Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkler'de Ve Moğollar'da Defin Merasimi Meselesine Dair

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Türkler'de Ve Moğollar'da Defin Merasimi Meselesine Dair

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:00

TÜRKLER'DE VE MOĞOLLAR'DA DEFİN MERASİMİ MESELESİNE DAİR

Göçebe kavimler tarafından Orta-Asya ve Karadeniz bozkırlarında, geçmiş zamanın hatıraları olarak, bırakılan anıtlar, bilhassa kurganlar ve Rusça'da kamennaya baba = taşnine diye tanınan heykeller uzun müddet bilginler için muamma olmakta devam etti. Bu anıtların açıklamasında görülen güçlükler, başka arkeolojik materyellerin açıklamasında da olduğu gibi, yazılı kaynaklarla ikmal etmek imkanının bulunmamasından ileri geliyordu. Bu kurganları ve taşnineleri tarihte malum olan kavimlerden birine nispet vermek için bunların kesin veya nispi tarihini tayine yanyan hiçbir malumata malik bulunmuyorduk; bugünkü göçebelerin tetkiki ve bozkırlarda eski zamana ait muhafaza edilen rivayetler dahi kati bir netice vermiyordu.

1889 yılında meydana çıkarılan ve 1893 yılında deşifre edilen Orhon yazıtları sayesinde Orta-Asya arkeolojisi üzerinde inceleme yapanlar ilk defa olarak tarihi (date) kesin olarak malum olan materyelleri elde etmiş oldular ki, bu anıtın muayyen ve tarihi bir kavme ait olduğunda hiç şüphe yoktur. Bu keşifle birçok meselelerle beraber, N. I. Veselovskiy'nin 1915 yılında neşrettiği "Taş-nineler meselesinin bugünkü durumu" adlı makalesinde1 gösterdiği gibi, taşnineler adiyle malum olan ve Moğolistan'dan Karadeniz steplerine kadar yayılan erkek ve kadın heykelleri —ki bu heykeller göbekleri hizasında ellerinde bir kadeh tutarlar— meselesi de kesin olarak halledilmiş oldu. Orhon anıtlarının keşfinden sonra biliyoruz ki bu heykellere yazıtlarda balbal denilmektedir. Bunlar Türkler tarafından ölülerin hatırası için konulmuşlardır. Önceleri bu heykeller ölünün, hayatta iken öldürdüğü düşmanları tasvir eden heykellerdi; sonraları, başka maksatlarla da dikilmiş olsalar gerektir; çünkü erkek tasvir eden heykellerle yanyana kadın heykelleri de bulunuyor ki bunların ölünün kendi heykeli olması da mümkündür. Orhon yazıtlarını bırakan kavim ilk defa Miladi VI. yüzyılda tarih sahnesine çıkıyor; işte bu tarih, bahis konusu olan tipteki heykeller için terminus post quem oluyor. Rubruk'un anlattıklarından biliyoruz ki, daha onun zamanında, yani XIII. yüzyılın ortalarında, Güney Rusya bozkırlarında yaşıyan, Ruslara Polovtsı, Batı Avrupalılara Koman adiyle malum olan Kıpçaklar, böyle heykeller dikiyorlardı. Elimizdeki malumata göre XIII. yüzyıldan sonra bu gibi heykeller dikilmemiştir.

Türk defin ayini ve merasimini tetkik edecek müstakbel araştırıcılar için kat'i olarak tarihlenen Orhon anıtları ve Veselovskiy'nin haklı olarak "klasik" saydığı Rubruk'un Kıpçak defni tavsifi başlıca hareket noktası olacaktır. Türkoloji ilmi, Veselovskiy'nin de kaydettiği gibi, bu meselenin halli için pek az şey yapabilmiştir. Taşnine denilen heykellerin Türkler tarafından ölünün hayatta iken öldürdüğü düşmanların tasvirleri olarak konulduğu işaret edilmiş ise de, bu adetin menşei, heykellerin tipleri, bu tipin rastlanan başka insan heykelleriyle münasebeti meseleleri şimdiye kadar halledilmiş değildir. Yapılması bugün mümkün olan iptidai çalışmalara bile başlanmamıştır. Çinli ustaların iştirakiyle yapılan Orhon anıtlarının başka yerlerde bulunan taşninelerle mukayeseli tavsiflerine de malik değiliz. Böyle bir tavsif, hangi teferruatın Çinli ustalar tarafından yapıldığını ve hangilerinin bozkır gelenek ve görenekleriyle bağlı olduğunu belki açıklıyabilirdi. Yalnız Orhon yazıtlarında değil, fakat Yenisey yazıtlarında da rastlanan balbal kelimesi Türkçe sayılmamakta ve Çince ile izah edilmek istenmektedir. Taşnine'lerin muayyen bir tip defin ile bağlı olduğunu açıklıyacak arkeolojik tetkikler de yapılmamıştır.

Veselovskiy'nin kaydettiğine göre Avrupa Rusya'sındaki bütün taşnine'ler, kurganlar (höyükler) kaldırılmışlardır; Orta-Asya'da birçok taşnine'ler hala yerlerinde (in situ) bulunsalar gerektir; fakat bunlar da, A. V. Adrianov'un kaydettiğine göre, mezarlardan ayrı, tek başlarına bulunuyorlar; ancak Moğolistan sınırı dahilinde Adri-anov, bu heykelleri mezar höyükleri yanında görmüştür. G. N. Potanin'e göre ise bu gibi haller Moğolistan'da dahi nadirdir. Nihayet Orhon yazıtlarını bırakan kavmin defin merasimleri hakkındaki haberler, bilhassa Çin haberleri, daha eski ve daha sonraki devirlerde yaşıyan göçebe kavimlerin defin merasimine ait haberlerle karşılaştırılmamıştır. ilmi eserlerde bu meseleye dair ancak münferit notlar vardır; elde mevcut bütün materyellerden toplu halinde kimse faydalanmamıştır.

Bu şartlar dahilinde Orta - Asya göçebe kavimlerinin defin merasiminden bütün şümuliyle bahsetmenin, elbette ki, vakitsiz olduğu muhakkaktır. Bizim bu makalemizin hedefi, N. I. Veselovskiy tarafından yazılan makaleyi ancak bazı done'lerle ikmal etmekten ibarettir. Bu done'ler evvela - zaman itibariyle son göçebe olup taşnine'ler dikmiş kavme, yani Kıpçaklara, ikinciden - bütün göçebeler arasında yüksek siyasi kudret elde etmiş olan Moğollara aittir. Moğollar hakkında, Kıpçaklara nispeten, daha çok malumata malik bulunmaktayız.

Rubruk, Kıpçakların alelade definlerinde bulunan şeyler arasında birinci olarak mezarın üzerine yapılan kurganı (höyüğü), ikinci olarak ölü şerefine dikilen ve yüzü doğuya bakan heykeli saymaktadır. Zenginler ise başka türlü defin olunurlardı; onların mezarları üzerine sivri tepeli türbe yahut tuğladan bir kule, bazan da taştan bir ev yapılırdı. Rubruk'un seyahatinden biraz önce ölen bir Kıpçağın mezarı çevresinin dört cihetinde sırıklar konulmuş, ve bunlara, her cihete dörder olmak üzere, on altı tane at derisi asılmış bulunuyordu; ölünün hıristiyan sayılmasına rağmen mezarın yanına kımız ve et konulmuştu. Rubruk, Kıpçak defnini tavsif ederken yerli terimleri söylemiyor; bu boşluk, galiba, şimdiye kadar taşnine'ler hakkında yazanların dikkat nazarlarına çarpamamış olsa gerektir; bu boşluk XIV. yüzyıla ait olup Venedik elyazması Kıpçak dili sözlüğüyle kısmen ikmal edilmektedir. Bu sözlükteki defne ait terimler Almanca izah edilmiştir ki, Radlof'un sözlerine göre, Alman yahut Macar misyonerleri tarafından toplanan materyeller arasındadır. Bu sözlükte "kurgan,, kelimesi "en gihoft grab" yani "mezar üzerine yapılan höyük (tepe),, diye izah edilmektedir. Kurgan kelimesi yaşıyan Türk lehçelerinde ve yazı dilinde, ta Orhon yazıtlarından itibaren "kale, istihkam,, anlamına gelmektedir; bütün lügat kitaplarında ve bu cümleden Radloff'un "Türk lehçeleri sözlüğü tecrübesi,, adlı eserinde hep bu anlamla izah edilmiştir. Bununla beraber Radloff, sözlüğünün neşrinden önce çıkardığı Codex Comanicus tetkikinde "kurgan,, kelimesini' "Grabhügel,, yani "mezar tepesi" diye izah etmişti. Bu kelime Rusça'ya, galiba, Kıpçak dilinden olsa gerek, bu anlamla geçmiştir; Orta-Asya'da mezar tepesine "tepe" yahut "tübe" denir. Kıpçak sözlüğünde "kurgan" kelimesinden sonra "iv" kelimesi getiriliyor ve "des toden hws" yani "ölü evi" diye izah ediliyor. Görünüşe bakılırsa genel Türkçedeki "ev" anlamına gelen kelime kastolunuyor ki Orhon yazıtlarında ab, Radloff sözlüğünde öy, üy (muhtelif lehçelerde ab, ap, av, eb, u, üg, üğ, şekillerinde)dir. Kıpçakçada bu kelime ile Rubruk'un zikrettiği taş türbe-evler ifade edilmiş olsa gerektir.

Kaynakça
Kitap: ABDÜLKADİR İNAN
Yazar: MAKALELER VE İNCELEMELER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERDE VE MOĞOLLARDA DEFİN MERASİMİ MESELESİNE DAlR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:01

İv kelimesiyle bir sırada " der toden huw" anlamına gelen keşene kelimesi vardır. Orta Almanca'da huw kelimesinin tam anlamı bence meçhuldür, uzmanlardan izahat almağa da muvaffak olamadım; sözlüğün naşiri Kont Kuun bu kelimeyi fossa, yani çukur diye tercüme ediyor ve kazıntı altaicuma'ya dayanıyor, fakat notlarında des toden huw (sic) tabirini tumulus kelimesiyle tercüme ediyor ki, galiba bunu Haufen kelimesine yaklaştırmış olsa gerektir. W. Radloff kasana okumuş ve Grabhügel diye tercüme etmiştir. Kasana kelimesi Kazak - Kırgızlarda şimdiye kadar türbe (mozole) anlamına gelir; ezcümle Sirderya eyaletinde Perovski (Akmesçit) bucağında "Arık Tümen" istasyonundan 4-5 kilometre mesafede Kök Kasana türbesi vardır. Bu kelimenin, yerli Kırgızlardan birinin tahmin ettiği gibi, Farsça "kaşane"den bozulmuş ve Kıpçaklara geçmiş olması mümkündür; Rubruk'un zikrettiği tuğladan yapılmış türbe böyle tesmiye edilmiş olsa gerektir.

En çok dikkati celbeden son terim olan sin kelimesidir ki, des toden Bilde, yani "ölünün sureti" diye izah olunmuştur; bu kelimenin taşnine"leri ifade ettiği aşikardır. G. N. Potanin'in kaydettiğine göre sın kelimesi Çuvaşça ve Tatarcada yüz, resim, suret demektir (kaynak olarak Zolotnitskiy'nin "Çuvaş sözlüğü,, gösterilmektedir), Altayca ve Soyotça'da erkek geyik (sığın) demektir. XVIII. yüzyıl bilgin seyyahlarından Faik, Yenisey yazıtlarını (resimli taşlarını) tavsif ederken sıntaş terimini Hirschfelsen (sığıntaşı), yani "geyik resmi bulunan taş,, ve "at taş" "at sureti bulunan taş" anlamına kul-lanmıştır'. Potanin tarafından Moğolcadaki kisaçilo (hösöçulu) nun müradifi olarak nakledilen Kırgızca sıntaş kelimesi, şüphesizdir ki, "suret,resim" anlamına gelen "sın" ile "taş" kelimesinin Kırgızca telaffuzu olan "tas" kelimelerinden teşkil edilmiştir. ,V. A. Kallaur'un sözleıine göre, Merke yakınında üzerinde taşnine bulunan bir kurgan (höyük) Simtübe tesmiye olunur ki bunun da sıntübe (sın-tepe) kelimesinden tahrif edilmiş olması çok muhtemeldir. Aym müdek-kikin sözlerine göre Evliyaata bucağında bulunan taşnine'lere de sım-taş denir ki bu da sıntaş'dan muharref olacaktır (müellif bunlara "suret taşı" denildiğini de kaydediyor); Talaş ırmağının aşağı taraflarında bulunan mahalle dahi sıntaş denilmektedir ki "bu mahal vadide bulunan iki arşın yüksekliğindeki bir taş münasebetiyle bu adı almıştır".

Bütün bunlardan şu neticeyi çıkarmak mümkündür:

bu heykelleri (taşnineleri) diken en son kavim bunlar için şimdiye kadar muhafaza edilen sın terimini kullanmıştır. Bütün Türk lehçelerinde raslanan ve temiz Türkçe olduğu anlaşılan bu kelimenin en eski Türk yazıtlarında Çinceden geldiği iddia edilen balbal kelimesiyle neden değiştirildiğini anlamak güçtür. Görünüşe bakılırsa bu balbal kelimesi de bozkırlarda epeyce geniş sahaya yayılmış olsa gerektir. Bununla beraber bu kelime yaşıyan Türk lehçelerinin hiç birinde eski mana-siyle muhafaza edilmemiştir. V. A. Kallaur'un sözlerine göre, Evli-yaata bucağında bir şehir harabesi içinde bulunan küçük bir saha balbal tesmiye edilmektedir; ihtimaldir ki bu saha taşnineler bulunan mezarlara benzediği için bu balbal adım almış olabilir. Karadeniz bozkırları göçebelerinde balbal kelimesi kullanılmış olup olmadığı şimdilik malum değildir; bu meselenin müspet veya menfi şekilde halledilmesi Radloff ile Melioranskiy'nin Rusya'da put anlamına gelen bolvan kelimesinin —ki bu kelimeye Igor alayı destanında raslamr— Türkçe balbaldan muharref olduğu hakkındaki iddialarımn red veya ispat edilmesine bağlıdır. Kıpçak sözlüğüne bakılırsa bu eserin telifi esnasında balbul kelimesi Kıpçak lehçesinde bulunmuyordu; fakat buna bakarak Igor alayı destanı çağında bu kelimenin bulunmadığına hükmedilemez.

Taşnine heykellerine karşı dini saygı gösterilmesi hakkında Rubruk hiçbir şey söylemiyor; umumiyetle onun eserinde Nizami'nin verdiği dikkati çeken malumatı teyit edecek hiç bir done bulamıyoruz. Nizami'nin verdiği malumat benim Orta Asya'ya birinci seyahatime dair raporumda nakledilmiştir. Burada bir süvarinin put (heykel) yanından geçerken kendi okluğundan bir ok çıkarıp onun (yani hey-kelin) okluğuna koyduğu anlatılmaktadır. Bu teferruat dikkatimizi çekmektedir; sonraları, Moğollar devrinde dikilen heykellerde dahi ok konulmuş okluklar bulunduğunu göreceğiz.

Taşnine'ler hakkında yazılı edebiyatta dikkat edilmiştir ki, Rub-ruk, Avrupa Rusyası dışında heykellerden bahsetmiyor. Rubruk, Kıpçaklar ülkesinin doğusunda ancak taşla örtülü büyükçe sahalardan ibaret mezarlar gördüğünü söylüyor; bu mezarların bazısı daire, bazısı da dörtken şeklinde olup dünyanın dört ciheti uzuntaşlarla sıralanmış bulunuyordu. Görünüşe göre bahis konusu olan bu mezarlar, G. N. Potanin tarafından teferruatiyle tavsif edilen muhtelif tipteki kereksurlar olacaktır. Bizim bildiğimize göre, Rubruk'un bu hikayesiyle bu çeşit mezarların terminus ante çuemi tayin edilmektedir. Bazı kereksur'ların yakınlarında taşnine'ler bulunmaktadır, fakat bunlar, G. N. Potanin'in sözlerine göre, pek nadirdir Rubruk böyle kereksur'lara raslamamış olsa gerektir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERDE VE MOĞOLLARDA DEFİN MERASİMİ MESELESİNE DAlR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:01

Muhtelif kavimlerin etnografik, kültürel ve tarihi sebeplerden dolayı defin merasimlerindeki benzerlik ve ayrılıklar, çok dikkatli olmasına rağmen, Rubruk tarafından ortaya konulamazdı. Bu meseleye dair vakalar ancak şimdi izah edilmeğe başlanmıştır. Uygur Ham şerefine IX. yüzyılda dikilen Karabalgasun anıtının yanında taşnine'lerin (heykellerin) bulunmaması dikkate değer. Bunu Uygurların Manihaizmi kabul etmeleri ve yeni dinin tesiriyle izah etmek de güçtür; Uygurların bu dini kabul etmeleri çok eski değildi; bu yeni dinin defin merasimini değiştirecek kadar muvaffakiyet göstermesi için henüz müsait zaman geçmemişti. Umumiyetle göçebe kavimlerde yeni din defin merasimini kolay kolay kaldıramıyordu;

Rubruk'un hikaye ettiği Kıpçak defini de bunu göstermektedir. Manihaizmi kabullerinden önce Uygurlarda taşnine (heykel) dikmek adeti bulunmuş olsaydı din değiştirdikten yarım asır sonra dahi bu adet muhafaza edilmiş olurdu. Ramstedt tarafından keşfedilen Uygur hakanı mezarında da taşnine bulunmamıştır. Bu hakan Uygurların Manihaizmi kabul etmelerinden önce 759 yılında ölmüştü. Türk olmıyan kavimlerden hiçbirinin bu tip heykeller yaptığını bilmediğimiz gibi, taşnine'ler dikmek adetinin de bütün Türklerde müşterek bir gelenek olduğunu ispat edecek delillere malik değiliz.

XIII. yüzyılda meydana çıkan Moğollar, selefleri olan Uygur Türklerinin tesiri altında bulunuyorlardı; bundan başka o zamanki Çin devlet sisteminin kuvvetli nüfuzunu da görüyoruz. Cengiz'den önce Doğu Moğolistan'ın en kuvvetli hanı olan Kereyit hanı ve oğlu Çin ünvanı taşıyorlardı ve bu unvan bunların şahsi adlarını bile unutturmuştu. Aynı Moğollar Baykal ötesindeki ormanlı kavimlerde muhafaza edilen iptidai Şamanizmin nüfuzu altında bulunuyorlardı; Uygur ve Çin kültürlerinin tesirlerine rağmen Cengiz torunlarının definlerinde öyle ayin ve merasim yapılıyordu ki, bunlar Türk göçebeleri için çok eski çağların kalıntıları olarak telakki edilmiş olacaklardır.

İlk kaynaklarda bulunan haberlerin tenkitli tetkikleri elimizde bulunmadığından Moğolların, hiç olmazsa Moğol hanlarının defin merasiminin mükemmel tasvirini yapmak imkansızdır. Kaynakların nispeten çokluğu böyle bir tetkiki kolaylaştırıyorsa da malzemenin dağınıklığı ve pek mütenevvi olması bu işi güçleştiriyor. Mesela, İran Moğol hanlarının definlerine ait hikayelerinde öyle teferruat vardır ki, Moğolistan hanlarının definlerine ait rivayetlerde bu teferruat yoktur ve aksine Moğolistan hanlarının definlerine ait teferruat iran kaynaklarında bulunmaz; "bütün Moğol İmparatorluğunda hanların defin merasimi aynı olmuştur; aynı merasimin teferruatı münferit kaynaklarda tesadüfen zikredilmemiş olacaktır" diye bütün bu haberleri bir kül halinde birleştirmeğe hakkımız olup olmadığını da kestiremiyoruz.

Hanedana mensup Moğolların bütün Moğol imparatorluğunda müşkülatla erişilecek yerlerde, bilhassa yüksek dağ tepelerinde defin edildikleri hakkında bütün kaynaklar müttefiktir; han mezarları asker müfrezeleriyle korunan yasak yerdi; bu müfrezede bulunanlar bile han mezarının nerede bulunduğunu bilmiyorlardı; han mezarına hiçbir işaret konulmazdı. Han mezarı, yasak yer olduğundan, her yerde aynı terim ile Türkçe kııruk kelimesiyle ifade edilmiştir ki, kurık ve guruk şekillerinde yazılır. Moğol devrinden önce kuruk kelimesinin kullanıldığına dair ancak bir misal bulabildim; bu misal 1068- 1080 yıllarında Semerkant ve Buhara'yı idare eden Şems-ül-mülk Nasır hakkında Nerşehi'nin hikayesinde bulunuyor. Şems-ül-mülk, Buhara'nın güneyinde, şimdiki namazgahın bulunduğu yerde, toprak satın almış, burada malikane kurarak kuruk tesmiye etmiştir. Bu malikane yüksek duvarla çevrilmiş ve çevresi bir mil, yani 2-3 kilometre kadar bir sahayı içine almış idi; duvarın içinde hanın at sürülerine mahsus otlak, saray, güvercinlik ve yabani hayvanlara mahsus park vardı. Türkçe terimin gösterdiği veçhile kuruk mefhumu Karahanlılar tarafından işgal ettikleri sabık hilafet idaresine giren yerli halklardan alınmamış, fakat Uygur alfabesi ve Kutadgu Bilig'de raslanan başka kültür kelimeleriyle beraber Doğu-Asya bölgesine Karahanlılar ve daha sonra Moğollar tarafından getirilmiş ve bu terimler, kültürlü Doğu Türkleri'nden olan Uygurlardan alınmıştır.

Moğol devrinde İslam Orta-Asyası'nda kuruk kelimesiyle yabancıların girmesi yasak olan bütün yerler ifade edilmiştir. Hususi mülk olan toprak, bilhassa hükümdara ait malikane, saray, harem dairesi kuruk sayılmıştır. Han mezarlarının muhafızlarına kurukçu denildiği gibi, hanın harem dairesinin kapıcılarına da kurukçu denirdi. Moğolistan'da Cengiz Han'ın ve bazı torunlarının mezarına büyük kuruk, Moğolca yehe kuruk denirdi. Moğolca sıfat olan yehe kelimesinin kullanılması gösteriyor ki kuruk kelimesi han mezarı anlamiyle Moğolca'ya da geçmiştir; bununla beraber bu anlamiyle Moğolca'da yerleşememiştir. B. Vladimirtsov'un haber verdiğine göre, şimdiki Moğolca'da hurıg kelimesi "yasak yer", bilhassa hanın ikametgahı anlamına gelir. Türkistan'a ve Moğolistan'a sokulan Uygurca kuruk kelimesi pek muhtemeldir ki Çin devlet teşkilatı tesiri ile gelen bir mefhumu ifade için kullanılmıştır; bununla beraber sonraları On-Asya despotizm'i gelenekleri tesiri altında meydana gelen aynı mefhumu ifade eden Arapça kelimeyi öğrenmişlerdir. Abbasi halifelerin Bağdat'taki sarayları harem kelimesiyle ifade olunurdu. Bu kelime Türkistan'da kullanılan kuruk kelimesinin hukuki terim sıfatını ortadan kaldırdı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERDE VE MOĞOLLARDA DEFİN MERASİMİ MESELESİNE DAlR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:01

Kuruk kelimesinin Cengiz Han'dan önce Moğolistan'da kullanılmış olduğunu Reşideddin'in bir hikayesinden anlamak mümkündür; ona göre Kereyt Hanı Van Han'ın "kuruğunun bir kısmı" düşmanları tarafından yağma edilmişti. Yağma edilen bu yerin hanın otlağiyle sürüleri mi, yahut Reşideddin'in eserini Rusça'ya tercüme eden Profesör Berezin'in tahmin ettiği gibi, Hanın "yasak ormanı" mı, yoksa bütün muhteviyatiyle beraber hanedanın mezarları mıydı, metinden anlaşılmıyor. Yasak olan yalnız hanın mezarı değil fakat onun şahsi adı için dahi kuruk kelimesi kullanılırdı; Çağatay öldükten sonra "Çağatay" adı kuruk ilan edildi ve bu adı taşıyanların başka ad almaları mecburi oldu. Cengiz han tarafından Tangut ülkesinin istila edildiği yıl doğduğu için Ügedey'in beşinci oğluna Kaşi adı verilmişti, çünkü Tangut ülkesine Kaşi denirdi (Çince He-si, yani "büyük ırmağın batısındaki ülke"); bu şehzadenin ölümünden sonra "Kaşi adı kuruk oldu", bu ülkeye de yalnız Tangut denildi. Plano Karpini'nin "ölünün adım üç göbeğe kadar söylemeğe kimse cesaret edemez" dediği sözler bu göreneğe ait olsa gerektir. Türk göçebelerinde ölülerin adım söyleme yasağının bulunduğunu gösteren misallere, bizim bildiğimize göre, raslanmamaktadır.

Umumiyetle Moğollarda ölüler kültü ve onunla bağlı Şamanı ayinler göçebe Türk kavimlerine nazaran daha iptidai ve daha barbarca karakter taşımakta idi. I. N. Veselovskiy'nin inandırıcı bir surette ispat ettiği veçhile Türklerle Moğolların defin adetlerinin esasında aynı Şamani fikir (idee) bulunmaktadır, ki hanın öldürdüğü veya onun için öldürülen adamlar öteki dünyada ona hizmet edeceklerdi. Orhon Türkleri'nde bu fikrin yankısı olarak han tarafından öldürülen adamların heykelini (balbal) dikmek adeti vardı; Moğol-larda ise bu fikir hanın öldüğü yerden mezarına kadar naşmı götüren alaya raslanan adamları öldürmeleriyle ifade olunurdu. Marko Polo'nun sözlerine göre, böylece öldürülen adamlara "bizim hakanımıza hizmet etmek için öteki dünyaya git!" diyorlardı. Mönke Han'ın ölümünden sonra böylece öldürülen adamların sayısı 20.000 kişiye baliğ olduğunu Marko - Polo temin ediyor. Bu haberin hakikate uygun olduğunu sanmıyoruz; çünkü o zaman Moğol göreneği herkesçe malum idi; bundan başka, Moğollar, Hanın ölümünü müteakip derhal ferman neşrederek yolların kapanmış olduğunu bildirirler ve herkesin kasabalarda veya bozkırlarda bulunduğu yerde kalmasını emrederlerdi. Binaenaleyh cenaze alayının geçeceği yolda fazla halkın bulunabileceğini sanmak güçtür.

İslam kaynaklarında Moğol cenaze alayının heyeti ve dış görünüşü hakkında hiçbir malumat bulamamamızın sebebi de bu adet ile izah edilmektedir. Bu kaynaklarda ancak ölünün sandukaya konulduğu ve yola çıkarıldığı kaydedilmektedir. Palladiy, birkaç Çin kaynağına göre, çok mufassal malumat nakletmektedir; fakat onun naklettiği hikayenin bazı teferruatı şüpheyi davet etmektedir. Bu hikayeye göre, sandukayı hoş kokulu ağaçtan yaparlardı; ölüye elbise giydirirler, yanına da altın kap kaçaklar ve başka şeyler, ezcümle çaydanlık, korlardı. Halbuki o zamanda Moğollar'da çaydanlık, muhakkak ki, yoktu. Moğol hanıyla beraber kıymetli eşya gömüldüğü hakkında İslam edebiyatında ancak bir haber buluyoruz ki o da 1265 yılında ölen Hülagu'nun defnine dair Vassaf'ın hikayesindedir; güya Hülagü ile beraber pek çok altın, gümüş ve mücevherat gömülmüş imiş. Bu mesele Moğol hanlarının çağdaşları için dahi açıkça malum değildi; Plano Karpini ölülerle, bilhassa hanın ölüsü ile, Moğollar'ın çok altın ve gümüş gömdüklerini söylüyor; Rubruk ise, bu mesele hakkında —galiba Plano Karpini'nin sözleri münasebetiyle olsa gerek— "ölülerin mezarına hazine gömdüklerini ben bilmiyorum diyor.

Palladiy tarafından toplanan donelere göre tabuta dört çenber geçirilirdi ve ak keçe ile halıdan yapılan katafalkaya konurdu. Hanın ölümünden üç gün sonra cenaze alayı hareket ederdi; en önde at üzerinde kadın Şaman gider, yedeğinde çok zengin süslenmiş eğerli bir at bulunurdu; yolda her gün koyun kurban edilirdi. Bundan sonra Palladiy, doğrudan doğruya mezara gelindiğini ve ölünün defin edildiğini söylüyor. Reşideddin'in mufassal surette bahsettiği han ordusundaki ağıt merasiminden hiç bahsetmiyor. Diğer hanlarda olduğu gibi Çengiz Han'ın da, dört büyük (baş) kadının sayısına göre dört büyük ordası (karargahı) vardı. Ölü her gün sıra ile bir kadının bulunduğu karargaha naklolunurdu; bütün merasim üç ay devam etmişti. Mönke Han'ın cenaze merasimi tasvir edilirken aynı şey'ler söyleniyor, bununla beraber teferruat olarak tabutun taht üzerinde bulunduğu ilave olunuyor.

Palladiy, bir "Moğol rivayeti"ni naklediyor, ki bu rivayete göre, hanların mezarı Kerülün'e giden yol üzerinde bulunan Dolonnor kuzeyindeki Tas dağı civarında idi. Reşideddin ise büsbütün başka bir yeri gösteriyor; ona göre hanların mezarı Burhan-Haldun'da idi; bu dağa "Budda undur" da denirdi. Moğol destanından anlaşıldığına göre, bu dağ Tola ırmağından Onon ırmağına giden yol üzerinde bulunuyordu. Yuan-çao-bi-şi'nin tarihi Süysün Burhan dağını Gentey'de Onon ırmağının kaynağı olan Telerçji (telergi de yazılır) dağının aynı saymaktadır. Rus edebiyatında benim bildiğime göre Onon ırmağının yukarı başlarına, yani kaynaklarına kadar, buradan da Gentey dağları üzerinden Kerülün kaynaklarına kadar ancak bir gezinti zikredilmektedir ki, o da Dorjitarov'un seyahatidir. Bu seyahatin mufassal tavsifi elimizde yoktur; neşredilen şey, ancak seyyahatte gidilen yolun planından ibarettir. Bu planda ırmağın kaynaklarında sıcak maden suları ve daha yukarısında avcıların çadırları bulunduğu zikredilmektedir.

Moğol rivayetine göre, Burhan-Haldun kültü daha önce, Çengiz zamanında, meydana gelmiştir; Cengiz'in mezariyle ilgisi yoktu. Bu rivayete göre, Moğolistan'ı ele geçirmek için yapılan savaşlardan birinde Çengiz Han bir başarısızlık neticesinde bu dağda saklanmış; düşmanları dağı üç defa dolaşıp aradıkları halde onu bulamamışlardı. Çengiz Han böylece kurtulduktan sonra bu dağa kurban sundu, dokuz defa yükündü, kımızdan saçı saçtı; bu kurtuluşun hatırası olarak bu dağa kurban sunmalarını torunlarına vasiyet etti. Çengiz Han zamanından önce dahi Burhan-Haldun dağında orman bulunduğu söyleniyor. Rivayete göre bu dağda münferit duran bir ağaç vardı; Çengiz Han bu ağacın altında gömülmesini arzu etmişti. Ölümünden sonra Çengiz Han bu ağacın altında gömüldü ve bu ağacın çevresinde aynı yıl içinde öyle sık orman peyda oldu ki "eski kurukçular" bile münferit ağacın yanına, Çengiz'in mezarına, nasıl varılacağını bilememişlerdir. Hanların gömüleceği yer, umumiyetle orman kültü ve ağaç dikme ile tayin edilmiş olsa gerektir. Plano Karpini ve arkadaşları bir çalılık yanından geçmişlerdi; bu çalılar Ügedey Han tarafından "ruhunun istirahati için" dikilmiş idi; buradan bir dal kesmek ölüm cezası tehdidiyle yasak edilmişti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERDE VE MOĞOLLARDA DEFİN MERASİMİ MESELESİNE DAlR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:02

Yazık ki bu çalıların bulunduğu yer kesin olarak gösterilmiyor; pek muhtemeldir ki Plano-Karpini yukarı Irtiş havzasındaki dağın yanından geçmiştir; Reşideddin'e göre Ugedey Han'ın kuruğu burada bulunuyordu61. 1291 yılında iran Hanı Argun'un gömüldüğü yerin Moğolca adını d'Ohsson "Avize" okumuştur; bu kelimeyi Our (yani orman) okumak daha doğru olsa gerektir62. Mezarlık üzerinde orman yetiştirmek ölünün gömüldüğü yeri belirsiz etmek için en iyi çare idi; bununla beraber, Veselovskiy'nin kaydettiği gibi, gerek Çin kaynağında ve gerek Plano Karpini'de tavsif edilen definde mezarın ot (yeşillik) ekmek suretiyle örtüldüğü , bundan sonra mezarı bulmanın mümkün olmadığı söylenmektedir.

Plano Karpini'nin sözlerine göre Moğollar yalnız hanları değil, fakat büyük adamları da "gizlice kırlarda" defnederlerdi. Bununla beraber bu adetin bütün Moğol kavminde ne dereceye kadar müşterek ve bunun ne dereceye kadar Moğolların ırki hususiyetleri olduğunu söylemek güçtür. Mezarlar üzerinde kurganlar yapmak adeti bu gizli defin adetiyle çok ayrılık göstermektedir; Moğol rivayetlerine bakılırsa kurganlarda defin adeti de Moğollara yabancı değildi. A. N. Pozdneyev'in zikrettiği bir yuvarlak kurgan, Moğolların rivayetine göre, Kubilay Han'ın çağdaşı olan Manlay Bahadır'ın mezarı sayılmaktadır65. Diğer cihetten biz Türk hanlarının mezarlarının halka malum olup olmadığını ve bu mezarlara işaretler konulup konulmadığını da bilmiyoruz.

Orhon ilmi seferi heyeti tarafından Bilge Han anıtı yanında yapılan kazılarda mezar çukuru bulunmamış, buna göre W. Radloff şu neticeye varmıştı:

"Ölen Türk hanları ve prensleri şerefine dikilen bu amtlar mezarlardan uzak yerlerde yapılan yoğ merasimi hatırasına dikilmişlerdir". Ormanlarda yaşıyan bugünkü Türk - Moğol şamanistlerinde görülen bir defin adeti hakkında Moğol devrine ait yazılı kaynaklar bir şey söylemiyorlar. Bu adet ölüleri, bilhassa kamların naaşlarını ağaçlar üzerinde oda yahut sedir gibi bir şey yaparak dallar arasına asmaktır. Moğol destanında geçen bir sözün bu adete işaret etmiş olması mümkündür; bu söz, Çengiz Han'ın rakibi Camuha öldürüldükten sonra yapılan "mutantan defin merasimi" hakkındaki rivayette geçer. B. Vladimirtsov'un bana anlattığına göre bu destanın Moğolca aslında harfiyen "kemik kaldırmak" tabiri kullanılmaktadır.

Dikkate değer ki İslam kaynakları hanın defin merasiminde insan ve hayvan kurban edildiğini umumiyetle söylemiyorlar; yalnız VassaFın Hülagü Han'ın defni hakkındaki hikayesinde Hanla beraber gayet güzel giyinmiş birkaç güzel kızın mücevherleriyle mezara gömüldükleri söylenmektedir. Plano Karpini ile Marko-Polo ancak atlar, Sanan-seçen ise atlarla develer kurban edildiğini söylüyorlar; Sanan-seçen bu adetin adının hayılga olduğunu da zikrediyor. Ölü için insan kurban etme, istisnai bir olay olarak, Moğo-lar'da XVI. yüzyılda görülmüştür. Sanan-seçen'in naklettiği hikayeye göre Moğol hükümdarı Molon Hatun biricik oğlunun ölümünden sonra bu şehzadeyi öteki dünyaya teşyi etmek üzere yüz çocuk ve yüz tay boğazlamağa emir vermiştir. Kurbanların kemikleri yakılırdı; kadınların kurban kemiklerini "ölü ruhlarının istirahatları için,, yakmak üzere topladıklarını Plano Karpini bizzat görmüştür. Çin kaynağının dediğine göre mezarlık yanında, mezardan 5 li (yani 2V2 kilometre) mesafede üç memur bırakılmıştı; bunlar üç yıl devamınca her gün bir çukurda kurban yakarlardı. Vassaf'ın hikaye ettiğine göre Argun Han'ın ölümünden sonra kendi onluğuna (Moğolca arbaten terimi kullanılıyor) giren emirler onun mezarına üç güne kadar her gün yiyecek göndermişlerdi. Reşideddin'in Çengiz Han için üç ay ağıt yakıldığı hakkındaki sözleri, cenaze alayının ölümün üçüncü gününde hareket ettiği ve üç yıl boyunca her gün kurban kesildiği hakkında Çin kaynağının hikayesi, mezara üç gün yiyecek gönderildiği hakkında Vassaf'ın sözleri, ölünün sevgili kölesine üç def? işkence edildiği hakkında Plano Karpini'nin anlattıkları Moğolların üç sayısına önem verdiklerini tahmin ettirmektedir.

Ölülerin diriler üzerindeki hakimiyeti hakkında Moğolların tasavvurları bize az malumdur; ölülerin adını söylemekten ve bıraktıkları eşyadan korkmaları ve bundan başka Çengiz Han'ın rakibi Camuha'yı kendine koruyucu ruh edinmek için kanını akıtmadan (boğdurarak) öldürmesi ve umumiyetle Han sülalesine mensup olanların kanlarını akıtmadan idam edilmeleri ölülerin diriler üzerinde hakimiyetleri bulunduğuna dair Moğollar'da tasavvurun mevcut olduğunu göstermektedir. Hanlar mezarlığının bekçiliğinin Şamanlık kudretleriyle tanınan Ormanlı Uryankıt kavminden olan adamlara verilmesi de ölülerden korkmağa ve onların gönüllerini alma lüzumuna inanmalariyle izah edilse gerektir. Reşideddin'in anlattıklarına göre Ormanli Uryankıt'lar yıldırımdan korkmazlardı, şimşek ve gök gürlemesine karşı bağırıp çağırırlardı, -halbuki başka Moğollar yıldırım'dan korkarlar ve evlerinde otururlardı. Bütün' bir kabilenin Şamanlık kudretine malik olduğuna dair başka bir misale Orta - Asya tarihinde raslıyamadım.

Hanın mezarından başka ölümünden sonra olduğu gibi muhafaza edilen karargahı da kuruk sayılırdı. Her karargahta hanın hatunlarından biri ölünceye kadar yaşardı. Plano Karpini Alagöl'ün doğusunda bulunan Cuci karargahını zikrediyor (Reşideddin ise bu karargahı Irtiş'te gösteriyor). Plano Karpini'ye göre Tatarlar "hanların ve beylerin ölümünden sonra karargahlarını yıkmazlar, kaldırmazlar, bunların idaresini kadınlarından birine verirler; hanlara ve beylere verdikleri hediyelerin bir kısmını bu kadınlara verirler". Bu karar-gahtan daha biraz güneyde, Emil ırmağı kıyısında Güyuk'ün karargahı bulunuyordu; Rubruk bunun yanından geçti, hatta geri dönüşünde bu karargahı gördü; fakat, anlattığına göre, kılavuzları "bu karargaha yanaşmağa cesaret edemediler". Hanın kadınları da öldükten sonra, galiba, bu karargahlarda sülaleye mensup kimse bulunmuyor, yüz kişi muhafız olarak bırakılıyordu. Palladiy'nin ifadesine göre bu muhafızlar "ruhlara tıpkı dirilere olduğu gibi" hizmet ederlerdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERDE VE MOĞOLLARDA DEFİN MERASİMİ MESELESİNE DAlR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:02

Reşideddin'in sözlerine göre büyük koruk'da Çengiz Han'ın dokuz ordası (karargahı) bulunuyordu; bunlardan dördü büyük kadınlara, kalan beşi de başkalarına aitti. Kubilay'ın torunu Temur (1294-1307) zamanında bu karargahları Temur'un kardeşi Kamala idare ediyordu. Bu mezarlıkta Çengiz Han'dan başka Tuluy, Mönke ve Arık Boga gömülmüşlerdi; Reşideddin'in sözlerine göre "onların tasvirlerini yapıp daima (önlerinde) kokulu şeyler yakarlardı". Kamala kendisi için burada bir puthane de yapmıştı.

Moğol devrine ait bütün edebiyattan ancak mezkur hikayede Han mezarlığındaki, .ihtimal ki han karargahındaki, heykellerden bahsedilmektedir. Moğol çadırlarında putların bulunduğundan bütün seyyahlar bahsederler. Rubruk'un sözlerine göre keçeden yapılmış kuklalar ev sahibinin başı üzerinde asılı bulunur ve "ev sahibinin kardeşi,, tesmiye olunurdu; karısının başı üzerinde asılı bulunan kuklaya da "ev kadınının kardeşi,, denirdi. Plano - Karpini ve Marko Polo'nun sözlerinden anlaşıldığına göre aile putları kadınlar tarafından keçe, ipekli ve çuhadan yapılırdı. Plano - Karpini bunlardan başka bir putun karargah önündeki arabada bulunduğunu kaydediyor, fakat bu putun mzekur materyellerden yapılıp yapılmadığı metinden anlaşılmıyor. Plano Karpini'ye göre her gün öğleyin bu put. 1 Tanrı'ya tapar gibi taparlardı ve Moğollara tabi başka kavimlerin büyüklerini de buna tapmağa zorlarlardı; Çernigov kontu Mihail'in idamı da "Çengiz'e tapmadığı için" diye izah edilmektedir. Hayatta olan hakanın kapısında, yani karargahın güney tarafında, bulunan tasvir Çengiz Han'ın tasviri sayılmıştır. Bekçilerin "ruhlara tıpkı dirilere gibi hizmet ettikleri" ölmüş hanların karargahlarında, Çin kültürünün tesiri altında, keçe kuklalardan daha mükemmel heykeller yapılmış olması mümkündür.

Cengiz Han'ın tasviri ve karargahının daha sonraki mukadderatı hakkında bazı haberleri Sanan - seçen'de buluyoruz, fakat bu haberler pek kısa, kısmen de efsanevidir. Moğol kavmi Çengiz Han'a ait gerçek tarihi vakaları ve gömüldüğü yeri (mezarını) çabuk unutmuştur. Burhan-Haldun dağı Sanan-seçen'de ancak Moğollar'ın mitolojik atalarına dair hikayelerde zikrolunur, bulunduğu yer hakkında ise ancak "Baykal'dan uzak değil" denilmektedir. Gentey dağı ayrıca zikrolunuyor ve Burhan-Haldun dağı ile birleştirilmiyor; görünüşe bakılırsa Burhan-Haldun adı, galiba mitolojik bir ad olmuştur. Çengiz Han'ın defni hakkında deniliyor ki, arabaya konulan ölüsünü Ihe (yehe) Ütek denilen yere "Altay Han'ın gölgeli tarafı ile Gentey Han'ın güneş tarafı arasına" götürdüler; cesedi arabadan indirmeğe uğraştılarsa da boş yere çalıştılar, yerinden kaldıramadılar; böylece Çengiz Han'ı araba ile beraber gömdüler; ona tapmak üzere buraya beş ak ev yaptılar.

Bundan şu neticeyi çıkarmak mümkündür:

Moğollar Çengiz Han'ın mezarını Gentey dağlarının güneyinde gösteriyorlardı. Schmidt'in kaydettiğine göre bu hikayedeki "Altay" adından şimdi bu adı taşıyan dağları anlamak mümkün değildir.

Dikkate değer ki, daha Marko Polo hanlar mezarlığının bulunduğu dağı "Altay" tesmiye ediyor ve bu dağı Bargu yahut Baykal ötesi ovasının güneyinde, yani Gentey dağının bulunduğu yerde, gösteriyor. "Altay'ın gölgeli tarafı" Sanan-seçen'de daha başka bir yerde, Kubilay Han'ın saltanatı hakkındaki hikayede zikrolunuyor; bu hikayeye göre "Altay'ın gölgeli tarafında" Kubilay Han Arulunsagan-balgasun ve Erçügin-lan-ting-balgasun adlı şehirler kurdu. Bundan anlamak mümkündür ki, Çin sınırındaki Güney Moğolistan şehirlerinden bahsedilmektedir.

Böylece Çengiz Han'ın dokuz karargahı sekiz tane ak eve veya ak çadıra çevrilmiştir; yukarıda zikrettiğimiz veçhile Sanan-seçen bunları Çengiz Han'ın mezarı yanında gösteriyor ve aynı zamanda Çengiz Han'ın mezarında bekçilik eden Uryankıtlardan bir karargah yahut bir orda teşkil eden sekiz evin bekçileri olan Ordos'ları ayırdediyor. (Schmidt, Ordos kabilesine ve sahasına bu adın verilmesine bunun sebep olduğunu tahmin ediyor).

XV. yüzyılda Moğolistan Oyrat'lar tarafından istila edildiği zaman Aday Han, Çengiz Han'ın ordasına sığındı, fakat yakalanarak öldürüldü. Oyrat başbuğu Togan-Tayşı orda'nın duvarını ve ak evleri kılıçla vurarak parçalanmağa başladı, sonra [bunun kefareti olarak] Çengiz Han'a kurban sundu. Togan-Tayşı buradan uzaklaşmağa başladığı zaman Çengiz Han'ın okluğundaki büyük bir okun hafifçe deprendiği görüldü, aynı dakikada Togan-Tayşı bayılarak yere yuvarlandı; elbiselerini çıkardıkları zaman iki kürek kemiği arasında bir ok yarası gördüler, Çengiz Han'ın okluğundaki büyük okda da kan bulundu. Bu efsanede zikredilen okluk, pek muhtemeldir ki, Nizami'nin Kıpçak taşnine"leri hakkında söylediği hikayedeki okluklar gibi Çengiz Han'ın heykeline bağlanmış veya asılmış bulunuyordu.

Rubruk'un dahi dikkat ettiği veçhile Moğol çadırlarının ve karargahlarının kapıları güneye karşı yönelmiş bulunuyordu; karargahların kapıları önüne konulan heykellerin de yüzleri her halde güneye karşı konulmuş olacaktır; taşninelerin yüzleri ise, malum olduğu veçhile, doğuya bakmaktadır. Eski Doğu kültü yerine Moğollar Güney kültünü kabul etmişlerdi, işte bu Güney kültü, Moğolları, Moğol devrinden önceki Türklerden kati olarak ayırdetmektedir; bu fark dilde dahi kendini göstermiştir. Orhon Türkleri dünyanın dört yanını tayin ederken doğuya bakarlardı, böylece sağ yan-güney, sol yan-kuzey olurdu. Moğol yazı dilinde sağ yan-batı, sol-yan-doğu sayılmaktadı. Bu farkı Moğollarla Türkler arasındaki ırki hususiyetlerden ileri gelen fark saymağa hakkımız olmasa gerektir. Doğan güneş kültü ile bağlı Doğu kültü muhtelif kavimlerde geniş ölçüde yaygın olmuştur; bu kültün izlerini gerek Hindo-Avrupai ve gerek Sami kavimlerin dillerinde bulunuyoruz. Çin kaynakları Orta-Asya'nın muhtelif menşeli kavimlerinde bu kültün bulunduğunu kaydetmişlerdir. Türklerin ataları sayılan Hunların Hakanı doğan güneşe tapmak için her sabah karargahından çıkardı; her halde Türk olmıyan "Doğu barbarları" (dun-hu), Uhuanlar yuvarlak çadırlarda yaşarlar ve çadırlarının kapıları doğuya karşı idi. Dini ayinlerde, bilhassa defin merasiminde yüzü güneye çevirme adeti, malum olduğu veçhile, Çin'de ve Çin nüfuzu altında bulunan kültür sahalarında, mesela Kore ülkesinde, müşahede edilmektedir; buna göre Doğu kültünün Çin kültürü tesiriyle giren Güney kültü tarafından sıkıştırılarak bozkırlardan çıkarıldığını tahmin etmek tabii olur. Güneye tapma adetini biz, göçebe kavimlerden ilk önce Hıtay'larda, yahut Çinlilerin tesmiye ettikleri gibi Kidan'larda görüyoruz. Kidanların yükselmesinden ve Çin tipi devlet kurmalarından çok önce telif edilen "Kuzey hanedanı tarihi" ne göre bu kavim ataları şerefine kurban sunarken "bütün kış ayları süresince güneye bakarak yiyiniz" derlerdi. Bu kayda bakılırsa Güney kültünün Moğolistan'da yayılması Kidanlar hakimiyeti devrinde (X - XI. yüzyıllarda) başlamış olmalıdır.

Çengiz Han zamanında bu kült Moğollara tabi bütün bozkırlarda devletin resmi kültü olmuştu; bir zamanlar Moğol imparatorluğu çevresine giren bütün Orta-Asya Türk ve Moğol göçebeleri çadırlarının kapıları şimdiki zamanda güneye karşı olmadığını sanmak güç olur. Güney kültünü kabul ederken Moğol hanlarının kendi kavimlerinin dini görüşlerine dayanıp dayanmadıkları meselesi izah edilemiyor. Doğan güneş kültünün yalnız Türk kavimlerine mahsus olmayıp Moğol Şamanizminde de bulunduğuna dair işaretler vardır. Moğollar hakkında ibn-ül - Esirıc "güneş doğduğu zaman ona taparlar" diyor; Ban-zarov "Kara din" yani Şamanizm hakkında yazdığı eserde aym sözleri söylüyor. Moğol Imparatorluğu'nun kurulmasiyle meydana gelen siyasi ve kültürel hareketlerin dışında kalan Türk ve Moğol boylarında Doğu kültünün izlerini bugün dahi buluyoruz. W. Rad-loff'un müşahedelerine göre Altaylılar kurban ettikleri atın başını doğuya çevirirler; Seroşevskiy'in verdiği malumata göre Yakutis-tan'ın hücra yerlerinde evlerin kapıları muhakkak doğuya karşı açılır; Şamanist Buryatların kapılarının doğuya karşı konulduğunu B. E. Petri söylemektedir. B. Vladimirtsov'un bana anlattığına göre yaşıyan Moğol lehçelerinde dört ciheti ifade eden kelimeler Moğol yazı dilindeki anlamlarından başka anlam ifade ediyorlar; barun (yani sağ taraf) kelimesi yazı dilinde batı manasına geldiği halde bazı Moğol lehçelerinde Orhon Türk yazıtlarında olduğu gibi, "güney" demektir.

Budizmin tesiri altında Moğolistan'da Şamani adetler, bilhassa defin merasim ve ayinleriyle ilgili gelenekler pek çabuk kaybolmuştur. XVII. yüzyılda, yani Budizmin kabulünden sonra, Sanan-seçen'e göre, Çengiz Han'ın ak evi (burada ancak bir ev, yani bir çadır zikrolunuyor), yeni bir yere "dost prensler" ülkesine nakledilmiştir. Bu yer, Huan-he ırmağının kolu olan Ulan-moren ırmağına dökülen Çjamnak çayı olsa gerektir; şimdi, burada, "büyük ecen horo" teşkil eden iki ak ev (çadır) bulunuyor ki, bu horo kültü Potanin tarafından tavsif edilmiştir m. Burada "altın ehram"ın naklinden bahsolunuyor; Schmidt'in kaydına göre bu ehramda Çengiz'in yahut başka bir hükümdarın kemikleri bulunduğu metinden anlaşılmıyor. Schmidt bu münasebetle Tibet'te Buda azizlerinin kemiklerini ihtiva eden altın ehramları zikrediyor ki, bu adetin Budizm karakterine işaret etmek istiyor. Çengiz Han'a ait kemiklerin bir rivayete göre bakır, bir rivayete göre gümüş tabut içinde, arka taraftaki çadırda muhafaza edildiğini G. Potanin'e söylemişlerdir. Gentey dağının güney tarafında -ihtimal ki Kamala'nın puthanesi bulunan yerde- 1654 yılında kurulan bir Buda manastırı vardır. A. M. Pozdneyev, Gentey dağlarına her yıl saygı töreni yapıldığını, bunun için de burada posta istasyonu kurulduğunu söylüyor; bu törenin tavsifini Moğolistan'a dair yazılan edebiyatta bulamadım, her halde bu törenin Çengiz Han'ın hatırası ve gömüldüğü yer ile bağlı olacağını sanmak güçtür.

Menguyü-tszi milellifi başka bir yazılı kaynaktan alarak Batı Moğolistan'da, Sagarı dağının yamaçlarında, Kobdu ırmağı yakınlarında bulunan bir taş heykel hakkında hikaye naklediyor:

güya bu Çengiz Han'ın heykeli imiş. Bu "Moğol halk elbisesi giymiş bir insan heykeli" idi. İnsan heykellerine (Moğolca hoşo-çulu) dair G. N. Potanin tarafından toplanmış malumata bakılırsa bu heykel şimdi yerinde yoktur (Dayin-gul gölünün güneyinde bulunan Dayin-Batır heykelini mezkur heykelin aynı saymak mümkün olmasa gerektir). Eğer bu heykeli Moğol hanlariyle ilgisi varsa (ki çok şüphelidir). Çengiz Han'a değil, burada hükümdarlık eden Ügedey torunlarından birine ait olabilir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERDE VE MOĞOLLARDA DEFİN MERASİMİ MESELESİNE DAlR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 21:02

Moğolistan dışında kurulan han kurukları İslam tesiri altında Moğolistan'da Budizm tesiriyle unutulanlara nazaran, daha çabuk unutuldular. Bunlara dair malumat pek azdır. Ekseriya kurukların durumu hakkında hiç birşey söylenmeden yalnız hanların gömüldükleri yer gösterilmekle iktifa olunuyor; ancak Vassaf, galiba yanlış olarak, Moğol adetince dahme, yani türbe yapıldığını söylüyor. Altın - Orda hanlarının gömüldüğü yer olarak Ural (Yayık) ırmağının aşağı kıyısında bulunan Saraycık şehri gösterilirdi. Tohtogu Han'ın defni hakkında Ebülgazi'nin söylediklerinden anlaşıldığına göre Moğol hanları daha İslamiyeti kabul etmelerinden önce burada gömülürlerdi. 1333 yılında buradan geçen İbni Batuta, Han mezarlarından bahsetmiyor. 1580 yılında Saraycık şehri Rus Kazakları tarafından tamamiyle tahrip edildi, hatta ölüleri mezarlarından çıkarıldı. Nogayların Ediğe ve Toktamış destanlarında bulunan Saraycık hakkındaki mısraa P. Falev dikkatimi celbetti; bu mısrada İlanların Saraycık şehrinde gömüldükleri ve han kemiklerinin mübarek ve dokunulması yasak olduğu söylenmektedir. Sonraları Müslüman olan hanlar müşrik atalarının mezarları üzerine islam tipinde türbeler yaptılar. Mesela Buharalı Abdullah Han'ın 1582'de Sarısu ve Uluğdağ bölgelerine yaptığı seferin tavsifinde Cuci Han mezarı zikredilmektedir. Tarihi rivayetlerin böylece tahrif edilmesinden ötürü defin merasimine ait islam milelliflerinin eserlerinde getirilen Moğolca terimlerin tam anlamını tayin etmek çok güçtür; bu terimlerin anlamları şimdiki Moğollara dahi malum değildir. Mesela, Arab Filolog'da AJI (mezar) anlamına gelen , yahut Evliya Çelebi Seyyahatnamesi'ndeki mezarlık anlamına gelen bu gibi terimlerdendir.

Bozkırlarda en son olarak müşrik tipinde yapılan yapı obo denilen (taş ve toprak yığınından ibaret) höyüklerdir ki bilhassa Moğollarca bu kült sayılmaktadır. Malum olduğu veçhile bu oboların çoğu defin töreni ile ilgili olmayıp ancak yol belgesi olarak yapılmışlardır; ekseriya dağ geçitlerinde bulunurlar. Bu obolardan tek bir tanesinin yapılışı hakkında tarihi malumata malik bulunuyoruz: Mirhond'un hikaye ettiğine göre Uluğ Bey 1425 yılında Orta-Asya Moğollarına karşı yaptığı seferde Buralgu denilen yerde, "işaret vazifesi görmesi için, yüksek ve sağlam bir yapı yaptırdı ki Türkler buna Obo diyorlar". Bununla beraber obo kelimesinin kurgan defniyle bağlı olduğunu gösteren misallere de rastlanır; mesela, Velihanoğlu'nun verdiği malumata göre, Uluğ tagın batı kısmındaki Ediğe kayasının tepesindeki "idige Obası" denilen oba idige'nin mezarı sayılmaktadır; mümkündür ki oba terimini hazanda taşnine'lerle bağlı görmüşlerdir. W. Sapojnikov Kara İrtiş ırmağının doğusunda vaki bir yere, seyahatini tavsif ederken, "iki taşnine" heykelini zikrederek bu heykellerin "bu mahallerin "Kara Oba" tesmiye edilmesine sebep" olduğunu söylüyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir