Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Eski Türklerde ve Folklorda "Ant"

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Eski Türklerde ve Folklorda "Ant"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 20:35

ESKİ TÜRKLERDE VE FOLKLORDA "ANT"

I. ANT KELİMESİ


I . "Ant" kelimesi bütün İslam-Türk kabilelerinde müşterektir.
Şamanist Türklerden Yakutlar "andıgar", Çuvaş'lar ise andiçmek yerine "antah-" derler. Eski ve yeni sözlüklerde "ant" ve "andagar" kelimesi arapça "half" yemin kasem; farsça sukend; almanca Eid, Eidschwur kelimeleriyle izah edilmektedir.

Mahmut Kaşgari "and" kelimesini Arapça harf ile izah ediyor. Bugün kullandığımız "andiç-" yerine "andık-" kelimesini veriyor ki, bu kelime çağdaş Türk lehçelerinden altaylı Tölös'lerde "beraet kazanmak, şüpheyi izale etmek" anlamına gelir. Maniheist Uygurların da "andiçmek" yerine "andık-" kullandıkları bir tövbe duasından anlaşılmaktadır. Bu filoloji araştırmalarından anlaşılıyor ki, eski devirlerde "ant" kelimesi daha çok yaygın olmuştur.

II. TARİHTE ANT TÖRENİ

2. Eski Türklerin andiçme töreni hakkında tarihi malumat M. Ö. I. yüzyıla aittir. Bu malumat Hun (H'yung-nu) hakanı Huhanye ile Çin elçileri Çan ve Mın arasında akdedilen karşılıklı dostluk ve kardeşlik muahedesi münasebetiyle Çin vakanüvisleri tarafından kaydedilmiştir.

Bu muahedeyi teyit eden and formülü rahip Hyacinth tarafından şöyle tercüme edilmektedir:

"Han ve Hunlar bir sülale teşkil ederler: nesiller boyunca birbirini aldatmaz, biribirine saldırmaz, hırsızlık vukuunda biribirine bildirirler. Hırsızları cezalandırırlar, zararları öderler, iki taraftan birine düşman saldırırsa askerleriyle yardım ederler. Bu andı kim bozarsa Tanrı'nin cezasına çarpılsın, nesiller boyunca bu andın cezası altında inlesin." Çin elçileri Çan ve Mın, Hun hakanı Huhanye ve boy başbuğları, No-Şuy ırmağının doğusundaki Hun dağı'na çıktılar ve bir beyaz at kurban kestiler. Hakan seferlerde kullandığı (en değerli) kılıcını eline alarak ucunu şaraba batırdı ve bu antlı şarabı Tileçi hanı''nın kafa tasından yapılmış kapla içti. Çan ve Mın, Çin'e döndükten sonra saraydaki devlet adamları böyle bir ağır ant yükü altına girdikleri için elçileri tekdir ettiler ve bu anttan kurtulmak için Tanrı'ya kurban sunmayı teklif ettiler.

VIII. yüzyıla ait olaylardan bahseden yine bir Çin kaynağı Uygurlarla Çin komutanı arasında yapılan bir andlaşma töreni'ni şöyle tavsif ediyor:

Çinli komutan şöyle dedi:

"Tan sülalesinden Gök oğluna onbin yıl; Uygur hakanına da onbin yıl. Her iki hükümdar karşılıklı barış içinde bulunsunlar-, hangisi bu sözleşmeyi bozarsa savaşta canı çıksın, soyu sopuyok olsun."

Ant şarabı getirildiği zaman Uygur başbuğları "senin andınla ant ediyoruz" dediler.
VI. Yüzyılda yaşıyan Avarlar hakanına isnad edilen bir ant formülü Bizans tarihçisi Menander tarafından kaydedilmiştir. Bu ant Bizans ile Avarlar arasındaki sözleşmeyi teyit için içilmiş ant idi.

Menander'e göre, Avar hakanı Bayan şöyle and içmiştir:

"Sava üzerinde köprü kurmakla Romalılara karşı zor ar vermek niyetinde isem ben Bayan mahvolayım; bütün Avarlar mahvolsun; gök üstümüze yıkılsın, gök tanrının ateşli okları bizleri öldürsün, dağlar ve ormanlar başımıza yıkılsın, Sava suyu taşarak bizleri yutsun."

İslam milellifleri, Türklerin görenek ve geleneklerinden bahse-derken and konusuna da temas etmişlerdir. X. yüzyılın ilk yarısında eserini yazan İbn-ül-Fakih'e göre "Türkler bakırdan yapılmış bir put önünde yemin ederler. Putun önünde su dolu bir kap bulunur. Suyun içine altın ve bir avuç buğday atarlar. Kabın altında bir tane kadın şalvarı bulunur. Yemin eden "andımı bozarsam kadın şalvarı giyeceğim olsun, beni buğday gibi biçsinler, yüzüm altın gibi sararsın" der.

XI. yüzyıl milelliflerinden Gardizi Türk karyelerinden bahsederken şöyle diyor:

"...Üçüncü karye (Daluganc(?) bir dağ yakınındadır. Türkler bu dağa taparlar ve bununla and içerler; bu dağ Tanrının makamıdır derler.

Eski Türk görenek ve geleneklerini çok iyi bilen Mahmud Kaşgari temür (demir) kelimesini açıklarken ant formüllerinden biri olan "gök kirsin, kızıl çıksın" cümlesini naklederek Türk and, hakkında şu malumatı veriyor:

"Bu sözün başka bir anlamı vardır. Kırgız, Tabaku, Kıpçak ve daha başka kabilelerin halkı and içtiklerinde yahut alıitlcştiklerinde kılıcı çıkararak yanlama öne korlar. "Bu gök kirsin, kızıl çıksın" derler ki, sözümde durmazsam (yani yalan söylersem) kılıç kanıma bulansın demir benden öcünü alsın demektir. Çünkü onlar demire tazim ederler".

XIV. Yüzyıl bilginlerinden Ebu Hayyan'a göre Türkler yemin ederken "andiçtim" "Sencer başı için", "Sencer gözü için", Sencer canı için" derlermiş.

Bunlara şu malumatı da ilave ediyor:

"Beylik kitabında diyor ki, bizim memleketimizde bu yeminlerden hiçbirini kullanmazlar. Herhangi birimiz yemin edecek olursa kıbıt hesabında yetmiş akdinde (?) büktüğü gibi şahadet parmağını tırnağına yetiştirmiyecek surette büker ve "bu anttır, filan işi yapmadım" yahut "yapmam" der. Bu suretle yalan yere yemin edilmediği gibi yeminden sonra da bozan olmaz. Bu yeminin manası "eğer yalan söylersem bunun gibi kambur olayım" demektir.

1173 (miladi 1759 - 60) yılında Kırgız - Kazaklarla Kalmuk-Torgavut'lar barış antlaşması yaptılar. Bulanık denilen su kıyısında gök kaşka (alnında bir işaret bulunan) boz aygır, kara başlı koç kurban kesip ellerini kana hatırdılar, böylece antlaştılar. O zaman antlaşma böyle olurmuş.

III. FOLKLORDA "ANT"

3 — Kuzey-doğu kavimlerini tetkik eden etnografyacıların "ayı andı" tesmiye ettikleri ant töreni Yakut, Altay, Salcak Türk boylarında tesbit edilmiştir. Ant içecek Altay ayı derisi üzerine oturup burun deliklerini öper; Altaylılar ayının canilere ceza vereceğine inanırlar. Yenisey kaynaklarında yaşıyan Salcak'lar yemin ederken "gün, ay görüyor" diyerek tüfek namlusunu yahut bıçak yüzünü yalarlar. Sonra ayı kafası bulunan kaptan su içip "bu suyu içtiğim gibi ayı beni yesin'' der. Altaylı Telengit'lerde ant içen adam eski zan andan kalma çakmaklı tüfek tutup "işte ay, işte güneş, işte silah! ben bu silahı yalıyorum. Eğer suçlu isem güneşi gözüm görmesin! Bu silah beni öldürsün!" der. Eski zamanda tüfek yerine ok ve yay kullanılırmış.

Yakutlarda en maruf ant "ayı andı"dır. Ant içecek olan Yakut'un evine ayı kafası getirilir ve yanan ocağın önüne konur. Ateş üzerinde bir kapla yağ bulunur. Ant içecek adam ateşe karşı dizleri üzerine oturup "eğer yalan söylersem bu yağ karnımı delsin. Ayı beni yesin. Ayı kafasını ısırdığım gibi o da beni ısırsın". diyerek kafayı ısırır.

O. Busse'nin verdiği malumata göre Yakut'lar da ant töreninde kılıç yahut tüfek gibi silahları öpmek adeti vardır. Buret'ler ise süngü ucunu öperler. Yakut'ların ant formülleri (andagar tıl) bir çok folklorcular tarafından tesbit edilmiş olduğu halde bunlarda her hangi bir silah adına rastlanmıyor. Bu formüllerde ateş, ayı yahut at kafası, muhtelif tanrı ve koruyucu ruhlar zikrolunmaktadır. Yakutların ant formüllerinden en uzunu S.V. Jastremski tarafından "Yakut Halk Edebiyatı Örnekleri" adlı eserinde verilmiştir.

Bu formülün tercümesi şöyledir:

"Bu a'evli ateş babamızın önünde aygır (yahut ayı) kafası üzerine oturarak yukarıdan aş (yemek) dökerek ant ediyorum: yakdığım ateş hiç bir zan.an sıcaklık göstermesin ve yanmasın!

Yer sahibi (ilah) doğan, çocuklar, beslenen hayvanlar lütuf etmesin! Doğan çocuklarımız beşiksiz (harfiyen: "yuvasız"), beslenen hayvanlarımız ağılsız kalsın!
Kara (karanlık) orman sahibi Bay Bar.lalı Toyon iyi avlardan mahrum etsin!
Hotun Ieyehsit hiç bir türlü talih (col) ve kısmet etmesin!

Yaratıcı Ak efendi (Ürüng Ayii Toyan) dedemiz ve Cesegey efendi babamız, eğer ben yalan söylüyorsam, lütuf ettiği evlat ve hayvanlardan mahrum etsin! Eğer söylediklerim yalan ise, gören iki gözüm kör olsun! İşiten iki kulağım tıkansın! Söyler dilimden mahrum etsin! Tutar ellerim tutmaz olsun! Yürür ayağım yok olsun - bende torba gibi sürükleneyim (harfiyen: "sürüklenip kalayım")!

Bütün akranım ve benim gibiler beni tahkir etsinler! Yaşdaşlarım bana küfretsinler!
Bu aydın dünyada (harfiyen: "güneş yerinde") yaşamayayım! Sözlerimin hakikat olduğuna andediyor ve ateşe döktüğüm yemekten yiyorum".

Yine bir Yakut ant formülü V.L. Priklonski tarafından tesbit edilmiştir. Bu formül Şamanlık (oyun) mesleğine yeni kabul edilen genç Şaman'ın kabilesine ve ruhlara doğrulukla hizmet edeceğine dair verdiği anttır ki bir nevi Juramentum promissonum'dur.

V. L. Priklonski'nin verdiği malumata göre, bu tören ihtiyar bir Şaman'ın idaresi altında yapılır. Genç Şaman bir dağ tepesine çıkarılır törene çok halk toplamr. Dokuz delikanlı ve dokuz kız, genç Şamanın sağında ve solunda yer alırlar. Genç Şaman'a şaman cübbesi giydirilir. Eline de at kıllariyle süslenmiş bir asa verilir. İhtiyar Şaman çok uzun olan ant formülünü söyler, genç Şaman da bunları tekrarlar.

Çok uzun olan bu ant formülünün birinci kısmı şöyledir:

"Düşkünlerin koruyucusu, yoksulların babası, öksüzlerin anası olacağıma söz veri-yorum. Yüksek dağ tepelerinde bulunan ruhlara saygı göstereceğime, onlara canla başla hizmet edeceğime and içiyorum. Bu ruhların en büyüğü, en kudretlisi, üç cins ruhlar üzerinde hakim olan, dağ tepe-sinde yaşıyan ve şamanların "Suostugannah Ulu-toyor" dedikleri tanrıya, onun büyük oğlu Uygul-toyon'a karısı, Uygul-hatun'a, küçük oğlu Keke-Çuorantoyon'a onun karısı Keke Çuoran-hatun'a ve bunların sayısız aile üyelerine ve uşaklarına saygı göstereceğime ve hizmet edeceğime ant içiyorum. Bu ruhlar insanlara türlü hastalıklar gönderirler; ben bu hastalıkları sarı at kurban ederek iyi etmeğe söz veriyorum...".

4. İslam-Türkler arasında şer'i kaza makamları asırlardan beri fıkıhın kabul ettiği yemini tatbik etmişlerdir. Bununla beraber eski ant gelenekleri, İslam Türklerin hayatında ve folklorunda derin izler bırakmıştır. Hele eski Türk boy teşkilatını muhafaza eden Kırgız-Kazaklar çok eski ant müessesesi geleneklerini son yıllara kadar muhafaza etmişlerdir. Şeriatçı hocalar bu gelenekleri ortadan kaldırmağa muvaffak olamamışlardır. Ancak pek yakın zamanlarda bazı kabilelerde Kuran üzerine camilerde yemin ettirmek adeti yayılmağa başlamıştır.

Kırgız-Kazaklarda andın muhtelif şekilleri etnograflar tarafından müşahede ve tesbit edilmiştir. Bunlardan pek maruf olanları, kılıç, tüfek, b.çak yalamak, çoban değneği (kuruk) ve kamçı sapı üzerinden atlamakla ant içmektir. Andın daha dehşetli olmasını istiyen davacılar müttehemin kefenlenerek mezarda "yalan söylersem canım çıksın!,, demesini teklif ederler. Demircinin körüğü üzerine ant içmek adeti de tesbit edilmiştir.

Kırgız-Kazak'ların eski adetleriyle mücadele eden bir hoca tarafından 1841'de yazılıp 1879 'da Kazan'da yayınlanan bir manzumede. Kırgız-Kazakların "şeriate uymıyan" antları şöyle tavsif ediliyor. "At sürüleri, çobanın değneği ve kılıcının sapı üzerinden atlamaz; demircinin körüğünü ulu sayar, servet ve samarunı körüğün lutfu sanır; iki adam davalaşırsa itham edilen adam ant içerek göğe bakıp tırnağını yalar. Yine "işte şu mezara var, tüfeğe (elini) vur, haksız isen tüfek seni vursun, diyerek tüfeğini ulu sayar".
Silah üzerine ant Başkurt'larda en büyük antlardan sayılır. Silah üzerine yemin etmeğe mecbur edilen suçlu derhal itiraf eder ve ant içmeğe yanaşmaz.

Anadolu Türklerinin ant milessesesiyle ilgili folkloru şimdiye kadar iyi öğrenilmiş değildir. Buna rağmen bazı folklorcularımız tarafından eski ant gelenekleri izlerine rastlanmıştır.

M. Zeki, Konya adetlerinden bahsettiği bir makalede şu malumatı veriyor:

"Yine eski Türklerde bıçak atlamak adeti vardı, büyük teke bıçağı bulunmazsa değnek atlarlardı. Bıçak söylenmesi icab etmiyen en mühim iş için atlanırdı. Ortaya bir kılıç getirilerek bu sırrı saklıyacağım yahut bu işi göreceğimden bu bıçağı atlıyorum" der, atlardı. Bu en büyük yemindi. O iş mutlaka görülür, o sır mutlaka saklanırdı. Bıçağı atladıktan sonra (söz verdiği) işi görmiyen, (sırrı) saklamıyan en adi adam sayılırdı".

Kaynakça
Kitap: ABDÜLKADİR İNAN
Yazar: MAKALELER VE İNCELEMELER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ESKİ TÜRKLERDE VE FOLKLORDA "ANT"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 20:41

"Dede korkut" hikayelerindeki Oğuz kahramanlarının ant formülleri de "kargış"dan ibarettir; mushaf üzerine "el vurup ant içmek" ancak XII. hikayede zikrolunuyor ki, son devirlerde aldığı mana iledir.

Alp Kazan'ın inağı, Beyrek Kazan'a asi olmıyacağına şöyle anı ediyor:

"Ben Kazan'ın nimetini çok yemişim, bilmezsem gözümo dursun! Kara koç kazılık atına çok binmişim, bilmezsem bana tabut olsun! güzel kaftanlarını çok giymişim, bilmezsem kefenim olsun! al bargah otağına çok girmişim bilmezsem bana.zindan olsun!".

"Beyrek and içti: Kılıcıma doğranayım, okuma sançılayım, yer gibi kertileyim, toprak gibi savurulayım sağlıkla varacak olursam Oğuz'a gelip seni helallığa almazsam".

"Oğuz yiğidin öfkesi kabardı: kılıcını çıkardı, yeri çaldı, kertti. Kerttiğim yer gibi kertileyim, toprak gibi savrulayım, kılıcıma doğranayım, okuma sançılayım, oğlum doğmasın, doğarsa on güne varmasın bey babamın kadın anamın yüzünü görmeden bu gerdeğe girsem".

5. Eski topluluklarda "gerçek" ile "yalan"ı "suçlu" ile "suç-suz'u ayırdetmek için "tanrı yargısı"na başvurulurdu. Tanrı yargısının iptidai şekilleri itham edilen adamı dilelloya çağırmak, kızgın demirle yakmak, zehir içirmek ve saire gibi denemeler olmuştur. Tanrı yargısının bu kaba şekilleri Avrupa'da XIIi. asrın sonlarına kadar tatbik edilmiştir. Tanrı yargısının daha mülayim şekli islamiyetin zuhurundan önce Araplarda tatbik edilen mübahale, Türk kavimlerinde tatbik edilen ve mahiyeti itibariyle Arapların mübahalesiyle aynı olan "karganma" (lanetleme)dır. Dava bakıldığı esnada ansızın gelen misafirlerin hakemliğine başvurmak ve onun verdiği karara başeğmek "tanrı yargısı"nın, zamanına göre, en makul şeklidir. Bu gelenek Yakut'ların bir kolu olan Dolganlarda son yıllara kadar devam etmiştir. Kutlu sayılan misafirlerin hakemliğine müracaat edildiğini biz kendimiz Kırgız-Kazaklarda müşahede ettik.

En eski devirlerde "ant" kelimesi bir yabancı ile kardeşleşme ve dostlaşmayı teyid için yapılan töreni ifade etmiştir; bugünkü anladığımız mefhumu ifadeye yarıyan bir terim olarak kullanılması çok sonraki devirlere aittir. Gerek tarih kayıtlarından ve gerek folklor materyallerinden pek açık olarak anlaşılmaktadır ki, eski devirlerde "suçlu" ile "suçsuz"u "gerçek" ile "yalan"ı ayırdetmek için "Tanrı yargısı"na müracaat edilirken "ant içmemişler", fakat "karganmışlar" yani kendi kendilerinin, evlatlarının, soyu sopunun üzerine tanrının lanetini (kargışını) çağırmışlardır. "Yalan söylüyorsam gözüm kör olsun, evladımın ölüsünü öpeyim!..." gibi "ant"lar eski devirlerde tatbik edilen kargışın kalıntılarıdır ki, bugün ancak folklor materyali kıymetini haizdir.

"Tanrı yargısı"na müracaat edilirken "kargış" İslamiyetten önceki Arap yeminlerinden biridir. Araplar buna mübahale yahut ibtihal derlerdi. Necranlı Hıristiyan Araplarla peygamberin İsa hakkındaki münakaşaları münasebetiyle "mübahale" Kur'an'da zikredilmiştir. "Mübahale" karşılıklı lanetleşme (kar-ganma) demek olup Araplar böyle yapılan lanetleşmenin yalancının boynuna geçeceğine inanırlardı. Bu inanma Araplarda ve Türklerde olduğu gibi muayyen bir kültür merhalesinde, başka kavimlerde de olmuştur. Mesela Islavlarda yemin manasını ifade eden Klyatva kelimesi de aslında "kargış" demektir.
Yukarıda naklettiğimiz ant formüllerinin hepsi "kargış"lardan ibarettir. Eski devirlerde buna "ant" denilmemiştir.

IV. EN ESKİ DEVİRLERDE ANT

6. En eski devirlerde "ant" yukarıda zikrettiğimiz veçhile, yalnız devletler, kabileler veya şahıslar arasında yapılan kardeşleşme ve dostlaşma törenini ifade etmiştir.

Bu tören, Türk folklorlarındaki tavsiflerinden anlaşıldığına göre, şöyle olurdu:

İki yabancı kardeşleşmeğe ve dost olmağa karar verirlerse soydaşlarının huzurunda kollarını keserek bir kaba (ant ayağına) kanlarını akıtırlar. Aralarına kılıç, ok veya başka bir silah koyarak bu kaptaki kana kımız, süt veya şarap karıştırarak beraber içerlerdi. Sonra silahlarını yahut atlarını veyahut hemşirelerini değiştirirler, böylece "antlı adaş" olurlardı. Moğol devrinde bu törenle dostlaşmış olanlara "anda" denilmiştir. "Anda" terimi Türk lehçelerinden ancak Kırgızcada (dünür)" kelimesiyle birlikte "kuda + anda = kudanda" ( = dünür + kardeş), Kırgız-Kazakça'da "kudandalı" (= dünür olanlar şekillerinde muhafaza edilmiştir.

Bu "ant töreni" hakkında ilk malumat Milat'tan önce V inci asırda Herodot tarafından verilmiştir. Bu malumata göre İskitler ant içerken kendilerini hafifçe yaralarlar, kanlarını bir kaba damlattıktan sonra silahlarını o kana batırırlar ve her iki taraf dualarını [ant formüllerini olacak] tekrarlıyarak bu kaptan içerlerdi.

Milat'tan sonra II. asırda yaşamış olan Samosatlı Lukian, İskit Tok-sarid'i (Toxaris) şöyle konuşturuyor:

"[İskitlerde] dost olarak biri seçildiği zaman beraber yaşamağa, gerekirse biri başkası için ölmeğe büyük ant yapılır. Gerçekten de biz böyle yaparız; parmaklarımızı keserek kanımızı bir kaba akıttıktan sonra kılıçlarımızın ucunu bu kana batırarak bu kaptan içeriz. Sonra bizi hiç bir şey ayıramaz". lskitlerin dostlaşma (anda) törenlerinde görülen kan karıştırma unsuru Türk boylarında tarih boyunca devam etmiştir; hatta Osmanlılar devrine ait edebiyatta kan yalaşıp dost olma motifine rastlıyoruz.

II. Bayazıt devri şairlerinden Mesihi'nin Ali Paşa hakkında yazdığı mersiyede:

Subhudem bir acep uğraş oldu
Her taraf lagze-i s ab aş oldu
Dil paşa ile peykarı-i adu
Kan yalaştı ve kardaş oldu

Birinci Selim devri şairlerinden Ahi'nin bir şiirinde:

Okların can almağa tirinle yoldaş oldular
Sinelerde kan yalaştılar karındaş oldular

Osmanlı İmparatorluğu'na giren islavlarda, bilhassa Bulgarlarda, kan yalaşıp kardeş olma adeti, papazların yasak etmelerine rağmen son zamanlara kadar devam etmiştir.

Gerek bu tarihi malumattan ve gerek folklor materyallerinden açık olarak anlaşılıyor ki, en eski devirlerde ant ancak dostluk ve kardeşlik kurmak için tatbik edilmiştir, kargış ise gerçekten yalam ayırt etmek için yapılan müstakil bir tören olmuştur. Bununla beraber ant törenleriyle yapılan dostluk ve kardeşlik kargış formülleriyle de teyit edilmiş olacak ki, sonraları kargış töreniyle ant töreninin karışmasına sebep olmuş ve forgtj'tan ibaret olan törene de ant denilmiştir.

Kabile teşkilatının çok kuvvetli çağında antlı dost olma töreni fertler arasında değil, fakat boy başbuğları tarafından kabilelerinin iştirakiyle yapılırdı. Böylece iki boyun kanları ve silahları birleşmiş olurdu. Manas destanının kahramanlarına göre antlı dostlar "göğüslerinde canları, ağızlarında dilleri-sözleri, gemlerde atları, bohçada giyimleri bir (yani ortak) olan" kimselerdir. Kırgız'lar bu gibi dostlara "antlı adaş" derler ki, eski Türkçede "andlıg adaş" denirdi.

"Moğolların gizli tarihi" Temuçin'le Camuha'nın dostluklarını hikaye ederken onlara şu sözleri söyletmektedir: "Kadim zamanki ihtiyarların sözlerini duyduk. Buna göre, dost olan kimselerin hayatı ve canı bir olur. Onlar birbirini terketmezler, birbirinin hayatını korurlar".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ESKİ TÜRKLERDE VE FOLKLORDA "ANT"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 20:41

V. TÜRLÜ ANT TÖRENLERİNDE GÖRÜLEN UNSURLARIN İZAHI

7. a) KAN:


Kardeş veya dost olmak istiyenlerin kanlarını bir içkiye karıştırıp içmeleri eski antlaşmanın en önemli şartlarından biri olmuştur. İptidai zihniyete göre kan ve can aynı şeydi; kanları birbirine karışan kimselerin hayat ve ölümleri de birbiriyle bağlanmış olduğuna inanılırdı. Bundan dolayıdır ki kardeşleşme andı töreninde kan en önemli unsur olmuştur. XVIII. yüzyılda Şamanist Kalmuk-Torgavut'larla yaptıkları barış antlaşmasında müslüman Kazak-Kırgızlar bile kurbanlık koyunun kanına ellerini batırmak suretiyle, bu kan karıştırma adetini sembolik olarak yerine getirmişlerdir. Bir Yakut hikayesinde tasvir edilen sadakat anında da kan unsurunu görüyoruz. Bu hikayeye göre kendisini uşaklığa teslim eden bir Yakut, sadakatle hizmet edeceğine ant içerken, kemikten yapılmış bıçağiyle serçe parmağını kesiyor ve kaniyle kayınağacı kabuğuna ant işaretini yapıyor. Kan yalaşıp kardeş olma adetinin eski Osmanlı edebiyatındaki yankısını ve papazların mücadelesine rağmen, Bulgarlarda son zamanlara kadar devam ettiğini yukarıda zikrettik.

b) SİLAH:

Kılıç, yatağan, mızrak, balta, ok Türklerin gerek "anda" ve gerek "kargışlı ant" törenlerinde görülen en önemli unsurlardır. Folklor materyallerinden anlaşıldığına göre Türklerde dostlaşma andı yalnız silah üzerine de olmuştur. Manas destanının devamı olan Kan Yoloy destanında "bir okunu çekti, aldı, aralarına koydu -kıyametlik dost oldular", denilmektedir. Galip kahramanın kılıcı altından geçmek de itaat ve sadakat andı sayılmıştır. Oğuz beyi Beyreg'in düşmanı Yalancı oğlu Yalıncuk "...Beyreg'in ayağına düştü, kılıcı altından geçti, Beyrek dahi suçundan geçti".

Çoban değneği kılıç, yay, ok, balta, bıçak, son zamanlarda tüfek ve başka silah ve aygıtların ant töreninde birinci derecede önemli unsur sayılmaları iptidai toplulukların istihsal hayatlarında oynadıkları rollerle izah edilebilir. İptidai insan için bunlar yalnız alet değil, fakat bir koruyucu ve besleyici ruhu temsil eden fetişlerdir; her aletin kendine mahsus bir koruyucu ruhu vardır. Yalan yere ant içilirse bu koruyucu ruhun darılacağına inanılırdı.

c) KARŞILIKLI HEDİYE ALIP VERME:

Silah at,giyim v.b. nesneleri değiştirme adeti Türk ve Moğolların anda törenlerinde en önemli unsurdur. "Moğolların Gizli Tarihi" Temuçin'le Camuha'nın ilk dostluklarını şöyle anlatıyor: "İlk defa aralarında dostluk (anda) tesis ettikleri zaman Temuçin onbir yaşında idi. O zaman Camuha, Temuçin'e karaca bacağından elde edilmiş bir oyun kemiği (aşık) vermiş ve Temuçin'den de, içine kurşun dökülmüş başka bir oyun kemiği (aşık) almış, bu suretle dost olmuşlardı". Her ikiside büyüdükten sonra kuşaklarını değiştirmek suretiyle dostluklarını tazelediler. Oğul ve kızlarını evlendirme (dünürlük) suretiyle kardeş olan Buret' ler kuşaklarım değiştirerek birbirini öperler; böyle dünürlük tesis etme adetine "böhö andaldaha", yani "kuşak değiştirme" denir. Aynı zamanda Buretlerde "anda"-dost demektir. Halhas'larda ise "anda" müessesesi tamamiyle unutulmuş, "anda kelimesi ancak "değiştirme" manasına gelen "andaldaqa" kelimesinde muhafaza edilmiştir.

Aym adet Bulgarlarda da tesbit edilmiştir. S. Bobçev'in verdiği malumata göre iki Bulgar kardeşleşmek isterse şimşir ağacı dallarından buket yaparak birbiriyle değiştirirler. Sonra kollarını kanatarak yalaşırlar. Hediyeler alıp verme (birşey değiştirme) ile dost ve kardeş ("anda") olma adetinin İskit ve Türk kavimlerinin egemen oldukları sahada çok yaygın bir adet olduğu anlaşılmaktadır. Bu adetin eski "anda" törenine giren unsurlardan biri olduğuna hükmedebiliriz.

d) BİR NESNEYİ KERTME:

Dede Korkut hikayesinde tesbit edilen Oğuz andında kılıçla yeri kertmek adetini gördük. Manas
destanının kahramanlarından Almanbet düşmanlarından öç alacağına ant içerken "bıçağıyle yere çapraşık çizgiler çizdi, bıçağını tekrar kınına soktu". Aynı motifi Ediğe destanında da buluyoruz. Toktamış handan öç alacağını anlatmak için elindeki yoğurdu dilim dilim kesti ve karıştırdı. Oğuzların beşik kertme yavuklu tabirlerindeki kertme kelimesi ele "anda - dünür" olma adetinin cari olduğu devrin hatırasıdır. Eski zamanda Yakutlar dostluklarını bir ağacı kertmekle teyit ederlerdi M. Ağacı yahut yeri kertmenin ant ve sadakat unsuru olduğunu tarihi kayıtlar da teyit ediyor. Orta-Asya kavimlerinden Wuhuan'lar hakkında Çin kaynağı şu malumatı veriyor: "Bunların adetinde sadakati göstermek için kertilmiş çubuk kullanılır. Yazıları olmadığı halde kimse ahdine aykırı hareket etmeğe cesaret edemez".

e) AYI KAFASI VE DERİSİ:

Altaylıların ve Yakutların ant (kargış) töreninde görülen bu unsurlar totemcilik devrinden kalma adettir, iptidai zihniyete göre, totem canileri, yalancıları sevmez, onları cezalandırır. N. Haruzin'in verdiği malumata göre "totemleri kaplan olan Bengal Santal'ları en muhteşem ant törenlerini kaplan derisi üzerinde yaparlar". Bütün kuzey kavimlerinde ayıya karşı saygı gösterme adeti vardır. Bu adet Sibirya Taygalarından Norveç köylülerine kadar yayılmıştır. Altaylılarda ve Yakutlarda ayı adı tabu sayılan kelimelerdendir; yakutlar ayıya öbüge (büyük baba) yahut tıa toyono (dağ efendisi), Altayhlar da aba (baba), kayrahan (büyük han) derler. Totemci kuzey kavimlerinde ayı Bengal Santallarının kaplanı yerini tutmuş olsa gerektir.

Yakutlar ayı kafası bulunmadığı zaman at kafası üzerine ant içerler.
Bu da Yakutların menşeleri hakkında söyledikleri bir efsane ile izah olunur. Bu efsaneye göre Yakutların ilk ataları yarısı at yarısı kişi şeklinde bir yaratık olup gökten inmiştir. Umumiyetle Türk kavimlerinde atların kafatasları yere atılmaz, fakat bir sırığa geçirilerek dikilir. Bu adet Altaylardan ta İstanbul'a kadar gelmiştir. Çin kaynaklarına göre aynı adet Gök Türklerde de vardır. Eski Türk şamanlığında at kafatasının mübarek nesne sayılmış olduğu şüphesizdir.

f) TIRNAK YALAMAK:

Bu adet şimdiye kadar ancak Kırgız-Kazaklarda ve Lobnor Türklerinde tesbit edilmiştir. Bu adetin izahı güçtür. Her halde bu adet tırnaklı (yırtıcı) bir totem üzerine yapılan kargış andı töreninin yankısı olsa gerektir. Bazı kuzey uluslarında ayı pençesi ve dişleri üzerine ant içme adetine rastlanmıştır.

Muhtelif ant törenlerinde müşahede edilen bu eski unsurlardan anlaşılıyor ki, iptidai devirlerde ant (yani dostluk ve kardeşlik tesisi için yapılan tören) ve kargış (yani gerçek ile yalanı ayırt etmek için yapılan tören) iki ayrı müessese olmuştur. Sonraları birbirine karıştırılmıştır. Mukaddesat üzerine ant içme adeti yayıldıktan sonra kargış formülleri ancak folklorda muhafaza edilmiştir. Bununla beraber Şamanist Türklerde kargış son yıllara kadar "tanrı yargısı" mahiyetini "ant" ismi altında muhafaza etmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir