Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Tarihi Maddecilik ve İçtimai Mefkurecilik

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Tarihi Maddecilik ve İçtimai Mefkurecilik

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 01:25

TARİHİ MADDECİLİK VE İÇTİMAİ MEFKURECİLİK

Sosyal hadiselerin tefsir ve izahında birbirine yakın, hem de uzak olan iki sosyoloji sistemi vardır. Bunlar, «tarihi maddecilik» ve «içtimai mefkurecilik» sistemleridir. Bu sistemlerden birincisi Kari Marx tarafından, ikincisi Emile Durkheim tarafından meydana atıldı.

İlk bakışta, bu iki sistemin birbirine yakın olduğunu görürüz. Çünkü, ikisi de, sosyal hadiselerin tabii sebeplerin neticeleri olduğunu; madde, hayat ve ruh hadiseleri gibi tabii kanunlara tabi bulunduğunu esas olarak kabul ediyor. Bu telakkiye ilim dilinde muayyeniyet (determinizm) adı verilir.

Fakat, bu noktadan sonra, bu iki sosyoloji sistemi birbirinden uzaklaşmağa başlar. Kari Marx, determinizmde, bir nevi tekel ileri sürer:

Sosyal hadiseler arasında sebep olabilmek imtiyazı yalnız ekonomik hadiselere inhisar eder. Diğer sosyal hadiseler, mesela din, ahlak, estetik, siyaset, dil, akıl sahasına giren hadiseler asla sebep olamazlar, yalnız netice olabilirler. Binaenaleyh, Kari Marx'a göre, ekonomik hadiselerin dışında olan bütün sosyal hadiseler "'gölge hadiseler" (epifenomenler) mahiyetindedir.

Bir şeyin «gölge hadise» olması, başka şeyler üzerinde hiç bir tesiri haiz olmaması demektir. insanın gölgesi, yaptığı işlere bir tesir icra edebilir mi? Şüphesiz edemez. işte gölge hadiseler de, bizim arkamızdan gelen, şu tesirsiz gölgeler gibidir. Demek ki Marx'a göre, yalnız ekonomik hadiseler gerçektir, diğer sosyal müesseseler, gerçek olmadıkları gibi hadise bile değildirler. Bunlar ancak ekonomik hadiselerin neticeleri ve gölgeleridir.

Mesela Kari Marx, dinlerin meydana çıkışım, muhtelif sektlere ayrılmasını, zahidlerin sığındıkları zaviyelerle mutasavvıfların içinde yaşadıkları tekkelerin teşekkül etmesini, reform yapılmasını, dinle devletin ayrılmasını, yalnız istihsal tekniklerinin değişmesiyle izah ettiği gibi; ahlak, hukuk, siyaset, estetik, dil, düşünce sahasına ait bütün mefkurelerin doğmasını, büyümesini ve ölmesini de yine aynı ekonomik hadiselerin sebepliliği ile izaha çalışmıştır.
Durkheim'in tesis ettiği sosyolojiye göre, böyle bir tekel doğru değildir. Ekonomik hadiselerin, diğer sosyal hadiselerden hiç bir üstün tarafı yoktur. Ekonomik müesseseler nasıl bir hadise, bir gerçekse; din, ahlak, estetik, ilh... gibi diğer sosyal müesseseler de birer tabii hadisedir, birer gerçektir. Bu sonuncuları, eşyanın gölgelerine benzeterek, "gölge hadiseler" diye adlandırmak objektif gerçeklikten ayrılmak demektir.

Fizikte, kimyada, biyolojide gölge hadiseler olmadığı halde, sosyolojide neden bulunsun? Gerçi vaktiyle Maudsley gibi bazı psikologlar "şuur" a "gölge hadise» adım veriyor ve şuurun psikolojik hadiseler üzerinde hiç bir tesiri bulunmadığını iddia ediyorlardı. Fakat, Alfred Fouillee, Ribot, James, Höff-ding, Bergson, Pierre Janet, Binet, Paulhan gibi yeni psikologlar bu teoriyi ilmi delillerle kesin olarak yıktılar. Artık psikoloji sahasında "Gölge hadise" deyimi kalmadı.

Bundan başka, sosyal hadiseler arasında yalnız ekonomik müesseseleri gerçek saymak, mesela fizyolojik hadiseler arasında yalnız mideye ve hazım borusuna ait hadiseleri gerçek sayarak diğer fizyolojik işlemleri bunların gerçek olmayan, tesirsiz gölgeleri saymak gibidir. Böyle bir teoriyi, hiç bir fizyoloji alimi kabul edebilir mi?

Kari Marx, bu tekelciliği, teori sahasında bırakmayarak, pratik sahasına da aktarmakla ikinci bir hataya düşmüştür. Marx'a göre, halk yalnız işçi sınıfından ibarettir. Buna göre, işçi sınıfı diğer sınıfları ortadan kaldırmağa mecburdur. Halbuki halk «umum» manasına olduğundan, hukukça birbirine eşit olmayı kabul eden bütün sınıfların toplamı demektir. Gerçekten umumiyetle eşit olmayı kabul etmeyen emperyalist, aristokrat, feodal sınıfları halkın dışında görmek doğrudur.. Burjuvalarla aydınlar arasında da hukukça herkese eşit olmayı kabul etmeyen sınıflar varsa, halk dairesinin dışında kalmalıdırlar. Fakat hukukça herkesin eşit olduğunu kabul edenler -hangi meslek zümresine mensup bulunurlarsa bulunsunlar- halktandırlar.

Durkheim'ın sosyolojisinde, diğer sosyal hadiseler ekonomik hadiselere sebep olabildiği gibi, ekonomik hadiseler de diğer sosyal hadiselere sebep olabilirler. Görülüyor ki, Durkheim sosyolojisi ekonomik hadiselerin ehemmiyetini ve kıymetini inkar etmiyor. Gittikçe ekonomik hadiselerin cemiyet içindeki kıymetinin arttığını, hatta modern cemiyetlerde ekonomik hayatın sosyal bünyeye esas olduğunu ortaya atan Durkheim'dir. Durkheim'a göre iptidai cemiyetlerdeki dayanışma, yalnız kollektif şuurdan husule gelen mekanik dayanışmadır. Bunlar birbirine benzeyen «oba, oymak, boy, il» gibi bölmelerden mürekkep olduğu için, Durkheim tarafından "segmanter" (dilimlere bölünmüş) cemiyetler diye adlandırılmışlardır.

ileri gitmiş cemiyetlerde ise, birinci nevi dayanışmadan başka bir de, sosyal iş bölümünden doğan organik dayanışma vardır. Durkheim, bunlara da «organize» (iç örgülü) cemiyetler adını vermiştir.

Bilindiği gibi, «iş bölümü» ekonomik hayatın da temelidir. Modern cemiyetlerde din, siyaset, ilim, estetik, iktisat sahalarıyle ilgili zümreler; iş bölümünden doğmuş olan, ihtisas ve meslek heyetleridir. O halde, Durkheim'ın, ekonomik hayata da layık olduğu mevki ve ehemmiyeti tamamiyle vermiş olduğunu kabul etmek lazımdır.

Bununla beraber Durkheim da bütün sosyal hadiseleri bir tek «asıl» a götürüyor:

Bu yegane asıl, «kollektif tasavvurlar» dır. Bu terimin, tariften ziyade, örneklerle açıklanması mümkündür. Bundan dolayı, birkaç örnek vererek, "kollektif tasavvurlar" in ne demek olduğunu anlatmağa çalışacağım:

Mesela, Meşrutiyet'ten önce de, memleketimizde işçiler vardı. Fakat, bu işçilerin ortak şuurunda «Biz, işçi sınıfım teşkil ediyoruz» fikri yoktu. Bu fikir bulunmadığı için, o zaman memleketimizde işçi sınıfı yoktu. Yine Meşrutiyet'ten önce, memleketimizde birçok Türkler vardı. Fakat, bunların kol-lektif şuurunda «Biz, Türk milletiyiz» kavramı bulunmadığı için, o zaman Türk milleti de yoktu. Çünkü bir zümre, fertlerinin ortak vicdanında şuurlu bir surette idrak olunmadıkça, sosyal bir zümre mahiyetini haiz olamaz. Bunun gibi, Türkçe asıllı bir kelime Türk halkının dil şuurunda artık yaşamıyorsa, Türkçe bir kelime olmak meziyetini de, sosyal bir varlık olmak kıymetini de kaybetmiş demektir. Bunun gibi, esas itibariyle, Türk töresine giren bir adet de Türk halkının ahlaki vicdanında artık bilinmiyor ve duyulmuyorsa, o da gerek sosyal bir hadise olmak, gerek Türk ahlakında bir unsur bulunmak mahiyetlerini kaybetmiş demektir.

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki sosyal hadiseler, mutlaka, mensup bulundukları zümrenin kollektif vicdanında şuurlu idrakler halinde bulunmalıdırlar. İşte, kollektif vicdandaki bu şuurlu idraklere "kollektif tasavvurlar" adı verilir.

Kollektif tasavvurlar, Marx'ın zannettiği gibi, sosyal hayatta tesiri olmayan, gölge hadiselerden ibaret değildir. Bilakis, bütün sosyal hayatlarımız bu tasavvurların tesirlerine göre şekilerini alır. Mesela, biz Türkiyelilerin kollektif vicdanımızda «Türk milletindeniz, İslam ümmetindeniz, Batı medeniyetin-deniz» tasavvurları açık ve seçik görünüşler halinde belirmeğe başlayınca, bütün sosyal hayatlarımız değişmeğe başlayacaktır. «Türk milletindeniz» dediğimiz için, dilde, estetikte, ahlakta, hukukta, hatta din hayatında ve felsefede Türk kültürüne (Türk zevkine, Türk vicdanına göre) bir orijinallik, bir şahsilik göstermeğe çalışacağız. «İslam ümmetindeniz» dediğimiz için, bize göre en mukaddes kitap Kuran'ı Kerim, en mukaddes insan Hazret-i Muhammed, en mukaddes mabed Kabe, en mukaddes din İslamiyet olacaktır. "Batı medeniyetindeniz" dediğimiz için de ilimde, felsefede, fenlerde vesair medeni sistemlerde tam bir Avrupalı gibi hareket edeceğiz.

Kollektif tasavvurlar, yalnız zümre kavramlarına mahsus değildir. Mitler, menkıbeler, masallar, efsaneler, fıkralar, akideler, ahlak, hukuk, iktisat, fen sahasına ait kaideler; ilim ve felsefe ile ilgili görüşler de birer kollektif tasavvurdan ibarettir. İtikadın ve nazariyenin zıddı addolunan ayinler ve ameliyeler bile, ilkin zihinde tasarlandıktan sonra yapıldıkları için, esas itibariyle, birer kollektif tasavvurdan ibarettirler.

Ferdi fikirler, her ferdin kendine mahsus olan fikirleri demektir. Kollektif tasavvurlar ise, her cemiyetin bütün fertleri arasında ortak olan, daha doğrusu kollektif vicdanında şuurla kavranılan düşünme şekilleridir. Ferdi fikirler, esasen, cemiyet üzerinde hiç bir tesire malik değildir. Fakat ferdi fikirler, sosyal bir kuvvete dayanarak kollektif bir tasavvur mahiyetini aldığı zaman, sosyal hayatta büyük bir amil olur. Mesela, büyük bir manevi tesir gücüne sahip olan bir kurtarıcı, ne düşünürse, fikirleri biraz sonra herkesin ortak düşünüşleri sırasına geçer. Tabii ferdi fikirler bu mahiyette bulunursa, sosyal hayatta her an müessirdir. Bir millet, büyük başarılarıyle dehasını, fedakarlığını, kahramanlığını fiilen ispat etmiş, büyük bir şahsiyete malik olduğu zaman, onun kollektif tasavvurlar yaratmak

iktidarı sayesinde, her türlü yeniliği kolayca gerçekleştirebilir. İşte, bugün biz böyle bir deha hazinesine malikiz. Alelade fertlerin - hatta ilimde büyük bilgileri ve tatbikat sahasında yüksek kudret ve faaliyetleri olsa bile - asla başaramayacakları yenilik ve terakkileri, herkesin vicdanında kurtarıcı ve dahi tanılan böyle bir şahsiyet bir sözle, bir nutukla, bir beyanname ile vücuda getirebilir.

Kollektif tasavvurlar, coşkun krizler esnasında çok şiddetli vecidlerle halelenerek son derece büyük bir kudret ve kuvvet kazanırlar. Kollektif tasavvurların bu haline «mefkure» adı verilir. Kollektif tasavvurlar asıl mefkure halini aldıktan sonradır ki, hakiki inkılapları doğururlar. Mesela Türkçülerin ortaya attıkları «Türkçülük» fikri, genç bir topluluğa has bir tasavvurdan ibaretti. Bu küçük topluluğun kafasındaki tasavvuru Türk milletine yayarak onu bir mefkure haline getiren Trablusgarp, Balkan Harpleriyle, I. Dünya Savaşındaki felaketler olmakla beraber, bu mefhureye resmilik veren ve onu fiilen tatbik eden de ancak Mustafa Kemal oldu.

Bu misallerden de anlaşılıyor ki, Durkheim, mef-kureciliği cemiyetin coşkun halleri ile, yani sosyoloji ile izah ediyor. Ona göre bütün kollektif hadiseler, mefkurelerden yahut onların hafif dereceleri olan kollektif tasavvurlardan ibarettir.

Gerçekten de, her kollektif tasavvur, az-çok, bir kıymet duygusu ile karışıktır. Sosyal müesseselerin bazısını mukaddes, bazısını iyi, bazısını güzel, bazısını doğru telakki ederiz. Müesseselere bu sıfatların verilmesi, onların duygulardan, heyecanlardan, ihtiraslardan uzak olmadığını gösterir. Zaten, biz, hangi şeye karşı dini bir heyecan duyarsak ona «mukaddes», hangi şeye karşı ahlaki bir heyecan duyarsak ona «iyi», hangi şeye karşı estetik bir heyecan duyarsak ona «güzel», hangi şeye karşı düşünce ile ilgili bir heyecan duyarsak ona «doğru» kıymetlerini veririz. Demek ki, bütün kollektif tasavvurlarda, mefkure mahiyeti mevcuttur.

Kollektif tasavvurlar yani mefkureler bütün sosyal hadiselerin sebepleri olmakla beraber, kendilerinin de doğması, kuvvetlenmesi, zayıflaması, ölmesi birtakım sosyal sebeplere bağlıdır. Bu sebepler, sosyal bünyede husule gelen değişmelerdir. Durkheim'a göre sosyal hadiselerin ilk sebepleri, cemiyetin nüfusunun, kesafetinin, fertlerinin birbiri ile kaynaşmasının, aynı milletten oluşlarının, iş bölümünün artıp eksilmesi gibi sosyal morfolojiye ait hadiselerdir.
Türkçülük cereyanının zuhuru da sosyal bir hadisedir. Bu hadisenin izahında da, «Tarihi Maddecilik» ve «içtimai Mefkurecilik» görüşlerine ait iki zıt nazariye karşısındayız. Birinci nazariyeye göre, Türkçülük yalnız iktisadi sebeplerden doğdu. İkinci nazariyeye göre, Türkçülük akımının doğması sosyal mefkurelerin değişmesinden ve bunların değişmesi de sosyal bünyenin tahavvüle uğramasından ileri geldi.

Eskiden, memleketimizde başlıca iki dini topluluk vardı. Birincisi hilafetin etrafında toplanan Müslüman ümmeti, ikincisi Rum patrikhanesinin etrafında toplanan hıristiyan ümmeti idi. Eğer dinler, eski kuvvetini aynı şiddette muhafaza edebilseydi, bu topluluklar dağılmayacaktı.

Fakat şehirlerde sosyal kesafetin çoğalması yüzünden ilkin iş bölümü doğmağa, sonra da gittikçe derinleşmeğe başladı. İş bölümü meslek zümrelerini ve meslek zümreleri de meslek şuurlarını doğurduğundan, eski zamanlarda gerek Müslüman topluluğunda, gerek hıristiyan topluluğunda tek başına hakim olan bu iki kollektif şuur zayıflamağa başladı. Kollektif şuurun zayıflaması, onlara dayanan toplulukların müşterek dayanışmalarını da bozdu. Yeni doğan gazete ile mektep, edebiyatla şiir de, manası anlaşılmayan din topluluğu dili yerine, cemiyet dilini koydu.

Bu suretle gerek Müslümanların, gerek hıris-tiyanlarm kendi zümrelerine has vicdanları, tasavvurları ve telakkileri değişti. Evvelce, her fert bağlı bulunduğu dini topluluğu sosyal bir uzviyet ve kendisini onun ayrılmaz bir uzvu görürken, şimdi sosyal uzviyet olarak yalnız kendi dil topluluğunu görmeğe ve kendisini onun ayrılmaz bir uzvu saymağa başladı, işte, «din toplulukları»nın dağılma-sıyle onların yerine «dil toplulukları» nın geçmiş olması şu suretle vukua geldi. Rum patrikhanesine bağlı din topluluğundan ilkin Ermenilerin, sonra Ulahların, Sırpların, Bulgarların, hatta bağımsızlık kazanan Yunanlıların ayrılmaları ve bir kısmının Eksarlılık adiyle bu ayrılışa daha belirli bir şekil vermeleri bu iddiamıza canlı bir delildir.

Bu dil topluluklarının Osmanlılık adı verilen siyaset topluluğundan ayrılmaları din topluluğundan ayrılmalarından sonra olması da, ilk sebebin siyasi olmayıp sırf kültürel olduğunu gösterir.

Zaten, dil ve milli kültür zümrelerinden ibaret bulunan milliyetler eski zamanlarda da mevcuttu. Lakin, iki türlü emperyalizm, din ve siyaset emperyalizmleri onları iki topluluğun içinde yani saltanat ve ümmet çenberleri arasında hapsetmişti. Bu toplulukların çenberleri kuvvetten düşdükçe, hapsedilmiş zümrelerin serbest olmak için mücadeleye girişmeleri tabii idi. işte, memleketimizde ilkin dini eksarlılıklar, sonra da siyasi muhtariyetler ve istiklal suretinde kendisini gösteren milliyet akımları bu suretle inkişaf etti.

Müslüman kavimler arasındaki milliyetçilik akımları da aynı surette kendisini gösterdi. Misal olarak, Arnavutları alalım. Başkımcılığın1 merkezi olan Toskalar, eski zamanlardan beri, Bektaşiliğe sapmakla din topluluğundan uzaklaşmışlardı. Bunlar, ilkin, asrın ihtiyaçları sırasına geçen mektep ve matbuat, şiir ve edebiyattan nasiplerini almak için kendi dillerini kullanmak istediler. Bunun için, evvela, bir yazı kabul etmek icap etti. Kabul ettikleri yazının «Latince» olması da gösteriyor ki, Toskalar, her şeyden önce, din topluluğundan ayrılmışlardı. Bir zamandan beri zayıflamağa başlayan din bağları yerine milli kültüre dayanan bir birlik kurmağa çalışıyorlardı. Araplarda ve Kültlerde de milliyetçilik cereyanı, ilkin, milli kültür sahasında görünmeğe başladı. Bu cereyanların siyasi bir mahiyet alması ikinci merhaleleri, ekonomik bir mahiyet almaları da üçüncü merhaleleridir.

Türkçülüğe gelince, bunun da milli kültür sahasında başladığını biliyoruz. Türkçülüğün ilk babalarından birisi eski Darülfünun(Üniversite)umuzun, ikincisi de askeri mekteplerimizin kurucusudur. Medrese kuvvetli olsaydı, Darülfünun tesis edilemeyecekti. Yüzyıllarca medresenin silahlı kuvveti mahiyetini muhafaza eden yeniçerilik var iken de, askeri mektepler açılamazdı. Demek ki, sosyal iş bölümünün bir neticesi olarak, Türklerde de din topluluğunun dayandığı birleştirici kuvvet artık zayıflamağa başlamıştı. Sultan Abdülaziz devrinin sonlarında Encümen-i Daniş ile Darülfünun'un açılması, askeri mekteplere yeni bir nizam ve intizam verilmesine teşebbüs olunması, bu zayıflamanın neti-celeridir. Bu yeni müesseselerin başında Ahmed Vefik Paşa ile Süleyman Paşa, dağılmağa başlayan ümmet ve saltanat toplulukları içinde pusulasız kalan milletlerini dil, milli kültür, tarih bağları ile yeniden kuvvetlendirmek ve gençleri bu yeni mefkurelere göre terbiye etmek ihtiyacını duydular. Bundan sonra, yirmişer sene aralıkla doğan tasfiyecilik (özleştirmecilik) ve «Yeni Lisan» akımları da Türkçülük mefkuresinde bilhassa dil ile milli kültürün amil olduklarını gösterir. Gerçi, Türkçülüğün sonlarına doğru «milli iktisat» mefkuresi de doğdu. Fakat bu nazariyeyi ortaya atanlar, ne iktisatçılar, ne de ticaretle uğraşanlardı. Milliyetin «milli hukuk», «milli ahlak», «milli terbiye», hatta «milli felsefe» gibi çeşitli tecellilerini arayanlar, milli kültürcü Türkçülerdi. Milli iktisat da Türklerde, ilkin,

menfaat gütmeyen bir mefkure şeklinde doğdu ve sırf nazari olarak, memleketimizin ekonomik gerçeğini yani ziraatimizin, sanayimizin, ticaretimizin muhtelif sahalarında tatbik edilmekte bulunan hukuki rejimlerle teknik şekilleri aramağa başladı. Milli ekonomimiz ancak ekonomik gerçeklerimizi tetkik ettikten sonradır ki, ekonomik hadiselerimizden normal ve hasta olanlarını ayırabilecek ve ancak o zaman ekonomik hastalıklarımızın tedavisi için rapor yahut reçete verebilecekti. Fakat, ne yazık kir Birinci Dünya Savaşı nazari incelemeleri durdurarak, muhtelif tarzlarda pratik tatbiklerin zuhura gelmesine sebep oldu. Milli ekonomi ticari bir spekülasyon vasıtası değil, ilmi bir mekteptir. Almanya'da, bu mektebin kurucusu Friedrich List'dir. Durkheim, List'in milli ekonomi hakkındaki eserine «Objektif usulde yazılmış, gerçeklere dayanan ilk iktisat kitabı budur» diyor. Fakat, bu milli ekonomi ilmi, her yerde, milli mefkureden önce değil, sonra doğar.

Kaynakça
Kitap: TürkÇÜLÜĞÜN ESASLARI
Yazar: ZİYA GÖKALP
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir