Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Dilde Türkçülük

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Dilde Türkçülük

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 01:31

DİLDE TÜRKÇÜLÜK

1 - YAZI DİLİ VE KONUŞMA DİLİ


Türkiye'nin milli dili "İstanbul Türkçesi"dir; buna şüphe yok!

Fakat, İstanbul'da iki Türkçe var:

Biri konuşulup da yazılmayan "İstanbul lehçesi", diğeri yazılıp da konuşulmayan "Osmanlı lisanı" dır.. Acaba, milli dilimiz bunlardan hangisi olacaktır?

Bu suale cevap vermeden, dilimizi, başka dillerle mukayese edelim:

Başka diller de, milletlerinin başkentlerine ait dillerdir. Fakat, başka başkentlerin hepsinde, konuşulan dille yazılan dil aynı şeydir. Demek ki, konuşma diliyle yazı dilinin birbirinden; başka olması, sırf İstanbul'a mahsus bir haldir. Bütün milletlerde bulunmayıp da yalnız bir millette tesadüf edilen bir hal normal olabilir mi? O halde, İstanbul'da gördüğümüz bu ikilik bir dil hastalığıdır. Her hastalık tedavi edilir; o halde, bu hastalığın da tedavisi lazımdır.

Fakat bu tedaviyi yapabilmek, yani dildeki ikiliği ortadan kaldırmak için, şu. iki şeyden birini yapmak lazımdır:

Ya, yazı dilini aynı zamanda konuşma dili haline getirmek, yahut konuşma dilini aynı zamanda yazı dili haline koymak.

Bu iki şıktan birincisi mümkün değildir; çünkü, İstanbul'da yazılan dil, tabii bir dil değil, Esperanto gibi sun'i bir dildir. Arapça, acemce ve Türkçenin sözlüklerini, gramerlerini, sentakslarını birleştirmekle husule gelen bu Osmanlı Esperantosu nasıl konuşma dili olabilsin? Her mana için en az üç eş -anlamlı kelime, her terkip için en az üç şekil, her edat için en az üç lafız bulunan bu sun'i lüzumsuzluklar halitası nasıl canlı bir dil haline girebilsin?

Demek ki, İstanbul'da yazı dilinin konuşma dili haline geçmesi mümkün değil. Bunun mümkün olmadığı, yüzyıllarca uğraşıldığı halde, başarıya ulaşılamamış olmasından da bellidir. Farzımuhal olarak birtakım müstebitçe kanunlarla İstanbul ahalisi, bu acayip yazı diliyle konuşmağa başlamış olsaydı bile, yine bu yazı dili, gerçekten milli dil olamazdı. Çünkü onu, konuşma dili olarak, yalnız İstanbul'un değil, bütün Türkiye'nin kabul etmesi lazım gelirdi. Bu kadar büyük bir cemiyete ise, zorla, hiç bir şey kabul ettirilemezdi.

O halde, yalnız bir şık kalıyor:

Konuşma dilini yazarak yazı dili haline getirmek! Zaten halk muharrirleri, bu işi eskiden beri yapıyorlardı. Osmanlı edebiyatının yanında, halk diliyle yazılmış bir Türk edebiyatı altı, yedi yüzyıldan beri mevcuttu. Demek ki, dil ikiliğini kaldırmak için, yeniden hiç bir şey yapmağa lüzum yoktu.

Osmanlı dilini hiç yokmuş gibi bir tarafa atarak, halk edebiyatına temel vazifesini gören Türk dilini ayniyle milli dil saymak kafi idi:

İşte Türkçüler, dilimizdeki ikiliği kaldırmak için, şu prensibi kabul etmekle yetindiler: İstanbul halkının ve bilhassa İstanbul hanımlarının konuştukları dili yazmak. Bu suretle yazılacak olan İstanbul'un konuşma diline «yeni lisan», sonra «güzel Türkçe», daha sonra «yeni Türkçe» adları verildi.

2 - HALK DİLİNE GİRMİŞ ARAPÇA VE FARSÇA KELİMELER.

Karşı düşünenlerden bazıları diyorlar ki:

"Siz, Osmanlı dilindeki arapça ve farsça kelimelerden şikayet ediyorsunuz. Halbuki halk dilinde de, bu dillere ait birçok kelimeler vardır".

Gerçekten, halkın konuşma dilinde de arapça'dan alınmış birçok kelimeler mevcuttur. Fakat halkın konuşma diline almış olduğu bu kelimeler, havas sınıfından olan alimlerle ediplerin Osmanlı diline almış olduğu arapça ve farsça kelimelerden iki suretle farklıdır.
İlkin, halk dilinde müteradif (eş-manalı) kelimeler yoktur.

Halk, arapçadan ve farsçadan bir kelime aldığı zaman, onun müteradifi olan Türkçe kelimeyi Türkçeden büsbütün atar:

Bu suretle, dilde müteradif kelimeler kalmaz. Mesela, halk "hasta" kelimesini alınca "sayru" lafzını, "ayna" kelimesini alınca "gözgü" lafzını, "merdiven" kelimesini alınca "baskıç" lafzını tamamiyle unutmuştur.

Gerçi, bazen halkın, arapçadan ve farsçadan aldığı kelimeler yanında, eski Türkçelerini de muhafaza ettiği görülüyor.
Fakat, bu durumda da yine eş-manalı kelimeler vücuda gelmez. Çünkü, ya arapçadan ve farsçadan alınan kelimenin, yahut eski Türkçe kelimenin manasında bir değişiklik husule gelerek, ikisi arasındaki eş - manalılık ortadan kalkar. Mesela,, "siyah" ve "beyaz" kelimeleri alındıktan sonra, "kara" ve "ak" kelimeleri Türkçede kalmış. Fakat ne "siyah" kelimesini "kara" kelimesinin, ne de "beyaz" kelimesini "ak" kelimesinin müteradifi sayamayız. Çünkü, halk siyahla beyazı maddiyatta, kara ile akı maneviyatta kullanıyor. Mesela, siyah yüzlü bir adamın alnı ak olabilir, beyaz çehreli bir adamın yüzü kara çıkabilir.

Bazen de halkın arapçadan ve farsçadan aldığı kelimelerin Türkçesi zaten mevcut olmadığı için müteradifliğe hiç bir sebep bulunmaz. "Abdest, namaz, Kur'an, cami, ezan" kelimeleri gibi.

alimlere ve ediplere gelince, bunlar hem Türkçe kelimeleri, hem de bunların arapça ve farsça karşılıklarını tamamiyle aynı manada kullanırlar. Böylece onların Türkçesinde, her hususi mana için, biri Türkçe, biri arapça ve biri acemce olmak üzere en az üç söz mevcuttur. Mesela, "su, ab, ma", "gece, şeb, leyi", "ekmek, nan, hubz", "et, guşt, lahm" gibi, Osmanlı dilinde, mutlaka, her mana için, üçer müteradiften mürekkep olan böyle bir teslis (üçleme) mevcuttur.

Bazı manaların arapçada birçok karşılıkları bulunduğu için, bu gibi manaların müteradifleri, tabii olarak, üçten fazla bulunur:

Arslan, şir, esed, gazanfer, haydar, zırgam, ilh... gibi.

İkinci olarak, halk arapçadan, farsçadan ve diğer yabancı dillerden aldığı kelimeleri ya söyleniş, yahut mana bakımından bozar, yani kendine mal eder.

Söyleyiş bakımından bozmağa misal: "Haste: hasta", "hefte: hafta", "nerdüban: merdiven", "çarçube: çerçeve", "gavga: kavga", "bekre: makara", "zukak: sokak", "pare: para".

Mana bakımından bozmağa misal:

"Haste" kelimesi farsçada "birisi tarafından yaralanmış" manasına iken, Türkçede "mariz" karşılığı olarak kullanılmıştır. "Şafak" kelimesi arapçada "batı ufkunun akşam kızıllığı" manasına iken, Türkçede "doğu ufkunun sabah kızıllığı" manasını almıştır: "Şafak sökmek" tabirinde olduğu gibi.

Farsçada "hace" kelimesi «efendi» manasınadır. Bu kelime, Türkçede, hem söyleyişini değiştirerek «hoca» şeklini almış, ve hem de manasını değiştirerek «halk fıkıh bilgini» ve «mektep muallimi» manalarını almıştır. Farsça «bazar» kelimesi, «b» ile telaffuz olunur ve «çarşı» manasına gelen bir kelime iken, Türkçede «p» ile telaffuz olunan ve hem cumartesiden sonra gelen günün ismi, hem de muayyen günlerde, muayyen yerlerde kurulan günlük panayır demek olan «pazar» şekline girmiştir. «Pazarlık» kelimesi de, bu son şekilden doğmuştur.

«Pare» kelimesi de, farsçada «kısım, parça» manasına iken, Türkçede «para» şeklini almakla beraber, «alış - veriş» vasıtası olan madeni yahut kağıt para manasını almıştır.
Bazı kelimeler, görünüşte, eski manasını muhafaza etmiştir.

Fakat bu kelimenin dahil olduğu terkipler tedkik olunursa, bu gibi kelimelerde de, manaca, farkına varılması güç değişiklikler vukua geldiği anlaşılır:

Mesela, «abdest» kelimesi lafızca ve manaca değişmemiş görünür. Halbuki, bu kelimenin başındaki «a» harfi uzunluğunu kaybettiği gibi, sonundaki «t» harfi de konuşma dilinde düşmüştür.

Bundan başka, «büyük aptes» ve «küçük aptes» gibi terkipler gösteriyor ki, manaca da bir değişikliğe uğramıştır.
Demek ki halk, aldığı kelimeleri kendisine mal ediyor. İlkin, «her mananın yalnız bir kelimesi olmalıda-» düsturuna uyarak, müteradifleri kabul etmiyor. Ve «dil» i, her «kelime» si vazifesi belli bir «uzuv» mahiyetinde bulunan, «hakiki bir uzviyet» şeklinde muhafaza ediyor. Tabii, bu işi halk bilerek ve düşünerek yapmıyor; sosyal bir selika (iç güdü) ile, şuursuz bir surette yapıyor. Halk dilindeki, her kelimenin, mutlaka, diğer kelimelerden ayrı bir manası vardır. Ve halkın düşünce sahasına girmiş olan, fikir ve hisle ügili her mananın da mutlaka bir kelimesi vardır.

alimlere ve ediplere gelince; bunlar, halkın kendisine mal etmek için yaptığı bu değişiklikleri, tahrif (bozma) mahiyetinde telakki etmişler ve halkın arapça ve farsça kelimeleri gerek söyleyiş, gerek mana bakımından değiştirerek meydana çıkardığı kelimelere «galatat» (bozulmuş kelimeler) adını vermişlerdir. alimlerin «galatat» adiyle yazılmış kitapları incelenirse, görülür ki, onlara göre «fasahat» (kelimenin doğruluğu), arapça ve farsça kelimeleri Türkçede aldıkları şekillerde değil, esasen mensup oldukları dildeki eski şekillerinde kullanmaktır. Bu telakkiye göre, Osmanlıcanın hiç bir istiklali, hiç bir kendine mal etme salahiyeti yoktur. Daima kelimeler, gerek söyleniş, gerek mana bakımından eski şekillerine irca edilmeli ve hatta kelimelerin imlaları da mutlaka bu eski şekillere göre yazılmalıdır. Bu telakkinin daha iyi anlaşılması için, bir vakayı örnek olarak zikredeceğim.

Bir zaman, Darülfünun'da, felsefe terimlerini tayin ve tespit etmek üzere ilmi bir komisyon kurulmuştu. Bu komisyonda fasahatçilerden biri «dikkat» kelimesinin «attention» karşılığı olamayacağını ileri sürdü: Güya «dikkat» kelimesi, «dakik: ince» sıfatından türediği için, «incelik» manasına imiş.

Bu iddiaya karşı:

«incelik» kelimesi varken, bu manaya delalet eden «dikkat» kelimesine ihtiyacımız yoktur. Fakat, halkın kullandığı manada olmak üzere, «bu kelime dilimizin atılması mümkün olmayan, en lüzumlu bir unsuru olmuştur» denildi.

Fakat, itiraz eden kabul etmedi:

"Dikkat kelimesi, daima, (incelik) manasına kalacaktır. Halkın kullandığı tabirleri, ilim kabul edemez. Doğru olan kelimeler, kelimelerin eski şekilleridir. Kelimelerin hakiki manaları, kullanılışla değil, köküne bakmak suretiyle bilinir. Buna göre, (attention) kelimesine başka bir karşılık aramalıdır" cevabını verdi. Bu esasa dayanarak, fesahatçiler «attention» kelimesine karşılık aramağa başladılar. Birisi, «tahdik» kelimesini ileri sürdü. Bir diğeri, «iltifat» kelimesini teklif etti. Güya «tahdik» kelimesi, «göz bebeği» manasına olan «hadeka» dan gelirmiş. Dikkatte de bilhassa amil olan, göz bebeği imiş. «İltifat»ın arapçadaki manası da «göz ucuyle bakma» imiş. «İltifat» kelimesi, dilimizde başka manayadır denildi. «Öyle şey olmaz, arapça, acemce kelimeler bizim dilimizde eski asıllarını ve fesahatlerini muhafaza edeceklerdir. Avamın cehaletle yaptığı tahriflere (galatat) denilir. Bunların hepsini terkederek, kelimelerin eski ve fasih şekillerine dönülmek lazımdır» diye cevap verildi.

Görülüyor ki halk, aldığı kelimeleri söyleyiş ve mana bakımından kendisine mal ettiği halde, fesa-hatçi alimler bu benimseyişin aleyhindedirler. Halka göre yaygın hale gelmiş olan galat kelime, fasih (aslına uygun) lügate tercih edilir. alimlere göre ise, fasih lügat, yaygın hale gelmiş olan galata tercih edilir. Bundan başka, halka göre, memleketimizde istiklal ve hakimiyet ancak Türk dilinde-dir. Bu dile giren arapça ve acemce kelimeler, Türk dilinin hakimiyeti altına girerek, onun fonetiğine ve leksikolojisine uyarlar. Siyasi kapitülasyonlar, siyasi istiklal ve hakimiyete aykırı olduğu gibi, dil ile ilgili kapitülasyonlar da dilin istiklal ve hakimiyetine aykırıdırlar. (Lakin, yine belirtelim ki, halk bunu şuurlu bir surette düşünmüyor. Arının bal yapması gibi, şuursuz olarak ve iç-güdüsüne göre yapıyor).

alimlere göre, bilakis, istiklal ve hakimiyet ancak arapça ve farsça kelimelerde mevcuttur. Biz, onların istiklal ve hakimiyetine asalet ve fesahatine hürmet etmeğe mecburuz. Bizim dilimize gelince o, zaten yüzde doksan dokuz arapça ve farsça kelimelerden mürekkep olduğu için, istiklal davasında bulunamaz.
Görülüyor ki, dilde Türkçülüğün ilk işi, fesa-hatçi alimlerin görüşlerini reddederek, halkın şuursuz bakış tarzını Türkçenin temeli diye kabul etmektir. Buna göre, Türkçülerce, Osmanlıcıların fasihleri galat ve galatları fasihtir. Hatta imlada da, bu galatları, söylenildikleri gibi yazmak Türkçülüğün bir düsturudur. Bu esası yabancı kelimelere de tatbik ederek, fesahatçilerin «sigara, jaket, Evropa» şeklinde yazdıkları bu kelimeleri, halkın söyleyişine uyarak «cigara, ceket, Avrupa» yazmak lazımdır.

3) TÜRKÇÜLER VE FESAHATÇİLER

Türkçülerin dildeki prensipleri fesahatçilere ait düşüncelerin zıttı olmakla beraber, "tasfiyeci" (arı Türkçeci) adını alan dil devrimcilerinin görüşlerine de uygun değildir. Tasfiyecilere göre, bir kelimenin Türk olabilmesi için, onun, aslen bir "Türk kökü"nden gelmesi lazımdır. Buna dayanılarak "kitap, kalem, abdest, namaz, mektep, cami, minare, imam, ders" gibi arapça ve farsça köklerden gelmiş olan kelimeler, halkın diline girmiş olduklarına bakılmaksızın, Türkçeden atılmalı ve bunların yerine ya unutulmuş olan eski Türk kelimeleri diriltilmeli, yahut çağatayca'da, özbekçe'de, tatarca'da, kırgızca'da, ilh... bulabileceğimiz, aslen Türk kökünden gelmiş kelimeleri almalı veyahut Türkçede yeni ekler ve birleştirme usulleri icat ederek, bunlar vasıtasıyle, Türkçe kelimeler yaratılmalıdır. Türkçülere göre, bu düşünüş tarzı da yanlıştır. Çünkü, başta, hiç bir Türk kökünün en eski zamanlara sıkıldıkça Türk kalacağı ileri sürülemez. Bugün Türk kökünden geldiğini sandığımız birçok kelimelerin vaktiyle çinçeden, moğolcadan, tunguzcadan, hatta hindçeden ve farsçadan eski Türkçeye girmiş olduğu ilmi olarak ortaya konulmuştur.

İkinci olarak, kelimeler, delalet ettikleri manaların tarifleri değil, işaretleridir. Buna göre, kelimelerin hangi köklerden geldiğini, nasıl türediğini bilmeğe de lüzum yoktur. Bu gibi şeyleri bilmek, yalnız filologlar ve lenguistler için lazımdır. Dilin sistemi ve şivesi bakımından, hatta zararlıdır. Çünkü, yukarıda Arap ve Fars köklerinden gelen kelimelerde gördüğümüz gibi, Türk kökünden gelen kelimelerde de, bazen, kullanıştaki mana türediği kelimenin manasından başkadır. Mesela "yabancı", "yabandan gelmiş adam" demek değildir. "Kahve - altı", kahveden sonra yenilen yemek manasına gelmez. Bu gibi kelimeleri kök manalarında kullanmak bir dil hastalığıdır ki buna "iştikak (türetme) hastalığı" denilebilir. Mesela bazı adamlar, "terlik" kelimesi söylenince, bunun kullanıştaki manasına ehemmiyet vermeyerek, derhal kök manasını ararlar ve "ter için ayağa giyilen ayakkabı" diye kelimeyi köküne bağlamağa çalışırlar. Halbuki, "terlik" kelimesinin manasını ararken, "ter" kelimesini hatırlamak, şive bakımından zararlıdır.

Türetme hastalığına uğramış bir adamın yanında, mesela "yabancılar geldiler" dediğiniz zaman, o:

"Yabancılar mı? Yabandan gelmişler, demek ki yabani adamlardır" derse, tuhafınıza gitmez mi? Yahut: "Şu terliği giyiniz!" dediğiniz zaman, "Ayağım terli değil; terlik giymeğe ihtiyacım yok!" cevabını verirse, elinizde olmadan gülmez misiniz? Bununla beraber, halka mahsus bir türetmecilik de vardır ki, bu bilakis, hem normal, hem de faydalıdır. Mesela, halktan olan kimseler "dilbaz" kelimesini "çok dilli, çok dil döken" manasına zannederler.

Halkın böyle yanlış türetmelerle yaptığı bozmalar, bir nevi, şuursuz "kendine mal etme" tarzıdır. Mesela halk "alaim-i sema"yı, "eleğim sağma" şekline çevirir. "Balimoz"u "Bal yemez" suretine sokar.

Ankara'da bir pınarın adı olan "Zülfazıl" kelimesini "Solfasol" yapar. "Şeref - resan" vapurunu "Şerif Hasan", "Nevid-i Fütuh"u "Delik kütük", "Feth-i bülend"i "Yedi bölen" tarzında Türkçe kelimeler haline koyar. "Telgraf çekmek"ten "tel çekmek" kelimesini doğurur.

işte, bu gibi esaslara dayanarak, Türkçüler, tasfiyecilerin dil hakkındaki görüşlerini kabul etmediler. Türkçülere göre, Türk halkının bildiği ve tanıdığı her kelime millidir. Bir kelimenin, milli olması için, Türkçe kökten gelmesi kafi değildir. Çünkü, Türk kökünden gelmiş olan "gözgü, sayru, baskıç, ağu" gibi birçok kelimeler, canlı dilden çıkarak fosil olmuşlar, onların yerine canlı olarak "ayna, hasta, merdiven, zehir" kelimeleri girmiştir. Nasıl zooloji ve botanik ilimlerinde fosillerin yeniden dirilmesine imkan yoksa, dil fosillerinin de tekrar hayata dönmelerine artık imkan yoktur. Hülasa, Türkçülere göre, halkın alıştığı, sun'i olmayan bütün kelimeler millidir. Bir milletin dili kendi cansız köklerinden değil, kendi canlı tasarruflarından (kullanışlarından) mürekkep, canlı bir uzviyettir.

O halde, Türkçenin sadeleştirilmesi, yalnız bu esaslara dayanmalı, arı dilcilerin aşırı iddialarına doğru gitmemelidir.
Tasfiyecilerin diğer Türk lehçelerinden kelime almaları da yanlıştır. Çünkü, Türk lehçeleri, "sına dili" mevkiinde bulunan eski Türkçeden ayrıldıktan soma, her biri ayrı bir tekamül yolunu takip etmiştir; gerek fonetik, gerek leksikoloji itibariyle birbirinden uzaklaşmışlardır. Buna göre, bu lehçelerin kelimelerini dilimize sokarsak, "İstanbul Türkçesi"nin güzelliğini bozmuş oluruz. Zaten bu lehçelerde mevcut kelimeler dilimizde de bulunduğu için, onlara hiç bir ihtiyacımız da yoktur. Yalnız, Türk medeniyeti tarihi, eski Türk müesseselerini tarihi bir basülbadelmevte (öldükten sonra dirilmeğe) kavuştururken, bunların isimleri de ilim terimleri olarak dilimize girecektir. Bu ciheti "fosillerin dirilmesi" mahiyetinde görmemelidir. Çünkü, bu kelimeler şimdi lügat olarak değil, yalnız terim olarak dilimize gireceklerdir. Bu suretle girmelerinde hiç bir mahzur da yoktur.

Arı dilcilerin, işlemeyen ekleri işlek hale sokarak ve terkip usulleri icat ederek, bunlar vasıtasıyle yeni kelimeler yaratmak istemeleri de yanlıştır. Çünkü, nasıl bir hayvanın yahut nebatın uzviyetine dışardan yeni bir uzuv eklememiz mümkün değilse, dile yeniden işlek bir edat yahut yeni bir terkip tarzı sokmamız da öylece mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki, "günaydın", "tünaydın" gibi terkipler yeni Türkçede yaşamadığı gibi, işlek olmayan edatlarla yapılmış olan deyimler de yaşayamadılar.

Bununla beraber, arı dilcilerin bu aşırı devrimciliğini bir tarafa attıktan sonra da, edebiyatta Osmanlı dilinden atılacak kelimelerin pek çok olduğunu görürüz. ilmi terimlerde de, hiç bir lüzumları olmadığı halde alınmış nice kelimelere rastladık. Mesela, coşkunluğa "cuşiş" demek lazım mı? Baş ağrısına "sıda" demeğe hiç ihtiyaç var mı?

Tıp sözlüğünü ele alalım:

Kemiğe "azm", başa "re's", dişe "sin", sinire "asab" diyen bu sözlükte, dilimize girmesine hiç bir ihtiyaç bulunmayan nice arapça ve farsça kelimeler vardır. "Adale" gibi, "hüceyre" gibi, "protoplazma" gibi Türkçede karşılığı bulunmayan kelimelerin başımızın üstünde yeri vardır. Dilimize yeni terimler getiren bu gibi lafızlara milli sözlüğümüz açıktır. Fakat Türkçesi bulunan ve hiç bir hususi mana ile ondan ayrılmayan müteradif (aynı manaya gelen) kelimeleri artık dilimizden atmalıyız.

4 - SIĞALAR (KİPLER) - EDATLAR - TERKİPLER (TAMLAMALAR).


a) Türkçülere göre, bir dil, başka dillerden, kendisinde aynı manada kelime bulunmamak şartıyle, kelimeler almıştır ve alabilir. Fakat hiç bir dil, başka dillerden siga (kip) alamaz. Osmanlıcılara göre, Osmanlı dili Arap ve Fars dillerinden, kelimelerle beraber sigalar da alır. Mesela, mektub kelimesi, Osmanlıcılara göre, arapçada ketebe (yazdı) maddesinden ism-i mef'ül (partisip, sıfat - fiil) dür; manası "yazılmış, yazılan" dır. Buna dayanarak, Osmanlıcılara göre hukuk-ı mektube yahut mektub hukuk deyimlerini dilimizde kullanabiliriz. Türkçüler mektub kelimesinin bu suretle kullanılmasını kabul etmezler.

Çünkü, ism-i mef'ul sigası Türkçe'de de mevcuttur:

Mektub kelimesi, ism-i mef'ul olduğu zaman, Türkçesi yazılmış'tır. Demek ki, Osmanlıcıların mektub hukuk dedikleri şeye biz yazılmış hukuk diyebiliriz. O halde, mektub kelimesinin, bir ism-i mef'ul sigası olarak dilimizde kullanılmasına ihtiyaç yoktur.

Fakat mektub lafzı, ism-i mef'ul sigası olduğu gibi, donmuş bir isim gibi de kullanılmaktadır. Fransızların lettre dedikleri şeye Türk halkı mek-tub adını vermektedir. Bir mektub yazdım. Bu hafta mektub aldım cümlelerindeki mektub lafzı, işte bu ikinci manayadır. Mektub'un bu şeklinde, siga mahiyeti yoktur. Bu, alelade bir kelimedir. O halde, osmanlıcada kullanılan bütün arapça ve acemce lafızları siga ve kelime olarak iki kısma ayırabiliriz. Bunlardan, siga mahiyetinde olanları derhal lisanımızdan atmalıyız. Kelime kısmına dahil olanları -eğer halk dilinde aynı manaya gelen başka kelime yoksa- yeni Türkçeye tereddütsüz kabul etmeliyiz.

Bu prensibe göre, katib lafzı ism-i fail (partisip, hal - fiil) dir; yazan manasına olarak dilimizde kullanılamaz. Mesela, "Bu mektubun katibi kimdir?" denilemez. Fakat katib, secretaire mukabili olarak, halk dilinde eskiden beri kullanılmaktadır. Meclis katibi, tüccar katibi gibi.

Kitabet lafzı da, ne yazmak manasına bir mastar, ne de katiblik manasına bir ism-i mastar olarak dilimizde kullanılamaz. Adi bir isim olarak, eski inşa tabirinin ifade ettiği composition karşılığı olarak kullanılmaktadır: Kitabet dersi, kitabet imtihanı.

Mutasarrıf lafzı da "tasarruf" tan ism-i fail olduğu zaman, bir sigadır. Bu siganın kullanılmasına lüzum yoktur. Mesela şu tarlanın mutasarrıfı diyecek yerde, şu tarlanın sahibi olan adam demeliyiz. Fakat bu lafız bir sancağın1 en büyük idare memuruna, isim olduğu zaman, artık bir siga mahiyetini haiz değildir, alelade bir isim halini almıştır.

Bu örnekler gösteriyor ki, arapçadan ve farsça-dan, siga mahiyetini haiz hiç bir kelime almayacağız. O halde, terim olarak arapça yahut farsça bir kelimeyi kabul ettiğimiz zaman, ondan türemiş olan bütün lafızları da, beraberce almamalıyız. Mesela, şu iştikak (türeme) kelimesini, bir terim olarak kabul etmişiz diye, bunun müştak, müştakk-ı minh, müş-takkat gibi sigalarını da kullanmamız lazım gelmez. Gerçi, bazen kitab, kitabet, katib, mektub gibi aynı maddeden türemiş birçok kelimeleri dilimizde kullanmaktayız. Fakat, yukarıda da kısmen gösterdiğimiz üzere, bunların hepsi eski siga manalarını kaybetmiştir. Kitab lafzı, mastar sigası olduğu zaman, yazmak manasınadır. Kitab kelimesi, bu manada olarak dilimizde asla kullanılmamıştır. Kitab lafzı, bir kelime olduğu zaman, fransızca livre kelimesinin karşılığıdır, işte, Türkçede ancak bu manada kullanılmaktadır. Muharrir kelimesini, (redacteur) karşılığı olarak kullanabiliriz.

Fakat, ism-i mef'ul bünyesi ile yazılmış manasında bulunan muharrer kelimesini kullanamayız:

Mesela balada muharrer diyemeyiz, (yukarıda yazılan) demeliyiz. Tahrir mastarı da kullanılamaz. Fakat tahrirat kelimesi, resmi mektupların hususi ismi olduğundan, çoğul anlamına alınmamak şartıyle, kullanılabilir.

Bir kelimenin çoğul şekli de, kelime değil, sigadır. Buna göre arapça, acemce çoğul sigaları da dilimizde kullanılamaz. Şu halde zabıtan, zubbat gibi sigalar yeni Türkçeye giremez. Türkçenin kendisine mahsus çoğul sigası (ler, lar) edatı ile yapılır. O halde, dilimizde zabit (subay) in çoğulu yalnız zabitler'dir.
Bununla beraber, bazı arapça ve acemce çoğullar vardır ki, dilimizde çoğul manasını yani siga mahiyetini kaybetmişlerdir. Yukarıda tahrirat kelimesi bu kabilden olduğu gibi, ahlak, talebe, amele, edebiyat, yaran, evlad gibi birçok tabirler bu kadroya girer.

Bu kelimelerin, dilimizde çoğul sigasında olmadıklarının bir delili de Türkçenin (ler, lar) edatı ile çoğul haline getirilebilmeleridir:

Ahlaklar, talebeler, ameleler, edebiyatlar, yaranlar, evladlar, tahriratlar gibi.

b) Bir dil, başka dillerin yalnız sigalarını değil, edatlarını da alamaz. Çünkü, bir kelimenin gerek başına konan, gerek sonuna eklenen edatlar da onu siga mahiyetine sokarlar.

Dil ilminde gerek sigalara, gerek hususi bir manayı haiz bir edat ilavesi ile manası değişmiş olan edatlı lafızlara morfem adı verilir. Demek ki, hiç bir dil başka dillerden «morfemler alamaz», diyecek olursak, bu sözlerle, hem sigaların, hem de edatların bir dilden başka bir dile giremeyeceğini anlatmış oluruz.

Zaten, arapçadan ve acemceden alacağımız bütün edatların Türkçede karşılıkları vardır:

hem derd: derddaş, hem-fikr: fikirdaş, tac-dar: taçlı,, daniş - mend: danişli, sitem - kar: sitemci gibi. Bunların, mutlaka, Türkçelerini kullanmak gerekir.

Bununla beraber hükümdar, hemşire, perkar gibi kelimelerde; türetme yolu ile bulacağımız dar, hem, kar edatları edatlıktan çıkmışlar, kelimenin içinde erimişlerdir. Buna göre, şu hükümdar, hemşire, perkar (pergel) kelimelerinde artık morfem mahiyeti kalmamıştır. Bunlar da, dil vicdanı bakımından, diğer isimler gibi, donmuş kelimeler mahiyetine girmişlerdir.

Farsçadan, müstesna olarak, yalnız üç edat halk diline girmiştir:

Bunlardan biri, gerçekten edat olan nispeti'sidir. ötekileri, esasen isim oldukları halde, halkımızın dilinde edat haline düşen hane ve name lafızlarıdır.

i edatı, birinci olarak, hususi renkleri ifade eden sıfatların sonlarında görülür:

patlıcani, demiri, gümüşi, kurşuni, portakalı, samani ilh.

i edatı, ikinci olarak, Türk musikisinde, her kabilenin hususi nağmesine, hususi marşına verilen isimlerle görülür:

Türkmani, Varsagi, Bey ati, Karcıhari (Karaçar), Türki gibi. Bu iki nevi örnekte gördüğümüz i edatı, Türkçe bir edat hükmüne geçmiştir. Bunun açık delili Türkçe kelimelere eklene-bilmesidir. Fakat i edatı, bu iki dairenin dışında kullanıldığı zaman, Türkçe değildir. O halde, o gibi tabirleri kullanmayarak, Türkçe karşılıklarını aramalıyız.

Mesela edebi hafta yerine edebiyat haftası diyebiliriz. Hayati mesele yerine hayat meselesi diyebiliriz. Ser-kitabi' ye başkitapçı diyebiliriz. Cebri' ye cebirci, hey'etiyyun'a hey'etçiler (kozmoğrafyacılar) diyebiliriz.
Bu şekilde t edatının kullanılışını azaltmakla beraber, ne yazık ki, en esaslı prensip ve kaidemize aykırı olarak, birçok terimlerde bu edatı kabul etmek mecburiyetindeyiz. Türkçülük, yeni Türkçeye güçlük çıkaran bütün mukavemetleri kırdığı halde, bu küçük edat karşısında müsamahaya mecbur oldu. Mesela, tabii hadiseler'e tabiat hadiseleri diyebiliriz; fakat, bu hadise tabiidir, yahut değildir demek icap edince, t edatının bütün bütün atılamayacağını itirafa mecburuz. Marazi, içtimai, ruhi, hayati, bünyevi gibi kelimeler de, ayniyle, bu tabii kelimesi gibidir. Bununla beraber, mademki bu iki edat iki nevi kelimede Türkçe bir edat hükmüne geçmiştir; onu diğer kelimelerde de -bilhassa terim oldukları zaman- kullanmak caiz olabilir. Hane lafzını yazıhane, yemekhane, yatakhane gibi tabirlerde ve name lafzını yıldızname, Oğuzname gibi tabirlerde görüyoruz. Lüzumlu olduğu için, bu lafızlar da Türkçe edatlar arasına sokulursa dilimiz zenginleşir.

c) Bir dil başka dillerden sığalar ve edatlar alamadığı gibi terkip (tamlama) kaideleri de alamaz.

Halbuki, eski osmanlıcada arapçanın, farsçanın her türlü terkipleri vardı:

İzafi terkip (isim tamlaması), tavsifi terkip (sıfat tamlaması).
Terkipler de sigalar ve edatlar gibi morfem kadrosuna girerler. Her dilde gerek tamlayan (müzafünileyh) ve gerek tamlanan (müzaf) birer morfemdirler; sıfat da, tavsif edilen kelime de birer morfemdirler. O halde, başka dillerden terkip alınmaması hakkındaki asli kaidenin bir kısmını teşkil ederler.

Türkçede izafi ve tavsifi terkiplerin her nev'i bulunduğu için, arapça ve farsça terkiplere hiç bir ihtiyaç yoktur. Eski Osmanlı edipleri ve alimleri, bu terkipleri bir ihtiyaç dolayısıyle almamışlardır. Onların gözünde arapça ve farsça dil olarak Türkçeden güzel oldukları gibi; arapça ve farsçanın kelimeleri, sigaları, edatları ve terkipleri de Türkçeninkilerden daha güzeldir.

Halbuki hiç bir dile, objektif olarak, "diğer dillerden daha güzeldir" denilemez:

Her dilin, kendisine mahsus bir güzelliği vardır. Her millet, sübjektif olarak, kendi dilini daha güzel görür. Evet, arapça güzel bir dildir, farsça da güzel bir dildir. Fakat bu diller, en çok, kendi milletlerine güzel görünür. Bizim için de en güzel görünen dil Türkçedir. Kelimelerin, sigaların, edatların, terkiplerin güzelliği, kendi dillerine nispetledir. Bunlar, ancak kendi dilleri içinde güzeldirler. Arapça bir kelime arapça bir cümle içinde güzel olduğu gibi, farsça bir terkip de farsça bir cümle içinde güzel görünür. Bir kadının gayet güzel olan gözlerini yahut burnunu başka bir kadının simasına naklediniz, bunları orada çirkin görürsünüz. Bunun gibi, dilin kelimeleri ve terkipleri de, kendi cümleleri içinde ne kadar güzelse, başka dillerin cümleleri içinde de o kadar çirkindir.

Not:

«Türkçülüğün Tarihi» bahsinde, an dilcilerin halk diline geçmiş olan arapça ve farsça kelimeleri de Türkçeden çıkarmak istediklerini yazmıştım. Dün, Fuad Raif Bey ile bu hususa dair tekrar görüştük. Arı dilcilerin lideri mevkiinde bulunan bu zat, halk diline geçmiş olan arapça ve acemce kelimelerin Türkçe sayılması hususunda bizimle hiç bir ihtilafı olmadığını ve aramızdaki ayrılığın edatlara münhasır oldueunu söyledi. Yukarıda açıkladığım gibi, yem Türkçecilere nazaran, Türkçenin işlek olan edatları ile istenildiği kadar yeni kelimeler icat edilebilir. Fakat, işlek olmayan edatlarla yeni kelimeler yapılamaz. Fuad Raif Bey, kendisinin bu fikre şiddetle muhalif olduğunu, edatlarda işlek ve işlek olmayan tasnifini tanımadığını, Türkçenin her türlü edatları ile yeni kelimeler yapılabildiği gibi, kırgızcadan, özbekçeden, tatarcadan alınacak yahut büsbütün yeniden yaratılacak edatlarla da yeni kelimeler yapılabileceğini söyledi. Hatta, farsçadaki nispet i'sine mukabil ki, gı edatını icada taraftar olduğunu; mesela, hayati sıfatı yerine hayatkı; edebi sıfatı yerine edebki kelimelerini kullanmak mümkün bulunduğunu söyledi. O halde, yukarılarda tasfiyecilik hakkında yazdığım şeyleri bu sözlere göre düzeltmek lazım gelir.

Kaynakça
Kitap: TürkÇÜLÜĞÜN ESASLARI
Yazar: ZİYA GÖKALP
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DİLDE TürkÇÜLÜK

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 01:32

5 - YENİ TÜRKÇENİN MİLLİLEŞTİRİLMESİ VE İŞLENMESİ.

Bazıları, yeni Türkçeyi, yalnız menfi prensiplere sahip zannederler:


Dilimizde, Osmanlı edebiyatının soktuğu fazla ve zararlı birçok lafızlar, sigalar, terkipler, edatlar vardır. Yeni Türkçe, yalnız fazla unsurların dilimizden çıkarılması ile meydana gelemez. Bu hedef, yeni Türkçenin yalnız menfi gayesidir. Yeni Türkçenin, müspet gayeleri de vardır. Çünkü eski osmanlıcanın hastalığı, yalnız, fazla lafızları, sigaları, kelimeleri, edatları havi olmasından ibaret değildi. Hastalık bundan ibaret olsaydı, bu fazla unsurları atmakla dilimizi kolayca tedaviye muvaffak olabilirdik. Halbuki eski osmanlıcanın ikinci bir hastalığı da, birçok kelimelerin eksik bulunmasıydı. Türkçülüğün zuhuruna kadar, dilimizde, açık ve manalı olarak felsefi bir makale yazılamaması, edebiyatta da dünya şaheserlerinden hiç birinin açık ve doğru tercümesinin yapılamaması bu eksikliğin canlı delilleridir.

O halde dilimizin tam bir tedavisi, bu eksik kelimelerin aranıp bulunması ile ve dilimizin uzviyetinde yerli yerine konulması ile mümkündür, işte, yeni Türkçenin müspet gayesi bundan ibarettir.

Yazı dilimizde eksik olan kelimeler, iki kısımdır:

1 — Milli tabirlerdir. İstanbul'da ve Anadolu'da kullanılan birçok tabirler, hususi terkipler, galisisizmler ve cümleler vardır ki henüz yazı dilimize girmemiştir. Halbuki dilimizin milli zenginliğini, güzellik hazinelerini bunlar teşkil eder. Her şehrin öğretmenleri ile Türk Ocakları ve Etnografya Müzesi bu hususi tabirleri toplamağa çalışırsa, bunlardan birçoğunu elde etmek mümkün olur. Halk kitaplarında, halk masalları, halk şiirlerinde ve atasözlerinde bu gibi tabirlere ve dil özelliklerine çok tesadüf edilir. Bilhassa Dede Korkut Kitabından, bu bakımdan, çok istifade edebiliriz. Çünkü bu kitap, Oğuzların "İlyada"sı mahiyetindedir ve dili de Eski Oğuzca'-dır. Demek ki, bize mahsus Türkçenin anasıdır. Bu kitap, hiç değiştirilmeksizin, yeni imla ile, muntazam ve okunaklı şekilde yeniden basılırsa, yeni Türkçemizin zengin bir hazinesi olacaktır. Başka Türk lehçeleri ile yapılacak mukayeseler de, bize Türk şivesinin birtakım müşterek hususiyetlerini gösterebilir. Mesela Orhon Kitabesi'nde işimi, gücümü kime vereyim? İlim, törem hani?, beyli budunlu gibi tabirler görüyoruz.
Bu tabirlerin birincisi hala dilimizde (iş, güç) suretinde kullanılmaktadır.

İkincisinin tarzında birçok tabirlere rastgeliriz:

Oymağımız, töremiz, yurdumuz, ocağımız, evimiz, barkımız, soyumuz, soyumuz gibi. Üçüncüsüne benzeyen tabirlerimiz de şunlardır: İrili ufaklı; büyüklü küçüklü.

Bunlardan başka, Kırgız - Kazakların Manas Destanı vesair Türk dillerinin masalları ile şiirleri bize Türk lehçelerinin müşterek ve hususi şivelerini gösterebilir.

2 — Yazı dilimizde eksik olan kelimelerin ikinci kısmı milletlerarası kelimelerdir. Bir millet hangi medeniyet zümresine, hangi milletlerarası birliğe mensupsa, onun bütün ilmi kavramlarını, felsefi görüşlerini, edebi hayallerini ve lirik duygularım ifade edecek hususi kelimelere sahip olması da lazımdır. Türkler, şimdi, Avrupa Medeniyeti'ne kesin bir surette girmeğe kararlı olduklarından bütün Avrupalı kavramları ve manaları ifade edecek yeni kelimelere muhtaçtırlar.

Bu kelimelerin dilimizde vücuda gelmesi için ne yapmalı? Bunun için en verimli yol, Batı dillerinde yazılmış bütün edebiyat şaheserleri ile ilmi ve felsefi monoğrafilerin, yeni Türkçeye, birinci derecedeki üslupçular vasıtasıyle, büyük bir itina ile tercüme edilmesidir. Bu tercümelerle beraber, yeni Türkçeye birçok kelimeler ve ifade tarzları girdikten başka, birçok dil incelikleri ve akıcı söyleyişler, gra-matikal aletler ve uzuvlar, sentaks mekanizmaları ve teşkilatlar, duyguları ve gizli manaları ifade edecek yeni kabiliyetler de girecektir. Bu suretle, yeni Türkçe, hem en yüksek düşünüşleri, hem de en samimi ve orijinal duyuşları anlatabilen bir tercüman olacaktır.

Tercüme esnasında, memleketimizde büsbütün yeni olan birçok kavramlara ve manalara tesadüf edileceğinden, bunlar için karşılıklar bulmak lazım gelecek. Bunun için ne yapmalı?

ilkin, bu manaların kelimeleri yazı dilimizde yok olsa da, konuşma dilmizde belki vardır. Hayvan, nebat, eşya, alet isimleri dilimizde çoktur. Coğrafi vaziyetleri ifade edecek kelimelerse, gayet çoktur. Samimi duyguları sezdirecek hissi kelimelerimiz de epeyce vardır. Demek ki, terimler ve yeni manaları için, ilkin, halk diline başvurmamız gerekir.

Bu kaynağa başvurduktan sonra bulamadığımız yeni manalar kalırsa, o zaman, Türk edatları, siga-ları ve terkip kaideleri ile yeni kelimeler yaratmağa çalışmalıyız. Bu vasıta da yetişmezse, o zaman, zaruri olarak, arapça ve farsçaya başvurarak bunlardan yeni kelimeler alırız. Fakat şu şartla ki, alacağımız kelimeler terkip halinde bulunmamalı, tek ke-lime halinde olmalıdır. Mesela, evvelce ilm-i mena-fiü'l-aza denilen fizyolojiye, şimdi, tek kelime ile gariziyat deniliyor. Bunun gibi, ilmü'l-arz'a arziyat (jeoloji), ilm-i hayat'a hayatiyat (biyoloji), ilmü'l-ruh'a ruhiyat (psikoloji) deniliyor. Bugün arapça yat edatı ile, bütün yeni ilimlere kolayca isimler takabiliriz: asuriyat, Mısrıyyat, Cumudiyat ilh.
Bununla beraber, bazı yabancı kelimeleri aynen kabul etmemiz de lazımdır.

Bunlar da iki kısımdır:

- Birinci kısmı, bir millete yahut bir devre veya bir mesleğe mahsus hususi halleri ifade eden kelimelerdir ki, bunlar hiç bir dile tercüme edilmemiş, bütün diller tarafından olduğu gibi benimsenmiştir: Feodalizm, şövalyelik, rönesans, reform, jakobenlik, sosyalizm, bolşeviklik, aristokrat, demokrat, diplomat, tiyatro, roman, klasik, romantik, dekadan ilh.

- İkinci kısmı, teknik ve sanayiye ait her türlü alet, makine, eşya isimleridir. Bunlar ekseriyetle, doğrudan doğruya halk tarafından alınır ve bunlar da diğer milletler tarafından aynen kabul edilmiş, tercümelerine çalışılmamıştır: Vapur, şimendifer, telgraf, telefon, tramvay, gramafon vesaire gibi.

Yeni Türkçenin modern bir dil olması için, yapılması gereken bir iş daha vardır. Fransızcadan Türkçeye lügat kitaplarını tedkik edince görürüz ki, fransızca kelimelerin her manası için, Türkçeden birkaç misal gösteriliyor. Halbuki, her mana için yalnız bir kelimemizin bulunması kafidir. Karşılıkların böyle çok olması, ilk bakışta, dilimizi zengin olduğuna delalet eder. Halbuki, iş öyle değildir. Lügatin başka sayfalarındaki başka kelimelere bakacak olursanız, aynı kelimeleri görürsünüz. Bu suretle, bir Türkçe kelimenin birçok fransızca kelimeye karşılık sayıldığını görürsünüz. Bundan anlaşılıyor ki fransızca kelimelerin dilimizde tam, muayyen, vazıh karşılıkları yoktur.

Aynı zamanda, herhangi bir dilin mükemmeliyeti de, her kelimesinin yalnız bir manaya, her manasının da yalnız bir kelimeye malik olmasıyle vücuda gelir. O halde, yeni Türkçeyi, her kelimesi yalnız bir manaya delalet edecek ve her manası da bir tek kelimeye malik olacak hale sokmalıyız. Avrupa dilleri, birbirlerinden kolayca tercüme yapabilirler; çünkü İngiliz, Alman, Rus, İtalyan, ilh... dillerinin her kelimesi fransızcanın bir tek kelimesine tekabül edercesine, bu diller arasında bir paralellik husule gelmiştir, işte biz de, yeni Türkçeye bu şekli vermeğe çalışmalıyız. Bu esas üzerine bir Türk lügati ve bir de Türkçeden fransızcaya ve fransızcadan Türkçeye lügatler vücuda getirmeliyiz.

Yapılacak Türk lügatinde kelimelerin Türkçe, arapça, farsça olduklarını göstermek doğru olamaz. Çünkü bir milletin lügatine giren kelimeler, artık o milletin milli diline mal olmuştur. Bu kelimelerin ne suretle teşekkül ettikleri, yalnız nereden türediklerini gösteren ve parantez içine alman kısaltmalarla anlatılır. Yeni Türkçenin yazılacak yeni gramerinden de arapçanın ve farsçanın gramer ve sentaks kaideleri çıkarılarak, kitabın sonundaki türeme kısmına konulmalıdır.

Yeni Türkçe, ilkin, dilimizi lüzumsuz arapça ve farsça tabirlerle terkiplerden temizlemekle; ikinci olarak, ona, henüz varlıklarını bilmediğimiz milli tabirleri ve ifade tarzlarını; üçüncü olarak ise, henüz malik olmadığımız için yaratmağa mecbur olduğumuz milletlerarası kelimeleri ilave etmekle husule gelecektir. Bu üç ameliyeden birincisine temizleme, ikincisine millileştirme, üçüncüsüne işleme adlarım verebiliriz.

6. DİLDE TÜRKÇÜLÜĞÜN PRENSİPLERİ

Şimdi, burada, dilde Türkçülüğün prensiplerini sıralayalım:


1) Milli dilimizi vücuda getirmek için, Osmanlı dilini - hiç yokmuş gibi - bir tarafa atarak, Halk edebiyatına temel vazifesini gören Türk dilini ayniyle kabul edip, İstanbul halkının ve bilhassa İstanbul hanımlarının konuştukları gibi yazmak.

2) Halk dilinde Türkçe müteradifi bulunan arapça ve farsça kelimeleri atmak, tamamiyle müteradif olmayıp küçük bir nüansa malik olanları dilimizde muhafaza etmek.

3) Halk diline geçip söyleniş ve mana bakımından galatat adını alan arapça ve farsça kelimelerin bozulmuş şekillerini Türkçe saymak ve imlalarını da yeni söylenişlerine uydurmak.

4) Yerlerine yeni kelimeler konulduğu için, fosil haline gelen eski kelimeleri diriltmemeğe çalışmak.

5) Yeni terimler aranacağı zaman, ilkin, halk dilindeki kelimeler arasında aramak; bulunmadığı takdirde, Türkçenin işlek edatlarıyle ve işlek terkip ve çekim usulleriyle yeni kelimeler yaratmak; buna da imkan bulunmadığı surette, arapça ve farsça -terkipsiz olmak şartıyle - yeni kelimeler kabul etmek ve bazı devirlerin ve mesleklerin hususi hallerini gösteren kelimelerle, tekniklere ait alet isimlerini yabancı dillerden aynen almak.

6) Türkçede Arap ve Fars dillerinin kapitülasyonları ilga olunarak, bu iki dilin ne sigaları, ne edatları, ne de terkipleri dilimize sokulmamak.

7) Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime Türkçedir, halk için munis olan ve sun'i olmayan her kelime millidir. Bir milletin dili, kendisinin cansız köklerinden değil, canlı tasarruflarından kurulan, canlı bir uzviyettir.

8) İstanbul Türkçesinin fonetiği, morfolojisi ve leksik'i, yeni Türkçenin temel: olduğundan, oaşka Türk lehçelerinden ne kelime, ne siga, ne edat, ne de terkip kaideleri alınamaz. Yalnız mukayese yoluyle Türkçenin cümle yapısına ve hususi tabirlerdeki şivesine nüfuz için, bu lehçelerin derin bir surette tedkikine ihtiyaç vardır.

9) Türk medeniyetinin tarihine dair eserler yazıldıkça, eski Türk müesseselerinin isimleri olmak dolayısıyle, çok eski Türkçe kelimeler yeni Türkçeye girecektir. Fakat bunlar terim olarak kalacaklarından, bunların hayata dönmesi, fosillerin dirilmesi mahiyetinde telakki olunmamalıdır.

10) Kelimeler, delalet ettikleri manaların tarifleri değil, işaretleridir. Kelimelerin manaları, köklerini bilmekle anlaşılmaz.

11) Yeni Türkçenin, bu esaslar dahilinde, bir lukatiyle bir de grameri vücuda getirilmeli ve bu kitaplarda, yeni Türkçeye girmiş olan arapça ve farsça kelimelerin ve tabirlerin bünyelerine ve terkip tarzlarına ait bilgi, dilin fizyoloji kısmına değil, paleontoloji ve jeneoloji bahsi olan türeme kısmına konulmalıdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir

cron