Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:36

MÜSLÜMAN TÜRKLERDE ŞAMANİZM KALINTILARI

I — Malumdur ki eski Türkler yer, su, gök, dağ, orman gibi tabiata taparlardı. Fakat bu tapılan tapınakların hepsi canlı sayılırdı.

Altay Şamanlığını tetkik eden rahip Verbitskiy Altaylıların tabiata tapmalarını ve tabiat hakkındaki nazarlarını şöyle izah ediyor:

"Altaylıların dağa, suya ve umumiyetle tabiata tapmalarını ve onlara nazarlarını izah çok güçtür. Dağ - ilah (daha doğrusu ruh) ve su, göze görünen dağ su mudır, yoksa dağın suyun sahibi(idisi) olan ruh mudur? Altay Şamanilerine göre dağ, su vesaire bizim anladığımız gibi tasavvur edilmez "dağ" ruh sahibidir, canlı bir ilah'dır"...
Filhakika Şamanistlere göre esen rüzgarın çıkardığı ses, dağlardaki yankı, suların şırıltısı hep manalı sözlerdir. Bunları fani insanlar anlamıyorlarsa da gökten ülüş alan kamlar anlarlar.

Şüphesizdir ki tefekkür, inkişaf ve tekamül ettikçe "dağ-ilah" mefhumu ikiye ayrılıyor:

1) Dağ tek başına ilah değildir, dağ ruhun makamıdır,
2) Ruh müstakil bir varlıktır.

işte bu ayrılma İslamiyeti kabul eden Türklerin bu Şamani akideyi muhafaza etmeleri için kolaylık göstermiş ve İslamiyetin cin ve melek hakkındaki akideleri de bu eski Şamani akideyi devam ettirmeye zemin hazırlamıştır.

Şimal-şarki ve şark İslam Türklerinin "Orman iyesi", "üy iyesi" (ev sahibi) gibi akideleri, su dökerken "burada iyi saatte olsunlar vardır" diye bir dua okumaları veya seslenmeleri hep bu eski akidenin kalıntılarıdır.

II — UÇUKLAMA:

Bütün Türk kavimlerinde dudaklarında peyda olan kabarcıklara "uçuk" denir. Şamani akideye göre bu "uçuk" ruhların darılmasından ileri gelmektedir. Bunun tedavisi ateş ile-bilhassa çakmak taşından istihsal edilen ateşle- "uçuklamak" dır. Bazan bir fincana su doldurarak "uçuk"lu adamın başı üzerinden evden dışarı serperler, "Git! Çık!" diye bağırırlar.

İşte hurafede İslam Türklerinin cahil tabakasında hala yaşamaktadır. Kültür itibariyle daha yüksek olan tabakalarda bile "Uçuk" adını muhafaza etmektedir. Halbuki şamani akideye göre "Uçuk" adamın yağlı ağzını yalayan bir ruhtur

III —GÖÇÜRME: (Nakletme) adeti.

Eski şamani akideye göre insanı hasta eden "ruh"u kamın marifetiyle başka bir şeye nakletmek (göçürmek) kabildir. Bu akide Şamanizm devrinin en iptidai merha-lesine ait bir hurafedir.

Doğu İslam Türklerinde bu akidelerin son zamanlara kadar bütün kuvveti ve iptidai şekliyle yaşadığı görülmekte idi. Anadolu Türklerinde bu hurafenin şaka olarak yaşadığını "baştan çevrilip verilen sadaka" da görüyoruz. Mesela bir arkadaşı "yahu, şunu bana versene!" diye ısrar ederse "haydi başım sadakası olsun!" diye kafayı dolaştırıvererek şaka edenleri görüyoruz. Bu da şamanizmin bir kalıntısıdır.

Bunlara benzer birçok adet ve inanmalar vardır ki iptidai Şamanizm devrinden beri muhtelif şekiller alarak muhtelif kültür merhalelerinde devam ederler. "Muska"ların Budist, Maniheist, Müslüman Uygurlarda kelimeler ve formüller değiştirerek devam ettiğini biliyoruz. Bu FETİJZM devrinin bıraktığı hurafedir. Bunun menşei Babil-Asur ve Mısır'ın en eski devirlerinde görülür. Muhtelif dinler, mezhepler, tarikatler, filozoflar, tabiat alimleri her devirde bu akidelerle mücadele etmişlerse de insan topluluğu bu gibi hurafeleri yeni talimatlara göre değiştirerek muhafaza etmekte ısrar etmiştir. İnsan topluluğunun ruhi haleti bu bakımdan bir muamma teşkil eder.

Sovyetlerin resmi gazetelerinden birinde "Allahsızlar Cemiyeti" mensuplarından birinin şu mealdeki raporu neşredilmişti:

"Köylüleri topladım. Mafevkettabiata inanışları lazım olduğunu anlattım. Allah denilen nesnenin yokluğunu uzun uzadıya izah ettim.

Mujikler bana:

"—Evet, sözlerin doğrudur. Biz Allah'a inanmıyoruz; fakat bir çaresini bul:

Eski bir hamamda hergün şeytanlar dans ediyorlar. Bir türlü koğamadık" dediler. Anlaşıldı ki mafevkat tabiata evvelden inanışlarla mücadele etmek için yanlış yollar takip ediyoruz... " Bu rapor çok manidardır. Hurafelerle mücadele etmek için yalnız propaganda kafi değildir. Bunun için önce halkın bütün folklor maddelerini öğrenmek, ahvali ruhiyesinden haberdar olmak gerektir. Hurafelerle mücadele edenlerin halkın bütün hurafelerini menşei (gene-ses) bakımından izah etmeleri lazımdır.

Kaynakça
Kitap: ABDÜLKADİR İNAN
Yazar: MAKALELER VE İNCELEMELER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MÜSLÜMAN TÜRKLERDE ŞAMANİZM KALINTILARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:40

MÜSLÜMAN TÜRKLERDE ŞAMANİZM KALINTILARI

Horasan ve Curcan Türklerinin, yani Iran-Turan hududundaki Türklerin İslam ordulariyle halife Ömer zamanında temasta bulunduklarına dair haberler vardır. Tabari'nin naklettiği bir rivayete göre Curcan beyi olan Türk Sul ile Arap komutanı Süveyc ibn Mukarran hicretin 18. yılında (M. 639) bir antlaşma yapmışlardır. Bu rivayet doğru ise Türklerle Arapların karşılaşmaları Kadisiye zaferinden iki yıl sonra ve Nihavend zaferinden dört yıl önce olmuştur. Horasan'daki Türk beylerinden Nizak Tarhan ve Toharistan'daki Karluk Yabgusu Arap ordulariyle hicretin 31. yılından itibaren bazen çarpıştılar, bazen de barıştılar. Nihayet, Haccac'ın ve onun komutanlarından Kuteybe'nin sert ve merhametsiz siyasetleri Horasan'da güveni sağladı. Araplar Maveraünnehre girdiler. Buhara ve Semerkand fethedildi. Kuteybe'nin muzaffer orduları hicretin 95 (M. 713) yılında Fergane ve Taşkent üzerine yürüdü. Buhara'da bir puthane camiye çevrildi.

İslam ordulariyle ilk temasa gelen Türkler Zerdüşt, Budda, Mani ve kısmen Nesturi-hıristiyan dininde idiler1, İslam dini bunlar arasında çok yavaş yerleşiyordu. Buhara ve Semerkand fethinden sonra Araplar, küçük Türk beylikleriyle değil, fakat Büyük Türk hakanlığı ordulariyle karşılaştılar. Bu Türkler şamanist idiler. Doğu Kök Türk ordusu İslam tarafından fethedilen Sogd ülkesine, yani Semerkand çevresine girdiler. Orhon yazıtlarında bu olay zikredilmektedir. Batı Kök Türk (Türgeş) hakanı Solu İslam ordularına uzun müddet, hicretin 119. yılına kadar, mukavemet gösterdi2. Araplar bu hakana Ebul-Muzahim, yani "süsen, vuran öküz", lakabını taktılar.
Hicretin III. yüzyılında Maveraünnehr İslam memleketi oldu. Fergane'de ve aşağı Sirderya boylarında Müslüman Türkler çoğaldı. Bununla beraber İslamiyetin Türkler arasında yayılması ancak hicretin IV. yüzyılında oldu.

Ibn Fadlan, hicretin 310. yılında, Türk-Bulgar hanlığına giderken kalabalık Oğuz boyları ve Başkurt Türkleri içinden geçmiş, bunların yaşayışlarına, örf ve adetlerine dair mufassal malumat vermiştir. Onun tavsifine göre Oğuzlar ve Başkurtlar Şamanist idiler. Ölüler kültü, su kültü, defin ve yog (matem) törenleri tıpkı VIII. asırdaki Kök Türklerdeki gibi idi. Bununla beraber İslam dini tesiri altına girmiş bulunuyorlardı. Müslümanlara hoş görünmek için kelime-i şehadeti söylüyorlardı, "bir Tanrı" diyorlardı. Aşağı Sırdeya havzasında İslam süratle yayılmakta idi, Selçuk Sübaşı bu Şamanist soydaşlarından ayrılıp müslümanlara katıldı, onun torunları zamanında bütün Oğuzlar Müslüman sayıldı.

Ibn Fadlan'ın seyahatinden 30 - 40 yıl sonra Karahanlılar devleti birdenbire Türk İslam devleti olarak meydana çıktı. Menkıbeye göre Karahanlılardan ilk Müslüman olan Hakan Satuk Bugrahan idi (vefatı 955). Rivayete göre onun zamanında iki yüz bin çadır Türk halkı Müslüman olmuş imiş. Her halde bu Türkler arasında İslam mürşid ve da'ileri çoktan beri faaliyette bulunmuş olsalar gerek. Bilhassa Emeviler saltanatına düşman olan partiler, Türklerin yardımına güveniyorlardı. Bu yeni Müslüman Türklerin çoğu muhakkak ki Şamanistlerden idi. Budist ve hıristiyan Türklerin Timur devrine kadar mukavemet gösterdikleri malumdur.

Bugün Türk milletinin % 90'ı Müslümandır. Bunların hepsi aynı tarihte Müslüman olmuş değillerdir. Hatta aynı kavim olan Oğuzların tamamiyle İslamlaşması iki asır boyunca devam etmiştir. Kıpçak Bozkırlarının İslamlaşması IX. asırdan XIV. asır başlarına kadar sürmüştür.

Hülasa:

eskiden Müslüman olan Türklere, Şamanist Türklerin doğudan ve şimalden gelerek asır asır karışmaları Şamanizm adet ve örflerinin, hatta akidelerinin, canlılığını muhafaza etmesine sebep olmuştur. Eskiden Müslüman olan Buhara uleması XVI. asırda Kazak-Kırgızları "müşrik" saymışlardır. Halbuki Kazak-Kırgızlar resmen çoktan Müslüman idiler.

Sultan Sencer zamanında Semerkand çevresine gelen Karluk Türkleri "müşrik" sayılmışlardır. Halbuki bunlar da resmen Müslüman Karluklardı. Fakat hayat tarzları, kıyafetleri, örf ve adetleri bakımından, hicretin ilk asrından beri Müslüman olan Buhara ve Semerkand ahalisine uymuyorlardı.

Bunlara iltihak eden bir seyyid hakkında Buhara alimlerinden biri:

"Bir adamın, muttaki Müslümanın razı olmıyacağı bir elbise giymesi şer"an hoş görülmiyecek bir şey değil mi? Peygamber evladından bir adamın Karluk kılığında meydana çıkması İslam dininde pek nadir görülmüş haldir" demiştir.

Görülüyor ki Karlukların dini değil, elbiseleri bahis mevzuudur.
X. yüzyılın ortalarında toplu olarak Müslüman olan Bulgar Türkleriyle Karahanlı devletine tabi Türklerin XI-XII. yüzyıllarda büyük şehir ve kasabalarda yaşayanların İslam dinini epeyce benimsemiş olduklarında şüphe yoktur. Fakat köy halkı ile göçebe boyların müslümanlığı formaliteden ibaretti. Bunların müslümanlığı, XVIII. yüzyılda Kıpçak bozkırlarında göçüp konan Kazak-Kırgızların Müslümanlığı gibi Şamanizmle karışık Müslümanlık olmuştur. XI. yüzyılda, Bağdat gibi hilafet ve İslam kültürü merkezinde İslam terbiyesi alan Kaşgarlı Mahmud'un "Divanü Lugat-it - Türk"ü bu bakımdan tetkike değer bir eserdir. Eski Şamanist Türklerin "yavrular hamisi" diye takdis ettikleri "Umay" adlı ilaheyi zikrederken dAL diye izah ediyor. Malumdur ki "sahip" hem bugünkü anladığımız manada kullanıldığı gibi hem de "arkadaş, eş" manasına gelir. Mahmud Kaşgari eski şamanist Türklerin "yavru idisi" dediklerini arapça tam karşılığıyle JJÜ AL» diye tercüme etmekle beraber jkJI j diye ilave ederek Umay'ı ilahelikten çıkarıp "eş" yapıyor.

Bununla beraber tam olarak şamanizmdeki Umay'ı hatırlatan şu izahı veriyor:

Burada f-u- diyor. Halbuki kelimesi şamanizme göre tercüme edilirse A xş. denilmesi gerekirdi. Gerçekten "eş" (son) için Yakutlarda ve Kazak-Kırgızlarda kadınlarca bir tören yapıldığını etnograflar tesbit etmişlerdir.

Kaşgari'nin "idik", yani koruyucu ruhlara nezir olarak salıverilen hayvan hakkındaki izahı da şamanizmdeki izahtır. Bugün bile şama-nist Türklerde ızık töreni en mühim dini törenlerden biridir. Kaşgari'nin bu izahlarından anlaşılıyor ki XI. yüzyılda müslüman Türklerde de bu adet devam ediyordu.

Kaşgarlı Mahmud bu adeti hiç de yadırgamadan şöyle tavsif ediyor:

"yünü kırkılmaz, yük vurulmaz, salıverilir, sahibine nezir içindir ALJj-U Bu tavsifteki tam şamanizmdeki izahtır. ızık ruhlardan birinin mülküne verilen hayvan sayılır. Kaşgarlı ise bunu İslam dinine göre "hayvanın sahibi için nezreder" diye anlamak veya anlatmak istemiştir.

XI. yüzyılda doğudaki Müslüman Türkler Şamanizmdeki yog (matem) törenini de İslamiyet bakımından izah ederek yaşatmağa çalışmışlardır. Kaşgarlı Mahmud "Yog, ölüyü gömdükten sonra dönenlere üç veya yedi güne kadar verilen taamdır" diyor. Halbuki yog şamanist Türklerde "ölüler kültü" ile bağlı en büyük törenlerden biridir. Bu törende taamın yalnız dirilere değil, fakat ölülere, bilhassa ölülere, ikram edildiğine inanırlar. Mahmud'un çağdaşı olan Yusuf Hacip XI. yüzyılda telif ettiği Kutadgu Bilig'de "yog aşı"nı zikretmektedir.

Tayogka bolur aş ölüg atına. Şamanizmin kuvvetle hüküm sürdüğü iptidai devirlerde "yog aşı" yahut "ölü aşı" denilen tören ve ayin doğrudan doğruya ölüyü doyurmak ve memnun etmek için yapılmıştır. Altay dağlarının ormanlarında iptidai yaşıyan şamanistler bugün bile bu yog ayininde ölüye "ye-iç! bize ve hayvanlarımıza dokunma!" diye hitap ederler ve ölünün bu törende hazır bulunduğuna inanırlar.

Gök Türklerde yog töreninin çok tantanalı ve muhteşem yapıldığını Orhon yazıtlarından öğreniyoruz. Burada Kültegin için yapılan "yog" töreni tasvir edilmektedir. Bu yas törenine Kıtay, Tatabı, Çin, Tibet, Acem, Buhara, Türgeş, Kırgız hükümdarları veya mümessilleri iştirak etmişlerdir. Bu tören defin ve cenaze töreni değil "yog aşı" töreni idi.

Aş (yog) töreni son zamanlara kadar Kazak-Kırgız Türklerinde VII. yüzyıldaki gibi bütün ihtişamı ile yapılırdı. Biz kendimiz bu törenlerde bulunduk. Kazak - Kırgızlar bu şamanizm kalıntısı olan törene İslami renk vermişlerdir. Yüzlerce çadırlardan birinde hoca ve hafızlar Kur'an-ı Kerim okurlar; hatim indirirler. Başka teferruat hep şamanizm adetine göre icra edilir. Ölünün mezarına kımız saçılır, et parçaları atılır, kesilen hayvanların yağlarından parçalar alınıp "tiyebersin!" ("yani "ölüye değsin!") diye ateşe atılır. Kur'an-ı Kerim okuyan hafızların sesleriyle ağıt (coktav) söyliyen kadınların sesleri birbirlerine karışır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Müslüman TÜRKLERDE ŞamanİZM KALINTILARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:42

Birçok Rus etnografları ve Türkoloğları Kazak-Kırgızların "aş-yog töreni"ni tasvir etmişlerdir. W. Radloff "Aus Sibirien" adlı klasik eserinde bu törenlerden birini tasvir ediyor. Bu törene beş bin kişi iştirak etmiştir, 30 at, 150 koyun kesilmiştir. Radloff bu törenin iç yüzünü ve teferruatım görememiş olsa gerektir. Şamanizm adetlerinden ancak ölünün bindiği atın kuyruğunu kestiklerini söylüyor. Fakat "Kırgızların defin törenlerinden başka Müslümanların dehşet duyduklarını" kaydediyor. Kazak-Kırgızların "yog" törenleri Sovyet hakimiyetinin ilk 10 yılı içinde Altaylarda devam etmiştir.

Kaşgarlı Mahmud birçok Şamanizm adet ve inançlarını tesbit etmiş ve hiç bir yerde "nağuzu billah" formülünü kullanmamıştır. Anlaşılıyor ki XI. yüzyılda bu Şamanizm kalıntılarına İslami bir şekil verilmişti.

Kaşgarlı Mahmud ile Balasagunlu Yusuf Has Hacib'in eserlerini yazdıkları zamanda Karahanlı Türklerinin Müslümanlıkları ancak bir asırlıktı. Bu devirde Şamanizm geleneklerinin çok canlı olmasına şaşılmaz. Fakat aynı ülkede bin yıl sonra yapılan araştırma ve incelemelerle Şamanizmin İslam perdesine bürünerek yaşadığı tesbit edilmiştir. Dikkate değer ki yaptıkları, Şamanlıktan başka bir şey olmıyan Doğu Türkistan bakıcıları (yerli tabire göre "oyun"ları) kendilerinin pirleri olarak Hazret-i Fatma'yı tanırlar. Güya Hazret-i Fatma'ya bu sanatı Cebrail öğretmiş imiş. Resmen Müslüman olan bu Şamanlar, başka sanat erbabı gibi, kendilerine mahsus lonca teşkil etmişler ve bunun tüzüğü olarak bir risale de yazmışlardır. Bu risaleye "Risale-i perihan" yahut "peri hanlık risalesi" adını vermişlerdir.

Bu isim, eski budizmdeki "Burhan" (Buda) adının kitaba uydurulmasından başka bir şey değildir:

"Purhan"ı "peri okuyan" (perihan) şekline sokmuşlar, güya böylece İslami bir şekil vermişlerdir. Malov tarafından tasvir edilen törenle Altay kamlarının, Yakut oyun'larının tören ve ayinleri arasındaki fark, bu Müslüman Şamanların "işe başladım bismillah!" demelerinden ve Altay kamlarının tanrıları yerine peygamber ve İslam azizlerini söylemelerinden ibarettir. Doğu Türkistan'ın eski Şamanları, her meslek erbabı gibi, zamanın ve muhitin icaplarına uyarak eski ilahlarını atmışlar, bunların yerine peygamberleri, velileri sokmakla sanatlarını yaşatabilmişlerdir. Bunların parlak ayinleri, istiğrak haline geldikleri zaman yaptıkları harikalar, cahil halk için üfürükçü hocaların "üf-tüf" lerinden daha cazip olmuştur. Üfürükçülük de Şamanlık kalıntısı olmakla beraber zoraki İslamlaşmaya çalıştığı için tam manasiyle tereddi etmiş Şamanlıktır. Şamanlığın gerçek mümessilleri bulunan yerlerde üfürükçülük tutunamıyor.

Sözün kısası:

Doğu ve Batı Türkistan Müslümanları arasındaki eski Şamanizmin son mümessillerinin hala yaşamakta olduğu görülüyor.

Batı Türkistan Müslümanları arasında da Şamanizm geleneklerine rastlanır. Semerkant çevresinde bulunduğum sıralarda, hicretin birinci asrından beri İslam merkezlerinden biri olan bu beldenin yakınındaki "Çoban Ata" tepesinde yapılan bir dini törende bulundum. Törenden sonra herkes ağaçlara paçavra bağladı.

Yanımda bulunan aydın bir Özbek bana başka bölgelerdeki ziyaretgahlar hakkında şu malumatı verdi:

1) Usmat yanında (Semerkant'tan iki günlük mesafede) Bağmezar pınarı vardır. Pınar üzerinde tuğ asılmış, burada her yıl kurban keserler;
2) Yeni Kurgan istasyonu civarında Sadu Vakkas mezarı vardır. Çevresi bağlı paçavralarla doludur. Mezar üzerinde tuğ vardır. Paçavra bulunmazsa hiç olmazsa bir boncuk yahut atın yelesinden, kuyruğundan bir kıl bırakılmalıdır;
3) Hocai Sengi Hak, taş olmuş bir velidir (halbuki üzerinde sanskritçe Buda formülü yazılmış bir Buda heykelidir). Buna kurban keserler; paçavralar bağlarlar;
4) Hocant şehri civarında "Evliya tirek" (yani evliya kavak) vardır. Çocuğu olmıyan kadınlar bu ağacın altında dua ederler, paçavra bağlarlar,
5) Ürgüt kasabası civarında Hazreti Beşir mezarı vardır. Yanındaki ihtiyar çınarağacı mübarek (kutluk) sayılır. Bu ağaca o kadar çok paçavra bağlanmıştır ki dalları görünmez;
6) Şir-Abad kasabası civarındaki Karatağ kutlu sayılır. Dağın tepesinde bir evliya mezarı bulunduğuna inanırlar. Burası Özbek-Lakay boyunun ziyaretgahıdır. Her yıl buraya toplanıp kurban keserler, ağaçlara yine paçavra bağlarlar. Özbekler arasında hastalara bakan ve Şaman ayini yapan bahşılar da vardır.

Bu ülke hicretin birinci asrından beri İslam memleketi olmuştur. Büyük fakihler, hadis alimleri, İslam mücahitleri, büyük mutasavvıflar yetiştirmiş ülkedir. Buna rağmen Şamanizm gelenekleri Müslüman velilerin uydurma mezarlarına sığınarak bin yıl yaşamasını sağlamıştır.

Türkistan Türkmenlerinde de eski Şamanizm gelenekleri purhan denilen halk hekimi tarafından devam ettirilmektedir. Türkmen folkloru toplandıkça Şaman duaları ve ilahileri meydana çıkmaktadır.

IX - XI. asırlarda İran'da, Elcezire'de, Mısır'da yerleşen Türk kavimlerinin Şamanizm geleneklerini yaşatıp yaşatmadıklarını bilmiyoruz. Bununla beraber İslam dini uğrunda cihatlar yapan Anadolu ve Azerbaycan Oğuzlarının "Müslümanlık"larının XIV. asırdaki mahiyeti hakkında Dede Korkut hikayelerinden ve muhtelif tarikat şeyhlerinin menkıbelerinden öğrenebiliyoruz.

Dede Korkut hikayelerinde Şamanizm kültlerinden dağ, su, ağaç, kültleri pek açık olarak göze çarpmaktadır. Dirsehan oğlu Buğaç hikayesinde anası oğlunun başına gelen felaketi dağ ruhundan bilmiş olacak ki "otların bitmesin, suların akmasın, geyiklerin taşa dönsün!" diye dağa hitap ediyor. Şamanizmde ruhlara karşı bazan böyle " Kargış", yani beddua da söylenir. Altaylı Şamanist avda muvaffak olamazsa orman ruhu için yaptığı sanamı sokağa atar ve ona karşı küfreder.

Salur Kazanhan'ın oğlu Uruz ağaca şöyle hitap ediyor:

Ağaç ağaç desem arlanma ağaç Mekke, Medine'nin kapısı ağaç
Musa Kelimin asası ağaç Büyük büyük suların köprüsü ağaç
Kara kara denizlerin gemisi ağaç Şah-ı Merdan 'Ali'nin eğeri ağaç
Eğer erdir, avrattır korkusu ağaç Beni sana asarlarsa kaldırma ağaç

Ağaca hitaben söylenen bu sözlerden Musa Kelim, Şah-ı Merdan Ali gibi sözler çıkarılırsa Altaylı Şamanistlerin mukaddes ağaçları için söyledikleri ilahilerinden farkı yoktur.

Salur Kazan suya hitaben şöyle diyor:

Çığınım çığınım kayalardan akan su
Ağaç gemileri oynadan su Hasanla Hüseynin hasreti su
Bağ ve bostanın ziyneti su Ayşe ile Fatma'nın nigahı su
Kara başım kurban olsun suyum sana!

Bu da Altaylıların ırmak ve göl ruhlarına (yer-su'ya) söyledikleri ilahilerden farksızdır.
Eski Oğuz boylarının hayatını, geleneklerini aksettiren Dede Korkut hikayeleri XII - XIV. yüzyıllarda Doğu Anadolu'da yaşıyan Oğuz boyları arasında, şüphesizdir ki, çok söylenmiş hikayelerdir. Bu hikayeleri anlatan ve dinleyen Oğuzlar ve bu hikayeleri kitap şekline sokan ozan-yazarlar muhakkak ki bu hikayelerdeki hayatı yaşıyorlar, orada söylenen inanç ve adetleri yadırgamıyorlardı. Bunlar Müslüman idiler. Bizans sınırlarında i'layi kelimetullah için cihat yapıyorlardı. Fakat Müslümanlıkları "arı sudan abdest alıp iki rekat namaz kılmak" dan (o da sıkıştıkları zaman) ibaretti. Bunların ezan okuyan milezzinleri de "tat eri" yani İranlı, yahut İranlaşmış bir softa idi.
Bunu Dirse Han'ın şu sözlerinden anlamak mümkündür:

Salkum salkum tan yilleri esdiğinde
Sakallı bozaç turay sayradıkta
Sakalı uzun tat eri banladıkta...

Yani "sabah namazına sakalı uzun acem seslendikte" diyor. Demek ki XIV. yüzyıl Oğuzlarında imamlık ve milezzinlik yapabilecek adam kendi aralarından çıkmıyordu. Bu bakımdan bu Oğuzların durumu XVIII. yüzyıl Anadolu Yürükleriyle XIX. yüzyıl Kazak-Kırgızların durumundan farksız olmuştur.

XIV. yüzyıl Oğuzlarında yas ve ölü aşı törenleri eski Şamanist Oğuzların törenlerinden az farklı olmuştur. Dede Korkut'ta tasvir edilen matemde görülen yüz yırtıp, saç yolup ağlamak, bağıra çağıra ağıt söylemek, beyaz çıkarıp kara giymek, ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmek, at kesip aş vermek tamamiyle Şamanizmin ölüler kültüne mahsus ayinlerindeki unsurlardır. Oğuz kahramanı savaşa giderken yakınlarına "üç yıl bekle, gelmezsem benim öldüğümü bil, aygır atımı kesip aşımı ver" diyor. Beyrek adlı bir kahraman ölmek üzere iken arkadaşlarına "ak boz atımın kuyruğunu kesiniz!" diyor. Beyrek öldükten sonra "Akboz atın kuyruğunu kestiler. Kırk elli yiğit ak çıkarıp gök sarındılar, sarıklarını yere vurdular. Beyrek diye çok ağladılar...,, Ağıt söylerken Oğuz kadınları yüzlerini yırtarlar, saçlarını yolarlardı. "Beyreğin babası sarığını kaldırıp yere çaldı. Çekti, yakasını yırttı. Oğul, oğul diye inledi. Ak bürçüklü anası büldür büldür ağladı. Gözünün yaşını döktü. Acı tırmak ak yüzüne çaldı, kargı gibi saçını yoldu.. Beyreğin yavuklusuna haber oldu. Banıçiçek karalar giydi, ak kaftanını çıkardı; güz elması gibi al yanağını yırttı... Bunu işitip Kıyan Selçuk oğlu Deli Dündar ak çıkardı kara giydi, yar ve yoldaşları akı çıkarıp karalar giydiler. Kalabalık Oğuz beyleri Beyrek için "azim yas tuttular... "

Ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmek adeti Kazak-Kırgızlarda, Kumuklarda son zamanlara kadar yürürlükte olan bir adettir. Savaşlara fedai olarak girenler de atlarının kuyruğunu keserlerdi. Bu adet Türkistan hanlarından Taşkent hanı Mahmut Han ve kardeşi Ahmet Han'ın, Şeybani Muhammed Han ile savaşan askerlerinde görülmüştü.

Muhammed Han'ın şairlerinden Muhammed Salih Bey bu askerleri tavsif ederken şöyle diyor:

Tüzüben rezm kılur vakt esas Asıp at boynıga bir turfe kut as lik ölgen atının kuyruğu ol Begleri hanlarının buyruğu ol Her halde Özbeklerde ve Timur Çağataylarında bu adet unutulmuş olsa gerektir ki Muhammed Salih bu kuyrukları "ölen atların kuyruğu" zannetmiştir. Bununla beraber Çağatay sözlüklerine "at kuyruğunu kesmek" anlamına "tulla-" kelimesi kullanılıyor ki "atı tul yapmak" demektir. Şamanizm matem töreninde atın kuyruğu kesildiği gibi, ölünün karısının saçları da, matem ve dulluk alameti olarak, kesilirdi.

Altay dağlarının şimal taraflarında ormanlık bölgelerde yaşıyan ve henüz Şamanizmden kurtulamıyan Beltir Türkleri ölülerini Şaman töresine göre gömdükten sonra dul kalan karısının saç örgülerini ortasından keserler. Dikkate değer ki bu Şamanlık törenindeki bu unsurun çoktan Müslüman olan ve İslam dini uğrunda savaşan Aydın oğullarında da bir görenek olarak yaşadığını görüyoruz.

Fatihin veziri Mahmut Paşa adına yazılan "Desturname-i Enveri" de Aydın Oğlu Mehmet Paşa'nın ölümünden bahsedilirken, matem alameti olarak oğlu Umur beyin saçını kestiği söylenmektedir.

Hasta Mehmed. beg ölür andan gider kesti paşa saçın anda ah eder Demek ki Aydın Oğuzları XIV. yüzyılın ortalarına kadar matemde saç kesme adetine riayet etmişlerdir. Bu adet Şamanizmde çok eskidir. Ibn Fadlan bu adeti Bulgar Türklerinde müşahede etmiştir.

Defin töreninde at kuyruğunu kesme adetinin milattan önceki III - IV. yüzyıllarda mevcut olduğunu Altaylardaki "donmuş mezar" lardan çıkarılan atların durumu göstermiştir. Bu devirde atın kuyruğunu kesme yerine yelesini kesip kuyruğunu örme adeti de vardı. Bu adet bugünkü Beltirlerin geleneklerinde tebsit edilmiştir. Gerek etnografya ve folklor ve gerek arkeoloji araştırmaları gösteriyor ki Şamanizm çok muhafazakar ibtidai bir dindir. Türk kavimlerinin muhtelif kültür dairelerine girmelerine ve muhtelif dinlere girip çıkmalarına rağmen en koyu Şamanizm İslam dinine merkez olan yerlerde bile tutunmaktadır.

Mezarlara ve ağaçlara nezir olarak paçavra bağlamak en ibtidai Şamanizmin geleneklerinden biridir ve bütün Müslüman Türklerin halk tabakası içinde dini bir vazife imiş gibi telakki edilmektedir. Şamanist bu "nezr"i dağ, orman, ağaç, su ruhlarına, umumiyetle "yer su" dediği tanrıya bağışlar, "yer su" ruhları merhametli ve koruyucu ruhlardır; az şeye kanaat ederler. Darılmadıkça kanlı kurban istemezler. Müslüman Türkler ise bununla bir velinin ruhundan istimdat ederler. Yani "yer su" tanrıları gerçek veya uydurma velilerin mezarlarına yerleşerek eskiden Şamanlık devrinde hakkettikleri paçavraları almakta devam ediyorlar.

Ankara'dan 90 kilometre mesafede Kızılcahamam çevresinde bir maden suyu pınarı vardır. Bu pınar yanındaki çalılar paçavradan görülmüyor. Burada veli mezarı da yoktur. Bu paçavralar doğrudan doğruya "pınar izisi" ne, yani "su ruhu"na bağışlanmış nezirlerdir. Müslüman Türk bu paçavrayı dini bir huşu ile bağlarken Şamanizm adetini yaptığının farkında değildir.

Türk Şamanizminin en yaygın geleneklerinden biri yağmur, dolu yağdırma ve fırtına çıkarma yahut bunları durdurma kuvvetine malik bir taşın bulunduğuna ve bu taşın Türklerin büyük atalarından miras olarak kaldığına inanmakdır. Bu taşa Türkler "yada, cada" yahut "yat" taşı demişlerdir. Profesör Fuat Köprülü Edebiyat Fakültesi mecmuasında "Eski Türklerde dini sihri bir anane yat taşı" başlıklı bir makalesinde o güne kadar elde edilen tarihi malumatı toplamıştır.
Dikkate değer ki bu taşın kudretine yalnız Şamanist Türkler değil, fakat bir çok İslam alimleri de inanmışlardır.

İslam tarihçilerinden İbn'ül-Fakih 290 (m. 902) hicri tarihinde yazdığı "Kitabü ahbar-il-büldan" adlı eserinde, Ebü'l-Abbas İsa Ibn Muhammed el-Mervezi'den rivayet ederek bu yağmur taşından uzun uzadıya bahsediyor. Halife Ma'mun bile bu taş hakkındaki hikayelerle alakadar olarak Horasan Emiri Nuh bin Esed'e (vefatı 841) bu taş hakkında malumat toplamasını buyurmuş. Bu hikayeleri rivayet eden Ebü'l-Abbas'a Samanoğullarından Emir İsmail bin Ah-med, (892-907) müşrik Türklerle yaptığı bir savaşta Türklerin bu taşla müthiş bir yağmur ve dolu yağdırdıklarını bizzat gördüğünü söylemiştir. Bu haberi ibnü'l-Fakih'den nakleden Yakut Hamavi bu rivayete "bu taş Türkler elinde şimdi de vardır" diye ilave ediyor. Türklerin Müslüman olduktan sonra da harplerde bu taşı kullandıklarına İslam alimleri inanmışlardır. Bu inancı İslam dini bakımından izah etmek isteyen bir milellif, bu taşın Nuh Peygamber tarafından oğlu Yafes'e "ismi a'zam" duasını yazarak vermiş olduğunu söylüyor. Bununla Şamanizmin yadasını İslam mukaddesatı arasına sokmayı düşünmüştür.

Kaşgarlı Mahmud "yat" kelimesini izah ederek "bir türlü kahinliktir. Hususi taşlarla yapılır. Böylelikle yağmur, kar yağdırılır, rüzgar estirilir. Ben bunu Yağma kabilesinde gözümle gördüm. Orada yangın olmuştu. Mevsim yaz idi. Bu taşla yağmur yağdırıldı. Allahu taala'nın izniyle yangın söndürüldü" diyor.

Zahireddin Babur, düşmanları olan Özbek sultanlarında yadacılar (yağmur taşiyle yağmur yağdıran kahinler) bulunduğunu söylüyor:

"Özbek sultanları yani Şeybani Muhammed Han ve kardeşleri) güneş akrep burcuna girince yadacılara yada yapmalarını emrederiz ve böylece onu (yani Babur'u) tacizle mağlup ederiz diye karar verdiler".

XVI. yüzyılda bu Özbek Sultanları, Timur oğullarına ve Maveraünnehr Türklerine göre, henüz Şamanlıktan tamamiyle ayrılmamış Türklerdi. Halbuki sonraları Maveraünnehr'de yerleşen bu Özbekler XVII. yüzyılda Kuzeydeki Kazak-Kırgız hanlarının yadacı kahinleri bulunduğunu, bunların gerçek Müslüman olmadıklarını söylediler. Özbek Abdullah Han'ın (1551-1598) tarihini yazan Buhara sarayı tarihçisi Hafız Tanış, Kazak-Kırgız sultanlarından Baba sultanın ordusundaki yadacı'nın yada taşiyle yağmur yağdırdığını nefretle zikretmektedir.

Yat yahut yada (cada) taşı eski Türklerde en mühim savaş silahlarından biri sayılmıştır. Eski Osmanlıca metinlerinde geçen "yat - yarağ" daki "yat" kelimesi bu eski geleneğin bıraktığı bir "müstehase" olsa gerektir. Anadolu'da yağmur duasına ait toplanan folklor malzemeleri arasında "taşa dua yazıp suya koymak" tesbit edilmiştir ki bu da yada taşı geleneğinin bir hatırası olabilir.

XVIII. yüzyıldan sonra yat-yada (yağmur taşı) hakkındaki inanç ve gelenekler ancak doğudaki Müslüman Türklerde tesbit edilmiştir. Doğu Türkistan kamlarında "yadacı risalesi" bulunduğu malumdur. Kazak-Kırgızlarda ise "koyunların karnında yağmur yağdıran bir taş" bulunduğuna inanç vardır.

Şamanist Altaylılarla Yakutlar, eskisi gibi, "yada"nin kuvvetine inanırlar. W. Radloff bir Altaylının yada töreni yaptığını görmüş ve okuduğu afsunu tesbit etmiştir. Bu Altaylı yadacı bu töreni bulutlu havayı açmak için yapmıştır.

Müslüman Türklerden Kazak-Kırgızlar, başka Müslüman Türklere nazaran, eski Şamanizm kalıntılarım en çok muhafaza eden kavimdir. Bununla beraber İslam dininin namaz, oruç, zekat gibi emirlerini çok dikkatle yerine getirirler; garipleri himaye, öksüz ve kimsesizlere şefkat, merhamet, doğruluk gibi iyi ahlaklariyle Kazak-Kırgızlar başka Müslüman kavimlerden çok üstün bulunurlar. Fakat yemin, evlenme, miras, defin töreni gibi meselelerde eski Şamanizm adetlerinden ayrılamamışlardır. Baksılarına, yani eski kamların haleflerine, inanırlar. Baksılara hizmet eden ruhların bulunduğuna, büyük baba ocağının kutsiyetine, ateşe yağ atmakla ölüleri memnun ettiklerine inanırlar. Bununla beraber hafızlara hatim indirtmeyi de ihmal etmezler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Müslüman TÜRKLERDE ŞamanİZM KALINTILARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:42

Kazak baksılarının cemiyetteki vazifeleri hastalara musallat olan kötü ruhları kovmak, fal açmak gibi işlerdir; dini vazifesi kalmamıştır.
Kazak-Kırgız baksıları, Altay kamları gibi, uzun saç bırakırlar. Fakat hususi "cübbeleri" yoktur. Yalnız külalılarında puhu kuşunun tüyleri bulunur. Tören yaparken kopuz çalar. Söylediği dualar (daha doğrusu afsunlar) mevzundur. Törene başlarken söylediklerinde Allah'tan, peygamberden, şeyhlerden medet diler. Sonra adlariyle cinlerini, atalarının ve eski baksıların ruhlarını çağırır. Dikkate değer ki Kazak baksıları kendilerinin piri olarak Korkut Ata'yı tanırlar.

Kazak-Kırgızların düğün adetlerinde pek çok Şamanizm kalıntıları vardır. Gelin, kayın babasının ocağına yağ döker, yağ alevlendiği gibi ateşe karşı yere kadar eğilir.
Kazak-Kırgızların halk edebiyatı Şamanizm tetkiki için en önemli kaynağı teşkil eder. Hatta dini menkıbe ve hikayelerde bile Şamanizm unsurları doludur. Hazreti 'Ali'nin kafirlerle savaşlarını, Hasan ve Hüseyin'in şehadetlerini anlatan manzum hikaye ve menkıbelerde İslam kahramanlarını tıpkı Kazak-Kırgız gibi inanırlar ve düşünürler. Bunların da yardımcı ruhları vardır. Matem yaptıklarında tıpkı Kazak-Kırgızlar gibi tören yaparlar. Mesela "Kerbela" faciasını tasvir eden manzum bir hikayede Hüseyin için ruhların yaptıkları matem şöyle tasvir ediliyor:

Üçüncü kat gök üstünden
Yakasını parçalayıp İsa geldi İnleyip yaka yırtıp, feryat edip İbrahim'le İsmail dahi geldi.
Kazak-Kırgızların tasvirine göre matem alameti olarak peygamberler de yakalarını yırtarlar, bağıra çağıra ağlarlardı. XIX. yüzyıl başlarından beri Kazaklar arasında Hazreti Ali ve Kerbela faciasına ait efsanevi hikayeler yayılmıştır. Bu hikayelerde Hazri Ali de" eski Türk masallarındaki kahramanlar gibi yedi gün uyur, düşmanla yedi gün yedi gece güreş yapar. Bazan kadın düşmanla güreş yapar, onu mağlup ettikten sonra evlenir. Kazak halk şairleri eski devirlerden kalma destanların kahramanları yerine Hamza, Ali, Hüseyin gibi İslam kahramanlarını koyarak eski milli destanlarının bir kısmını İslam büyüklerinin menkıbeleri şekline sokmuşlardır. Bu hikayeler eski Şamanizm kalıntılarına İslami renk vermekle beraber resmi Müslümanlığın Altayların içerisine kadar kök salmasında da yardım etmiştir. Bu hikayelerin mevzuları, şüphesizdir ki, iran folklorundan alınmış, fakat sünni Kazakların hoşuna gidecek bir şekilde işlenmiştir.

Kırgızların "Manas" destanındaki kahramanlar İslam dini için cihat yaparlar. "Kafirin hakanı olmaktan Müslümanın kölesi olmak iyidir" derler. Destandaki tabire göre "at başı büyüklüğünde" Kur'an'ları vardır. Fakat destan başından sonuna kadar Şamanizm gelenekleriyle doludur.

Kazak - Kırgızlara nazaran kendilerini daha iyi Müslüman sanan Başkurtlar XVIII. yüzyılın ortalarında, XIX. yüzyılın Kazak-Kırgızlarından farklı olmamışlardır. 1760 yılında Başkurtlar arasında ilmi tetkikler yapan akademisyen Lepechin "Şeytan oyunu" dediği bir töreni tesbit etmiştir ki tıpkı Kazak ve Doğu Türkistan Türklerinde müşahede edilen Şaman ayininden farksızdır19. Bundan başka dağ kültü bulunduğu da yine Lepechin tarafından tesbit edilmiştir. Onun verdiği malumata göre Yürekdağ adlı dağın tepesine, "nezir" bağlamadan çıkmaktan Başkurtlar korkarlardı. Son yıllarda Başkurtlar arasında etnografya tetkikleri yapan Rudenko'ya göre Kırktı denilen dağ Başkurtlarca mukaddes dağdır, ağaçlarına paçavra bağlarlar.

Kazaklar ve Başkurtlar arasında bizim yaptığımız araştırmalarla da birçok Şamanizm kalıntıları tesbit edilmiştir. Halbuki bunlar XVIII. yüzyıldan beri "Mahkeme-i şeriye"ye tabi, her kasabada, hatta büyük köylerde bile medreseleri bulunan Müslümanlardır.
Anadolu Türklerinde Şamanizm kalıntıları başka Müslüman kavimlerindeki kalıntılardan hiç de az değildir. Anadolu'da kaybol-makta olan eski Şamanizm kalıntılarının Moğol istilası devrinden sonra çok canlandığı anlaşılmaktadır. Bu devirden sonra Şamanizm kalıntıları örf ve adet şeklinden çıkarak yarı Şaman olan şeyhlerin kurdukları tekkelerde dini bir unsur gibi yerleşmeğe başlamıştır.

XV. yüzyılın başlarında Anadolu'dan Semerkand'e geçen Klavijo, Erzurum çevresinde gördüğü bir köyü şöyle tasvir ediyor "Pazar günü Deliler kenti'ne geldik. Bunlar Müslümandır. Zahitler gibi yaşıyorlar. Bunlara aşık diyorlar. Müslümanlar bunların ziyaretine gelirler. Bu aşıklar hastaları tedavi ederler... Bu aşıklar saç ve sakallarını tıraş eder, çıplak halde sokaklarda gezerler; gece gündüz davul çalar, türkü söylerler. Evlerinin kapılarında hilal resmi bulunan siyah bayrak vardır. Bayrağın altında geyik, koç ve teke boynuzları asılmıştır. Sokaklarda gezerken boynuzları beraber taşırlar".

"Barak Baba", "San Saltuk", "Geyikli Baba", "Bektaş Veli" menkıbeleri bugünkü Altay kamlarının menkıbelerinden farksızdır. Hilmi Ziya ve Abdülbaki Gölpınarlı'nın neşrettikleri "Barak Baba risalesi" gerçek Şamanist olan Altay kamlarının afsunlarından farksız-dır. Onların mukaddes "Süt göl"ü bile bu 'risale'de zikrolunuyor. Menkıbeye göre Barak Baba Sarı Saltuğun yetiştirdiği bir şeyhtir. Sarı Saltuk hakkında söylenen menkıbeleri İbn Battuta'da işitmiş ve "Saltuk'un mükaşefe sahibi olduğu menkul ise de, hakkındaki rivayet şer'i şerife mugayir görünüyor" diyor.

İbn Batuta'nın Sinop'ta gördüğü cenaze töreni de Şamanizm kalıntılarını ihtiva etmesi bakımından önemlidir. Onun tavsifine göre İbrahim Bayin anasının cenaze töreninde ahali elbiselerini ters giymişlerdi; başları açıktı. Ülema ise sarıklarına siyah bir şey bağ-lamışlardı. Şüphesizdir ki bu törenin de "şer'-i şerif" ile ilgisi yoktur. Fakat İbn Batuta buna dair bir şey söylememiştir.

Son zamanlarda toplanan etnografya ve folklor materyalleri Anadolu köylerinde birçok Şamanizm kalıntılarının yaşadığını göstermektedir. Ağaçlara ve türbelere paçavra bağlamak adeti o kadar yaygındır ki bunu bilmiyen yoktur. Al karısı denilen bir kötü ruhun bulunduğuna inanç da çok yaygındır. Al karısı, albastı hurafesi bütün Müslüman Türklerde vardır. İslam dininin şimdiye kadar kaldıra-madığı ve çok zararlı hurafelerden, Şamanizmin canlı kalıntılarından biridir.

Anadolu'nun bazı bölgelerinde, Şamanist Yakutlarda ve Altaylılarda tesbit edilen ağaç kültü de vardır. Evladı olmıyan Yakut kadınının bir nevi çam ağacına tapınarak dua ettiği gibi, Beyşehir köylerinden birinde bir ihtiyar ağacın yanında dua ederek ve ağacın altından geçerek çocuk istiyen köylü kadınların bulunduğu müşahede edilmiştir.

Kurşun dökme adeti de Şamanizm geleneklerindendir; Şamanistlerde buna "kut kuyma" denir ki "kut dökme" demektir. Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutu, yani "talih, saadet unsurunu" geri dön-dürmek için yapılan bir sihri ayindir.

Şamanizmin bazı ayinleri tamamiyle unutulduğu halde kelimeleri kalmıştır. Mesela Şamanizmde hastaları alazlama (alaslama) töreni vardır. Yağlı paçavrayı ateşle tutuşturup bir afsun söyliyerek hastanın etrafında dolaştırırlar. Anadolu'da "alazlama" ancak ateşe tutmak ve yakmak anlamında kullanılan bir kelime olarak kalmıştır.

Şamanizmde hastaları iyileştirmek için yapılan en önemli törenlerden biri "göçürme" ve "çevirme" denilen törendir. Bu tören Şamanın marifetiyle bir hayvanı hastanın etrafında dolaştırıp hastaya musallat olan ruhu bu hayvana nakletmektir. Bu törene Moğolca "dzulik gargahu" denir.

Moğollar XVI. yüzyıldan beri resmen Buda dinini kabul etmiş-sayıldıkları halde bu Şamanizm törenini olduğu gibi muhafaza etmişlerdir. Eski zamanda hastayı ölümden kurtarmak için akrabadan biri hastamn etrafında döner ve kendini feda edermiş. Fakat son zamanlarda böyle fedailer bulunmadığı için insan suretinde bir put yapıp hastamn başından çevirip suya atarlarmış.

XVI. yüzyılda Müslüman Çağataylar arasında bu adetin bulun-duğunu "Babur-name"ye eklenen bir hikayeden öğreniyoruz. Zahireddin Babur'un çok sevdiği oğlu Hümayun ağır hasta olmuştu. Babur Şah Hümayun'un etrafında dolaştı. Hümayun iyileşti. Babur ise üç gün sonra öldü.

Kazaklarda, hastanın etrafında bir hayvanı dolaştırıp kurban ettiklerini biz kendimiz gördük; bu adete onlar "aynalma" (yani: dolaşma) derler.
XV. yüzyılda Anadolu Oğuzlarında bu adetin biraz İslamlaştırılmış şeklini Dede Korkut hikayelerinde görüyoruz. Bu hikayelere göre Oğuz Beyi Salur Kazan, oğlu Uruz'u esaretten kurtardıktan sonra "kırk evli kul (köle) ile kırk cariye oğlu başına çevirdi azat eyledi". Baştan çevirip sadaka vermek adeti İstanbul'da, nazar dokunarak hastalanan birinin başından tuz çevirerek ateşe atma adeti de Anadulu'nun muhtelif yerlerinde müşahede edilmiştir.

Türkiye'de folklor tetkikleri ilerledikçe İslam dini talimatiyle alakası olmadığı halde dinden imiş gibi ifa edilen adet ve gelenekler meydana çıkarılmaktadır. Bunların arasında eski yerli dinlerin kalıntıları bulunduğu gibi en çoğu Orta-Asya Şamanizminden gelen unsurlardır. Bunlardan bir kısmı cemiyet için zararsız olan örf ve adetler haline gelmiş, dini inançlarla alakasını kaybetmiştir. Büyük bir kısmı ise İslam dininin mukaddesatından imiş gibi kabul edilerek İslamiyetin saflığını lekeleyen, kirleten bid'atler teşkil etmiş ve cemiyet hayatı ve milli bünyemiz için de çok zararlı "müstehase" ler haline gelmiştir.

İslam dininin gerçek talimatından habersiz olan halk kitlesi, aydın din alimi rehberler bulunmadığı için, manevi ihtiyaçlarını din perdesi altındaki Şamanizm kalıntılariyle tatmin etmeğe mecbur oluyor. Üfürükçülük, kocakarı tedavileri, mezarlardan medet ummak, nezir olarak paçavralar bağlamak, doğum buhranlarını al karısının marifeti sanmak ve saire Şamanizmin en zararlı kalıntılarıdır.

Cahiliyet devrinden kalma inançlarla ve İslam dininin talimatına aykırı görülen görenek ve geleneklerle din alimleri mücadele etmişler ve mücadele etmekte devam ediyorlar. Bu mücadelenin uzun tarihi ve cildler dolduran edebiyatı vardır.

Aydın genç din alimlerimizin önemli vazifelerinden biri, belki birincisi İslam talimatına aykırı olan Şamanizm kalıntılariyle mücadele etmektir. Türk halk topluluğunu bu zararlı "içtimai müstahaseler" den kurtarmağa fen mensuplarından ziyade gerçek din alimleri muvaffak olacaklardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MÜSLÜMAN TÜRKLERDE ŞAMANİZM KALINTILARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 23:02

Resim
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir