1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Türkiye'de Nusayriler

MesajGönderilme zamanı: 27 Ara 2010, 03:14
gönderen TurkmenCopur
NUSAYRİLER

Nusayriler Hatay, Adana, Tarsus ve Mersin'de yerleşik büyük bir topluluktur. Nüfusları 1.000.000 tahmin edilmektedir. İnancın kurucusu Muhammed b. Nusayr-ul Abdiyy'in Numayri-dir. (öl. 873) Ancak Nusayriliği sistemleştirip yayan kişi olarak Hamdam (öl. 957) büyük saygı görür.

Nusayriler in kutsal kitabı Kitab el-Mecmu'dur. Nusayriler kendilerini Alevi kabul ederler. Aleviler de Nusayrileri kendilerinden tanırlar. Ancak Orta Anadolu Aleviliğiyle Nusayrilik çok farklıdır. Örneğin Nusayrilerde cem yoktur. Kadın ibadetlere alınmaz. Kendi usullerine göre cami dışında namaz kılarlar, oruç tutarlar. 16 kutsal duaları vardır. Ali ve Hasan, Hüseyin sevgisi onları ilahlaştıracak derecededir. Gökyüzünde Güneş Muhammed, ay Ali'yi temsil eder. Ay'a kötü söz söylemek, aya gidildiğine inanmak birçok Nusayri için günahtır. Aleviler için kutsal olan Hacı Bektaş, Abdal Musa gibi yerlerle ilgilenmezler. Ali, Muhammed, Selman isimlerinin baş harflerinden oluşan AMS inanç şifreleridir. Ali, Hasan, Hüseyin dışındaki imamlara fazla ilgi göstermezler. Haydari ve Klazi olarak iki gruba ayrılır. Klaziler Türkiye'deki topluluğun yaklaşık % 30'unu oluştururlar ve daha tutucudurlar. Suriye'de ise Klaziler çoğunluktadır. Nusayri-ler Suriye nüfusunun % 11-15'ini oluşturur. Hafız Esat Nusayridir.

Nusayrilerin birçoğu kökenlerini Horasan Türklerine dayandırırlar. Kendilerini Harun Reşid'in yerine geçen oğlu Mutasım'ın Horasanlı bir Türk olan annesinin aşiretinin torunları kabul ederler. Kitabımızın Türklük ve Anadolu başlıklı bölümünde Nusayri bölgesindeki Abbasiler ve Bizanslılar dönemindeki Türk yerleşimine dair geniş bilgi verilmiştir.

Nusayrilerin bu Türklerin torunları oldukları kaynaklarca doğrulanmaktadır. Nusayrilerin Türk kökenli olduklarını kanıtlayan bilgiler Türklük ve Anadolu bölümünde ayrıntılı olarak verilmişti. Aynı bilgiler bu bölümde de tekrarlanmıştır.

Prof. Hasan Reşit Tankut 1938 tarihinde yayınlanmış Nusayriler ve Nusayrilik Hakkında isimli kitabında ilginç bilgiler veriyor.
"Nusayrileri tarafsız ve ilim gözü ile tetkik etmiş olan antropolog Felix Von Luschan Nusayrileri Anadolu Alevileri ile birlikte tetkik eder.

Etnoğrafik birlikleri sayıp belirttikten sonra der ki:

"... onların (Nusayrileri kasdediyor) ciddi ve sakin tavırları, somatolojik vasıfları baştanbaşa ve tamamen Lycia (Likya, Antalya ve Hinterlandı) Tahtacılarını andırır. (Tahtacılar Türkmen Alevileridir). Her iki taraf için Sünniler, Alevi adını verirler. Ben bunların kafa endisini aldım vasatileri 85' dir. (2)" Bu vasati ideal Türkmen vasatisidir.

"Bu zat, Tahtacılarda (Antalya taraflarında dağ halkı) kafa endisini vasati 86 bulmuş ve gençlerin açık renkli olduğunu görmüştür. Bu endis ve müşahede Nusayrilerin Anadolu halkından ve büyük Türk ırkının güzide bir şubesi olduğunu ispat için kafi olmakla beraber, müddeilerin ne kadar kötü duygularla hareket ettiklerini ve ilmi, politikaya veya gareze alet etmek için hakikaten ne kadar uzaklaştıklarını tavzihe mecburuz. Türk Tarih Kurumu Asbaşkanı Profesör Bayan Afet'in Bükreşte 1 Eylül 1937'de 17. toplantısını yapan "Congres International d'Anthropologie et d'Archeologie preshistorique" da yaptığı (Une etüde Anthropometripue sur 200 femmes Turques. "en Turquie") adlı komünikasyonundan aldığım şu endisler Anadolu ve Suriye'deki Sünni ve Alevi bütün Türklerin bugünkü ve mazideki ırklarını sarahat ve katiyetle ifadeye kafidir.

Profesör Bayan Afetin 200 Türk kadını üzerinde yaptığı tetkik 85.06 vasatini vermiştir. Bundan çıkaracağımız netice:

Anadoluda ve Hatay'daki Sünnilerin 81-85 ve Alevilerin 85 vasati verdikleridir. Brakisefal olmayan bir camiada bu endisleri bulmak imkan dışındadır. Gerek Anadolu'da gerek Hatay'da Aleviler başkalarıyla evlenmedikleri için onların kafa vasatileri 85'den aşağı düşmemiş ve kendileri de tamamenfort brakisefal kalmış görünüyor."
(sf. 12)

"Burada birkaç kelime ile Samilerin antropolojik vasfından da bahsetmeliyim. Anadolu'da ve Hatay'da endis sefalik 85 etrafında olduğu halde, Arapların umumi endis sefaliği 72-75 arasındadır."
(sf. 14)

Bu bilimsel verilere göre de Nusayriler Türktür ve Sami, Arap ırkından olmaları mümkün değildir. Zaten Nusayrilerin bir bölümü kendileri de Araplığı kendileri de kabul etmemekte ve Türlüklerini savunmaktadırlar.
Nusayrilerin bir bölümü de kendilerini Eti Türk'ü olarak kabul ederler. Nusayrilerin bölgeye Abbasiler zamanında yerleştirilmiş olduklarım doğrulayan ayrıntılı bilgiler Türklük ve Anadolu bölümünde verilmiştir.
Nusayrilerin Abbasiler döneminde yerleştirilmiş Türkler olduğu Halep Salnamelerine İbn-i Batuta, Bertrandan de la Broquire, Prof. D. M. Fuat Köprülü, Taberi Mes'udi, ibn Havkal, Schlumber-ger, Ebi Ami Osman b. Abdullah b. İbrahim al Tarsusi, G. Le Strange, Ramsey, Lebeau'nun eserlerine dayanılarak kanıtlanmıştır,
(bkz. Türklük ve Anadolu, Abbasiler)

Hatta bu Türkleri buraya getiren Türk kumandanların isimleri dahi tesbit edilmiştir. Bunlar Ebu Süleym Ferec el Hadim et Tur-ki, Muhammed b. Sül, El Afşin Haydar, b. Kaus Ebu's Sac. Mübarek et Turki, Zirek et Turki, Boğa el Kebir'dirler.
(bkz. Türklük ve Anadolu)

Hilmi Göktürk, Türk Mührü isimli eserinde pek çok kaynağa dayalı olarak Hatay, Adana, Mersin, Tarsus ve civarında yaşayan halkın Türk kökeni konusunda; şu önemli bilgileri vermektedir:

"Mesudi'de bir rivayetinde Malazgirt savaşından iki asır önce, Tarsus gemileriyle bir kısım VOLGA TÜRKLERİNİN Tarsus kıyılarına çıkarak, o taraflarda yerleştiklerinden bahseder. Nuredini Şehidin babası İmadüddin Zengi'de, Oğuzlar'ın bir kolu olan YIVA'ları Suriye sınırlarında yerleştirmişti. Daha Abbasi Devletinin sultanlarından MUTASIM'ın, gerek Amuriyum ve gerekse Ankara üzerine göndermiş olduğu "büyük ordu kumandanlarından son neferine kadar Türklerden meydana" getirilmişti.

Çok eski tarihlerden beri, Şimali Suriye ve Kilikya havalisi de gayet kesif Türkmen kitleleriyle kaplıydı:

"kezalik miladi 722'de çıkan bir kargaşalığı bastırmak için, bu havaliye Suriye'den gelen OTUZBİN kişilik ordu Türklerden" mürekkepti.

Miladi 760'da, Abbasiler'in bu havalinin asayişiyle vazifelendirdiği bu ordunun da hemen hemen tamamı yine Türklerden teşekkül ettirilmişti. Diğer taraftan Bizans İmparatorlarından Aleksi Kommenos'un Muğla'ya, Andronikos'un Manisa'ya çok sayıda TÜRK OYMAKLARINI yerleştirdiklerini de biliyoruz. Binaenaleyh, daha birçok Bizans İmparatorlarının Türk kollarından BULGARLARI, HAZARLARI, AVARLARI, PEÇENEKLERİ, KUMANLARI, UZLARI kesif kitleler halinde Anadolu'nun muhtelif yerlerine yerleştirdikleri de bilinen hususlar arasındadır. Hele Bizans ve Arap hudut boyları kesif Türk kitleleriyle kaplıydı. Çünkü sık sık Arap ve Bizans mücadeleleri "her iki tarafı da hudut boylarına savaşçı Türkleri yerleştirmeye mecbur etmişti."
(sf. 9,10)

"Abbasi Devletinin sultanlarından Mutasım zamanında gerek Amuriyum ve gerekse Ankara üzerine gönderilen ordunun tamamı da Türklerden meydana getirilmişti. Eski tarihlerden beri, Şimali Suriye ve Kilikya havalisi de gayet kesif Türkmen kitleleriyle kaplıydı. Halep Salnameleri üzerinde kıymetli araştırmalar yapan Sayın H. Fehmi Turgal da bu gerçeği ortaya koymuş ve hatta bu salnamelerde H. 1290'dan 1310 yılına kadar olanlarının Antakya ahalisinden bahsettiğini ve Antakya Müslümanları ile Ermenilerinin Türkçe konuştuğu hususunda bir kaydın da mevcut olduğunu görmüş ve bu itibarla haklı olarak, bu hususa temas eden müellifimizin belirttiği gibi, "Değil Halep'te, o zamanlar İstanbul'da bile Türkçülük bir günah, milliyetçilik bir küfür sayılırken hiçbir iddia gözetmeyerek Halep salnamelerine yazılan bu gerçek ancak intakı hak tabiriyle ifade edilebilir. Çünkü gerek Müslüman Türkler, gerek Gregoryen Türkler ancak Türkçe konuşabilirdi". Ana lisanlarının Türkçe olduğunu gördüğümüz bu cemaatta eski Türkmenlerin birer kalıntılarından başka bir şey değildir. Daha doğrusu hıristiyan olmalarından ötürü, bu Türklere de Ermeni gözüyle bakılmıştır. Buna imkan yok ama, şayet ana lisanları Türkçe olan bu Türkmenleri Ermeni olarak kabul etsek dahi "daha Küçük-Ermenistan krallığının yıkılmasından önce, Şimali Suriye ve Kilikya havalisi gayet kesif Türkmen kitleleriyle kaplanmış bulunuyordu ki bunların büyük bir kısmı daha o sahada Ermeni Devleti teşekkül etmeden, hatta Ermeniler oraya ayak basmadan önce gelip yerleşmişlerdi. Tafsilat için İbni Batuta'nm ilk cildinde bu havali hakkında verilen izahlara, ve İbn Battuta'dan hemen bir sonra o yerlerden geçmiş olan Bertrandon de la Broquiere ve XVII. asra ait Evliya Çelebi'nin verdiği kıymetli malumata bakınız. Eldeki tarihi ve coğrafi vesikalar bu meseleyi layıkıyla aydınlatmaya kafidir". Mesudi'de bir rivayetinde Malazgirt savaşından iki asır önce Tarsus gemileriyle bir kısım VOLGA TÜRKLERİNİN Tarsus kıyılarına çıkarak, o taraflarda yerleştiklerinden bahseder. Hatta Nureddini Şehidin babası İmadüddin ZENGİ'de. Oğuzların bir kolu olan YIVA'ları Suriye sınırlarında yerleştirmişti. Şayet daha eski tarihlere inecek olursak, "miladi 722'de çıkan bir kargaşalığı bastırmak için, bu havaliye Suriye'den gelen OTUZBİN kişilik" ordunun tamamı Türklerden mürekkep olduğu gibi, miladi 760'da, Abbasiler'in bu havalinin asayişiyle vazifelendirdiği bu ordunun da hemen hemen tamamı yine Türklerden teşekkül ettirilmişti. Bu mühim hususları büyük ilim adamı merhum Prof. Dr. M. Fuad Köprülü'nün kaleminden takip edelim."

"Abbasiler zamanında Kilikya'ya gelen İslam muhacirleri arasında, Türkler, orada kesif bir kitle teşkil ediyorlardı. Milli bir an'anelerine riayetle, eski SARUS ve PİRAMUS'a (nehir) Türkistan'daki SEYHUN ve CEYHUN adlarını veren bunlardır. İslam sınırının bekçiliği vazifesini gören ve Tarsus'u merkez ittihaz eden İslam emirleri arasında EBU SÜLEYMAN-AL TURKİ gibi birtakım Türkler de yetişmiş, hatta içlerinde sikke bastıranlar bile olmuştur. Bu saha Nikefor Fokas tarafından zapt olunduktan sonra da (M. 962-965) memleketin sarp köşelerinde Türk kitlelerine tesadüf olunuyordu. Selçuklu istilası buralara tekrar kuvvetli Türk kitleleri gelmesini ve Şimali Suriye ile beraber bu sahanın da son derece gelişmesini intaç etti (Tafsilat için Taberi, Mes'udi, İbn Havkal gibi eski Arap tarihçisi ve coğrafyacıları ile Schlumberger'in Un Empereur Bzantin adlı eserine ve bilhassa Ramazanoğlu'nun, Ebı Amr Osman b. Abdullah b. İbrahim -al Tarsusi'nin Siyerü's-Sugür'una dayanarak yazdığı La Province D'Adana'sına bakınız. G. Le Strange, The Lands of the Eastern Caliphate adlı mühim eseriyle, Ramsey'in Küçük-Asya Tarihi Coğrafyasına ve Le-beau'nun Bizans Tarihi'ne de müracaat olunabilir. Sonraları doğrudan doğruya Anadolu Selçukluları'nin hakimiyeti altına veya metbu'iyyetine geçen bu sahada Ehl-i Salip (Haçlılar), kesif Türk kitlelerine tesadüf ettiler. Türklerin bu sahadaki eskiliklerini ve çokluklarını Ermeni tarihçileri bile inkar edemiyorlar"
(sf. 31,32)

Nusayrilerin aslen Horasan Türkmeni olduğunu belgeleyen önemli bir eser de, Adana eski Belediye Başkanlarından Kasım Ener'in Adana Tarihine ve Tarımına Dair Araştırmalar isimli kitabıdır.

Kasım Ener, Başbakanlık Arşivindeki mühimme ve tapu defterlerini incelemiş 1552 ile 1604 tarihlerinde Adana, Kozan (sis) ve Kadirli (Kars) ve Hatay hailemin etnik kimliğine dair çok değerli bilgiler tespit etmiştir.

Söz konusu mühimme ve tapu defterlerindeki kayıtlardan görülmektedir ki, bu bölge tamamen Türk oymak isimleri, öz Türkçe isimler taşıyan kaza, nahiye, köyler, mahalleler ve cemaatlerle doludur. Kayalıbağ, Tepebağ, Nacarlı, Kınık, Sarucalı, Danışmandlu, Tekelu, Tahtalu, Aydoğmuşlu, Kızıllar vs. gibi.
Aynı defterlerde, bölge halkının etnik kökenine ilişkin bilgiler de mevcuttur. Bunları tek tek değerlendiren Kasım Ener bu bölgedeki Nusayrilerin köken olarak Irak ve Suriye'den gelen Horasan Türkmenleri olduğunu belgelerle ortaya koymuştur.

Kasım Ener'in tespitlerinin kısa bir özeti mahiyetindeki bilgi kitabından aşağıda aktarılmaktadır:

"Brockhaus ansiklopedisi Nusayrilerin 872 yılında İsmaililerden ayrıldıklarını ve bunun üzerine Irak'tan Suriye'ye geldiklerini bildirmektedir. Bu göçün temel nedeni de 847 yılında Halife olan Mütevekkil Alellah ile ondan sonraki Abbasi halifelerinin İslam fırkalarına ve tarikatlere amansız mücadele açmalarıdır. Bundan ötürüdür ki, 11'inci Şii İmam Hasan El Askeri'nin Irak başkenti Sa-marrada eğleşmeye zorlanması ve 873'te vefat etmesi üzerine vekili Nusayr'e bağlanarak ondan isim alan Nusayriler Kuzeybatı Suriye'de Cebel Ansariye'nin (Eski Lukkam-Bargylus dağının) kuş uçmaz, kervan geçmez tepelerine sığınmışlardır.

Cebel Ansariye'de incelemeler yapmış olan Prof. Dr. Ervald Banse (Die Türkei Eine Moderne Geographie eserinde) şöyle demektedir:

Burada oturan insanlar eski Hitit (Eti) tipini bütün niteliklerini korumaktadırlar. Bunların çoğu, sünnilerden gördükleri ağır hakaretten dolayı kendilerini Fellah (çiftçi) diye adlandırmak zorunda kalan, Nusayriler'dir.
Nusayrilerin Irak'tan gelişleri ve Şamanizmi okşayan Alevilikleri göz önünde tutulursa Suriye'den Hatay-Çukurova'ya göçü tercih etmelerinin nedenini ırk sorununda aramak gerekir.

Realite şudur:

Abbasiler devrinde Türkistan'dan Horasan'a büyük akınlar olmuş ve özellikle Mutasım'ın halifeliği sırasında (833-842) Irak Türkler ile dolmuştur. Bunlardan bir kısmı, eski inançları Şamanlığın etkisi altında Tahtacı ve Kızılbaş Türkmenler gibi şia mezhebinin tarikatlarına girmişlerdir. Böylece şia (şii) tarikatinden Nusayriliği benimseyenlerin Kuzey Suriyeli Arap oldukları iddiası yersizdir ve politiktir. Kaldı ki, Kuzey Suriye halkının büyük çoğunluğu Abbasiler, Tolonlar, Hamdanoğulları, Selçuklular, Eyyubiler ve Mısır Türk Memlükleri devrinde yerleşen Türkmen aşiretleri oluşturmuşlardır. Bunun oranını Atatürk, Yıldırım Ordular Grubu komutanı iken 2'nci ve 7'nci orduya gönderdiği 3 Kasım 1918 günlü emrinde belirtmiştir.

Harp dairesi arşivi sayı 5280/4 ve 18 kayıt numaralı bu günlük emrin 2'nci fıkrası şöyledir:

Cebel Seman, Katma Havalisinin Türklerle meskun olduğu ve Halep ahalisinin dörtte üçünün Arapça tekellüm eder (konuşur) Türk olduğu her vesile ile hatırda tutulmalı ve her davada bu, esas ittihaz edilmelidir.

İşte bu gerçeklerle birlikte Kanuni Sultan Süleyman zamanında Nusayrilerin oturdukları Adana köylerinde:

Tokbey oğlu, Dursun oğlu, Sevindik oğlu, Dündar oğlu, Seçilmiş oğlu, Torlu oğlu, Tokşah oğlu, Karabey oğlu ve İlaldı oğlu gibi Türk baba adı taşıyan reaya çoğunluktadır.

Nusayrilerin kurdukları:

Yalmanlı, Dağlıoğlu, Oba, Çandıroğlu, Ada sokağı ve Akkapı ise katkısız türkçedir. Bu kuruluşlar o vakitler çevresinde Türkmen aşiretlerinin kaynaştığı ova kesiminde bulunmaktadır. Çukurova'ya ilk göçen Nusayrilerin buralara yerleşmeleri Araplardan olduğu gibi Türkmenlerden çekinmediklerini, yani aynı kanı taşıdıklarını gösterir. Şurasını da söyleyelim ki, resmi kayıtlarda Nusayri veya Fellah deyimlerine rastlanmamaktadır. Adana şer'i mahkeme sicillerinde3 adları bahçeciler olarak geçmektedir.

Ve bunların içinde de:

Beğendik oğlu, Kaslı oğlu, Topuz oğlu, Boğa oğlu ve Kuyucu oğlu gibi birçok Türk adlıları bulunmaktadır.

Nusayri Alevilerin kendi aralarında Arapça konuşmalarına gelince:

Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra Osmanlı İmparatorluğunun gerilemeye başlayıp bilgisizliğin kök saldığı devirlerde softa hocaların ayırıcı propagandaları, cahil şeyhlerin tarikatı savunmaları yüzünden sünni soydaşları ile kaynaşamadıkları ve toplu kaldıkları için Kuzey Suriye'de öğrendikleri kırık Arapçayı unutmamışlardır. Buna tipik bir örnek, evvelce Atatürk parkının yerindeki mahallede oturan Girit'li göçmenlerdir. Rahmetli Turhan Cemal Berker ile benim başkanlığım sırasında burası istimlak edilinceye dek bu Türk vatandaşlarımız bir arada yaşadıkları sürece hep Rumca konuşmuşlardır. Garipler cemaati dolayısıyla ele aldığımız Nusayri (Alevi)ler konusuna burada son verirken diğer bir başka politik söylentiye karşılık şu açıklamayı yapalım ki, İbrahim Paşa'nın, Çukurova'yı işgali zamanında (1832-1840) getirttiği fellahlar ile Alevi vatandaşlarımızın hiç ilgisi yoktur. Çünkü iyi cins şeker kamışının üretimi için fidelerle birlikte getirilen fellahlar Mısır'lı kiptilerdir. Ve 1980 yılına ait Adana şeri mahkeme kayıtlarından öğrendiğimize göre sayısı pek az olan bu kalifiye tarım işçileri memleketlerine dönmeyerek sünni mezhebine girmişlerdir."
(sf. 30,31,32)

Prof. Dr. Hasan Reşit Tankut 1938'de yayımladığı Nusyari-ler ve Nusayrilik Halkında adlı eserinde Nusayrileri Anadolu'nun ilk Türk toplumları arasında gösterir ve Nusayrileri Etilere bağlar. Buna kanıt olarak da Nusayrilerin Alpin ırkından olduklarını gösterir. Alpini antropologların Önasya'yı yurt tutmuş sonra Avrupa'ya Ada geçmiş bir ırk olarak gösterirler. Prof. Hasan Reşit Tankut Batılıların maksatlı olarak bölücülüğe zemin hazırlanmak için Nusayrileri haçlı kalıntıları, Hıristiyanlar, Arap oldukları görüşünü yaydıklarını belirttikten sonra "Onlar (Nusayriler) "Ne ırk, ne din, ne de kültür bakımından bizden başka insanlardır. Yurtlarının topografyası gibi ırklarının ve dinlerinin karakteristikleri de onların Anadolu'ya bağlı olduğunu gösterir" der. Prof. Tankut Nusayriliği antropoloji, tarih, etnografya ve dini inanç bakımından araştırmış bir bilim adamıdır.

Daha önce de belirtildiği gibi antropoloji bilimini en geçerli ölçütlerinden biri olan kafatası endisine göre 6'sı yabancı 1'i Türk yedi ünlü antropoloğun 10 farklı endis ölçümüne göre Nusayrilerin Türk endisine sahip oldukları kanıtlanmıştır. Sami olan Arapların endisinin 72-75 arasında olması nedeniyle Nusayrileri antropolojik verilerle Arap grupta düşünmek ilmen imkansızdır.

Prof. Dr. Hasan Reşit Tankut bu hükmün aynen Hatay Nusayrileri içinde geçerli olduğunu belirttikten sonra çok önemli bir tesbitte bulunur ve der ki Hatay Alevilerinin konuşmasında hakim fonem Alpin bir fonasyondur. Türkler Alpin ırkta gruplanır, Araplar, Alpin değildir).

Tankut fonem ölçütünün grup kimliği belirlemedeki önemini de şöyle açıklar:

"Fonemler ırkların anatomi ve biyolojisine (somatolojiye) göre karakterlenirler. Her ırkın kendisine mahsus fonem tipi ve katagorisi vardır ki dili sosyolojik tesir ne şekle sokarsa soksun, o fonem tipi kendini daima belli eder" (sf. 15) ve Hatay Alevilerinin

konuşmasında hakim fonemin Alpin (Anadolu) fonasyona tabi olmasına işaret ettikten sonra "Arapça konuşan bir Alevi köyünde bile Arapça konuşulurken dikkat edilirse konuşmanın umumi hafetinde Alpinlere mahsus fonemin hakim olduğu görülür. Bunun sebebi, tekellüm ile ırkın çözülmez bağlarla bağlı olmasıdır" (sf. 15) der. (sf. 14) Dolayısıyla bu kabule göre Hatay Alevilerinin Arap olması mümkün değildir. Çünkü Araplar Önasya ırkı olan Alpin ırk grubuna girmezler.

Prof. Tankut Suriye'nin gerçek yerli halkının Arap olduğu görüşünü de reddeder. Nusayriliği çok iyi incelemiş olan Celal Bayar Üniversitesi tarih bölümü Başkanı Doç. Dr. Mehmet Çelik de 18.10.1998'de Sabah Gazetesinde Nuriye Ak-man'la yaptığı söyleşide Suriye'nin yerli halkının esasında Arap olmadığını, Arapların onlar için "Arabülmuarrebe" yani "Araplaşmış" halk dediklerini belirtmektedir. Doç. Dr. Mehmet Çelik daha da açık olarak "Tarihte Suriye diye bir devlet hiç olmadı. En eski dönemlere baktığımız zaman orada Aramiler, Akadlar, İb-raniler, Asurlular var. Makedonya Kralı Büyük İskender'den sonra Romalılar geliyor. O dönemin hakim kültürü Helenistik. Emeviler edöneminde bile Grekçe resmi yazı diliydi. Arapça halife Abdülmelik döneminde 7. yüzyılda resmi dil oldu. Roma yıkılınca buraya Türkler geldi; önce Selçuklular sonra Memluktular ardından Osmanlılar. Hep Şam eyaleti diye geçer." ... "Arap değildir Suriye halkı" (Sabah 18.10.1998) Özetle Doç. Çelik değil Nusayrileri, Suriye halkını dahi köken olarak Arap kabul etmemektedir. İslamdan önce Hatay denilen mıntıkada Arapça konuşulmadığına Prof. Dr. Hasan Fehmi Tankut da dikkat çeker. Ve bu tesbitine temel olarak pek çok tarihi kaynak gösterir.
Ayrıca Prof. Hasan Fehmi Tankut Gurguma kavminden bahisle bunların Etilerden olduğunu ve ayrıca Hatay halkını İslamın kabulüne ve bilhassa Yavuz Sultan Selim'in şeriat baskısına kadar Hatay halkının Türkçe konuştuğunu savunur ve ekler "Hatay halkının öteden beri Türkçe konuştuğunu is-bat edecek ...vesikalar sayısızsa da bu broşüre onları sığdırmak mümkün olmayacaktır (s. 20) Prof. Tankut bölge halkının sonraki fırkalarını Halaç, Hazar, Yıva Türklerine dayandırır ve ünlü Arap tarihçi Mesudi'den konuyla ilgili bilgiler aktarır.

Sonuç olarak belirtmek gerekir ki, Nusayriler'in Abbasiler döneminde (hyn) Hatay, Adana, Tarsus, Mersin'de yerleştirilmiş Oğuz Horasan Türkleri oldukları hiçbir kuşkuya yer vermeyecek kadar tarihi verilerle kanıtlanmış bir gerçektir.

Nusayriler de Alevi bir topluluk olarak endogamiye sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Grup dışı evliliğe kapalıdırlar. 1000 yıldır ne dışardan kız almışlardır, ne de dışarıya kız vermişlerdir. Nusayriler endogami konusunda Anadolu'daki diğer Alevi gruplardan çok daha katıdırlar. Dolayısıyla, Nusayriler ırki olarak Türlüklerini en saf olarak korumuş bir gruptur.

Dolayısıyla, P.A. Andrews gibi araştırmacıların Nusayrileri tamamıyla Arap olarak tasnif etmiş olması ne tarihi verilere ne de grubun kendi kimlik tanımına uymamaktadır.

Ancak Nusayriler konusunda devletin ve toplumunun bilmesi gereken çok önemli bir konuya değinmek gerekir. Nusayrilerle iç içe yaşayan bölge halkı bu öz be öz Türk gruba asırlardır olduğu gibi bugün de "Arap uşağı" "fellah" demektedir. Bu bakış Nusayrilerde kimlikleri konusunda tereddüt yaratmaktadır. Kendilerini Arap zanneden bir grup Nusayrinin ise Arap kimliğini pekiştirmektedir. Ayrıca bilinmelidir ki "Fellah" kelimesinin anlamı Arapça'da "Arap" değil, "çiftçidir". Tarımla bahçe ziraatıyla uğraşan kimse demektir.

Andrevvs gibi araştırmacıların bilim dışı tasniflerinde Nusayrilerin Arap gösterilmesine göz yumulmaktadır.
Kısacası, Nusayriler dışlanmakta, aynen Zazalar konusundaki yanlış tekrarlanarak başka bir kimliğe zorla itilmektedir.
Bu durum Türkiye düşmanı ve kendisi de bir Nusayri olan Hafız Esaf ın rejimine Türkiye aleyhine kullanabileceği fevkalade müsait bir ortam yaratmaktadır.

Hatay'ı kendi vilayeti olarak gören Suriye her yıl kendini Arap zanneden binlerce öğrenciyi kendi vatandaşı kabul ederek ve çok cazip imkanlarla Şam üniversitesinde eğitmekte Türk düşmam olarak beyinlerini yıkamaktadır.

Celal Bayar Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Doç. Dr. Mehmet Çelik bu çok ciddi tehlikeye önemle dikkat çekiyor ve diyor ki:

"Şimdi kitle halinde (öğrencileri) götürüyorlar. Bugün (orada) 2500-3000 öğrencimiz olduğu tahmin ediliyor... Öğrencileri İskenderun'da bir eğitim vakfının organize ettiği biliniyor. Suriye'nin bu son 10-15 yılda yaptığı şey çok bilinçli bir planın parçası... Bu öğrencilerin kontrolleri ise Nusayri Öğrenci Birliği'nin denetimi altında... Hafta sonlarında Baas Partisi elemanlarınca siyasi eğitime tabi tutulmaktalar. Yakında PKK'ya benzer bir örgütle karşılaşırsak hiç şaşırmayalım" (18.10.1998, Sabah) bu çok ciddi uyarıya sdece devlet olarak değil millet olarak da kulak vermeliyiz. Nusayriler öz kardeşlerimizdir, onları dışlamak bir yana kucaklamalıyız. Onlara "Arap uşağı," "fellah" demekten derhal vazgeçmeliyiz.

Temel çözüm yine doğru bir milli kültür politikasına dayanmaktadır. Milli kültür politikası konusunda aymazca sürdürülen duyarsızlık sürdükçe, Milli Kültür politakasının hayati önemi kavranmadıkça Türkiye etnik gerilim sorunlarını çözemez, aksine bu yanlış politikayla, devlet bizzat kendisi yeni sorunlar yaratır. Bu gerçek, artık, mutlaka idrak edilmelidir.

Kaynakça
Kitap: TÜRKİYE'NİN ETNİK YAPISI
Yazar: Ali Tayyar Önder

Re: Türkiye'de Nusayriler

MesajGönderilme zamanı: 30 Nis 2011, 21:06
gönderen Hataylı

Ben Nusayriyim (Arap Alevisiyim).
Öncelikle Bu yazıda Nusayrilerin inancıyla ilgili yanlış bilgiler var ve onları düzeltip inanç ve itikatları hakkında size bilgi vereceğim.
Nusayriler, Arap kökenli Alevi Müslümanlardır. Nusayriler (Arap Alevileri) Hz. Ali'ye (haşa) ilah demezler. Hz. Ali, peygamber efendimizin vasisi (veziri, yardımcısı), ümmetin ise hak imamı, halifesidir.
---------------------------------------------------------------------------------------

ALEVİ MÜSLÜMANLAR (NUSAYRİLER-ARAP ALEVİLERİ)

ALEVİLİK NEDİR?

Alevilik;
Kaynağını Kuran’dan alan, Hz. Muhammed’in (s.a.a.v.) hadisleri ve Ehlibeyt imamlarının (a.s.) öğretileriyle şekillenen İslam’ın özüdür, sırat-ı müstakimdir. Yani doğru ve hak olan yoldur.

Alevilik, Hz. Ali’nin (a.s.) taraftarı (Şiası) olmak demektir. Onun taraftarı olmak demek Hz. Muhammed’in (s.a.a.v.) taraftarı olmak demektir; yani Allah’ın taraftarı olmak demektir. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) hadis-i şerifte “Her kim Ali’yi severse, beni sevmiş olur; beni seven de Allah’ı sevmiş olur. Ali’ye kim düşmanlık ederse bana düşmanlık etmiş olur.” diye buyurmaktadır. Kur’an, Allah’ın (c.c.) kelamı; Hz. Muhammed (s.a.a.v.) Kuran’ın dili, Hz. Ali (a.s.) de konuşan Kuran’dır. Hadis-i şerifte; “Kuran Ali’yle, Ali de Kur’an’la beraberdir. Kıyamet Günü’ne kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.” diye buyrulmaktadır. Hz. Ali (a.s.) Sıffin’de bir hutbesinde “Konuşan Kur’an benim.” diye buyurmuştur. Kısaca Kur’an, Hz. Muhammed (s.a.a.v.) ve Hz. Ali (Ehlibeyt) (a.s) birbirini destekleyen, insanın doğru yolda yürümesini sağlayan ana kaynaklardır. Alevilik bu kaynaklara dayandığından hak yoldur.

Hz. Muhammed (s.a.a.v.) amcasının oğlu ve damadı olan Hz. Ali’yi (a.s.) çok severdi ve Hz. Ali, kendisine en yakın kişiydi. Tebük Seferi’ne çıktığında Hz. Ali’yi kendi yerine Medine’de vekil olarak bırakması ona olan güveninin bir göstergesidir.

Hz. Peygamberin Hz. Ali’ye olan sevgi ve güvenini belirleyen birçok hadisi vardır. “Ali bedenimde baş gibidir.” ... “Her nebi için bir vasi ve varis vardır, Ali de benim vasiyyim ve varisimdir.” Gadir-i Hum’da; “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” gibi hadislerle Hz. Ali’yi kendisinden sonra vasi olarak tayin etmiştir. Nusayriler, Hz. Muhammed’in (s.a.a.v.) vasiyetini dinlediği ve ona uyduğu için ALEVİDİR.

“Alevilik” Hz. Ali’ye bağlılıktır, Hz. Ali’nin yandaşı olmaktır, Hz. Ali’yi sevmektir, Hz. Ali’yi yüceltmektir. Çünkü Alevilik; Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye olan sevgi, bağlılık ve telkinleriyle oluştu. İslam diniyle beraber Aleviliğin tohumları ekildi. İsim “Müslümanlık” kimlik “ALEVİLİK” olduğu için Aleviyiz.

Aşağıda yazılanlar okunduğunda neden Alevi olduğumuz daha iyi anlaşılacaktır:
“Selman El Farisi” dedi ki: Resûlullah (s.a.a.v.) imam Ali’ye hitaben : “Bu vasim sırrımın yeri ve terk ettikle-rimin en hayırlısıdır.”
(Mizanul-itidal, 1/635)
“Hz. Muhammed (s.a.a.v.) Hz. Fatıma’ya: “Senin kocan dünya ve ahirette seyyiddir. Kendisi ashabım içinde İslam’a ilk gelendir. Âlem içinde en fazla ilme sahip olan ve âlem içinde en kuvvetli hilme sahip olandır.”
(El-istiab,1099 El istiab.1091)

Bir hadisinde (s.a.a.v.); “Dünya ve ahirette bayrağımı Ali taşıyacaktır.” demiştir.
İbni Abbas diyor ki:

“Ali’nin dört özelliği var ki, başkasında yoktur:
1- Kendisi Acem ve Araptan önce Resûlullah (s.a.a.v.) ile ilk namaz kılandır.
2- Her çarpışmada peygamberin (s.a.a.v.) bayrağı onun elindeydi.
3- Başkaları Peygamberi (s.a.a.v.) terk edip kaçtıklarında ancak kendisi sebat edip Peygamber’in yanında kalmıştı.
4- Kendisi Resûlullahı (s.a.a.v.) vefatından sonra yıkayıp kabrine defnedendir.”
(El-istiab, 3/1090)

Selman-ı Farisi diyor ki: Resûlullah (s.a.a.v.) şöyle buyurdu: “Ümmetimden Kevser Havuzu’nun başında bana ilk erişecek olan Ali bin ebi Talip’tir.”
(El istiab.1091)

Hz. Ali’nin bu yüce konumu ile Hz. Peygamberin bu hadisleri, Müslüman insanın "Alevi" olması için yeterlidir. Hz. Muhammed tarafından Hz. Ali’nin bu kadar yüceltildiğini gören ve Hz. Ali’nin faziletlerine şahit olan samimi Müslümanlar "Alevi" ismini aldı.

Muhammed ibn-i Nusayr'in isminden türeyen Nusayri sözcüğünün kendileri için kullanılmasını istemediklerinden Türkiye'de genelde "Arap Alevisi" denir. Nusayri ismini kullanmak istememelerinin sebebi Muhammed ibn-i Nusayr'in sadece Ehl-i Beyt öğretisini yaymış olmasıdır, yani mezhep kurmamıştır.

Anadolu Aleviliği ile benzer yönü sadece Kur'an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt sevgisidir. Caferiyye Şiiliği ile itikadi yönden benzemektedir.

Mezhebin kurucusu ve Muhammed ibn-i Nusayr'in isminden türeyen Nusayri tanımlaması kullanılmaktadır. Ancak, Nusayrilere göre Muhammed bin Nusayr mezhep kurucusu değil, sadece 11. İmam Hasan El Askeri'nin öğrencisi ve Ehlibeyt öğretisini yayan kişidir.
11. İmam Hasan El Askeri'nin öğrencisi Muhammed bin Nusayr'ı (ö. 883) otorite kabul ettikleri için bu adı alırlar. Ancak Nusayriler bu ismi kendileri için asla kullanmazlar.

Dil
Anadilleri Arapçadır. Yaşlı nesil hâlâ Arapça konuşmaktadır.
Türkiye'de ise Hatay'ın katılmasından (1939) sonra doğmuş olan daha genç nesil tarafından Türkçe konuşulmaktadır.
Bugün Arapça ile Türkçenin bir karışımı konuşulur.


İNANÇ VE İTİKAT
Din:
Semavi dinlerin sonuncusu ve en mükemmeli, yüce Allah’ın kullarına hidayet için gönderdiği son Peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) bildirdiği "İSLAM" dır. "Allah’ın yanında din İSLAM'dır” (Ali İmran 19), “Kim İslam’dan başka bir din ararsa onun dini asla kabul olunmayacak. O, ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Ali İmran 85)
İslam: İki şahadete ikrar etmektir. “Eşhedü enla ilahe illellah ve eşhedu enne Muhammeden Resûlullah” demek ve Hz. Peygamber’e (s.a.a.v), Yüce Allah tarafından emredileni tatbik etmektir.
İman: Yüce Alah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, ölümden sonra tekrar dirilmeye, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna kayıtsız şartsız inanmaktır.

Bunun yanında Nusayrilerin inancında usul beştir. Tevhid, adalet, peygamberlik, imamet ve dirilmedir.
Bunları tahmin ve taklitle değil; delillerle, Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber ve Ehlibeyt'in hadisleriyle bilmek gerekir.

1-Tevhid: Nusayrilerin İnancında, bütün âlemi Allah yaratmıştır. Allah yalnız ve tektir, ortağı yoktur. “Onun hiçbir benzeri yoktur. Hem o işitir ve görür.” (Şura 11) Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamberine: “Deki; O Allah birdir. Ululuk onda nihayet bulmuştur. Doğmamış, doğurulmamıştır. Onun hiçbir eşi de yoktur.”(İhlas Suresi)

2- Adalet: Yüce Allah âdildir, hiç kimseye zulüm etmez. “Senin Rabbin hiçbir yerde zulüm etmez.” (Kehf 49) Adaletinin ispatı için de insanlara yalnız ıslahları için emir verir, kötülüklere uğramamaları için de yasak koyar “Her kim iyi iş işlerse kendisi için işler, her kim kötülük yaparsa yine kendine eder, Rabbin kulları hakkında asla zalim değildir.”(Fussilet 46)

3- Peygamberlik: Nusayri inancında, yüce Allah, lütuf ve adaletinden doğru yoldan sapmamaları için kullarına peygamberler gönderdi. Peygamberlerin ilki Hz. Adem’dir. Sonuncusu da Abdullah oğlu Hz. Muhammed’dir.

4- İmamet: İnsanların maslahatları için yüce Allah imamlara ilahî bir makam verdi. Her bir Peygamber vefatından önce kendisine bir vasi tayin etti. Peygamberlerin sonuncusu olan peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.v) kendisi için on iki vasi tayin etti. “Benden sonra 12 halife olacaktır, hepsi Kureyşten dir.”
(Sahihi Buhari 8/105 Sahihi Müslim 3/1452)
Bu imamlar, Peygamberin ümmetine bıraktığı dinî hükümlerin değiştirilmesini ve usulleriyle oynanmasını önlemek için yüce Allah’ın emriyle makam aldı. Yüce Allah İmamları tıpkı peygamberler gibi, insanların kendilerine inanmaları ve tutunmaları için yanılmaktan, hata yapmaktan ve günah işlemekten masum kıldı ve inanırız ki; son zamanda son imam Muhammed el-Mehdi gelecek ve dünyayı nasıl zulüm ve çirkinliklerle dolduysa, adalet ve merhametle dolduracaktır.

5- Mead (Dirilme): Yüce Allah iyilik yapanı iyilikle mükâfatlandırıp, kötülük yapanı da kötülükle cezalandırması için insanları kabirden kaldıracaktır. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de kıyamet gelecektir. Onun kopmasında şüphe götürecek hiçbir şey yoktur. Allah kabirdekileri kaldıracaktır.” (Hac 7)
Yine Kur’an-ı Kerim’de; "Her kim zerre ağırlığında hayır işlerse onu görecek, zerre ağırlığında şer işleyen de onu görecektir.” (Zilzel 7-8)
Nusayrilerin, Kur’an-ı Kerim’de geçen her kelime ve ayete inancı tamdır. “Ey Rabbimiz! Bize indirdiğin kitaba inandık, Resule de uyduk, bu hâlde bizi şahitler ile beraber yaz.” ( Ali İmran 53)

Bu beş madde altında topladığımız ana din usulünde filizler (furu-uddiyn) de vardır. Bunlar;

1- Namaz Kılmak: Günde beş vakit namaz kılmaktır. Vakitleri; öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabahtır.
Bu beş vaktin farz rekâtları on yedidir. Yolculuk ve zaruretler de dört rekâtlı namazlar, iki rekât olarak kılınabilir. İsteğe bağlı rekâtlar ise otuz dörttür. Bunlar (Nafile) sünnettir.

2-Oruç Tutmak: Her yıl mübarek Ramazan ayında Kur’an-ı Kerim’in emrettiği şekilde otuz gün oruç tutmaktır.

3- Zekât Vermek: Yılda bir defaya mahsus her kişi malının zekâtını ehline vermesidir. Miktarı gelirinin yüzde beşidir.

4- Hacca Gitmek: İmkânlar çerçevesinde maddî, manevî ve yol emniyeti olması durumunda ömürde bir defa Mekke’ye gidip Beytullahıl Haram’ı ziyaret ve tavaf etmektir.

5- Cihad: İslam dinini müdafaa etmek, bilmek, öğrenmek, öğretmek ve peygamberlerin izini takip etmektir.

6- Marufa Emir (El-emru bil maruf): Her Müslüman kadın-erkek kendi hükmünde olabilecek Müslümanları (ailesi ve yakınları) iyi ve hayırlı işler görmeye davet etmektir.

7- Münkerlere Yasak (En-nehy anil münker): İnsanları kötü işlerden alıkoymak, haramdan sakınmaya davet etmektir.

8- Elvela (Tevella): Yüce Allah’ın tek olduğuna, Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) onun peygamberi olduğuna inanmak ve Ehlibeyt imamlarına velayet (bağlılık) etmek ve velayet edenine de veli (kardeşlik) olmaktır. Hz. Muhammed (s.a.a.v); “Mümine vazife olan şey Allah’ın velisini bilip ona velayet etmek, düşmanını bilip de düşmanlık etmektir” buyurmuştur.

9- El-bera (Teberra): Yüce Allah’a, Allah’ın Peygamberine, Peygamberinin Ehlibeytine ve imamlara düşmanlık eden herkesi düşman bilmek ve benliğimizi onlardan arındırmaktır.

Yukarıda yazdığımız gibi dine olan itikadımız Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’de geçtiği gibidir. Kur’an-ı Kerim Allah’ın kelamıdır. “Ona ne önünden, ne de ardından batıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye layık olan Allah tarafından indirilmiştir.” (Fussılet 42)

İSLAMIN ŞARTLARI
Hz. Peygamberimizin hadislerinde Hz. Ali’nin şiası (taraftarı) olarak adlandırılmışız. Hz. Muhammed’den (s.a.a.v.) sonra “Alevi” ismi Hz. Ali’nin yandaşlarına (Şiası) verildi. İslam’ı sevenler İslam’ın şartlarını Hz. Ali ile yerine getirmekten büyük haz duymuşlardır. Hz. Ali, Hz. Peygamberden sonra İslam’ın kurallarını hatasız şekilde yaymıştır. Birçok rivayette İslam’ı sevenler namaz kılmayı Hz. Ali’den öğrenmek istemişlerdir. Namaz kılmaktan zevk almak isteyenler de Hz. Ali ile namaz kılmışlardır. Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlara farz kıldığı ve tediyesini emrettiği vecibelere ‘İslam’ın Şartları’ denmiştir. Bu İslamî şartlar beştir.
Aşağıda gösterilen farzlar birinin edası durumunda, eda eden kişinin Müslüman olduğuna işaret eden şartlardır.

İSLAMIN BEŞ ŞARTI
Bu beş farizadan birini veya hepsini ancak Müslüman olan biri eda eder.

1- Kelime-i şahadet getirmek
2- Namaz kılmak
3- Oruç tutmak
4- Hacca gitmek
5- Zekât vermek

1-Kelime-i şahadet: “Eşhedü enla ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü ” (“Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim”)

2-Namaz kılmak: Yüce Allah’ın farz kıldığı İslam’ın şartlarının en önemlisidir. Hz. Muhammed’le (s.a.a.v) ilk namaz kılan Hz. Ali’dir. Kur’an-ı Kerim’de “Namazı dosdoğru kılın, zekat verin, rüku edenler ile beraber rüku edin” (El bakara, 43) der. Ve Kur’an-ı Kerim’de namaza işaret eden ayetler elliden fazladır. Aşağıda namaz kılma şekli gösterilecektir.

3-Oruç tutmak: Yüce Allah’ın farz kıldığı İslam’ın şartlarından biridir. Ramazan ayında oruç tutmak Kur’an-ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Sizden evvelkilere oruç nasıl farz edilmiş ise maziden sakınasınız diye size de öyle farz kılındı.” (El barka 183.) Oruç, Bakara suresinin 185-187. ayetlerinde de zikredilmektedir.

4 - Hacca gitmek: Yüce Allah’ın ömürde bir defa maddi ve manevi gücü olana farz kıldığı İslam’ın şartlarından biridir. Kur’an-ı Kerim’de “Hac” İbadeti için Ali İmran suresinin 97. Ayetinde “Onda apaçık işaretler ve İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren güvenlikte olur. Hac için bir yol bulabilenin Beyti ziyaret etmesi ise, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. İnkâr edenlere gelince, Allah'ın âlemlerde hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.” diye buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de “Hac” konusunda ondan fazla ayet vardır.

5 - Zekât vermek: Yüce Allah’ın farz kıldığı İslam’ın bir şartıdır. Müslüman’ın malından gelirinin yüzde beşini zekât vermesidir. Kur’an-ı Kerim’de: “Namazı dosdoğru kılın, zekât verin, nefsiniz için evvelce ne hayır gönderirseniz onu da Allah’ın yanında bulursunuz.” (El bakara 110) Kur’an-ı Kerim’de zekâtla ilgili yirmi beşten fazla ayet vardır. Burada İslam’ın beş farzı özetle zikredilmiştir.

Şunu bilmek gerekir ki, Aleviler Müslüman’dır. Alevilikleri ise Hz. Ali’ye yandaşlıkları, taraftarlıkları ve sevgileridir. İmam Hz. Ali, Hz. Peygamberin amcasının oğlu, damadı ve vasisidir. İlk iman eden ve Müslüman olan kişidir.
Rabbimiz Allah’tır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir. İmamımız Emiyrül Müminin Ali Bin Ebi Talip’tir. İslam dinine zıt olan bütün dinlerden aklanırız. Dini hükümleri İslam Dini Anayasa’sı olan Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim, sünneti nebevi ve Ehlibeyt imamlarının rehberliğinde öğrenir ve uygularız.
Müslüman Alevi olarak adlandırılan bizlerin itikadı budur. Alevi kardeşimiz bu bilgiler ışığında büyümüştür. Bizleri daha farklı görenlerin basiretleri bizleri bu şekilde görmekle açılacak ve bizi yanlış tanıyan gözlerin önünden
bizi kapatan perdeler açılacaktır.
Bu bilgiler bizim gerçek kimliğimizi göstermektedir. Bu deyimler asıl inancımızı anlatmaktadır. Bin dört yüz yıldır doğrularla haykıran bu Alevilerin sesi duyulmadı. Kendilerini tanıttılarsa da onları duymak istemeyenler duymadı.
“İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdır.” hadis-i şerifi insanların birbirlerini anlayamadıkları ve tanıyamadıkları için söylendiğine işarettir.
Yüce Allah bizleri en doğru ve gerçek yola hidayet etmiştir. Bu doğru yolda dünyanın en kutsal inancına, İslam’ın özüne sahip olmakla onurlandırıldık. Çünkü İnsanlığın en kutsal inancını en yüce kaynaklardan öğrendik. Yüce Allah’ın hidayetiyle Hz. Muhammed’in sünnetiyle, Ehlibeytin rehberliğiyle, Müslümanlığın temelinde Aleviliğimizle ne kadar övünsek azdır. Bu kutsal inanca mensup olmakla dünyanın en mesut ve huzurlu kulları olarak ahirette sevinecek ve bahtiyar olacağız. Yüce Allah’ın ve Peygamberinin emrettiği şekliyle Ehlibeyt ipine sımsıkı tutunmaya ve Aleviliğimizin gereklerini yerine getirmeye yüce Allah bizi muvaffak etsin.
Allah’ın rahmeti; Hakkı görüp Hakka tapanlara olsun.
ALLAH BİZLERİ EHLİBEYT YOLUNDAN AYIRMASIN...

Re: Türkiye'de Nusayriler

MesajGönderilme zamanı: 30 Nis 2011, 22:35
gönderen TurkmenCopur
Ali Tayyar Önder'in yazısındada kanıtlandığı gibi, Nusayriler Horasan Türkmen soyundan geliyorlar. Ve ayrıca Aleviler zaten sizin dediğiniz gibi Hazreti Ali'ye ilah demiyorlar, böyle birşey yalanın en büyüğüdür. Bende Aleviyim, Türkmenim, soyum öz Türk'tür, dinimde öz İslam'dır, peygamberimde Hazreti Muhammed'dir(S.A.V.)!!!

Alevilerin Hazreti Ali'ye duyduğu büyük sevginin tek nedenide zaten Hazreti Muhammed'in(S.A.V.) devamı olan Hazreti Ali'ye(hem Amcasının Oğlu hemde Damadı) Arap kültürüne sahip bu Yezid toplumu tarafından yapılan haksızlıktır. Yani Aleviler'in Hazreti Ali sevgisinin anlamı, sırf "güç hırsı" yüzünden Hazreti Ali'yi katleden Arap kültürünü değilde Hazreti Muhammed'in(S.A.V.) Kültürünü desteklemektir.

Yıllardır CIA ajanlarının Aleviliği bölme projeleri yüzünden sizin gibi insanlar, Aleviliği yanlış anlıyorlar. Alevilik, Müslüman olan Türk Milliyetçilerin Mezhebi olmuştur yüzyıllardır. İslam'dan önce Türklerin dini Şamanizm'di. Atalarımız 10.-11. yüzyıllarında toplu şekilde İslam'ı seçtikten sonra Alevilik Mezhebi oluştu. Bu geçiş, Alevi Mezhebinin kökenidir, ve Alevilik İslam Dinine mensup olan(yani öz Müslüman olan) vede eski Şamanizm Dinini artık bir Kültür(Türk Milliyetçiliği adına) olarak devam ettiren Türklerin Mezhebidir. Yani, Aleviliğin Araplıklı herhangi bir alakası yoktur.

Sizin aşiret isminiz nedir? Buna göre sizin Türkmen olup olmadığınıza bakabiliriz ayrıca.