Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İlhanlık dini

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

İlhanlık dini

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 22:11

İlhanlık dini «ak ve kara» tasnifine istinad eder. O halde evvela bu tasnifi tetkik edelim.

I — İKİ TABAKA


Türkler'de ikili tasnifin iki türlü olduğunu görmüştük. Bunlardan birincisi sağ - sol tasnifidir ki, İki Kol namını alır. İkincisi ak - kara tasnifidir ki, iki tabaka ismiyle de adlandırılabilir. İki kol da —sal ile sol— kudsiyetçe birbirinden farklı olmakla beraber, kıymetçe birbirine müsavidirler. Bunlar gibi sağ ve sol kadrolar içine giren bütün mefhumlar böyle değildir. Kelimeler de delalet ettiği veçhile, bu iki mefhum, tamamiyle birbirinin zıddıdır. Mamafih bunların zıdlığı maddi bir zıdlık da değildir. Manevi, kudsi bir zıdlıktır. Kudsiyetçe birbirinin zıddı olan bu iki mefhum, tamamiyle azami sonsuzluk ve asgari sonsuzluk derecesinde bir uzaklıkla birbirinden uzaktırlar.

İki tabakadan ak, rahmani kudsiyeti, kara ise şeytani kudsiyeti ifade eder, yani birincisi müsbet kudsiyetin, ikincisi menfi kudsiyetin ümranlarıdır. Birincisi cemal sıfatının, ikincisi celal sıfatının tecelli ettikleri yerlerdir. Bundan dolayıdır ki, mükafat ilahları ak makule-sine, mücazat ilahları kara makulesine mensuptur.
Eski Türkler'de ruhlara, cinlere Çor derlerdi. İki tabakaya göre iyi ruhlara ak çor, kötü ruhlara kara çor namları verilirdi. (Ak çor'dan Afşar kelimesi, kara çordan'dan karçar, karçhar, Kaçar kelimeleri doğmuştur.) Şimal Türkleri'nde bu tabirler Ak Çora - Kara Çora şekillerinde kullanılmaktadır.

Ruhlar gibi soylarda iki tabakaya ayrılıyordu. Şimal Türkleri, ilden olanlara, yani asillere Ak Süyek, ilden olmayanlara, yani asaletsizlere Kara Süyek derler ki manaları ak kemik ve kara kemik'dır. İlhanlık devrinde hakim sınıfı yalnız kendi ilini asil addeder, onun haricinde olanları asaletsiz tanırdı. Bu sebeple hakim il kendi boylarını, kendisine tabi bulunan yabancı oymaklardan ayırmak için, birincilerin ismine ak, ikincilerin-kine kara sıfatları eklenirdi. Mesela Koyunlular, Bayındır boyuna tabi olan kendi Oğuz boylarına Ak Koyunlular, tabilerine ise KARA KOYUNLULAR namlarını vermişlerdi. Bir il hakimiyetten sakıt olunca, yine kara sıfatını alırdı. Mesela Bulak Budunu Kıpçaklar tarafından esaret altına alınınca ismini Kara Bulak'a çevirmişti. (Kaşgarlı Mahmud). (Deguignes'ye göre bu Bulaklar sonradan «Vulak» Ulah devletini teşkil ettiler). Hıtay Devleti'nin sukutu üzerine, oradaki Türkler'in Kara Hitay namını alarak hicret etmesi iki surette izah olunabilir. Bunlar ya esasen Hitay ilinin kara ulusları idiler, yahut istiklallerini kayb ettikleri için Bulaklar gibi bu sıfatı aldılar.

Kara Kırgızlar, Kara Güne'ler, Kara Kaçarlar - Kara Keçililer de hep bu suretle izah edilebilirler.
Türkler «vecd» ile «kut»u da Ak ve Kara kelimeleriyle ifade ederlerdi. Bugün bile vecdli, sevinçli zamanlara ak gün, kasvetli zamanlara kara gün deriz. Ak akçe kara gün içindir. Vecd veren haberler ak haber, kasvet veren habere kara haber namlarını veririz. Namusu temiz olan kimseye alnı ak, haysiyeti berbad olan kimseye Yüzü kara tabirlerini kullanırız.

Eski Türkler'de şamanlar da iki tabakaya ayrılmıştı. Kara Şaman kasvetli ayinleri icra ederdi. Ak Şaman ise sevinçli ibadetlere rehberlik yapardı. Kurban edilecek hayvanların renkleri de bu ibadetlerin rengine tabiydi. Altay Türkleri'nde semanın mükafat ilahlarına açık renkli hayvanlar kurban edilirdi. Yer altındaki mücazat (cezalandırma) ilahlarına ise koyu renkli hayvanlar kurban edilirdi. Kaşgar'da yeşim taşının ' beyazına ak kaş siyahına /cara kaş namları verilir. (Bunların ve şamanların iki nev'i, sihrin de ak ve kara neş'ileri olduğuna delalet eder. Kızılbaşlar, tarikatın esrarında namahrem olanlara «ağzı kara» yahut karabaş derler.

İlhanlık dinindeki bu ak ve kara makulelerini budun dinindeki garp ile şimalin timsalleri olan ak ve kara ile karıştırmamalıdır. Buradaki «ak» cenubun ve yaz mev siminin, Kara ise şimalin ve kış mevsiminin timsalleridir. Ak şaman'a yazınki denmesi de bundandır. Budun dininde ak ve kara kıymetçe müsavi idiler. Fakat burada birbirinin tamamen tersidir. Budun dininin tekbaşına hakim olduğu zamanda cemiyeti teşkil eden oğuşlar birbirine müsavi bulunuyordu. İlhanlığın hakim olduğu zamanda ise İl'i teşkil eden tiginlerle hatunlar asil, İzin haricinde bulunanlar ise asaletsiz addolunuyordu. Bu sebeple birincilerin hürriyet ve asaleti ak sıfatını, ikincilerin esaret ve zilleti kara sıfatını doğurmuştu. Siyasi hukuka yalnız tiginlerle hatunlar maliktiler. Kara kemikler siyasi hukuktan mahrumdurlar. Demek ki, kudsiyetlerdeki bu farkları, cemiyetteki farklar husule getirmişti.

Ak ve Kara'nın müteradifleri vardır:

Uz, yavuz ve yahşi, yaman gibi, Ak ve kara sıfatları Garp Türkleri'ne mahsustur.
Şark Türkleri AK yerine Gök kelimesini kullanırlar. Bunun sebebi malumdur. Dörtlü tasnifle garbın rengi (AK), şarkın ki ise (GÖK) tür. O halde her ikisi del kendi cihetine timsal olan rengi, rahmani kudsiyetin sembolü saymışdır. Şark Türkleri ilden olanlara «Gök Türk»; reayaya ise (Kara Budun) yahut Kara 5 kemik derlerdi. Cengiz Moğolları da, ilden olanlara (Gök Moğol), reaya-ya Kara Ulus derlerdi. Kara reaya tabiri bu kelimelerin tercümesinden ibarettir (Kara tebaa).
Şark Türkleri, insanlar için (Kara) kelimesini kabul etmekle beraber, ilahlar için (Yağız) kelimesini kullanırlardı. Binaenaleyh Orhun Kitabesi Cemal yahut mükafat ilahına (GÖK TANRI), celal yahut mücazat tanrısına (Yağız Yer) tabirlerini kullanmaktadır.

Altay Türkleri Gök Tanrı'ya Bay Ülken namım verirler. Bu ilah on altıncı kat gökte altın bir taht üzerinde oturur. Yağız yere de Erlik Han namını verirler. Bu da yeraltındaki alt semada, siyah bir tahtın üzerinde oturur. Erlik Han tavsif olunduğu zaman yüzü siyah vücudu si-yah, etinin rengi siyah, elbisesi siyah, hasılı herşeyi siyah olarak tarif edilir. Erlik Han günahkar ruhları ce-zalandırmak için bir katran kazanına atar ki, onun da rengi siyahtır. Sevaplı ruhların gideceği cennetin ismi, aksine (ak)'dır. Cennetliklere, yani cennette oturan de-delerimize (Aktu) namı verilir. Şimal ve Şark Türkleri süte ve sütten yapılan her nevi gıdaya da ak namını verirler. Garb Türkleri, nasıl, ekmeği nimet ve mübarek sayarak yere düşmesine razı olmazlarsa, Şark Türkleri de bir damla sütün bile yere dökülmesini büyük günah sayarlar. Çünkü afc'dır. Üçüncü kat gökteki Süt Gölü nün bir ismide AK GÖZdür. AKDAG'ın ehemmiyetini Buğu Menkıbesi'nde görflük.

Altay Türkleri'nde yer altında Erlik Han'ın bir seması vardır ki, burada siyah bir güneş, daima etrafa siyah ışıklar yayar. Demek ki, semalarıyla, ilahlarıyla, insanlarıyla beraber iki alem vardır ki, biri ak diğeri kara dır. Eski Türkler'de gördüğümüz bu ikitabaka tasnifinin Çinliler de de olduğunu gördük. Çinliler'de, bütün mevcudat (Yang) ve (Yen) Amlarıyla iki zıt makuleye ayrılmıştır.

Çinlilerdeki bu iki tabaka tasnifi, Türkler'deki tasniflerle mukayese edilince görülür ki, Türkler'de iki kol tasnifiyle iki tabaka tasnifi birbirinden tamamiyle ayrı ve müstakil kaldığı halde, Çinliler'de ikisi birleşerek bir tek tasnife girmişlerdir. Yang hem erkek, yani sağ kol, hem de ziya, yani (ak) dır. (Yen) de he mkadm, yani sol kol, hem de zulmet yani (KARA) dır.

Türkler'de, GÜNEŞ dişi, Ay ise erkektir. (Ustureler bahsine müracaat) Çinliler'de ise (Ay) dişi, (Güneş) erkektir.
Çinliler'de, bu iki tasnifin birleşmesi kadın hukuku için gayet zararlı olmuştur. Çünkü kadın zulmet ve atalete, erkek ise ziya ile kudrete müsavi sayılarak aralarında, kaabiliyetçe büyük bir uçurum açılmıştır. (Yang) rahmani, (Yen) şeytani olduğu için, erkek rahmani kudsiyete, kadın şeytani kudsiyete malik telakki edilmiştir. Türkler'de erkek ak, kadın kara sınıflarına dahil edilmiş olsaydı, ne gibi neticeler husule gelmek lazım gelir ise, hepsi Çinliler'de vücuda gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, Çinliler kadına gayet az hukuk verdikleri halde, eski Türkler kadına tamamiyle erkeğe müsavi haklar kabul etmişlerdir. Eski Türk feminizminin esası bu noktada aranmalıdır.
İki kol ve iki tabaka tasnifleri, aynı zamanda iki dini sistemin vücuda gelmesine de sebep olmuştur. Bunlardan birinci sulh sistemi, ikincisi adalet sistemidir.

II — İLHANLIK DİNİ

Mükafat ve mücazat (cezalandırma) Tanrıları'nın iki tabakaya ayrılmasından, İlhanlık dini vücuda gelir. İl dinine «siyasi sistem» denilebileceği gibi, İlhanlık dinine de «ahlaki sistem» namı verilebilir. Çünkü ahlaki vazifelerin müeyyidesi bu ilahların faaliyetleridir.

Altay Türkleri'ne göre, bir çocuk dünyaya geleceği zaman, Bay Ülken oğlu (Yayık)'ı, bu işe memur eder. Yayık, Süt Gölü'nden bir damla alarak bununla çocuğun ruhunu yaratır. Maiyetindeki meleklerden bir yayuçı'yu sevaplarını yazmak üzere bu çocuğa tahsis eder. Bir çocuğun dünyaya geldiğini haber alınca, derhal Erlik Han'da bir Körmüz gönderir. Birincisi çocuğun sağında, ikincisi solunda durur. Birincisi sevaplarını, ikincisi gü~ nahlarını yazar. Bu iki melek, bu adamı ölünceye kadar takip ederler. Vefat edince Körmüz derhal bu adamın ruhunu kaparak yer altına götürür. Erlik Han yer altındaki semada siyah bir taht üzerinde oturmuştur. Onun daha altındaki katta Kazırgan adlı cehennem vardır. Burada bir kazanın içinde erimiş katran kaynamaktadır. Körmüz ruhun günahkar olduğunu Erlik Han'ın huzurunda isbat ederse, onun emriyle bu ruhu kazana atar. Bununla beraber Yayuçı da ruhu yalnız bırakmamış, beraber gelmiştir. Erlik Han'ın mahkemesinde vefat edenin sevaplarını sayarak hukukunu müdafaa eder. Eğer sevabı günahından daha çoksa kazana atılmasına mani olur. Aksi halde kazana atılmağa mahkum olur. Kazan da adaletli olduğu için, ruh bunun içinde, ancak günahı derecesinde katrana batar, günahı nisbeten az ise, gözleri, çehresi dışarıda kalır. Çok ise, yalnız tepesi dışar-da kalır. Bazısı büsbütün batar. Fakat günahı kadar yandıktan sonra, yine yukarıya doğru çıkmaya başlar.

Üçüncü gök'te cennette yaşayan Aktular arasında bunların da cedleri vardır. Bunlar kendi zürriyetlerinin ıztırab çekmesine kayıtsız kalamazlar. Mensup oldukları oğuşun hamisi olan ilaha müraat ederler, ölen ruhlar cennette de dünyadaki boylar, oğuşlar, kollar ve illerden müteşekkil içtimai teşkilat halinde yaşarlar.

Bunlar, yerdeki zürüyetleriyle, hamileri olan ilahlar arasında şefaatçilik de yaparlar. İlahlar Yayık vasıtasıyla Yayuçiyi sıkıştırırlar. Yayuçu, bu adamın günahı kadar yanmasını beklemeye mecburdur. Çünkü cezasını tamamiyle çekmedikçe, başı katrandan dışarıya çıkmaz. Baş meydana çıkınca Yayuçu tepesindeki saçtan tutarak ruhu dışarıya çıkarır. (Eski Türkler'in tepelerinde bir tutam saç bırakmaları bunun içindir. Bu saç olmazsa, ruhu kazandan kurtarmak zorlaşır.) Eski cemiyetlerin hemen hepsinde ruh vücudun şeklinde tasavvur edilirdi. Binaenaleyh ruhun da sahibi gibi, saçlı olmasına şaşmamalıdır. Yayuçu, ruhu ele geçirince uçacak üçüncü kat gökteki cennete, yani (Ak)a getirir. Oradaki Aktulardan akrabaları, etrafında toplanırlar. Kendisine ziyafetler çekerler. Cennetin yanında Süt Gölü isminde bir göl vardır. Suyu Kevser suyu kadar tatlıdır. Yine o civarda Sürve Dağı vardır. Gölde altın sandallarla seyahat ederler. Kıyısındaki sedefli kumsallarda gezinirler. Sürve Dağı'nda da her nevi güzel kuşlar, geyikler, yemiş ağaçları vardır. Burada da avlar, şölenler, at koşuları, oyunlar yaparak eğlenirler. Hasılı burada herkes kendi soyunun, boyunun içinde gülerek, eğlenerek yaşar. Ruhumuz Süt Gölünden geldiği için eski vatanına kavuşmuş demektir. Türkler'in daima mefkureli olması, ruhlarının bu eski vatanı özlemesinden, daima semaya doğru cezbedilmiş bulunmasındandır. Türk, orada yaşamayı kara toprakta sürünmeğe tercih ettiğinden milleti için kolayca hayatını feda edebilirdi. Türk'ün kahraman olmasına bir sebep de budur.

Orhun Kitabesi'nde mükafat ilahına «Üze Gök Tanrı» yani yukarıdaki gök tanrı, ceza ilahına (Asra Yağız Yer) yani aşağıdaki kara yer namları veriliyor. Yakut-lar'da mükafat tanrıları arasında bir ilahe vardır ki ismi (Ayzıt) Keldanilerin (Astarte) sı ve Yunanlılar'ın Afrodit'i (Venüs) gibi aşk ve güzellik ilahesi olduğu halde onlar gibi ismetin düşmanı değildir. Bilakis, ismetin en büyük müeyyidelerinden biridir.

Bir kadın doğuracağı zaman Ayzıt derhal onun imdadına yetişir. Bütün tarla, çiçek, yemiş perilerini maiyetine alarak lohusanın baş. ucuna gelir. Bu perilerin herbirine bir hizmet emreder. Ayzıt perileriyle beraber üç gün üç gece orada kalır. Süt Gölü'nden getirdiği damlayı çocuğun ruhuna damlatır. Bu, mefkure damlasıdır.
Ayzıt lohusayı doğurttuktan ve çocuğu bu mübarek damla ile takdis ettikten sonra, perilerini alıp gider. Fakat, Ayzıt ancak ismetini muhafaza etmiş olan kadınlara bu ihtimamını gösterir. İsmetsiz bir kadına, ne kadar yalvarılsa ne kadar çok kurbanlar kesilse, asla gelmez. İşte Ayzıt'ın bu hareketi ismet için, ehemmiyetli bir müeyyidedir.

Bu ahlaki müeyyide, Ayzıt için yapılan Yaz Bayramı'nda da göze çarpar. Türkler'de ayinlerin ak ve kara nevileri olduğunu görmüştük. Ak'lara Yaz Ayini, karalara Kış Ayini namları da verilir. Hatta ayini icraya memur olan (Ak Şaman)a Yakutça'da (Sayinki) yani (Yazınki) adı verilir. Kış ayinleri kasvetli olduğu halde, yaz ayinleri bilakis ciddi ve sevinçlidir.

Yakutlar'da ak şaman, Ayzıt'a mahsus olan yaz ayinini şu suretle idare eder:

ayin günü sabah erkenden her taraf güzelce temizlenir. Odalara en güzel sergiler serilir. En iyi ve en güzel elbiseler giyilir. En leziz yemekler pişirilir. En süslü sofralar kurularak sevinçli, neşeli yemekler yenilir. Kımızların en alası içilir. Ondan, herkesin yüzü mutlaka tebessümlü, şen neşeli olacaktır. Yemekten sonra, beyazlara bürünmüş olan ak şaman elinde kopuzu olduğu halde gelir. Cinsiyetine dair hiç bir günah işlememiş, ismetinde hiç bir kusuru ol-mayan dokuz genç kızla dokuz delikanlı seçer. Bunları ikişer ikişer, delikanlılar sağda, kızlar solda olmak üzere elele verdikten sonra önlerine geçer, kopuz çalarak, ilahiler okuyarak bu bekarlık ve ismet kafilesini Ayzıt'ın üçüncü kat gökte olan sarayına doğru götürür. Bu yürüyüş, semaya çıkışın bir temsili mesabesindedir. Çıka çıka göğün üçüncü katının kapısına gelirler. Burada ellerinde güküş kırbaçlar bulunan Ayzıt'ın yasakçıları vardır. Bunlar, ismete dair bir günah işlemiş olanları varsa, geri çevirmeğe memurdur. Çünkü Ayzıt, ismetsiz olanların kendi sarayına yaklaşmasına müsaade etmez. Kafile içinde böyle bir günahkar varsa, tabii geri çevrilirler, ötekiler Ayzıt'ın sarayına kabul olunurlar-ve güzel ilahenin huzuruna çıkarlar. Bu ayin de ismetin kutlu bir müeyyidesi değil midir?

Ayzıt'ın halini ilahiler şu suretle tasvir ederler:

«Başında kürkden beyaz bir kalpak, çıplak omuzlarında beyaz kürkten bir posteki, ayaklarında, baldırlarına kadar siyah çizmeler. Bu hal ile bir kayaya yaslanarak uyuduğunu, yahut ormanda dolaştığını görenin nasıl aklı başından gitmez?»

Ayzıt'ın yaz bayramına benzeyen bir bayram, Çinliler'de de vardır. Granet yukarıda zikrettiğimiz makalesinde yen ve yang tasniflerinin menşeini de bu bayramın ayinlerinde buluyor.

Bunu kendisinden dinleyelim:

«Bu karışık mefhumların (yani yen ile yang'ın) eski Çin'in ziraatle uğraşan topluluklarına mensup fertlerin toplandıkları mevsim bayramları esnasında teşekkül etmesi büyük bir ihtimaldir.

Bu toplulakların teşkilatı, esasen işlerin nöbetleşe bir nizamla cinsler arasında fenni bir taksimine dayanıyordu:

Tarlaların kaba işi erkeklere aitti ve çiftçilerin bütün memlekete yayıldıkları yaz mevsimine tekabül ediyordu, kadınlara ise avlunun dört duvarı içinde, evde yapılan ince işler kalıyordu.

Bu işler de herkesin kendi meskenine çekilip kapandığı kışın ortasında, ölü mevsimde yapılıyordu:

Bütün içtimai istihsal, işlerin nöbetleşe nizamına tabiydi.
Kış hayatından, yaz hayatına yahut yaz hayatından kış hayatına geçildiği anlarda gelen bu mevsim bayramlarında, bu teşkilat, kızlarla delikanlıların bir tezatıyla kendisini tecelli ettiriyordu; bunlar, karşılıklı ahenk takımları halinde, bir nöbetleşe terennümler oyunu icra ediyorlardı. Sonra çift çift ayrılıyorlar, mukaddes mevkide toplanıyorlardı.

Herbirisi, aralarında içtimai işler taksim olunan cinsi zümrelerden birini temsil eden karşılıklı ve nöbetleşe ahenk takımlarını birbirine kavuşturan, bu sevinçli oyun cemaatte birlik ve ahenk husulüne sebep sayılan cinsi toplantılarla son bulan bu sevinçli oyun, şüphesiz yen ile yang tasavvurunun temelinde aranılması lazım gelen hayaldir:

Çinsileşmiş makuleler, alemin ahenginin çiftleşmiş umdeleri, biri erkek umde, yaz umdesi, iş, genişlik, ziya umdesi; diğeri dişi umde, kış umdesi, çekilmiş ve gizli faaliyet, inziva, gölge umdesi. Yen ile Yang'ın cinsi toplantısı bayramlar sırasında, sevinçli oyunlar esnasında vukua gelir.

Gölge diye tercüme edilen yen, başlangıçta, dağın şimalinde, ırmağın cenubunda, bulunan bir vadi kısmını ifade ederdi; yang karşı yakayı, dağın cenubunu, ırmağın şimalini ifade ederdi, iki umdeye isimlerini veren, mukaddes mevkiin manzarasıdır. Bunlar bayramdan ve onun timsal olduğu şeylerdendir ki, bütün bünyevi unsurlarını alırlar.»

Çinliler'de ki bu sevinçli oyun, ilk nazarda Türkler'in, genç kızlarla delikanlıların ikişer ikişer elele vererek icra ettikleri yürüyüşü andırırsa da aralarındaki fark derhal ortaya çıkar. Türklerdeki ayin, ismetin bir müeyyidesi olduğu halde, Çinlilerdeki oyun bilakis ismetsizliğin bir saikıdır. Çocuklar arasındaki «Üşüdüm, üşüdüm a benim canım üşüdüm» oyunu da bu karşılıklı ahenk takımlarını andırıyor.

Çinliler çiftçi bir millet oldukları halde, Türkler çoban bir kavim idiler. Çinliler'de cinsi bir taksim imal ve vukua geldiği halde, Türkler'de bilakis her iş ancak erkekle kadının iştirakıyla tamam olabilirdi. Türkler'de kadın, «tabu» değildi. Dahilden izdivaç bunun delilidir.

Kaynakça
Kitap: TÜRK TÖRESİ
Yazar: ZİYA GÖKALP
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir