Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türk Mitolojisinde ve Halk Edebiyatında Kadın

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Türk Mitolojisinde ve Halk Edebiyatında Kadın

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 20:22

TÜRK MİTOLOJİSİNDE VE HALK EDEBİYATINDA KADIN

Türk, dünya yaradılışı mitolojisine göre kainat yaratılmadan evvel alem, talay yani denizden ibaret idi. Bu alemde yalnız Kayra Han Ulgün ata vardı. Ülgün ata yalnızlıktan usanmıştı. "Ne yapayım? ne yaratayım" diye düşünüyordu. "Önünde ne varsa tut!" ilhamı doğdu.

O vakit denizde "Akine" yani beyaz anne göründü:

- "ittim - bitti!" = yarattım oldu!" de! dedi kayboldu. Ülgün Ata, Akine'den işittiğini tekrar etti. Bütün benliği "ittim-bitti!" ilhamiyle doldu. Artık kainatı yaratıyordu. İşte milli Türk dünya yaradılışı efsanesine göre erkek ve kadir-i mutlak olan merhametli Ulgün Ata tanrı bu güzel kainatı Akine'den aldığı ilham ile yarattı. "Akine" olmasaydı erkek tanrı Ülgün Ata ilhamsız kalır, hiç bir şey yaratmağa muktedir olamazdı.

Ahlakın esası olan doğruluk ve metaneti de Ulgün Ata Akine'den öğrenmişti:

"Var olan şeyi yok diyen, yok olur; hiç bir vakit bu şey olamaz deme!"...

Ulgün alemine muhalif olan karanlık tanrısının ismi Erlik olması dikkati çekicidir. Bu alemde kuvvetli ilaheler yoktur. Ufak ilaheler olsa bile, gayet ehemmiyetsiz kuvvetlerden ibarettirler. Bu ilahelerin vazifesi insanların yolunu şaşırtmak, maskaralık etmek gibi çocukça alaylardır. Nur alemi olan ülgün aleminde ise kuvvetli ilaheler vardır. Orhon abidelerinde ismi geçen merhametli Umay bu güne kadar Şaman Türklerde çocuklar ve hayvan yavruları hamisi olarak takdis olunur. İl inesi İnkey ve Ana Maygıl nur aleminin kuvvetli ilahelerindendir. insanların saadet ve refahını temin eden aile tanrısı Ateş ilahedir. (Ot-ine, ot ana, Ot ine ailenin daimi hamişidir) Şaman duası ve himnlerinin en samimi ve şairane olanları bu ilaheyi takdis eder.

Ecram-ı semaviye içinde en merhametlisi ve hayatın menbaı olan Güneş de ilahe (Gün ine)dir. Hayatımızda güneşe göre ehemmiyeti çok olmayan soğuk yüzlü Ay ise ilah (Ay Ata) dır.

Türk dünya yaradılışı efsanelerinde dokuz seciyeli, yalan söyler yılan gibi zehirli tek kadın vardır. Targın Neme (tik adem)i Südün arun (mukaddes yer) den çıkaran bu kadının belasıdır. Fakat bu efsanenin yahudi, hıristiyan ve İslam hilkat-i alem rivayetleri tesiriyle vücut bulduğu aşikardır. Milli Türk mitolojisi kadınlığı takdis ediyor. Şaman ayinlerinin bazısına evli kadınların iştirak hakkı yoktur. Bunlar uzaktan seyrederler. Kızların ise erkeklerden farkı yoktur. Evli kadınların büyük merasime iştirak edememesi ekzogamia usulü hükümferma olduğundan dolayı-kabile tanrısına yabancı kadın sayılmasından olabilir. Kazak-Kırgızlarda dışarıdan alınan kadın kabilenin yahut obanın büyük babası mirası olan ev- çadırın ateş yakılan yerinden yukarı geçemez. Çünkü bu evde ceddiala'nın ruhu bulunduğuna inanılır. Dışarıdan alınan kadın -gelin- bu ruha hürmete mutlak mecburdur. Halbuki kabilenin kızlarının yahut şeriat usulünde kabile içerisinden alınan kadınların ceddiala ile münasebetleri erkeklerden farklı değildir.

Şaman Türk kadınlarının büyük ayinlere iştirak edemeyişi de, son zamanlardaki gibi, necs sayıldıklarından değil, belki kabile tanrısı (ekseriya ceddiala) huzuruna gelinin hürmeten çıkmamasından ortaya çıkmış olması pek muhtemeldir.

Altay silsilesinde kadın adını taşıyan bir dağ vardır. Bu dağın garip bir hali var, ki dağdan hava değişmelerinde ağlar gibi bir ses gelir. Bu dağ, Altay Türklerinde kadın hakkında söylenen bir çok şairane destanlara mevzu olmuştur. Bu destanlarda kadının sadakati, harpte öldürülmüş zevcine ağlaması, tanrıdan kıyamete kadar ağlamak için dağ yapması ricaları terennüm olunur. Bu Kadındağı Altay Türklerinin kadınlık şerefine diktikleri bir abidedir. Tepeleri daima karlarla kaplı kadının siyah bulutlar, dumanlar altında kaldığım gören, ağlamasını işiten her Altaylı Türk kadınlığının sadakati ve nihayetsiz muhabbeti önünde secde eder.

Umumen Altay destanlarında kadınların mevkii büyüktür. Kahramanlar karısının yahut hemşiresinin sadakat ve gayreti sayesinde ölümden, felaketten kurtulur. Destani kahramanların denilebilir, ki hepsi annelerinin yahut hemşirelerinin terbiye ve nezaretinde büyürler.
İlk yol gösteren hamileri anne yahut hemşireleri olur.

Kadın, at ve demir kahramanlarının daimi yoldaşları ve kuvvet menbalarıdır. Altay destanları hakkında araştırmalarda bulunan Prof. Katanoff bu noktaya ayrıca dikkat etmiştir.

Karakırgızların Manas destanlarında kadın evin talih ve namusunun muhafızı olarak tasvir edilir. Kahramanları, ciddiyet ve soğuk kanlılıklarını kaybederek namussuzca bir iş yapacakları dakikalarda kadın kurtarır. Kadın sözüne kulak asmadığı gün kahramanın ölümüdür. Kadının sadakatinde ve aile yuvasına muhabbetinde hiç hudut yoktur. İl içinde kadın namusunu lekeleyecek dedi-kodular kadının mevkiini sarsamaz. Kocasının vefatında çok genç dul kalan kadınlar evlenmekten imtina ediyorlar. Türk yasa ve töresine göre kadın kabilesinin malı olmasına rağmen tekrar evlenmek istemeyen kadınlar icbar edilmiyorlar. Belki ölmüş kocasınının haiz olduğu bütün hukuka varis oluyorlar.

Kazak - Kırgızların Koblandı destanındaki kadın bir ilahe, bir hamidir. Kahramanın dünyada en büyük arkadaşları kadın ile atıdır. Atına hitap ederken kadını hakkında "senin sevgili annen! bizim sevgili annemiz!" diyor. Koblandı bütün zafer ve galebelerinde kadınına ve onun beslediği ata medyundur.
Başkurt ve Kazak - Kırgızların "Kuzukörpeç ve Bayan" destanlarında kadın bir melek olarak tasvir olunur. Kadının gösterdiği fedakarlıklara nazaran erlerin fedakarlıkları aşağı kalıyor. Bazı rivayetlerde güzel bayan sevdiği için kurban oluyor. Bazı rivayetlerde Kuzukörpeç bayamn fedakarlığiyle muradına nail oluyor. Umumen Şarki Türk halk edebiyatında kadının mevkii büyük ve muhteremdir. Maamafih kadınlık şeref ve namusuna hiyanet eden kadının cezası da dehşetlidir. Çapkın kısraklar kuyruğunda cezalarını buluyorlar. Fakat böyle kadın gayet seyrek bulunur.
Oğuz Türklerinin destanı olan Dede Korkut'da kadın mevkii dikkati çekicidir.

Prof. Barthold bu eser hakkında yazdığı makalede diyor ki:

"Destanda kadınların içtimai mevkii yüksektir. Birden fazla evliliğe bir işaret olsun yoktur. Her bir kahramanın bir kadım vardır.

2 Koblandı destanı hakkında Vambery Çağatay lehçesinde bahsetmiştir. 5 Rus müsteşrikleri tarafından Başkurt "Romeo-Juliet"i denilen bu destanı 1812 yılında rusçaya tercüme edilerek neşrolunmuştur.

Dirse Han evladı olmadığından dolayı karısına çok darılıyor. "Bu ayıp sende midir? bende midir?" diyor, ikinci kadınla evlenmek fikri hatırına gelmiyor... Kadınlara bu suretle muamele ve ali idealizm kaba bedevi hayat realizmiyle uymuyor. Anlaşılan burada "Avrupa, bilhassa romantik Trabzon sarayı tesiri olmalıdır".

Barthold'un son sözlerine elbette iştirak edemiyoruz. Bu yüksek idealizm'i biz Trabzon saraylarından uzakta Oğuzlara nazaran daha ibtidai, kaba hayatta yaşayan Altay Türkleri destan ve mitolojisinde vazıh surette görüyoruz. Dede Korkut hikayelerinde kadın erkeklerin yaptıklarını yapabilmek iktidarına maliktir. Kanturalı'nın evlenmek istediği kız bir kahramandır. "Baba, ben yerimden durmadan o durmuş ola, ben karakoç atıma binmeden o binmiş ola. Ben Kanlu kafir iline varmadan o varmış, bana baş getirmiş ola".

Duha Koca oğlu Deli Dumrul hikayesi yüksek bir şiirdir.
Azrail ile mücadelesinde mağlup olan Deli Dumrul ölmeğe mahkumdur. Deli Dumrul çok yalvardıktan sonra Tanrı Azrail vasıtasiyle "ben onun canını azad ettim. Yerine diğer bir can versin!" dedi. Dumrul babasına müracaat etti, babası mal ve mülkünü bütün servetini feda ettiği halde canını vermedi, can tatlıdır, oğlum! dedi. Annesine gitti. Annesi de can tatlıdır, oğlum! dedi. Nihayet Dumrul ümidini keserek helallaşmak için karısına geldi. Karısı "Ben canımı vereceğim. Azrail benim canımı alsın seni bıraksın!" dedi. Dumrul razı olmadı. Nihayet bunlar Tanrı'ya "canımızı alacaksan beraber al! bırakacaksan beraber bırak!" diye ağlaştılar. Tanrı "bunların muhabbetlerinden hoşlandı. Azrail'e, bunları bırak! o ihtiyar baba ile annenin tatlı canlarını al!" dedi.

Azerbaycan rivayeti olan Köroğlu destanında kadın-Nigar Hanım -hakikaten bir merhamet ilahesidir. Köroğlu gibi dağlarda gezen kır atından başka bir şey sevmeyen bir kahramanın Nigar Hanım karşısındaki vaziyeti tasvir eden sahifelerde (Meclis V) eşkiya kahramanının ruhunda taşıdığı Türk asaletinin tecelliyatını görüyoruz. Zayıflar ile mücadeleden imtina ve tahkire cesaret eden kervan başını affetmesi, Nigar Nanım'ın "sen benimle beraber bulunduğun zaman ta Çambel'e kadar sivrisineği bile rahatsız etmiyeceksin!" şeklindeki emrine itaat etmesi, Köroğlu'nun kadın ve sefahate düşkünlüğünden olmayıp Türk töresinin, Türk ruhunun taleplerine itaatinden olduğu vazıh bir surette görülür. Bu ruhun tecelliyatı (Meclis

VIII) Ahmet Paşa kerimesi Perizad Hanım'ın "Çamlı bel"e götürüldüğü vakit Köroğlu'nun Nigar Hanım'dan utanarak hareme varmaktan ictinab etmesi, onun müsaadesini almadan, düğün yapamaması da, töreye hürmetinin açık delilidir.

Yeni Türk edebiyatında Türk kadınının karakter ve ruhuna seciye ve benliğine ait ne gibi tahlil ve tetkik yapılmıştır; Türk kadım edebiyata ne suretle in'ikas etmiştir?

Bu suallere tenkidi edebiyatımız ne şekilde cevap veriyor, bilmiyorum. Reşat Nuri Bey'in "Çalı Kuşu", "Akşam Çüneşi"ndeki Jülidesi, Şükranı, "Gizli el"deki Senihası, Halide Edip Hanım'ın kahramanları eski Türk kadınının hangi müspet ve menfi seciyelerini taşıyorlar?

Çelik gibi sert eski Türk yasa ve töresi, bir çok dinlerin ve medeniyetlerin tesirleri, kadınlarımızın ruhunda, seciyelerinde ne gibi izler bırakmışlar ve Garbin asri medeniyeti tesirleri ne şekilde tecelli ediyor, bunlar erbabı için tetkike değer meselelerdir.

Türklerin medeniyet ve din değiştirmeleri bazı müverrihlerin naklettikleri gibi kumanda ile olmuş bitmiş vakalardan ibaret değildir. Hanların iradesinde iki yüz bin çadır halkının bir günde İslamiyeti kabul etmesi, bir başbuğ veya Hanın rüyasından sonra memleketinin Buda dinine girmesi gibi haberler Türk yasa ve töresinin asker ve il teşkilatlarındaki sert kaidelerini tavsif yolunda söylenen mübalağalar olabilir. Bu gibi vakalar büyük buhranların yıllarca devamından sonra yeni medeniyetin galebe ve zaferi olarak kabul olunabilir.

Diğer milletler gibi Türklerin de milli ruh ve milli vicdanları vardır. Diğer milletlerde olduğu gibi Türklerin de bir medeniyet ve dinden diğerine göçtükleri devirde kendi dahillerinde mücadeleler, yekdiğerine muhalif olan din ve medeniyetlerin yekdiğeriyle imtizacına ve aralarında tevafuk ve ahenk husulüne kadar, ruhi ve hissi buhranlar geçirdiklerinde şüphe yoktur. Fakat bu mücadele ve buhranlar "yasa ve töre"de mazbut il teşkilatı kaidelerine kul olan Türk milletinde açık bir şekilde belirmemiş olabilir. Çin medeniyetinin istila devresinde Türk elinin ne gibi facialı buhranlar geçirdiğini bize Orhon abideleri söylüyor, İslam medeniyetini kabul ettikleri zamanda da yalnız kumanda ile iş bitmiş değildir. Harezmşah Muhammed ile validesi Türkan Kadın arasında sessiz devam eden mücadelelerin şeriat ile yasa mücadelesi olmadığını kim iddia edebilir ?

Harezmşah Muhammed'in İslam dinine hakiki manasiyle mensup Horasan ve Harezm askerlerine, Türkan Kadın'ın yarım Şamani Kanlı - Kıpçak göçebelerine istinad ettiğine dikkat edilirse her halde burada şeriat ile yasanın, hiç olmazsa, gayri şuuri bir surette çatışmalarını görebiliriz.

Türk milleti dahilinde medeniyetler mücadelesinin feci neticelerinden en büyük hissenin kadınlık hesabına düştüğünde şüphe yoktur.

"Yasa ve Töre" ile İslam medeniyeti mücadelelerinin merkezinde kurban olan tarihi kadın simalarını biliyoruz. Şair-i azam Abdülhak Hamid Bey'in "İlhan", "Turhan" "Tayıflar geçidi" ve "Ruhlar"ına mevzu olan "Bağdat Kadın" bu faciaların tarihte malum ve mazbut olanlarındandır.

Facia, şairin tasvir ettiği gibi yalnız romantik bir muhabbet yahut müstebit Hakanın keyfi bir arzusu meselesi değildir. Türk yasasiyle kurulmuş Moğol devletinin ve hakim unsur olan Moğol ve Türk kütlesinin ruhunda şeriat ve yasa medeniyetleri büyük buhran doğurdu. İlhani devletini sarsan bu mücadele "Bağdat Kadın" "Satı Bey Kadın" "Dilşad Kadın" meseleleri şeklinde tecelli etti.

Hülagü devletinin en son Hakanı olan Ebu Sait Han'ın bütün tarihinin başlangıç ve sonu olan, kendi ailesinin ve Sulduz kabilesinin hailelerine sebep olan, Hülagü sülalesini bir eliyle gömerek diğer eliyle Celair sülalesini meydana getiren vakaların kahramanı nihayet hamam avlusunda koyun gibi kesilip sokağa bırakılan Bağdat Kadın kimdir? Mesele Bağdat Kadın'ın şahsında değil, kimin kızı olmasındadır.

Bağdat Kadın, Allah rızası için Mekke ve Medine yollarını tamir eden, mukaddes toprakta misafirhaneler, kervansaraylar yaptıran kum çöllerinde kuyular kazdıran, Medine'de Cennet ül Baki gibi mübarek bir yerde kendisi için kabir hazırlayan Emir Çoban ile kendi idamına ait Han yarlığı sadır oldukta "Ben yasa ve töre kuluyum. İtaat lazımdır" diyen (Çoban Noyan)ın kızı idi.

Hakan Ebu Said'in "Bağdat Kadın"ı yasa ve töre esaslarına istinaden talep ettiği vakit, şer'i nikahın kudsiyetini tahkir günahından korkan Emir Çoban şeriat namına töre ve yasaya isyan eden kendi oğlu Rum diyarı valisi Timurtaş'ı ayak ve ellerine zincir vurarak Hakan huzuruna götürmüş yasanın en müthiş maddelerinin tatbikini talep etmişti. Bağdat Kadın işte şu Noyan'lık ile "emir"liği, "şeriat" ile "yasa ve töre"leri ve bunların mücadelesinden doğan tezadları ruhunda taşıyan Çoban'ın kızı idi.

Çoban ve ailesinin hailesi İlhaniler devletinin sükutu tarihinde istitrat kabilinden bir vakıa değil, bütün vukuatın ruhu olan milli hars buhranının tecelli ettiği merkez noktasıdır. Türk yasa ve töresiyle İslam - İran medeniyetinin son çarpışmaları Bağdat Kadın, Dilşad Kadın, Satı Bik Kadın vakaları suretiyle İlhaniler tarihine geçti. Bağdat Kadın faciasında biz birinci sima olarak erlerden Emir Çoban'ın şeriat ile yasa arasında samimi bir imanla sallandığını gördüğümüz gibi, kadınlardan da Ebu Sait Han'ın validesi Haciye Kadını görürüz.

Haciye Kadın bir eline şeriat alarak ülema sınıfı ile, diğer eline "yasa" alarak Oyrat ve Celayir Beyleri, saray bakşı ve şamanları ile birleşerek memleketi kaynatıyordu. İşte bu mücadelenin en canlı noktası kadın hukukuna taalluk eden şeriat ve yasa maddeleri idi.

Demek istiyorum ki, pek çok dinleri ve medeniyetleri başından geçiren, bu medeniyet ve din mücadelelerinin daima merkezinde bulunan Türk kadınlığının ahval-i ruhiyesi Batı milletleri kadın-lığından değil, diğer Doğu milletlerinin kadınlığından başka olmalıdır. Garplaşmış Türk kadını, asri terbiyelerine rağmen, ruhunun derin köşelerinde mutlaka bu binlerce yıl tarihin izlerini taşıyacaktır.

Türk milleti tarihin garip değişmelerine ve en büyük buhranlara maruz kaldığı zamanlarda, Türk kadınlığı ruhunun derin ve mukaddes köşelerinde Türklüğü muhafaza etmek kuvvetini bulmuştur. Türk ili, Türk vatanı ve Türk milletini o mukaddes kuvvet yaratmıştır.

Batı medeniyetine geçmekte olduğumuz bu devirde milli hars ve milli ruhumuzun büyük bir buhran geçirmekte olduğuna şüphe yoktur. Fakat Türk kadınının Türk'ün mukaddesatını kalbinin mukaddes mihrablarında muhafaza edebileceğine şanlı tarihi kefildir.

Kaynakça
Kitap: ABDÜLKADİR İNAN
Yazar: MAKALELER VE İNCELEMELER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir