbür ilkesinin, Müslümanların temel ibadetleri olan namazda da korunmasını istemektedir. Bunun içindir ki, ne dediğini anlamadan namaz kılmak yasaklanmış (Nisa, 43), ne dediğini anlamadan namaz kılanlar ağır biçimde kınanmıştır. (Mâûn, 4-5)

O halde, namazlarında Kur'an'dan bazı bölümler veya ayetler okuyacak kişilerin, bunları anladıkları dilde okumaları Kur'an'ın açık emridir.
Hz. Peygamber'in vefatından kısa bir süre sonra İslam dışı bir krallık sistemiyle yönetimi ele alan Arap Emevi hanedanı, önlerindeki en büyük engel Hz. Ali ve evladını öldürüp ortadan kaldırdıktan sonra, Arap olmayan Müslümanları sindirme ve bastırma hareketine girişti. Arap olmayan Müslümanlara mevâli' yani köleler kitlesi diyen Emevi krallığı, tüm İslam bilgi ve düşünce mirasını Araplaştıracak, Arapların ve Arapça'nın üstünlüğünü dinleştirecek büyük bir operasyona girdi. Arapça okuma-yazma bilmeyen tüm insanları ümmi' kabul edecek kadar zalimleşen bu anlayış, Allah ile aldatan tezgâhın Arapçı takımı tarafından fıkıh kitaplarında hâlâ yaşatılmaktadır.

Bu akıl ve din dışı savların geçerli kılınması için yüzlerce hadis uyduruldu. Bu uydurma hadislerle, Emevi hanedanlığının yönetimini ve Arap ırkının üstünlüğünü kutsallaştırıp kökleştirecek hemen her şey yapıldı. Bugünkü İslam bilgi mirasının, özellikle fıkıh ve kelam (İslam teolojisi) kaynaklarının hemen her sayfası bu yozlaştırma ve Araplaştırmanın ürünleriyle doludur. Ve Kur'an'ı değil de bu ürünleri din olarak kutsal tutmak isteyen zihniyetler, akıl almaz oyunlar sergileyerek insanımızı aldatmakta ve sömürmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu da, görünüşte Arapları yönetiminde tutmasına rağmen, bu kutsallaştırılmış Arabizmin kültür hegemonyası altında, farkında olmadan Arap esaretine girmiştir. Osmanlı, kendine âdeta bir self-emperyalizm uygulamıştır. Kendilerine kutsal ırk diye hizmet ettiğimiz Araplar bizi emperyalist olarak suçlarken biz onların kültürlerinin, dillerinin köleleri olduk. Bu köleliğin yaşatılması için hep yozlaştırılan din kullanıldı. Böylece ne İslam'dan yararlanabildik ne de kendi varlığımız ve kültürümüzden. Bu durum, dini ve kutsal duyguları sömürülerine araç yapmak isteyen zihniyetlerin de işine geldiği için, onlar da Kur'an'ın büyük halk kitlelerince okunmaması yolunda gayret sarf etmişlerdir.

Arapça bilmeyenlerin Kur'an'a el süremez hale gelmesi, sömürücülerin din üzerinde kurdukları baskıyı kutsallaştırmış ve Müslüman kitleyi onlara teslim olmaya mecbur ve mahkûm etmiştir. Din onların elinde, istediklerini istedikleri kalıba dökmek, istediklerini almak, istediklerini engellemek için kutsal-dokunulmaz bir araç olmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Hazreti Muhammed(S.A.V.) İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir