Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlılarda Şeri-Örfi Hukuk Kavramı Ve Uygulanışı

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Osmanlılarda Şeri-Örfi Hukuk Kavramı Ve Uygulanışı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 20:02

OSMANLILARDA ŞERİ-ÖRFİ HUKUK KAVRAMI VE UYGULANIŞI

Türk ulusu, tarih alanına ilk çıkağı çağlardan günümüze dek geçen 3044 yıldan beri, pek çok yerlerde devletler kuran, bağımsızlığını hiç yitirmeden sürdüren tek ulustur.

Türkler, Çin'in eski kaynaklarının yazdığı ve bu belgeleri inceleyen Batı tarihçilerinin de bildirdiğine göre, I.O. XI. yüzyılda ortaya çıktılar. Ünlü Alman Sinoloğu Wolfram Eberhard, Türk Tarih Kurumu'nca yayınlanan "Çin Tarihi"nde ve profesörlük yaptığı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nce basılan "Çin'in Şimal Komşuları" adlı eserinde Çu'lar İ.Ö. 1050 yılında Çin'de bir hükümdar soyu kurarak, I.O. 247 yılına dek 803 yıl orada egemen oldular. W. Eberhard'ın dediğine göre, bugünkü Kırgız ve Kazak topraklarında akan ve Isık Göl'e dökülen 1067 km. uzunluğundaki bir nehire ve bu nehirin suladığı 62.500 km2, vadiye (Çu Irmağı, Çu Vadisi) adlarını vermiş olan bu Türkler, Çin'e, savaş aletleri ve arabaları, Gök kültüne dayanan güneş ve yıldızlar inancındaki dinlerini getirdiler. Çinliler, bugünkü kültürlerinin ve uygarlıklarının temellerini herhalde büyük ölçüde Çu Türklerinin oradaki bu çok uzun süreli egemenliklerine borçludurlar.

Hükümdarlarıyla ve halkıyla toptan Müslüman bir Türk devleti ilk kez 950'li yıllarda Karahanlılar hükümdar soyu döneminde kurulduğuna göre, Türkler 2000 yıl İslam öncesi bir inanç dönemini yaşadılar. Bu süre, Türklerin İslam'a girişlerinden bugüne dek geçen 1045 yılın iki katıdır.

Türkler İslam'ı devlet dini olarak benimseyinceye dek geçen sürede, ilkel ve kitabi dinlerin pek çoğuna girip çıktılar. Karahanlılar, 950'li yıllarda İslamiyet'i, ulusal din ve devlet dini olarak benimsediler ve bu yıllardan sonra kurulan öteki Türk devletleri hep bu yolu izlediler.

İnsan topluluğunun en zor değiştirdiği kültür öğeleri, ana dilinden sonra dindir. Türklerin, tarihleri boyunca zaman zaman din değiştirmeleri onların akıl, zeka ve kültür düzeyleri geliştikçe, daha iyi bir dini aramalarından ve hoşgörülü olmalarından, akla, mantığa uymayan bir dine bağlanıp kalmamalarındandır.

Türkler onuncu yüzyılın ortalarında İslamiyet'i kabul ettikten sonra bu dinin, sosyal yaşam ve kadın erkek ilişkileri yönünden çok katı olmasından dolayı, bu alandaki eski ulusal özgür düşüncelerini, gelenek ve göreneklerini bırakmamışlardır. Bu nedenlerle Türk ulusu, Arap toplumunun ibadete de yansıyan donukluğunu ve katılığını, yüzyıllar geçmesine rağmen benimseyemeyerek ibadete, müziği ve raksı katmıştır. Mevlevilerin raksı ve neyi, kadınlı erkekli, içkili Bektaşi törenleri bunun açık kanıtıdır. Türklere özgü bu raks, Arap ve Acem mistiklerinin sözünü ettikleri semadan çok değişik türde, içten ve enerjiktir; anlamlıdır.

Öte yandan Türk toplumu, binlerce yıllık geleneksel duyguları ve alışkanlıkları olarak, anası, bacısı, halası, teyzesi, eşi, gelini ve kızının da içlerinde bulunduğu kadına büyük saygı duymuş, onu dışlamayarak, onlardan ayrı bir toplumun sağlıklı olacağını düşünmemiştir. Bu nedenledir ki Anadolu Bektaşileri, Türklerin İslam öncesi yaşamlarındaki kadınlı erkekli, içkili coşkulu törenlerini, geleneklerini bırakamamışlardır. Bu arada şunu belirtmeliyim ki, Anadolu Bektaşilerine Şii-Alevi diyerek İran'daki İmamiliğe benzetmek büyük yanlışlıktır. Onlar, İran Şiiliği'nden (İmamiye, Caferiye) inancından tamamıyla başka inançta ve düşüncededirler. İran Caferiliği'nde kadın, Araplarda olduğu gibi toplum dışıdır, dini törenlere alınmazlar. Türk Bektaşilerin dini inanç ve törenleri, Türk Şamanizmi ile İslamiyet'in karışımı özel bir Türk tarikatıdır. İslam Ansiklopedisi'nde Hacı Bektaş maddesini yazan Fuad Köprülü, Bektaşiliği de bir Türk tarikatı olarak niteler. Zaten, Anadolu Türklerinde İslam öncesi töre ve geleneklerin bir bölümü bugüne dek sürmüştür; örneğin, taş sandukalarda, küplerde bir tür mumyalanma, Selçuklu döneminin sonlarına dek sürmüştür. Alaeddin Tepesi'ndeki camide bulunan Selçuklu prenslerinin, sandukalarında 1930'lu yıllara dek kaldığını biliyoruz. Yine bugün Anadolu köylerinde doğum, evlenme, ölüm gibi olaylar dolayısıyla yapılan törenlerde o eski İslam öncesi dönemlerden kalma pek çok şey mevcuttur.

Osmanlılarda örfi ve şer'i hukuk uygulamaları

İslam dininin öteki dinlerden ayrıcalığı ve en belirgin özelliği onun, Müslüman toplumunun özel, tüzel, kişisel ve kamusal davranışlarının, ilişkilerinin hepsini içine alıp, onları düzenleme çabasında görünüşüdür. İslamiyet bu işi, fıkıh, şeriat vb. gibi terimlerle tanımladığı İslam hukuku kurallarıyla düzenlemeye çalışır; ama, dinin temel kaynağı ve Tanrı buyruğu olan Kur'an'da bu işler için gönderilmiş (vahyedilmiş) olan hükümler elliyi pek geçmez. Olanlar da çok genel anlamdadır. Bunların, ayrıntılara inilerek açıklanması ve onbirlerce yeni hükmün üretilmesi gerekiyordu. Bunları Hz. Peygamber'in ölümünden sonra, önce fakihler denen Peygamber'in yakın arkadaşları (Ebu Bekr, Ömer Ali, Osman ve bunların bu işleri iyi bilen arkadaşları), daha sonraları da ikinci kuşaktan fakihler, yargı işlerini de kadı denen kişiler yapıyorlardı.

Başlangıçta bu kişiler, devletin resmi görevlileri değillerdi. İslam devletinin sınırları genişleyip işler çoğalınca, yer yer, bölge bölge yetkili kişiler atandı. Fetva, sorulan sorunun açıklanmasıdır. Müftü ise bu açıklamayı yapan kişi; kaza da, kendisine gelen davaları çözüme, sonuca bağlamaktır.

Müftü ile kadı arasındaki fark, müftü, şer'i konuları delillerle açıklayıp müdevven (kural) haline getirir. Kadı ise, bu kurallardan, kendisine getirilen olayla, ilgili hükmü bulup uygular, sonuca bağlar. Öte yandan kadı, ülü'l-emrin (emirin, hükümdarın) vekili olan bir görevlidir.

Rahmetli Ömer Lütfü Barkan'ın, Sabri Şakir Ansay'ın, Osman Keskioğlu'nun, İslam hukuku ve Türk gelenek görenek yasaları (kavanin-i örfiye) üzerine yazmış oldukları kitap ve makalelerde görüldüğü gibi, İslam hukuku kurallarının yüzde doksan dokuzdan çoğunun okul, eğitim görmemiş, genel hukuk, sosyoloji, psikoloji, devletler hukuku, ekonomi, fizik, kimya vb. gibi bilgilerden yoksun kişilerce, kendi seziş ve anlayışlarına göre düzenlenmiş kurallar olduğu görülür.

İslam'ın ilk fakihleri, kendilerine sorulan şeyler için tamamıyla kendi düşüncelerine göre hükümler koymuşlardı. Daha sonraki büyük fakihlerin, örneğin Serahsi ve benzerlerinin Mebsut ve öteki adlarla toplananları bir yana bırakırsak, Fetavay-i Hindiye (veya Alemgiriye), Osmanlılarda, Kanuni döneminde de, öncekiler gibi, konuda örnek çözümleri bir araya toplayan, Mevkufati Mehmet Efendi'nin Türkçeye çevirdiği İbrahim Halebi'nin Mülteka'sı, dört, beşyüz yıl müftülerin, kadıların ellerinden düşmemiştir. Bu son eserde 17.000 hukuki sorunun çözümünün bulunduğu söylenir. Eser büyük boy 700 sayfadır (Eski Türkçesi).

Büyük bir çoğunluğu Arap yazarlarının eserleri olan İslam hukuku (fıkh) kitapları ve bunların içlerindeki kurallar, değil ilk Müslüman Türk devletlerinde, XI. yüzyılda kurulan Anadolu Selçuklu Türklerinde bile herhalde pek bilinmiyordu. Bu nedenle Anadolu'da daha çok Türk örf, hukuk ve yasaları egemen ve yaygındı. Bu konuda Selçuklular döneminden kalma yazılı pek bir şey elimize geçmedi, ama Osmanlılar döneminde ve I. Murad yönetiminde, Beylerbeyi Timurtaş Paşa'nın düzenlediği, askeri ve sivil bir yasa örneği elimizdedir. Osmanlı sultanları, ibadet dışındaki hemen hemen bütün kuralları gelenek göreneğe göre (kavanin-i örfiye) düzenlemişlerdir. Ama bunların da şeriata uygunluğu, şeyhülislama onaylatılırdı.

Yavuz Sultan Selim'in (yönetimi: 1512-1520), Mısır'ı ele geçirip halifeliği üstlendikten sonra, İmam-ı Azam sayılıp bütün Müslümanların başkanı sayılışından başlayarak çıkardığı her kararın, her emrin şeriata uygunluğunu şeyhülislamlara "şer'i şerife uygundur" sözleriyle onaylatmıştır. Yavuz Sultan Selim'den sonra başa gelen öteki halife-sultanlar da her yenilik için "şer'i şerife uygundur" fetvasını şeyhülislamlardan almışlardır.

Eski yasaların hükümlerini kaldıran yeni yasalar da, ilk düzenlenişlerinde olduğu gibi "şer'i şerife uygundur" sözüyle her şeyi şer'i şerife, daha doğrusu, şer'i şerifi her şeye uydurma formülü her zaman yapılmıştır.

Padişahların kamu yararına uygun olarak alabilecekleri her önlemin, bu arada, zamanın gereklerine uymak için yapılacak yeniliklerin de şeriata uygun olacağı, öteden beri uygulanmış bir yöntemdir. Bu, ümmet-devlet ve imparatorluk anlayışını benimseterek bu üçlüyü güçlendirecektir.

Biraz önce Osmanlılarda ilk askeri ve sivil yasa dergisinin, I. Murad döneminde Beylerbeyi Timurtaş Paşa tarafından düzelendiğini söylemiştik.
Osmanlı sultanları, her yeni alınan yere "II yazıcılar" denen, bu yeni yerlerin toprak ve halkın geçim, meslek ve sanat durumlarını saptayan kişiler yollayarak "tapu tahrir defterleri" düzenletiyor ve bu defterlerin başına da, o bölgede uygulanacak örfi yani gelenek-görenek yasaları yazılıyordu.

Osmanlılarda kadılar, yalnız şer'i sorunlara değil, örfi hukuka da bakıyorlardı; ancak, düzenlenen örf yasaları için şeyhülislamların "Şer'i maslahat değildir. Ulü'l-emr nasıl emretmişse öyle hareket etmek gerekir" diye yazılar yazmışlardır. Onaylamada böyle bir ibarenin eklenmesine herhalde, hem fetvayı vereni, şeriat dışı ya da şeriata aykırı bir işlem yapıp günaha girmekten kurtarıyor, hem de hükümdara ve onun buyruklarına aykırı davranmış olmaktan korumak için gerek görülüyordu.
Bütün bu sakıncalı hukuki amortisörlere rağmen, Osmanlı tapu tahrir defterlerinin giriş bölümünde yer alan örf yasalarına baktığımızda, şeriat denen İslam hukukuna, dahası Kur'an hükümlerine aykırı pek çok hüküm görürüz. Ben, bunlardan birkaç çarpıcı örnek alarak okuyuculara sunmak istiyorum; Hıristiyanların beslediği domuzlardan, bağ ürünlerinden ürettikleri şaraplardan vergi alınması gibi... Oysaki bunlar, hem de Kur'an yasaklarıyla haramdırlar.

Gelenek ve göreneğe dayalı örfi yasalarla, çok azı Kur'an'da, gerisi İslam hukukçularının düzenlediği şer'i yasaların yan yana yer aldığı Fatih (Sultan Mehmet) Kanunnamesi'ndeki hükümleri incelersek çok enteresan hükümler görürüz. Şer'i hükmün örfi hükme göre yorumlaması bir hükme bakalım. İllegal cinsi ilişkide yani zinada, Kur'an'ın Nur Suresi'nin (24.) ikinci ayetinde, kadına ve erkeğe yüzer sopa vurulması buyurulmuştur. Kur'an'da bu cezanın, zina edenlerin muhsan (evli) ya da gayr-i muhsan (bekar ya da dul) oluşlarına, bu cezanın paraya çevirilip çevirilemeyeceği üzerinde ayrıntı yok. Oysaki Osmanlı hukukunda zina edenlerin, önce evli, bekar ya da dul oluşları ve onların d;ı mali durumları saptanmıştır. Onları, zengin, orta halli, yoksul, çok yoksul olarak ayırıp; hepsine para cezası uygulamışlardır.

Öte yandan, Müslümanların ineklerinden, mandalarından vergi alırken, gayri Müslimlerin besledikleri domuzlardan vergi almamak hak ve insaf duygularına ters düşmüş, bu nedenle onlardan da domuz vergisi alınmış. 1518 yılına ait Bosna Kanunnamesinde iki domuza bir akça alınmış. Oysaki yine aynı yıllara ait bir kanunnamede bir ineğe iki akça alınmış. Domuz vergisi hem az hem de domuzlar bir defada 3-5 yavru doğurur. Osmanlılar, Hıristiyanların ürettikleri şaraptan da onda bir şarap vergisi almışlardır. Bu devlet payını, devletin şarap depolarına getirir ve devletin şarabı satılıp bitinceye dek iki ay, Hıristiyanlar kendi mallarını satamazlar. Buna monopolye tutmak denir. Onlar kendi şaraplarını, devletinki bittikten sonra satabilirler. Bu tür uygulamalar, Osmanlıların ne denli hak ve hukuk kuralları uyguladıklarını çok açık seçik olarak gösterir.

Hz. Peygamber'den sonra yönetimi ele alan ikinci Emir ül-mü'ıninin olan Hz. Ömer (yönetimi: 634-644) de şeriatı, dahası Kur'an hükümlerinin kimini uygulamamış, kimini de değişik biçimde uygulamıştır.

Bunlardan birkaç örnek vermek istiyorum:

Hz. Peygamber'in Mekkeli müşriklerle yaptığı savaşlardan birinde (Huneyn Savaşı) Ebu Süfyan ve onun gibi Mekke ileri gelenlerine İslam'a girmek için bir süre tanımıştı. Bunlara "Müellefe-i kulub" deniyordu. Bu kişilere savaş ganimetlerinden, daha çok ve ayrıcalıklı pay verilmesi Kur'an buyruğu idi. Bu hükmü Hz. Peygamber ve ikinci Emir ül-mü'minin Hz. Ebu Bekr (yönetimi: 632-634) uyguladıkları halde İslam'da yönetimi ele alan üçüncü kişi Hz. Ömer bu payı onlara vermedi. Bundan başka savaşa katılan gazilere, savaş ganimetlerinin beşte dördünün paylaştırılması yine Kur'an buyruğu olduğu halde Hz. Ömer, bu malların taşınabilirlerini onlara paylaştırmış, taşınmaz bölümünü, "bunlarda gelecek Müslüman kuşakların da hakkı var" diye paylaştırmamıştır.

Öte yandan yine Hz. Ömer, yönetimi sırasında, darlık yıllarında, açlık nedeniyle çalınmış olabileceğinden, bu amaçla olabilecek hırsızlıklara sopa cezası uygulamadı; "canı korumak, malı korumaktan önce gelir" dedi.

Burada, el kesilecek hırsızlık suçu konusunun, on dirhem gümüşten daha değerli olduğu durumlarda uygulanabileceğini hatırlatmak isterim. Bu değer ayırımı Kur'an'da yok ama, sonradan İslam hukukçularınca yapılmıştır.

Osmanlı halife-sultanları, devlet bütçesine girip Yeniçeri aylıklarına harcanan bu vergilerden, ki bunlar Kur'an'a göre haramdır, üç ayda bir ulufelerini alırlardı. Çünkü sultanlar, 1 No.lu Yeniçeri sayılırlardı; doğrusu da odur, çünkü ülü'l-emr yani yönetici, maslahatı yani işin gereğine göre karar alır, uygulama yapar. Osmanlı halife-sultanları, yüzde onbeşe kadar faiz alınmasına da cevaz vermişlerdir ve son zamanlarda bunu bir tüzükle halka duyurmuşlardır. 4 Nisan 1887 günlü bu tüzük, "İslam Tarihi" (1993) adlı kitabımızın 479. sayfasında görülebilir.

Kaynakça
Kitap: XII. TÜRK TARİH KONGRESİ
Yazar: TÜRK TARİH KURUMU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir