Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

XVI-XIX. asırlar arasında Hindistan'da Türk hakimiyeti

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

XVI-XIX. asırlar arasında Hindistan'da Türk hakimiyeti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 18:48

XVI-XIX. asırlar arasında Hindistan'da Türk hakimiyeti:

Türklerin ve İslamın Hindistan'a yerleşmeleri her ne kadar XI. asrın başlarında Gazneli Mahmud (997-1030) zamanında başlamış ise de, bilahere kuzey Hindistan'da kurulan Delhi Türk Sultanlığı (1206-1413) ile devam etmiş nihayet Timurlular zamanında bu yerleşme tamamlanmıştır.

XIV. XV. asırlarda Çağatay ulusu olarak bilinen ve Seyhun nehri ile Hindi-Kuş dağları arasında oturan Türk boyları Timur'un ölümünden sonra taht mücadelesi yapan evlatları arasında parçalanarak XV. asrın sonlarına doğru inkıraza uğramışlardır. Bu hakimiyet kavgasını yapanlardan birisi de sonrada Hindistan Türk Devleti'ni kuracak olan Babür (1504-1530) idi. Fakat Özbek Türklerini etrafında toplayan Muhammed Şeybani Han (1500-1510), Babür de dahil, bütün Timurluları yenerek Orta Asya'da Özbek hakimiyetini kurmuş, bunun üzerine, Babür, Hind-i Kuş dağlarını geçerek bugünkü Afganistan'a çekilmek mecburiyetinde kalmıştır. Babür birkaç sene sonra Şah İsmail (1500-1524)'in yardımı ile Türkistan'ı tekrar hakimiyetine almak için teşebbüse geçmiş ise de, yeniden yenilerek tekrar Afganistan'a dönmüştür. Böylece Babür'e sadece Hindistan yolu açık kalmıştır.

Babür, Hindistan'a inmeden evvel kuzey Hindistan ile Afganistan'ın büyük bir kısmına hakim olan Sultan Ludi idaresindeki Afgan devleti ile bir seri muharebeler yapmak mecburiyetinde kalmıştı. 1519 ile 1524 arasında Afganistan'ın büyük bir kısmı ile Pencap'ın kuzey bölgesini almayı başaran Babür, 1526'da Afgan hükümdarı Sultan İbrahim'i Banipat meydan muharebesinde kat'i bir yenilgiye uğrattı. Delhi dahil olmak üzere kuzey Hindistan Babür'ün hakimiyetine girmesine rağmen O'nun ülkeye girmesi tam olarak kolay olmamıştır. Nitekim, daha önce dedesi Timur zamanında kuzey Hindistan'ın dağlık bölgelerine yerleşmiş olan Türklerin yardımı ile bazı Afgan ve Racalar grubunun teşkil ettiği büyük kuvvetlerle çarpışmak mecburiyetinde kalmış ve rakiplerini Kanva şavaşında ağır bir yenilgiye uğratınca Hindistan'daki hakimiyetini sağlamlaştırabilmiştir. Bengal'deki Afgan Beylerini ve Sind'deki Argun-luları da kendine tabi kılan Babür, 1530 yılında 48 yaşında iken ansızın vefat etmiştir.

Babür, zekası ve kahramanlığı ile güçlükler karşısındaki mücadele kuvveti ve medenileştirme yetenekleri ile Türklüğün en yüksek hasletlerini nefsinde toplayan ve Türklüğü ile övünen büyük bir şahsiyet idi. Kurduğu devletin devamı için daha önceleri ve kendisiyle birlikte gelen yüz-binlerce Türk'den başka Türkistan'dan birçok Türk aileyi Hindistan'a getirmiştir. Daha sonra başa geçen oğlu Humayun (1530-1555) bu siyaset devam ederek 1540'a kadar 200.000 yeni aileyi (yaklaşık 1.000.000 kişi) Türkistan'dan Hindistan'a getirip yerleştirmiştir.

Babür'ün yerine geçen oğlu Humayun babası gibi üstün yeteneklere sahip olmadığı için Hindistan Türk devleti kısa zamanda yıpranmıştır. Bir taraftan kardeşlerinin taht için mücadeleye girmeleri ve diğer taraftan da Afgan Beyleri'nin tekrar kuzey Hindistan'da Afgan hakimiyetini kurma gayretleri Humayun'u çok müşkül duruma sokmuştur. Humayun önceleri bu tehlikelere karşı mücadeleyi başariyle yürütmüş ise de, ordusunun içinde başlayan disiplinsizlik, sıcak iklimin menfi tesiri ile kendisinin zevk ve sefaya düşmesi, askerlerinin ve kendisinin harb gücünü zayıflatmıştır. Böylece Afganlara önderlik eden fakat esasında Afganlaşmış Kalaç Türk-leri'nin Sur oymağından gelen Şir Han Sur tarafından 1539 ve 1540'da arka arkaya mağlup olmuştur.

Bu felakketten sonra kardeşleri ile Lahor'da buluşan Humayun, onları etrafında toplanmaya davet etmiş ise de, bundan bir netice alamamıştır. Lahor'dan hakimiyeti altındaki Sind eyaletine gelen Humayun orada da tutunamayınca iran yoluyla Kabil'e geçmiştir. Nihayet kardeşleriyle yaptığı hazin bir iç savaştan sonra Kabil merkez olmak üzere Afganistanın büyük bir kısmına hakim olmayı başarmıştır. Bütün bu acı tecrübelerden sonra bilhassa Bayram Han ve Ali Kulu Han Özbek gibi değerli komutanları sayesinde ordusunu yeniden tanzim eden Humayun kaybettiği Hindistan hakimiyetini tekrar elde etmek için hazırlıklara başlamıştır.

Bu sıralarda Hindistan'da Afgan hakimiyetini kurmuş olan Türk asıl-lı Sur hanedanı iç savaşlar yüzünden oldukça yıpranmış bir vaziyette idi. Afganlılara karşı ilk mücadeleyi 1554'de Pencap'da başlatan Humayun, bir sene sonra 80 bin kişilik bir Afgan ordusunu mağlup ederek 15 yıl fasıladan sonra kuzey Hindistan'a tekrar hakim olmuştur. Fakat Humayun'un ordusuna yenilmelerine rağmen Afganlılar pes etmemişler ve Hindliler-le birleşerek mücadeleye devam etmişlerdir.

Afgan mücadelesinin yeni bir safhaya girdiği bu sıralarda Humayun bir gün kütüphanesinin merdivenlerinden düşerek aniden ölmüştür (28 Ocak 1556). O esnada Hind Okyanusunda Portekizlilere karşı çarpıştıktan sonra Humayun'un konuğu olarak Hindistan'da bulunan Şeydi Ali Re-is'in tavsiyesi üzerine ve Osmanlı Padişahları için çok kere yapıldığı gibi, oğlu Ekber (1556-1605)'e haber gönderilip kendisine biat edilmesine kadar Humayun'un ölümü bir aydan fazla gizli tutulmuştur. Nihayet 14 yaşındaki Ekber'in hükümdarlığı kabul edildikten sonra Humayun toprağa verilmiştir. Ekber, o an'a kadar kendisine "Atalık" yapmış olan, büyük kumandan Bayram Han ile birlikte her türlü iç karışıklığı önleyecek tedbirleri aldıktan sonra Himu komutasındaki Afgan-Hind ordusunu 1556 sonlarında meşhur Banipat mevkiinde fevkalade bir taktik savaşı ile perişan ederek kuzey Hindistan'ın mutlak hakimi olmuştur. Genç yaşına rağmen Ekber, savaşta büyük bir kahramanlık göstererek herkesin takdirini kazanmıştır. Dedesi Babür gibi çok büyük meziyetlere sahip olan Ek-ber, kısa zamanda kuzey Hindistan'da tehlikeli olabilecek Beğleri ve kaleleri bertaraf ederek o havalide hakimiyetini tam olarak yerleştirmiştir. Bu arada başarılarından dolayı biraz mağrurlaşan Beğlerini ve bazı komutanlarını da bir bir yola getirmiştir. Devletinin tek hakimi olmak emelinde olan Ekber için en çetin mesele, kendisine çok şeyler borçlu olduğu ve çok hürmet duyduğu, fakat oldukça yaşlanmasına rağmen büyük bir nüfuzu olan, Bayram Han'ı emekliye sevk etmek olmuştur. Hindistan'da Türk hakimiyetinin yerleşmesinde en çok emeği geçmiş olan Bayram Han, bir nevi zorla hacca gönderilerek emekli edilmiştir. Böylece Ekber, 20 yaşında devletinin mutlak hakimi olmuştur.

Genç Türk hükümdarı bir taraftan ordusunu daima istim üzerinde tutup devletinin sınırlarını genişletirken diğer taraftan da devletini ebe-dileştirecek köklü kararlar almaya başlamıştır.

Ekber'in getirdiği yenilikleri şöyle sıralamak mümkündür:

a) iyi idare ile ekonomik kaynakların geliştirilmesi; teb'a'nın devlet için değil, devletin teb'a için var olduğunu takip edilen politika ile halka göstermek,
b) Hindulara Müslümanlar ile birlikte eşit haklar tanımak, idari makamlara ve orduya Hindlileri de almak.
c) Müslüman ve Hindu dinleri arasında benzer tarafları bularak bu iki dinin mensupları arasındaki uçurumu yok etmek,
d) Her bakımdan eşit haklara sahip olan Müslümanlara ve Hindulara dayanışmaları ve birlikte çalışmaları gerektiğini anlatmak.

Ekber'in aldığı bu tedbirler kısa zamanda meyvelerini vermiş Hin-distan'daki lürk idaresi halk için tam bir huzur ve refah idaresi olmuştur. Ekbername de bu hususta verilen şu misal çok enteresandır: "Hoca Ebdül Mecid Asaf Han eğerçi Tacik idi ve Ehl-i Kalemden idi; ancak bu "Ebed-Karin" devletteki dayanışma yüzünden o, öyle işler gördü ki kılıç sahibi Türkler onun önünde ellerinin arkasına yere koydular (yani o'na hürmet ve itaat ettiler)".

Ekber'e göre "Padişah halkın malını, canını, namusunu ve dinini koruma işinde uyrukları arasında ayrılık yapmamalıdır". Bu prensip ile adaleti ve eşitliği gerçekleştiren, "Sulh-ü Kül" yani herkesle barış ve herkesin inançlarına saygı düsturu ile de sulh'ü gerçekleştiren Ekber idaresinde yaşamak için Türkistan'dan ve komşu ülkelerden binlerce insan Hindistan'a gelmiştir.

Ekber, ordusunu daima hareket halinde tutmak istediği için kumandanların bazı komşu kalelerin ve bölgelerin alınmasiyle vazifelendirmiş-tir. Ekber'in devletinin doğusunda bulunan ve umumiyetle Afganlıların idaresinde yaşayan Bengal ile batıda daha çok Türk hakimiyetinde kalmış olan ve bir zamanlar Osmanlı Devletinden Portekizlilere karşı yardım isteyen Müslüman Gucerat devletleri var idi. Bu devletlerin karışıklık içinde olmaları ve bazı unsurların Ekber'den yardım istemeleri üzerine, O, bu devletlere karşı da seferler yapmak mecburiyetinde kalmıştır. 1573'de Gucerat'ı, 1574'de de Bengal ve Bihar devletlerini imparatorluğuna dahil eden Ekber, kendi tabiri ile o an'a kadar hiçbir Müslüman Türk hükümdarının başaramadığı Hindistan hakimiyetini ve islam'ın orada yayılmasını gerçekleştirmiştir.

Ekber'in bundan sonraki askeri faaliyetleri imparatorluğunda çıkan ufak tefek ayaklanmaları bastırmak ve bir arada kendi hakimiyetinden ayrılmak isteyen kardeşi Abdül Hakim'i yola getirmekle geçmiştir. Diğer Türk ve komşu hükümdarlar bu büyük Türk hükümdarının dostluğunu kazanmak için adeta yarış etmişlerdir. Ekber bütün yeni fikirlere açık olduğu gibi dini ve felsefi ilimlere de meraklı bir hükümdar idi. Devrinde yetişmiş bütün islam alimlerinden başka Hıristiyan misyonerleri ve Hindu din adamları ile de dini mevzuları tartışmaktan büyük zevk almıştır. O'nun bu hoşgörüsü bazen yanlış tefsirlere yol açmış ise de, onu tenkit edenlerin haksız oldukları çok geçmeden anlaşılmıştır.

Ekber, kendi devletinden başka diğer üç Türk devletiyle (Osmanlı, Safavi ve Özbek) de iyi münasebetler kurmuş ve hatta safavi devletinin Osmanlılar ile Özbekler arasında ezilmelerini pek doğru bulmamıştır. Komşu olduğu Safavi ve Özbek devletleriyle açıktan bir harbe girmeme-sine rağmen sınır boylarında bu devletler aleyhine de kurnazca bir siyasatle devletini genişletmesini başarmıştır.
Nihayet uzun ve başarılı bir saltanat hayatından sonra bu büyük Türk hükümdarı 25 Ekim 1605'de vefat etmiştir.

Ekber'in en büyük başarısı muhakkak ki kurduğu devleti yaşatacak olan bir takım prensipleri Türklere kabul ettirmiş olmasıdır. Uç-dört mil-yonluk Türk'ü devamlı bir şekilde idareci ve asker olarak başta tutmayıp milyonlarca Hindlinin gazabını onların üzerine çekmekten ve ileride par-çalanmaktan, Hindlilere de eşit haklar vermek suretiyle kurtulmuştur. Hindlilere devlet idaresinde eşit şanslar vermekle devletinin idaresini çok büyük insan kitlelerine dayandırmıştır. Bu ise, Hindistan'daki Türk hakimiyetini üç asra yakın yaşatmıştır.

Ekber öldüğü zaman oğlu Cihangir (1605-1627)'e kurulu bir düzen ve muazzam bir imparatorluk bırakmış idi. Fakat, Ekber'in dedesi Babür'e benzemesine karşılık, Cihangir de dedesi Humayun'a çekmişti. Yani Cihangir de içki ve eğlenceyi seven, gevşek ve üstelik sağlık durumu bozuk bir şahsiyet idi. Bu yüzden devleti idare eden vali ve Beğler ile ordu kumandanları arasında yetki ve nüfuz mücadelesi devleti kısa zamanda oldukça yıpratmıştır.

Bütün bu kötü ihtiyatlarına rağmen Cihangir taht'a çıktığı zaman babasının bıraktığı kurulu düzeni daha da iyiye götürecek 12 maddelik bir reform tasarısı hazırlattı. O'nun refomları ülkeyi bayındırlaştırmak ve imparatorluk içindeki milletleri toptan veya ayrı yarı memnun etmek gayesini güden yenilikler idi. Fakat kendisinin gevşek yönetimi yüzünden sonunda bir faide te'ınin edilememiştir.

Cihangir'in memleket idaresindeki gevşek tutumu oğlu Şah Cihan ile aralarının açılmasına sebep olmuş bu ise devleti oldukça sarsmıştır. İran'da saltanat süren Şah Abbas, Osmanlılara karşı yaptığı başarılı harblerden sonra Cihangir'in Güney Hindistan'da Dekken ayaklanması ile uğraşmasından istifade ederek Kandehar'ı işgal etmiştir. Dekken seferinden dönen Cihangir'in oğlu Şah Cihan, Kandehar'ı geri almak için babasından emrine büyük bir kuvvetin verilmesini rica etti. Sıhhati gittitkçe bozulmaya başlayan Cihgangir oğlunun emrinde büyük bir kuvvetin bulunmasından çekindiği için bu ricasını yerine getirmedi. Bu olay, Şah Cihan ile babasının arasını daha da açmıştır.

Bu arada, Cihangir'in hastalığının artmasını fırsat bilen maiyyetinin küçük oğlu Şehriyar'ı taht için kışkırtmaya başlaması durumu iyice karıştırmıştır. Kaçınılmaz hale gelen taht kavgası Cihangir'in 7 Kasım 1627'de ölmesi ile başladı. Ancak, iran'daki istaclu Türkmenlerinden olan ve Cihangir'in hizmetine giren Asaf Han'ın enerjik hareketleri ile devleti parçalanmaya götürebilecek olan bu iç harb önlenebildi. Diğer şehzadeleri bertaraf eden Asaf Han, Şah Cihan'ın tahta çıkmasına yardımcı oldu.

Cihangir devrinde Hindistan'daki Türk devletinin Avrupalılar ile ilk resmi temaslarını yaptığını görmekteyiz. Hindistan kıyılarının ilk avrupalı müstemlekecisi Portekizliler, XV. asrın sonlarından başlayarak XVII. asrın başlarına kadar Hind yarımadasının batı sahillerinde başta Goa olmak üzere yerleştikleri bölgelerden Hind Denizini kontrol etmeye başlamışlar idi. XVII. asrın başlarında Portekizlileri, Felemenkliler ve ingilizler takip etmişlerdir. Fakat Portekizliler XVI. asrın ilk yarısında Hadım Süleyman Paşa kumandasındaki Osmanlı donanmasını te'sirsiz hale getirip arkasından da Hollandalıları yenmelerine rağmen (1606) bilahere onların bu bölgede ticari yayılmalarına mani olamamışlardır. Bundan iki sene sonra ingilizlerin bu bölgeye gelmesi Avrupalı sömürgeciler arasında yeni bir rekabetin doğmasına sebep olmuştur. Portekizliler, ingilizlerin ticari faaliyetlerini önlemek için kuvvete başvurdular. Fakat bunda muvaffak olamayınca bu sefer ingilizlerle ticaret yapmaması için Cihangir'e baskı yapmaya kalkıştılar. Bu baskıya kızan Cihangir Portekizlilere karşı savaş açtı. Fakat savaşın bir netice vermeden uzayıp gitmesi üzerine iki taraf anlaşmayı tercih etmek mecburiyetinde kaldılar (1615). Portekizliler, ingilizlerin bölgeye nüfuz etmelerini kuvvet yolu ile durduramayınca bu sefer aleyhlerinde büyük bir prograpandaya başladılar. Bunu önlemek maksadiyle ingiliz hükümeti Sir Thomas Roe adında bir elçisini Hindistan'a gönderdi. ingiliz elçisi Cihangir tarafından gayet iyi karşılandı. Veliaht Şah Cihan'ın da dostluğunu kazanan ingiliz elçisi ondan aldığı bir ferman ile bazı ticari menfaatler dahi elde etti.

Şah Cihan (1628-1666) babası Cihangir'in aksine güçlü ve başarılı bir devlet adamı idi. Saltanatının sonuna kadar da bu vasıflarını korumuştur. Şah Cihan'ın ilk mücadelesi Özbek Türkleri ile olmuştur. Cihangir'in ölümünü ve şehzadelerin taht kavgalarına başladıklarını işiten Özbekler Kabil'e aniden hücum ederek zaptedmişler ise de Şah Cihan'ın kuvvetli ordu ile yaklaştığnı işitince şehri boşaltıp geri çekilmişlerdir. Bundan sonra Şah Cihan, iran'dan Kandehar'ı geri almaya karar vermiş, fakat Dekken'-de bir ayaklanma olduğunu işitince bu kararından vazgeçmiştir. Dekken'de Şah Cihan'ın devletine bağlı olan iki küçük Türk devleti Nizamşahlar ile Adilşahlar Cihangir'in ölümü üzerine isyan etmişlerdi. Şah Cihan 1630-1635 yılları arasında yaptığı seferler ile bu Türk devletlerini ülkesi-ne katmıştır. Şah Cihan, Dekken meselesini halletikten sonra Portekizler ile savaşır. Hindistan yarımadasının batı kıyılarında elde ettikleri ticari menfaatler ile yetinmeyen Portekizliler doğuya giderek Bengal kıyılarındaki Hugli kasabasını ele geçirerek orayı üs olarak kullanıp o havalide korsanlık yapmaya başlamışlardır. Şah Cihan 1632'de gönderdiği bir ordu ile Portekizlileri yenip o havaliden kovmuştur.

Şah Cihan Osmanlı devleti ile gayet iyi ilişkiler kurmuştur. Osmanlı Safavi harbleri devam ederken IV. Murad'a, Zarif Han isminde bir elçisini göndermiştir. Sultan Murad bu elçiye 1638 sonlarında Bağdad'ı geri almaya giderken Musul'da rastlamış ve onu gayet iyi karşılamıştır. Elçi getirdiği hediyeleri takdim ederken Sultan Murad kendisinden ziyaret sebebini Türkçe olarak anlatmasını emretmiş ve aldığı bilgiden gayet memnun kalmıştır. Bu elçiye karşılık Sultan Murad da Aslan Ağa isminde bir elçisi-ni hediyelerle Şah Cihan'a göndermiştir. Şah Cihan, Osmanlı Elçisini ve hediyeleri büyük bir saygı ve debdebe ile kabul etmiştir. Bu olaydan bir müddet sonra Şah Cihan'ın iran'dan Kandehar'ı alması önünde tutulursa onun Sultan Murad'a elçi göndermesinin sebeplerinden biri belki de İran ile savaşın devam etmesini istediği olabilir. Nitekim bir müddet sonra Kan-dehar , Şah Cihan tarafından zapt edilerek devletine ilhak edilmiştir.

Kandehar'ı devletine yeniden bağlayan Şah Cihan, iran tahtına yeni geçmiş olan Şah Abbas II'ye bir elçi ve mektup göndererek İran'daki güçlüklerini yenebilmesi için ona nasihat edip yardımını teklif eder. Onun bu hareketinden iranlıların Kandehar'ı unutmalarını ve dostluğun devamını istediği anlaşılmaktadır. Kendisini böyle hareket etmeye sevk eden sebeplerin başında muhakkak ki Özbekler ile ortaya çıkan ihtilaf geliyordu. O, Özbeklerin bir müddet evvel Kabil'e hücum etmelerini bir türlü affedemediği için bunun hesabını onlardan sormak kararında idi. Bu sırada Özbek hükümdarı Nezir Muhammed Han'ın kendisine isyan eden oğlu Abdülaziz Han'a karşı Şah Cihan'dan yardım istemesi Hindistan Türk liderine iyi bir fırsat vermiştir. Şah Cihan oğlu Muradbahş kumandasında bir ordu göndererek Özbeklerin hakimiyetindeki Belh'i ve Bedahşan'ı işgal ettirmiştir. Belh ile Bedahşah'ın Şah Cihan'ın orduları tarafından işgal edilmesi Özbekleri oldukça telaşlandırmış ise de taht kavgası devam ettiğinden bir şey yapamamışlardır. Nihayet babasını yenen Abdülaziz Han, Özbekleri etrafında birleştirerek Şah Cihan'ın ordularına karşı başarılı bir mücadeleye girişti. Bunun üzerine Şah Cihan üçüncü oğlu Evrengzib'i Afganistan'a göndermek mecburiyetinde kaldı. iki Türk devleti arasındaki bu mücadele bir netice vermeden uzayıp gittiğinden ve her iki taraf arasında da bezginlik alametleri görüldüğünden alınan yerler geri verilmek şartı ile bir sulh andlaşması yapılarak harbe son verildi.
Şah Cihan'ın orduları Belh ve Bedehşan'ı işgal edince Özbekler İstanbul'a bir elçi göndererek durumu Osmanlı Padişahına şikayet etmişler ve kendisinden yardım istemişlerdir. Sultan Mehmed IV'ün taht' cülusunu bildiren bir Osmanlı elçisi Hindistan'a gönderilince elçiye veri-len mektup'da Özbek Türklerinin şikayeti zikredilmiş ve Şah Cihan'a ha-kemlik yaparak Özbek liderlerini barıştırması ve onlar ile iyi geçinmesi tavsiye edilmiştir. Buna biraz canı sıkılan Şah Cihan, IV. Mehmed'e yazdığı mektupta yeni Özbek hükümdarının gençliğinden ve Özbekler arasında artık sulhün tesis edildiğinden ve vuku bulan olayların Özbek liderlerinin beceriksizliğinden meydana geldiğini söylemiştir.

iran'daki Türkmen Safavi hanedanının başı Şah Abbas II, Şah Cihan'-ın Özbekleri yenemeden Hindistan'a çekildiğini duyunca büyük bir ordu ile Kandehar'ı kuşattı. Bunu duyan Şah Cihan oğlu Evrengzib kumandasında kuvvetli bir orduyu Kandehar'ın müdafaasına göndermiş ise de bu ordu yetişemeden Kandehar 1652'de düşmüştür. Ertesi sene Şah Cihan'-ın büyük oğlu Dara Şükuh, Kandehar'ı almaya teşebbüs etmiş ise de muvaffak olmamıştır.

Bunun üzerine Şah Cihan, Kaim Bey isminde bir elçisini istanbul'a göndererek IV. Mehmed'den şu isteklerde bulunmuştur:

1- Kandehar'ı iran'dan geri almak için yardım;
2- Mekke'de Hindistan Müslümanlarının namaz kılabilecekleri bir yerin teminine izin verilmesi;
3- Tac-Mahal'in kubbesinin yapımı için bir mimarın gönderilmesi. Osmanlı hükümeti ilk iki isteği yerine getirmemiş fakat üçüncü isteği yerine getirmiştir. İsmail Efendi isminde bir mimar ile kalfalarını Hindistan'a göndererek Tac Mahal'ın muhteşem kubbesinin yapılmasını sağlamıştır.

XVII. asrın ortalarında Afganistan'ın kuzeyindeki Hindu-Kuş dağla-rından Hindistan yarımadasının güney ucuna kadar uzanan sahaya Şah Cihan'ın önderliğindeki Türk Devleti hakim idi. Hindistan'ın güney ucunda ise Maratalar isimli yerli bir prenslik ile bu prensliğin ve Şah Cihan'ın devleti arasında Dekken olarak bilinen bölgede Şah Cihan'a vergi veren iki küçük Türk devleti, Adilşahlar ve Kutubşahlar bulunuyordu. Hiç bir zaman başka bir devlete bağlı kalmayı hazmedemeyen bu iki küçük Türk devleti, her fırsatta Timur evlatlarının bu Hindistan Hakimiyetine karşı başkaldırmalardı. Şah Cihan'ın kuzeydeki meşguliyetinden istifade eden iki küçük devlet 1656'da yeniden başkaldırınca Şah Cihan en muktedir şehzadesi Evrengzib'in kumandasında ayaklananlara karşı büyük bir ordu göndermiştir. Fakat Adilşahlar ile Kutubşahların kaçak dövüşmeleri yüzünden Evrengzib kat'i bir netice alamamıştır. Bu olaylar cereyan ederken güneydeki yerli Marata Prensliği'nin başına geçen Sıvacı namındaki bir lider Şah Cihan'a karşı başkaldırmıştım Hind tarihçileri bu hareketi yabancı hakimiyetine karşı girişilen ilk milli Hind direnişi olarak tasvir etmişler ve hatta ingiliz sömürgesinden kurtulmak için giriştikleri mücadelede bu Sıvacı harekatını örnek olarak seçtiklerini iddia etmişlerdir.

Bu hadiseler esnasında Şah Cihan ağır şekilde hastalanıp yatağa düşünce öldüğü hakkında söylentiler dolaşmaya başlamış, bu da şehzadeler arasında taht kavgalarına sebep olmuştur. Daha çok her şehzadenin maiyyetindekilerin kışkırtmasiyle başlayan mücadele bütün imparatorluğa yayılmıştır. Çok yıpratıcı bir iç savaştan sonra Evrengzib bütün şehzadeleri yenerek başkent Ağra'yı almış, bu sırada iyileşen babası Şah Cihan'ı yine başa geçirmiştir. Ancak babasının Ağra çıkmasına izin vermeyerek devletin askeri ve siyasi gücünü kendi kontrolü altında tutmuştur. Şah Cihan bundan sonraki hayatını 1666'daki ölümüne kadar memleketinin refah, bilim ve sanat sahasında kalkınmasına vakf etmiştir.

Babasını başkentte bir nevi gözaltında tutan Evrengzib taht mücadelesinden hala vazgeçmeyen kardeşleri ile yeni bir mücadeleye girer. Beş seneye yakın hazin bir şekilde devam eden bu yıpratıcı kardeşler mücadelesini yine Evrengzib galip olarak bitirir. Bu arada bütün ricalarına rağmen etrafın tesiri ile babasının görüşme isteklerini Evrengzib'in reddetmesi Şah Cihanı çok üzmüş ve evlatlarından aynı muameleyi görmesi için oğluna beddua etmiştir. Bu bedduadan dolayı Evrengzib bütün ömrü boyunca oğullarından şüphe etmiş ve sonunda da onların isyanları ile karşılaşmıştır.

Saltanat hayatının ilk yıllarında içinde bulunduğu bütün bu talihsiz-liklere rağmen Evrengzib (1658-1707) kısa zamanda memleketin kaderine hakim olmuştur. Daha çok büyük dedesi Ekber'e benzeyen Evrengzib koyu bir müslüman, iyi bir devlet adamı, cesur bir komutan ve yeniliklere daima açık bir şahsiyet idi. Kardeş kavgalarının harab ettiği memlekette derhal gerekli reformları yaptırmış ve halk ezilmesin diye o zamana kadar alınmakta olan birçok vergiyi kaldırmıştır. Kısa zamanda Afganistan'daki Hindu-Kuş dağlarından Hindistan'ın güney ucuna kadar uzanan imparatorluğunda tam bir birlik kurmayı başarmıştır.

Evrengzib 50 yılı bulan saltanat hayatının yarısında komşu Türk devletleriyle sulh içinde yaşamıştır. Belki bu yüzdendir ki babası Şah Cihan'-ın yaptığı gibi Osmanlı devletine yardım istemek maksadiyle elçiler gönderememiştir. Onun en çok münasebette bulunduğu ülkeler o zaman hala fikri ve dini üstünlüğünü Hindistan'a kabul ettiren Türkistan ile Is-lamın merkezi Mekke Şerifliği ile olmuştur. Mekke ile olan münasebetlerinin sebebi Islamın merkezi olması dolayısiyle islam aleminde ne olup bittiğini öğrenmek idi. Türkistan ile iyi geçinmesinin sebebi de hem Türkistan ulemasının gönlünü almak ve hem de Özbeklerin askeri gücünden çekinmiş olması idi4'9. Bu memleketlerden gelen ulema ile tartışıp münakaşa etmeyi çok seven Evrengzib bu alimlere iltifat edip büyük imkanlar sağlamıştır.

İran'daki Türkmen Safavi hükümdarı Şah Abbas II ile bir ara arası açıldığında Evrengzib o'na şöyle bir mektup yazmıştır:

"Kazandığım büyük zaferler Allahın yardımını bizlerden esirgememesinin delilidir, bütün vaktimizi halkımızın refahı, ülkemizin imarı ve islamın yükselmesi için harcıyoruz.

Evrengzib'in askeri faaliyetleri hep içeride olmuştur. Onun sulhperver tutumundan faydalanan güneydeki Adilşahlar ve Kutubşahlar tekrar isyan etmişler idi. Bundan cesaret alan en güneydeki yerli Marata devleti de Evrengzib'e karşı başkaldırmıştım Evrengzib 1670 ile 1690 arasında yaptığı bir seri seferlerden sonra bu üç küçük devleti imparatorluğuna ilhak etmiştir. Ancak bu mücadeleler devleti oldukça yıpratmıştır. Bilhassa Maratalar ile olan savaşlar çok uzamıştır. Zira, bu yerli devletin mücadelesi Hindlilerin bir bakıma Türk-İslam hakimiyetine karşı birlikte yaptıkları bir harekat olarak gelişmiş ve bu da devleti oldukça yıpratmıştır. Bu yorucu savaşların sonunda Evrengzib Hindistan'ı bir tek devlet olarak birleştirmeyi başarmıştır. O, bu çetin mücadeleyi yaparken bir taraftan da İslamın bütün Hindistan'a yayılması için büyük gayretler sarfetmiştir. Müslümanların Hindulaşmasını önleyecek ve Hinduların müslamanlığı kabulünü kolaylaştıracak birçok tedbirler almıştır. Fakat Evrengzib'in bu dini siyaseti bilhassa Racputlar olarak bilinen Hindliler arasında büyük tepkilere yol açmıştır. Bunlar, karşı harekete geçen Evrengzib'in şehzadelerin-den Ekber'i kışkırtarak isyan etmesine sebep olmuşlardır. Ekber'in isyanına muhakkak ki babası Şah Cihan'ın durumuna düşmeme endişesiyle Evrengzib'in oğullarına karşı takip ettiği itimatsızlık siyaseti büyük rol oynamıştır. Babasına karşı mücadelesini kaybeden Ekber'in islam aleyhtarı Hindli grubu Marataların arasına kaçması Evrengzib'i daha da üzmüştür. Daha önce de bahsedildiği gibi Maratalar ülkesi kontrol altına alınana kadar yapılan mücadeleler memleketi oldukça yıpratmıştı.

Uzun saltanat hayatında bu iç mücadelelerin haricinde Evrengzib'i uğraştıran tek yabancı kuvvet ingilizler olmuştur. Hindistan kıyılarındaki ticari faaliyetlerini kısa zamanda geliştirerek ve Portekizliler ile Hollandalıları geride bırakan ingilizler 1652'de Şah Cihan devrinde Bengal Valisi olan şehzade Şuca'dan aldıkları bir ferman ile yılda 3000 rupi gibi çok az bir para ödeyerek Hindistan'a gümrüksüz her türlü malı sokmayı ve kısa zamanda büyük kazançlar sağlamayı başarmışlar idi. Evrengzib müslüman ahalinin kötüleşen ticari durumlarını takviye için daha önce kaldırılmış olan ve gayri müslimlerden alınan cizye vergisini 1679'da yeniden yürürlüğe koymuş idi. Bu karara göre ingilizlerin yüzde üç buçuk gümrük ödemesi lazım idi. Fakat ingilizleri buna itiraz edince münakaşa başlamış ve bu karşılıklı küçük baskınlara dönüşmüştür. iki taraf birbirine epey zarar verdikten sonra yine eski durum esas olmak üzere münasebetlerin devamına karar verilmiştir. Ancak verdikleri zararlardan dolayı ingilizler 150.000 rupi tazminat ödemeyi kabul etmişlerdir. Bu arada Hind Denizinde zuhur eden korsanlık olaylarını önlemek için Evrengzib ingiliz, Portekiz ve Felemenk temsilcilerinden gerekli teminatı almıştır. (1698). Böylece Evrengzib hem ticari failiyetler ve hem de müslümanların hac seferleri gibi iki önemli hususta emniyeti sağlamıştır. Hindistan'daki muazzam ticari imkanlardan azami derecede faydalanmak kararında olan ingilizler bu arada yeni bir ticaret şirketi kurmuşlar ve bunun desteklenmesi için de bir elçiyi 1701'de Evrengzib'e göndermişler ise de bir başarı elde edememişlerdir. Bunun üzerine ingilizler bu yeni şirket ile eski şirketi birleştirerek meşhur "East India Company" (Doğu Hindistan Kumpanyası)'yi kurmuşlardır ki bu şirket vasıtasıyle ileride adım adım Hindistan'a yayılmayı ve bu memleketi bir sömürge haline getirmeyi başaracaklardır.

Evrengzib 1705 yılında hastalanmıştı. O'nun hastalığı şehzadelerini ve onların maiyyetlerini taht için harekete geçirmiş ise de bir müddet sonra iyileşen Evrengzib şahzadeleri ile ileri gelen adamları arasındaki bu taht kavgasını yatıştırmıştır. O bütün ömrü boyunca oğullarına güvenmemiş ve onların kendisini tahtından uzaklaştırmalarından korkmuş idi. Zira kendisi babasına öyle yapmıştı. Onun için şehzadelerine değil de oğullarına yani torunlarına daha çok yakınlık göstermiş idi. Bu şekilde evlatları arasında bir denge sağlamayı ümid etmişti. Fakat hastalandığı zaman bu tedbirlerinin bir fayda getirmediğini görmüştü. Zira oğlları Muhammed Muazzam, Muhammed Azam ve Muhammed Kam-bahş şimdiden gizliden ve alenen taht için birbirleriyle mücadeleye başlamışlar idi. Nitekim bu büyük Türk hükümdarı uzun bir saltanat hayatından sonra 90 yaşında Mart 1707'de öldüğü zaman şehzadeleri açık bir şekilde taht kavgalarına başladılar.

50 seneye yakın bir saltanat hayatından sonra ölen Hindistan Türk devletinin en büyük hükümdarlarından biri olan Evrengzib hakkında devrinin tarihçileri şu mütalaayı serdetmişlerdir:

"Timur evladı, belki de Delhi'nin (Payitaht. Arasıra Agra ikinci payitaht vazifesini görmüştür) geçmiş padişahları arasında O'nun gibi ibadet, riyazet ve adalet bakımından seçkin bir padişah çok az olarak Hindistan'da saltanat sürmüştür; yüreklilik, tahammül ve isabetli görüş bakımından eşsiz idi; ancak şeriata saygıları dolayısiyle ceza yoluna gitmezlerdi; ülkenin düzeni ise "siyasetsiz" (siyasi kontrol ve otorite) olamaz ve Emirler (Beyler) arasında rekabet yüzünden hep nifak çıkardı, yürütmek istedikleri her tedbir kısır kalırdı ve her giriştikleri iş uzar ve bir sonuca ermezdi".

Evrengzib ölümünden sonra devletin nasıl yönetileceğine dair 12 maddelik bir vasiyetname bırakmış idi. Bu vasiyetnamenin en önemli maddeler şunlardır:

1- Yerine geçecek olan şehzadeye adamlarına iyi davranmasını;
2- Ordu'daki "Turani Fırkası" memleketin müdafaasında ve otoritenin sağlanmasında kullanılmalıdır. Politik çekişmelere karıştırılmamalıdır;
3- Din adamlarını politikaya karıştırmamalı ve ellerine kuvvet vermemelidir;
4- Ülkenin sahibi elinden geldiği kadar harekette bulunmalıdır, bir yerde oturmak görünüşte rahatlık ise de binlerce kedere yol açar;
5- Oğullarına hiç güvenme, onlarla içli dışlı olma, eğer babam Şah Cihan, Dara-Şükuh ile bilinen yola girmeseydi işleri böyle olmazdı;
6- Saltanatın ana direği ülkede olan bitenleri bilmektir. Bir anlık gaflet uzun yıllar için pişmanlık doğurur.

Evrengzib'in uzun bir saltanat hayatı sürmesine ve vasiyetinde Türkistan'dan gelen askerlerin iyi savaşçılığından bahsetmesine rağmen kendisinin Türkistan'dan kafi derecede asker getirmediği görülür.

O'nun ölümünden sonra İmparatorlğu içine düştüğü müşkül durumdan kurtaracak bir ordunun bulunmayışını dikkate alan bazı müellifler Evrengzib'in bu siyasetini tenkit etmişlerdir: "Türk, insanlık tarihinde kendisine büyük ad sağlamıştır. istanbul Sultanlığı onundur; Dehli Padişahlığı da onun idi" diyen Pringle Kennedy bu hususta şunları da kaydetmiştir:

"Ordu işleriyle ilgili en büyük yanlışı batı-kuzey sınırından ve Türkistan'dan yeter sayıda ehil asker getirmekte gevşek davranması olmuştur. Bu ülkelerden gelme askerler Türklerin parlak günlerinde en büyük dayanakları idi. Evrengzib'in en büyük hatası çok iyi bir Müslüman olduğu için suç işleyenler ve devlete ihanet edenleri affetmesi ve onları cezalandırmaması olmuştur. Oğullarına ve beylerine karşı kuşku ile davranması hem iç harbleri uzatmış ve hem de ayrı grupların teşekkülüne sebep olmuştur. Oğulları ve Beyleri arasındaki gruplaşmalar onun ölümünden sonra içteki taht mücadelelerini çok karışık ve yıpratıcı bir duruma sokmuştur.

Evrengzib'in ölümünden sonra ne oğulları ve ne de torunları arasında O'nun ayarında değerli bir kişi olmadığından memlekette başlayan taht kavgaları bütün şiddetiyle devam etmiş, 13 sene gibi bir zamanda 10 şehzade kısa devreler için taç giymişlerdir.

Kaynakça
Kitap: ATATÜRK VE TÜRK DÜNYASI
Yazar: MEHMET SARAY
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: XVI-XIX. asırlar arasında Hindistan'da Türk hakimiyeti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 18:49

Everngzib'in ölümünden sonra yerine şehzadelerinden Muhammed A'zam tahta geçmiş idi. Fakat o'nun üç ay sonra kardeşi şehzade Muhammed Muazzam ile yaptığı savaşta oğlu ile birlikte ölmesi üzerine Muhammed Muazzam taht'a Şah Alem Bahadur Şah adiyle geçmiştir. Bahadur Şah'ın hükümdarlığının ilk günleri devletin ileri gelen Beylerini bir araya getirmeye ve onları barıştırmaya çalışmakla geçmiş, fakat bunda muvaffak olamamıştır. Birkaç ay sonra da Racaların isyaniyle karşılaşan yeni hükümdar isyancılarla iki seneye yakın savaştıktan sonra onların bir kısmını yenerek ve bir kısmını da tekrar hizmetine alarak meseleyi halletmeye muvaffak olmuştur. Bu olayın arkasından kardeşi Muhammed Kam-Bahş ile çarpışmak mecburiyetinde kalan Bahadur Şah, Kam-Bahş'ın savaşta aldığı yaralardan ölmesi üzerine ülkenin hakimi olmuştur (1709)511. Ancak çok geçmeden bu sefer de Sihlerin isyanı ile karşılaşan Bahadır Şah isyancılar üzerine ordusu ile giderken yolda hastalanıp ölmüştür. Bahadur Şah beş seneye yakın devam eden saltanatı sırasında, görünüşte de olsa, devletin büyüklüğünü ve bütünlüğünü korumayı başarmıştır.

Bahadur Şah'ın ölümü üzerine devlet tam bir iç savaşa sürüklenmiş-tir. Taht'a önce Bahadur Şah'ın şehzadelerinden Azim-üş-şan geçmiştir. Fakat O'nun kardeşi Cihandar Şah'a yenilip ölmesi üzerine bu defa Cihandar Şah tahta geçmiştir. Cihandar Şah'ı da Azim-üş-şan'ın oğlu Fer-ruh Siyer yenerek saltanatı ele geçirmiştir. Bütün bu mücadelelere Beyler ve komutanlar da iştirak ettiklerinden devlet çok perişan bir hale düşmüştür. Bundan istifade Marvar Racaları, Sihler ve Çatlar da devlete isyan etmişlerdir. Yeni hükümdar çok beceriksiz bir şahıs olduğu için isyancılarla uğraşmak üzün sürmüş ve devlet taviz vererek isyancılarla anlaşmak durumunda kalmıştır. Ferruh Siyer çok geçmeden Seyyid kardeşlerin elinde bir oyuncak durumuna düşmüş ve bu ise devlet ileri gelenlerini tam manisiyle birbirlerine düşürmüştür. Sonunda Seyyid kardeşler Ferruh Siyer'i zorla taht'dan indirip yerine amcasının oğlu Ebul-Berekatı Mart 1719'da başa geçirmişlerdir. Fakat hastalıklı bir zat olan Ebul-Berekat, Haziran 1719'da ölünce yerine kardeşi Reflüddevle başa geçirilmiştir. Eylül 1719'da da yeni Padişah'ın veziri ile beraber meçhul bir şekilde ölümü üzerine başa Bahadur Şah'ın dördüncü oğlu Ruşen Ahter'i Muhammed Şah (1719-1748) adiyle başa geçirmişlerdir.

Bütün bu değişiklikler esnasında hükümdar Seyyid kardeşlerin elin-de birer oyuncak haline gelmişler idi. Bu durum Müslüman halkı ve bil-hassa devletin bütün güçlüklerini omuzlarında taşıyan Türk Beylerini ve komutanlarını son derece tedirgin etmiştir. Sonunda Çin Kılıç Han Nizam-ül-Mülk, Çin Bahudur Han ve Haydar Kulu Han gibi ileri gelen Türk Beyleri ve komutanları harekete geçerek devleti Seyyid kardeşlerin musibetli ellerinden kurtarmışlardır. Önce Çin Bahadur Han vezir olarak başa geçmiş, fakat bir müddet sonra ölmesi üzerine yerine Çin Kılıç Han Nizam-ül Mülk getirilmiştir.

Türk Beylerinin ve komutanlarının sayesinde baştaki hükümdar Muhammed Şah artık gerçekten saltanatını hiç bir grubun elinde olmadan yürütebilecek bir şansa sahip olmuştur. Ancak Muhammed Şah anlayışı ve bilgisi kıt, görgüsüz, eğlencesine düşkün ve dalkavuklarla sefahat arkadaşlarına kolay kanan bir kişi idi. Bu sebeplerden dolayıdırki Muhammed Şah'ın uzun süren saltanatı devleti adım adım yıkıma sürüklemiştir.

Vezir Çin Kılıç Han, bir çok sahada kötü ve aksak durumları düzelt-tikten sonra, yeniden düzenli bir yönetim kurup aciz veya şuursuz hükümdarlar ve haris Beyler elinde yıkılma yoluna girmiş olan devleti güçlendirip ayakta tutabilecek bir kişi idi. Kılıç Han vazifeye başlar başlamaz kötülükleri ortadan kaldıracak, yönetimi düzeltecek ve onun tekrar Evrengzib devrindeki duruma gelmesini sağlayacak bir seri tedbirler alıp bunları Muhammed Şah'a takdim etmiştir.

Çin Kılıç Han'ın sunduğu tedbirler kısaca şunlar idi:

1- Vergi işlerinin yeniden düzenlenmesi ve vergilerin halkı soyan imtiyazlı kişiler yerine vergi memurları tarafından toplatılması;
2- Hükümdarlara yakışmadığı için Muhammed Şah hesabına "Peşkeş" adı altında rüşvet alınmasından vazgeçilmesi;
3- Hanedan üyelerine ve bazı ileri gelenlere her türlü sınırı aşacak biçimde en yüksek gelir getiren toprakları (tımar ve zeamet) olarak vermekten ve böylelikle de hazineyi gitgide gelirsiz kalmaktan kurtarmak lazımdır;
4- Bir çok değerli ve denenmiş kimseler açıkta bırakılırken yüksek mevkilere değersiz kimseleri atamaktan vazgeçilmeli;
5- Gelirin azalmasını önlemek için Cizye'nin yeniden alınması.

Muhammed Şah bu köklü tedbirleri etrafındaki harem ağaları, saray adamları ve bazı dalkavukların tesirleri ile reddetmiştir. Hükümdarın etrafındaki bu bir avuç nüfuzlu grup esasında hem Muhammed Şah adına ve hem de kendi hesaplarına halktan rüşvet aldıkları için vezirin bu tedbirlerinin ardında başka maksatları olduğuna dair kuşkulu telkinlerde bulunarak O'nun bu tedbirleri reddetmesini sağlamışlardır. Böylece günden güne yıpranmakta olan Hindistan Türk devletinin kaderi Çin Kılış Han'ın tedbirlerinin reddi ile kendisini tehdit eden iç ve dış düşmanların insafsız ellerine bırakılmış oldu.

Vezirlik makamını işgal eden Çin Kılıç Han Nizam-ül Mülk hazırladığı bu reform tasarlarını emrindeki ordu ile pek ala baskı yaparak hükümdara kabul ettirebilirdi. Bu büyük Türk vezirinin böyle bir baskı yoluna gitmemesi kendisi için büyük bir hata ve devlet için de büyük bir talihsizlik olmuştur.

Hükümdarın, eğlence arkadaşlarının ve saray adamlarının devlet işlerinde kendinden daha çok söz sahibi olmalarına bir müddet daha tahammül eden Çin Kılıç Han 1723 sonlarında av bahanesiyle Delhi'den ayrılıp Genel Valiliği'ni de yaptığı Dekken bölgesine doğru yola çıkar. O'nun bu hareketinden kuşkulanan Muhammed Şah ile etrafı O'nu vezirlikten ve Dekken Valiliği'nden uzaklaştırdıkları haberini yaymışlar ise de O, Dekken'e ulaşıp duruma hakim olmayı başarmıştır. Kısa zamanda Dekken'i kontrolüne alan Çin Kılıç Han, Muhammed Şah'ın kendisini devirmek için giriştiği bütün teşebbüsleri akim bırakmıştır. Bu şekilde Hindistan'daki Türk imparatorluğu resmi olmamakla beraber ikiye bülünmüş oldu.

Haydarabad'ı kendisine başkent edinen Çin Kılıç Han, Gucerat ve Malva bölgelerini de Muhammed Şah'ın kuvvetlerini yenerek kendi hakimiyetine almıştır. Bu ise her iki tarafın arasını daha da açmıştır. İki Müslüman Türk devletinin bu düşmanca münasebetlerinden en çok faydalananlar da her gün güçlerini artıran ve Hindu milliyetçiliğini gitgide daha geniş kitlelere yaymaya başlayan Maratalar olmuştur.

Çin Kılıç Han, Delhi'de bulunanlardan daha yetenekli bir devlet ada-mı ve komutan olduğu için Maratalar ile başarıyla mücadele etmiştir. O, önce Maratalar arasındaki çekişmelerden faydalanıp onları birbirine dü-şürerek eritmek yolunu denemiş ise de, bunda istediği neticeyi alamayın-ca Marata lideri Bacı Doa ile çarpışmış fakat O'nu kat'i bir yenilgiye uğratamayınca onunla anlaşma yoluna gitmeyi tercih etmiştir. Bu arada Muhammed Şah'ın kendisine karşı takip ettiği siyasette bir değişiklik olmamasına üzülen Çin Kılıç Han yaptığı bir andlaşma ile Marataların kendi hakimiyeti altındaki bazı bölgelerden geçerek Muhammed Şah'ın hakimiyeti altındaki kuzey Hindistan'a akın yapmalarına ses çıkarmayacağına dair söz vermiştir. İki Türk devletini yönetenlerin birbirleriyle anlaşacakları yerde Marataları dost olarak seçme yarışına girmeleri Marataları daha da kuvvetlendirmiş bu ise Hindistan'daki Türk hakimiyetini temelden sarsmıştır. Nitekim Marataların akınlariyle başa çıkamayan Muhammed Şah onlarla anlaşmak ve bir çok siyasi ve ekonomik tavizler vermek mecburiyetinde kalmıştır. Bu durum ise Marataları daha da şımartmıştır. Elde ettikleri tavizlere rağmen rahat durmayan Maratalar Delhi yakınlarına kadar akınlar yaparak her tarafı yağma etmişlerdir.

Çaresizlik içinde kalan Muhammed Şah yazdığı biri mektupla Çin Kılıç Han'ı Delhi'ye çağırarak bu Marata problemini halletmesini rica etmiştir. Bu ricayı kabul eden Çin Kılıç Han 13 sene evvel ayrıldığı Delhi'ye girerken bir kral gibi karşılanmıştır. Hazırlıklarını yapan Çin Kılıç Han 34.000 kişlik topçu kuvvetiyle desteklenmiş ordusunun başında Marata lideri Bacı Roa'nın 80 bin kişilik ordusu üzerine yürür. 1738 başlarında Mal-va'da Bopal dolaylarındaki karşılaşmada Maratalar kaçak dövüşü tercih ettiklerinden bir netice alınamaz. Hafif süvari kuvvetler kullanan Mara-talar Türk ordusunun ikmal yollarını kesince Çin Kılıç Han'ı Delhi'den yardım istemek mecburiyetinde bırakır. Fakat Çin Kılıç Han'ın Delhi'den yardım isteği muhalifleri tarafından kasıtlı olarak geciktirilir. Bunu öğrenen Çin Kılıç Han kendi hakimiyeti altında bulunan bölgelerden hiçbir imtiyaz vermeden, fakat Muhammed Şah'ın kontrol ettiği bölgelerden bazı imtiyazları Maratalara vererek onlarla bir andlaşma yapar ve sonra da memleketine döner. Bu sırada kuzeyde başgösteren Afgan ve Türkmen (Nadir Şah Afşar) tehlikesi Hindistan'daki Türk hakimiyetini Maratalar karşısında daha da müşkil bir duruma sokar.

XVIII. asrın başlarında Hindistan Türk devletinin içine düştüğü bu keşmekeşden istifade ederek ayaklanan unsurlardan biri de Afganlar idi. Fakat Afganlar Hindistan üzerine yürüyeceklerine o zamanlar bir kriz geçirmekte olan İran üzerine yürümüşler ve hatta bir müddet için o memleketi kontrollerine dahi almışlar idi. İran'daki bu Afgan üstünlüğüne son veren zat ise orada hakimiyeti eline geçiren Türkmen Beği Nadir Şah ol-muştur. Afganları İran'dan kovan Nadir onları takip ederek Kandehar'ı da almıştır. Nadir'in Afganlar ile ihtilafı ancak Kabil ile Gazne'yi aldıktan sonra sona erebilmiştir. Bu yerlerin işgali Nadir'e Hindistan'a iniş kapısı olarak kabul edilen Hayber geçidinin kontrolünü vermiş ve arkasından da Peşaver vadisine hakimiyetini sağlamıştır.

Nadir Şah'ın kendi hakimiyeti altındaki yerleri arka arkaya işgal etmesi Muhammed Şah'ı ve etrafındakileri fevkalade tedirgin etmiştir. Muhammed Şah, Nadir'e gönderdiği mektupta maksadının ne olduğunu ve niçin hakimiyeti altındaki ülkeleri işgal ettiğini sormuştur. Nadir, Muhammed Şah'a verdiği cevapta Kabil'i ve Gazne'yi Afganları cezalandırmak İçin aldığını, Peşaver'i alışının sebebinin ise Dekken'le Mel'unlar (Maratalar)'ın şerrinden Müslümanları kurtarmak olduğunu söyledikten sonra Muhammed Şah'a etrafındakilerin kötü olduğunu ve onları uzaklaştırmasını söyleyerek bazı taleplerde bulunmuştur. Talepleri reddedilince de ilerleyişine devam ederek Lahor'a girmiştir.

Nadir Şah'ın bu ilerlemesinden fevkalade telaşa düşen Muhammed Şah, Çin Kılıç Han'a haber göndererek yeniden yardımını istemiştir. Bir elçi de Maratalara göndererek onların da yardımını istemiştir. Muhammed Şah'ın bu son hareketi Nadir'i çok kızdırmıştır ve harb kaçınılmaz hale gelir. 12 Şubat 1739'da yapılan Karnal meydan savaşını Nadir Şah'ın ordusu kolaylıkla kazanır. Muhammed Şah'ın ordusunun mühim bir kısmı imha edilir bir kısmı da esir edilir. Esir düşenlerin arasında Muhammed Şah'ın kumandanı Saadet Han da var idi. Saadet Han'ın ricası üzerinde Nadir Şah, Çin Kılıç Han Nizam-ül Mülk ile görüşür ve bir zamanlar çok kudretli olan Hindistan Türk devletinin yürekler acısı durumunu öğrenir.

Nadir Şah, Çin Kılıç Han'a şunları sorar:

"Muhammed Şah'ın buyruğu altında sizin gibi kişiler varken nasıl oluyor da çıplak Ma-ratalar Delhi duvarlarının dibine kadar gelip Padişah'dan pişkeş alıyorlar?"

Kılıç Han da karşılık olarak der ki:

"Birtakım Emir (Bey)'ler nüfuz kazandıktan sonra Padişah onların tesiri altında kaldı ve aklından geçeni yapmaya koyuldu ve benim sözüm dinlenilmez oldu. Ben de meyus olup Dekken'e çekildim".

Muhammed Şah, Çin Kılıç Han'ı temsilci tayin ederek O'nun vasıta-siyle Nadir Şah ile bir sulh andlaşması yapar. Bu andlaşmaya göre Nadir Şah, 5 milyon rupi harb tazminatı alacak idi. Nadir Şah ertesi günü Muhammed Şah'ı karargahına davet eder. Misafiri ayakta karşılayan Nadir, Muhammed Şah'a kendisi gibi "yüksek bir Türkmen ailesinden geldiği için" gayet nazik davranır ve yanyana otururlar.

Ne var ki, iki Türk lideri arasındaki bu samimi hava kısa zamanda bozulur. Nadir Şah'ın Delhi'de kalışı esnasında O'nun öldürüldüğüne dair dedikodunun çıkması ile galeyana gelen halkın Nadir'in 5.000 kadar askerini öldürmesi O'nu çok kızdırmış ve emir vererek şehri bütün gün yağma ettirip halkını da katlettirmiştir. Bu arada bütün zenginlerin mal ve hazinelerine el koydurmuştur. Bu yağmalardan Nadir'in eline geçen hazinelerin değeri 700 milyon rupi'yi geçmiştir.

Bütün bu olaylar Nadir'i çok kızdırmasına rağmen O, Muhammed Şah'ın kendisi gibi "yüksek bir Türkmen ailesinden geldiği için taht'ını ona geri vermiş ve Hindistan'daki hakimiyetini İndusların kuzeyine geçirmeyeceğine dair Muhammed Şah'dan söz almıştır. Mayıs 1739'da da büyük bir servet ve ganimet ile İran'a dönmüştür.

Nadir Şah'ın Hindistan'ı istilası zaten zayıflamış olan Hindistan Türk devletini tamamiyle yıpratmıştır. Bilhassa mali yönden devletin gücü sıfıra inmiştir. Nadir'in Muhammed Şah'ı başta bırakması devleti ancak bir iç harbden korumuş ve devlet idaresi fakir bir şekilde de olsa devam edip varlığını koruyabilmiştir. Nadir'in Hindistan'dan ayrılışından ölümüne kadar Muhammed Şah bir nevi Nadir'in naibi gibi yaşamıştır. Fakat Nadir Şah'ın 1747'de ölümü üzerine hem Muhammed Şah ve hem de O'na bağlı ama müstakil bir şekilde Haydarabad devletini yaşatan Çin Kılıç Han Nizam-ül Mülk, Osmanlı hükümdarı Sultan I. Mahmud'a elçiler ve mektuplar göndererek İran'ı istila etmelerini rica ederek bu şekilde hem Nadir'den intikamlarını almayı ve hem de kendilerini tehdit eden Afgan lideri Ahmed Şah Dürrani'nin dikkatini o taraflara çekmeyi ümid etmişler idi. Osmanlı devletinin o anda içinde bulunduğu şartlar müsait olmadığından ve İran ile de bir sulh andlaşması olduğundan arzuları yerine getirilememiş, ancak Osmanlı devleti ile dostluğun devamının temenni edildiği kendilerine bildirilmiştir.

26 Nisan 1748'de Muhammed Şah'ın ve aynı yılın 2 Haziran'ında da Çin Kılıç Han Nizam-ül Mülk'ün vefat etmeleri, Nadir şah'ın istilasından sonra Hindistan'daki Türk hakimiyetini temelli sarsacak olan Afgan istilasına karşı memleketi kaderiyle başbaşa bırakmıştır. Delhi'nin yeni hükümdarlığına Ahmed Şah (1748-1754) ve O'na bağlı olarak da Haydarabad'ın başına Çin Kılıç Han'ın oğlu Nasır Ceng geçmişlerdir.

Hindistan Türk devletinin tamamiyle inkırazına sebep olacak olan Afganistan devletinin kurucusu Ahmed Han, Nadir Şah'ın maiyetinde yetişmiş cesur bir komutan ve yetenekli bir devlet adamı idi. Nadir'in ölümü üzerine komutası altında bulunan 3.000 kadar Abdali Afganları ile bir kısım Özbek askerlerine ve bu arada Abdali boyu ile diğer Afgan kabileleri-ne dayanarak Ahmed Şah Abdali (Dürrani) (1747-1773) adıyla Afgan devletinin başına geçmiş idi.

Ahmed Şah Dürrani kısa zamanda Kandehar, Gazne, Kabil ve Sind bölgelerini işgal ederek Afganistan devletinin hududlarını genişletmiştir. Bundan sonra Hindistan'a, Horasan'a ve Türkistan'a yaptığı seferler ile bu devleti kısa zamanda bir imparatorluk haline getirmiştir. 1748'de Hindistan'a yaptığı seferde kat'i zafer kazanmamasına rağmen Lahor ve Keşmir'i ülkesine ilhak etmeyi başarmıştır.

1748'de Muhammed Şah'ın ölümü ile başa geçen Ahmed Şah daha da beceriksiz bir hükümdardı. Beceriksizliği ve pasifliği yüzünden kendi hakimiyetindeki Maratalar ile Hindistan'a yerleşmiş Afgan grupların isyanlarını bastıramadığı gibi devlet bu isyancıların yağmasından da kurtaramamıştır. İlk isyanı Agra-Delhi arasında yaşayan Afganlar yap-mış idi. Devlet bu isyanı bastıramayınca Maratalar ile Çatlar'dan yardım istemiş, fakat bu yardımlaşma meseleyi halledemediği gibi işi daha da çıkmaza sokmuştur. Hindistan Türk yöneticileri ile yerliler arasında kurulan bu ittifak Ahmed Şah Dürrani'yi tekrar Hindistan seferine zorlamıştır. Bu seferin neticesinde Afgan lideri Pencab ve Multan'ı ülkesine ilhak etmiştir. Bu arada istediklerini bulamayan Maratalar güneye çekilmişlerdir. Marataların ayrılmasından kısa bir zaman sonra Delhi'de amansız bir iç harb başladı. Bu harbin sonunda Ahmed Şah taht'dan indirilerek yerine II. Alemgir (1754-1761) geçirildi. Yeni hükümdar etrafını kışkırtıcılar ile Pencab'ı Afganlardan geri almaya kalktı. Bu ise Ahmed Şah Dürrani'yi tekrar Hindistan üzerine sefere yöneltti. Afgan Şah'ı Delhi'yi kolayca işgal etti. Kendisinden özür dileyen II. Alemgir ile vüzerasını affetti ve büyük bir ganimet alarak ülkesine döndü. Fakat Ahmed Şah Dürrani ayrıldıktan bir müddet sonra Afgan aleyhtarı bir grup, Maratalar ile anlaşarak II. Alemgir'i öldürüp yerine III. Şah Cihan'ı geçirdiklerinden devlet bir nevi Maratalar'ın kontrolüne geçmiş oldu. Bu yeni gelişme Afganlar ile Marataları karşı karşıya getirmiş oldu. Marataların Pencap'a saldırısı ile başlayan mücadele 1761 Ocak'ında Panipat savaşı ile sona ermiştir. Ahmed şah Dürrani önderliğindeki Afgan orduları Marataları ağır bir yenilgiye uğratmışlardır. Bir müddet tereddütten sonra Delhi hükümdarlığını yine Türk hanedana bırakan Ahmed Şah Dürrani, II. Şah Alem (1761-1806)'in taht'a yeni hükümdar olarak çıkmasına izin vermiştir.

II. Şah Alem devri Hindistan Türk devletinin son ıztıraplı safhası ol-muştur. Devletin ve hükümdarın hiç bir otoritesi kalmamış, yerli Maratalar ile Hindistan'a gün be gün hakim olan İngilizlerin ellerinde birer oyuncak haline gelmişler ve bir nevi onların himayelerine girmişlerdir. Nihayet, Maratalar zamanında gözleri kör edilen Şah Alem 1803'de İngiliz hakimiyetine girmiş ve bu sığınma 1806'da ölümüne kadar devam etmiştir. O'nun yerine geçen II. Ekber Şah (1806-1837)'da bütün saltanatı boyunca İngilizlerin bir kuklası gibi hareket edip yaşamıştır. Timur evlatlarının Hindistan'da kurdukları Türk devletinin son hükümdarı II. Bahadur Şah'da 1857'de Müslüman ahalinin ayaklanmasına kadar İngilizlerin bir sığıntısı olarak yaşamış ve isyanla ilgili görüldüğü için de ertesi sene Çin Hindistan'ında Rangun'a sürgüne gönderilmiş ve Hindistan da İngiliz İmparatorluğuna ilhak edilmiştir.

Delhi'deki esas Türk devletine bağlı olarak kurulan Haydarabad devletinin akibeti de aynı Delhi'deki gibi olmuştur. Haydarabad önce Mara-talar'ın istilasına uğramış, Maratalar'ın Afganlar'a yenilmeleri üzerine tekrar güçlü duruma gelmişlerdir. Fakat kısa zaman sonra başlayan iç mücadeleler bu küçük Türk devletini de iyice yıpratmıştır. Neticede Hayda-rabad devleti komşu yerli devletlere karşı İngilizler ile bir andlaşma yaparak bir nevi onların hamiliğine sığınmışlardır.

İngilizlerin "Doğu Hindistan Şirketi" İngiliz donanmasının desteğin-de bütün Avrupalı rakiplerini yenerek Hindistan'ın ticaretini ellerine geçirdikleri gibi Bengal, Bihar ve diğer bazı önemli ticari merkezleri de fiilen işgal etmişler idi. Doğu Hindistan Şirketi'nin Hindistan'dan sağladığı muazzam kazançlar İngiliz hükümetlerinin dikkatlerini çekmiş ve 1773'de çıkarılan bir kanun ile şirket devletleştirilmiştir.

Hindistan Türk devletinin inkırazı ile ortaya çıkan küçük yerli devletlerin mücadelesi ekonomik ve ticari hayatı felce uğrattığından İngilizlerin kazançlarında aksama ve eksilmelere yol açmıştır. Bu durum İngilizler ile Hindistan'daki yerli devletlerin aralarını açmış ve İngilizler bu yerli devletleri birer birer ortadan kaldırarak Hindistanın tam hakimi olmuşlardır. Bu İngiliz hakimiyeti 1790'lar ile 1830'larda zuhur eden Afgan tehdidinin bertaraf edilmesi ve 1840'larda da Şii devletinin ortadan kaldırılması ile tam olarak gerçekleştirilmiştir.

İngilizlerin Hindistan'a hakim olmaları memleketin bütün kaynaklarının onların ellerine geçmesine sebep olmuştur. İngiliz sömürüsü kısa zamanda halk arasında büyük bir nefret uyandırmıştır. İngiliz sömürüsünden başka Hıristiyan İngiliz misyonenlerinin yaptığı faaliyetler ve bu arada Müslümanların ve Hinduların dini inançlarına saygısızlık gösterilmesi, İngilizlere karşı duyulan hoşnutsuzluğu daha da artırmıştır. Diğer taraftan İngilizlerin Afganistan'ı istilalarının büyük bir yenilgi ile sonuçlanması İngilizlerin yenilmezlik ünvanlarını yok etmiş, bu ise halkı onlara karşı mücadele etmede cesaretlendirmiştir.

İngilizlere karşı ilk ayaklanma İngiliz hizmetine girmiş Müslüman ve Hindu askerler arasında Ocak 1857'de başlamış ve bunlara halkın da iştirak etmesi ile birdenbire gelişmiştir. Bir zamanlar otoritesini dinlemedikleri Türk hükümdarlarının en sonuncusu olan fakat İngilizlerin elinde kukla durumuna getirilen II. Bahadur Şah'ı bir nevi kurtuluşları için tek ümid olarak görmeye başlamışlardır. Fakat II. Bahadur Şah ile şehzadelerin yetenekli bir liderin vasıflarına sahip olamamaları bu fırsattan istifadeyi mümkün kılmamıştır. İsyan eden halk ve askerler Delhi'yi almışlar ise de, İngilizlerin yaklaştığı haberi onları şehri terk'e mecbur bırakmıştır. II. Bahadur Şah ve şehzadeleri de onlarla birlikte gitmek mecburiyetinde kalmışlardır. İngilizler, Türk hanedan üyelerini affedeceğiz diye teslim olmalarını sağlamışlar ve bilahare sözlerinde durmayarak şehzadeleri hemen öldürmüşler ve II. Bahadur Şah'ı da Hindi Çin'ine sürgüne göndermişlerdir (10 Ocak 1858). II. Bahadur Şah sürgüne gönderildiği Hindi Çin'ide 7 Kasım 1862'de vefat etmiştir.

XVI. asrın ilk yarısında Hindistan'a hakim olarak devlet kuran Türk hanedanının saltanat devri bu şekilde sona ermiştir. Bu hanedanın yöne-timinde Hindistan'a muhtelif zamanlarda gelen 4-5 milyonluk Türk kitle-si de yerli Müslüman ahali ile karışarak bilahare bugünkü Pakistan halkının ve devletinin meydana gelişinde ana unsuru teşkil etmişlerdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir