Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Milli Vicdanı Kuvvetlendirmek

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Milli Vicdanı Kuvvetlendirmek

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 01:25

MİLLİ VİCDANI KUVVETLENDİRMEK

Sosyal zümreler, başlıca, üç kısma ayrılır:


Ailevi zümreler, siyasi zümreler, mesleki zümreler. Bunlar arasında en ehemmiyetli olan, siyasi zümrelerdir. Çünkü, siyasi bir zümre kendi başına yaşayan, müstakil yahut yarı müstakil bir heyettir. Ailevi zümrelerle mesleki zümreler ise bu heyetlerin parçaları, kısımları mahiyetindedir. Yani, siyasi zümreler birer sosyal uzviyettir; ailevi zümreler bu uzviyetin hücreleri, mesleki zümreler de organları gibidir. Bundan dolayıdır ki, ailevi ve mesleki zümrelere «ikinci derecede zümreler» adı verilir.

Siyasi zümreler de, başlıca, üçe ayrılır:

Cemia, camia, cemiyet.

Cemia (klan), bir kavimden yalnız küçük bir kısmın siyasi bir heyet halini alması ile teşekkül eder. Mesela, bir kavim müstakil aşiretlere ayrılınca, bu aşiretlerden her biri bir «cemia» dır. İptidai kavimler, hep bu cemia hayatını yaşarlar. Bir zaman gelir ki, cemialardan biri diğerlerini feth ederek hakimiyeti altına alır. Fakat içine aldığı cemialar, umumiyetle, kendi kavmine mensup aşiretler değildir. Başka kavimlere yahut başka dinlere mensup cemiaları da mağlup ederek kendine tabi kıldığından, teşekkül eden yeni heyet bütünlüğünü kaybeder; muhtelif kavimlere ve dinlere mensup cemialardan kurulu bir halita şeklini alır. Bu karışıma «camia» adı verilir. O halde, bütün feodal beyliklerle umum imparatorluklar «camia» mahiyetindedirler. Çünkü, bu siyasi heyetlerde başka başka kavimlere ve dinlere mensup cemialar mevcuttur.

Yine bir zaman gelir ki, bu camialar da dağılmağa başlar. İmparatorlukların içinde, dil ve milli kültür bakımından müşterek bulunan cemialar sosyal bir surette birleşerek ortak vicdana, ortak mefkureye malik bir milliyet halini alır. Bu milliyet, milli vicdana malik olduktan sonra artık uzun müddet tabilik halinde kalamaz. Ergeç, siyasi istiklalini elde ederek, istiklaline sahip siyasi bir heyet haline girer. İşte, ancak, bu bütünlüğe ulaşmış, birleşmiş ve müstakil heyete «cemiyet» adı verilebilir. Bu cemiyetlere aynı zamanda, «millet» adı da verilir. Demek ki, hakiki cemiyetler ancak milletlerdir; lakin kavimler, birdenbire, millet haline giremezler. İlkin, cemialar halinde, sosyal hayatın adeta çocukluk devresini geçirirler; sonra, bir camianın içine girerek, orada da sosyal hayatın uzun bir çıraklık devresini geçirirler. Nihayet, imparatorluğun zulmüne katlanamayarak, müstakil hayatlar yaşamak üzere camiadan ayrılırlar.

Camia hayatı, mahkum kavimler için muzır olduğu derecede hakim kavim için de zararlıdır. Buna, kendi kavmimizden daha açık bir misal olamaz:

Türkler, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu iken, bu camianın vücuda getirdiği feodalizm içinde kul durumuna düştüler. Aynı zamanda, hayatlarım camiaya asker ve jandarma vazifelerini ifa etmekle geçirdiklerinden, irfanca ve iktisatça yükselmeğe vakit bulamadılar. Diğer kavimler, Osmanlı camiasından irfanlı, medeniyetli ve zengin bir halde ayrılırken; zavallı Türkler, ellerindeki kırık bir kılıçla eski bir sapandan başka bir mirasa nail olamadılar.

Bununla beraber, bir insan için, çocukluk ve çıraklık devirlerinden geçmek nasıl mecburi ise, bir kavim için de cemia ve camia stajlarını yapmak öylece zaruridir. Her kavim, ancak bu merhalelerden geçtikten sonradır ki, cemiyet ve millet haline gelebilmiştir.

Şu kadar var ki, cemiyet hayatına çabuk ulaşan hakim bir millet, camia devrini daha az zararlı olarak geçirebilir. Mesela İngiliz kavmi, henüz iskoçya, Gal ve İrlanda ülkelerini fethetmeden önce, cemiyet halini almıştı. Halkın seçtiği millet vekilleri, lordlarla birleşerek, memleketi idare ediyorlardı. Saray, bir gölgeden ibaret kalmıştı. Bundan dolayı bütün meseleler sarayın menfaatine değil, halkın fay-dasına uygun bir surette hallolunuyordu. İngiliz kavmi, bundan beş yüz yıl önce, işte bu suretle, kendi işlerini temsilcileri vasıtasıyle düşünüp karar veren, uyanık biı millet haline girmişti. Yüzyıllarca İngiliz Parlamentosu, sadece Anglo - Saksonlardan mürekkep olmak üzere, müzakere etti. İçlerinde milli siyasete mani olacak hiç bir yabancı unsur, milli olmayan cereyanlara sürükleyecek hiç bir yabancı fert mevcut değildi.

İngilizler, tam dört yüz sene, bu samimi meşrutiyet hayatını yalnız kendi aralarında yaşadıktan, mili kültürlerini ve milli seciyelerini artık bozulmaz ve değişmez bir manevi kuvvet haline getirdikten sonradır ki, İskoçya, Gal ve İrlanda ülkelerini fethederek İngiltere'ye kattılar. Fakat bu katma, yalnız siyasi bir katmadan ibaretti. Hiç bir vakit İngiliz'Ier bu üç yabancı kavmin İngiliz cemiyetine, Anglosakson milletine katılmasına meydan vermediler. Memleket, sanki yine eskisi gibi yalnız ingilizlerden ibaret imiş gibi, münhasıran İngiliz menfaati ve ingiliz mefkuresi bakımından idare olundu. Daha sonraları, Amerika gibi, Hindistan gibi, Güney Afrika gibi, Mısır gibi, Avustralya gibi sömürgelere ve kolonilere sahip oldular. Fakat, yine daima Parlamento ingiliz parlamentosu halinde, kabine Anglo -Sakson kabinesi halinde kaldı, ingiliz milleti, gittikçe büyüyen bu siyasi camia içinde, kendi benliğini bir an için olsun hiç unutmadı, işte, ingiliz milletinin, yüzyıllardan beri, cihan siyasetinde hakimiyeti elinde bulundurmasının sebebi budur.

Görülüyor ki, bir kavim, ancak kendi kendini milli bir parlamento ile idare eden hakiki bir millet haline geldikten sonra, yüksek ve samimi bir cemiyet hayatı yaşayabilir. Avrupa'nın diğer kavimleri, bu hakikati pek geç anlayabildiler. Çünkü, iki yüz yıl öncesine kadar, Avrupa'nın diğer bölgelerinde halklar ve ülkeler hükümdar ailelerinin esirleri ve malikaneleri hükmünde idiler. Bir hükümdar, kızını evlendirirken, memleketinin bir kısmını ona çeyiz olarak verebilirdi. Bir hükümdar, vilayetlerinden birini başka bir hükümdara hediye edebilir yahut satabilirdi. Miras yoluyle, memleketin bir kısmı yabancı bir hükümdarın eline geçebilirdi. Hülasa, halkların, kavimleri hiç bir mevcudiyeti.

hesapta hiç bir yeri yoktu. Devlet demek, hükümdar demekti. Bu düstur yalnız XIV. Louis'ye mahsus değildi. ingiltere'nin dışında, bütün Avrupa devletlerinin siyasette tuttukları yol bundan ibaretti.

Fakat milliyet devresi, nihayet, diğer Avrupa kavimleri için de gelip çattı. Hollandalılar, Fransızlar, ilh... kendi kendini idare eden birer millet halini almağa başladılar. Tarih, umumi bir kaide olarak gösteriyor ki, her nereye milliyet ruhu girdiyse orada büyük bir terakki ve tekamül cereyanı doğdu. Siyaset, din, ahlak, hukuk, estetik, ilim, felsefe, ekonomi, dil hayatlarının hepsine gençlik, samimilik ve tazelik geldi. Her şey yükselmeğe başladı. Fakat, bütün bu gelişmelerin üstünde olarak, yeni bir seciyenin meydana geldiğini yine bize mukayeseli tarih haber veriyor. Milli vicdan nerede teşekkül etmişse, artık orası sömürge olmak tehlikesinden ebedi olarak kurtulmuştur.

Gerçekten de, bugün Milletler Cemiyeti Almanya'yı bir sömürge halinde Fransa'ya takdim etse, acaba, Fransızlar bu hediyeyi kabule cesaret edebilirler mi? Macaristan'ı Romanya'nın, Bulgaristan'ı Yunanlıların mandası altına koymak istese, bu iki devlet şu mandaları kabule yanaşabilir mi? Şüphesiz, hayır! Çünkü mandater olmak isteyen bir devlet, mandası altına girecek memlekette kolayca hakim olmak ister. Halbuki milli vicdanı uyanmış bir ülkeye kocaman ordular gönderilse bile, orada en küçük bir nüfuz kazanmak mümkün değildir, ingilizlerin Trakya ile İzmir'i Yunanlıların, Adana ve havalisini Fransızların, Antalya'yı italyanların mandası altına vermesi, İstanbul'u kendi eline geçirmek içindi. Bütün bu devletler, Anadolu milli vicdanının uyandığım, Yunan ordularının milli ayaklanma karşısında buz gibi eridiğini görünce, bu ham sevdalardan vazgeçmeğe başladılar. Amerika'nın ne Ermenistan'da, ne de Türkiye'de manda kabulüne yanaşmaması da buralardaki milli vicdanın şiddetini görmesinden dolayıdır. Halbuki, İngilizlerle Fransızlar Arabistan'ı aralarında bölüşmekte hiç bir mahzur görmediler. Çünkü, bütün aşiretleri camia hayatı yaşayan, şehirleri henüz cemiyet devresine gelmemiş olan Arabistan'da milli vicdanın henüz uyanmamış olduğunu biliyorlardı.

Görülüyor ki, son yüzyıllarda, milli vicdanın uyandığı yerlerde, artık imparatorluk kalamıyor, sömürge hayatı devam edemiyor. Rusya, Avusturya ve Türkiye imparatorluklarının dağılması, Birinci Dünya Savaşının bir neticesi değildi. Birinci Dünya Savaşı, daha önceden esaslı sebeplerin hazırlamış olduğu bir neticenin meydana çıkmasına tesadüfi bir vesile olmaktan başka bir rol oynamadı. Eğer bu imparatorlukların içinde yaşayan kavimlerin arasında milli vicdana sahip ve artık mahkum olarak yaşaması mümkün olmayan mefkureli milletler bulunmasaydı, Birinci Dünya Savaşı bu imparatorlukları deviremezdi. Nasıl ki Alman devleti insicamlı bir milletten mürekkep olduğu için -Fransızların bu kadar yıkıcılığına rağmen - bir türlü yıkılmıyor. Hatta, ileride Avusturya camiasından ayrılan Avusturya Almanları ile birleşebileceği için, Birinci Dünya Savaşı'ndan daha kuvvetli çıkmıştır da denebilir.

Bir taraftan Avrupa'da bu netice doğarken, diğer taraftan Asya'da başka neticeler doğuyordu. Suriye, Irak, Filistin, Hicaz ülkeleri Türkiye camiasından ayrılmakla beraber, istiklale kavuşamadılar. Çünkü, buralarda oturan cemaatlerin milli vicdanı tamamiyle uyanmamıştı. Şüphesiz, buralarda da milli vicdan uyandığı gün, artık Fransız ve ingiliz mandaları bir saniye bile duramayacaklardır. Nasıl ki ingiltere devleti, Birinci Dünya Savaşı'ndan galip çıkmakla beraber, İrlanda'nın, Malta'nın, Mısır'ın muhtariyetlerini yani istiklale doğru ilk adımlarını kabule mecbur oldu. Avustralya, Kap, Kanada, Yeni-Zelanda gibi Anglo - Saksonların yerleştikleri ülkelerde tam muhtariyetler kabulüne mecburiyet hissetti. Tarihin ve halihazırın bu şehadetleri bize gösteriyor ki bugün Avrupa'da milli vicdana malik olmayan hiç bir kavim kalmamıştır. Buna göre, Avrupa'nın hiç bir ülkesinde sömürge tesisine imkan yoktur.

İslam dünyasında da artık sömürge hayatına nihayet vermek için, Müslüman kavimlerde milli vicdanı kuvvetlendirmekten başka çare yoktur.
Bir zamanlar, «İslam Birliği» mefkuresi Müslüman kavimlerin istiklale kavuşmalarını, ülkelerini sömürge halinden kurtulmasını temin eder sanılıyordu. Halbuki pratik tecrübeler gösterdi ki, İslam Birliği, bir taraftan teokrasi ve klerikalizm gibi gerici akımları doğurduğundan, öte yandan da İslam dünyasında milliyet mefkurelerinin ve milli vicdanların uyanmasına karşı bulunduğundan, Müslüman kavimlerin ilerlemelerine engel olduğu gibi, istiklallerine de manidir. Çünkü İslam dünyasında milli vicdanını gelişmesini sekteye uğratmak, Müslüman milletlerin istiklallerine engel olmak demektir. Teokrasi ve klerikalizm akımları ise, cemiyetlerin geride kalmasına, hatta gittikçe gerilemesine en büyük sebeptir.

O halde, ne yapmalı? Her şeyden önce, gerek memleketimizde, gerek diğer İslam ülkelerinde daima milli vicdanı uyandırmağa ve kuvvetlendirmeğe çalışmalı. Çünkü, bütün terakkilerin kaynağı milli vicdan olduğu gibi, milli istiklalin doğuş yeri de, dayanağı da yalnız odur.

Kaynakça
Kitap: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI
Yazar: ZİYA GÖKALP
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir