Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Garba Doğru

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Garba Doğru

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 01:24

GARBA DOĞRU

Bir eski atalar sözü bize şöyle diyor:


"İşini bil, aşını bil, eşini bil!" Bu formüle benzeterek, sosyoloji de bize böyle diyebilir: "Milletini tam, ümmetini tanı, medeniyetini tanı!"

Türkçülerin neşriyatı ve milli felaketler bize, az çok, milletimizin, ümmetimizin nelerden ibaret olduğunu anlattı. Bu noktalarda, artık, herkesin aynı suretle düşündüğü görülüyor. Fakat, hangi medeniyet zümresine mensup bulunduğumuz meselesine gelince, bu noktada hala aramızda görüş farkları, belki de hakiki anlaşmazlıklar vardır. Bu sebeple, milli meseleleri incelemeye başlarken, bu meseleyi de çözmeğe çalışmamız gerekir.

Medeniyet meselesinin müphem kalmasının birinci sebebi, «medeniyete kavramı ile, «medenilik» kavramının birbirine karıştırılmasıdır. Eski zamanlarda, cemiyetler şu üç halden birine mensup sayılırdı. Vahşilik, göçebelik, medenilik. Bugün, vahşilik kelimesi, ilim aleminden büsbütün dışarı atıldı. Çünkü, eskiden vahşi denilen iptidai cemiyetlerin de kendilerine mahsus birer medeniyetleri olduğu meydana çıktı. Hatta, bu cemiyetlerin bazı tekamül merhalelerinden geçtikleri anlaşıldığından, bunlar hakkında «iptidai cemiyetler» tabirinin kullanılmasından bile çekinenler var.

Medeniyetin bütün insan cemiyetlerinde mevcut bulunduğu görülünce, bunun hayvan topluluklarında da bulunup bulunmadığı meselesi ortaya çıkar. Medeniyet, birtakım müesseselerin, yani düşünüş ve yapış tarzlarının bütünüdür. Hayvan toplulukları ise, biyolojik verasetle geçen içgüdülerle idare olunurlar. Bunlarda, hatta iş bölümü ve mesleklere ayrılma bile irsidir. Hükümdar, amele, asker gibi sınıflar, vazifeleri için gerekli olan organları doğarken beraberlerinde dünyaya getirirler. Hayvan topluluklarında gelenek ve terbiye yollarıyle nesilden nesle geçen müesseselere benzer hiç bir şey yoktur. Buna göre, bunlarda medeniyetin varlığını kabul etmemek lazım gelir.

O halde, "medeniyet" "hakkında, aşağıdaki iki esası hakikat olarak ileri sürebiliriz:

1) Medeniyet, bütün insan cemiyetlerinde mevcuttur.
2) Medeniyet, yalnız insan cemiyetlerine mahsustur.

Medeniyet, birtakım müesseselerin bütünüdür, demiştik. Halbuki, yalnız bir millete mahsus olan müesseselerin bütününe «milli kültür» denir. Yalnız bir ümmete mahsus bulunan müesseselerin bütününe de «din» adı verildiği gibi. Bu iki kavramın karşısında, «medeniyet» kavramının yeri ne olabilir? Sosyolojiye göre, kültürleri ve dinleri ayrı olan çeşitli cemiyetler arasındaki müşterek müesseselerin tamamına «medeniyet» adını vermemiz uygundur. Demek ki milli kültürce ve dince birbirine yabancı "bulunan cemiyetler, medeniyette, müşterek olabilirler. Milli kültürdeki ayrılıklar nasıl din birliğine mani değilse, milli kültürün ve dinin ayrı olması da medeniyetteki ortaklığa engel olamaz. Mesela, Yahudilerle Japonlar, gerek milli kültür, gerek din bakımından Avrupalılara yabancı oldukları halde, medeniyetçe Avrupa milletleriyle müşterektirler.

Medeniyet meselesinin müphem kalmasının bir sebebi de, medeniyetin yalnız bir türlü olduğunu zannetmektir. Halbuki, birçok medeniyetler vardır. Mesela, bugün Avustralya aşiretleri başka bir medeniyet dairesi, Kuzey Amerika Hindlileri başka bir medeniyet dairesi, Afrika aşiretleri ve Okyanusya aşiretleri de başka medeniyet daireleri teşkil ederler. tik Çağ'da, Akdeniz kıyılarında yaşayan milletler arasında müşterek bulunan, bir «Akdeniz Medeniyeti» vardı. Bundan eski «Yunan Medeniyeti», Yunan medeniyetinden de eski «Roma Medeniyeti» doğdu. Bu son medeniyetten de Doğu ve Batı medeniyetleri doğdu. Asya'nın doğusunda da bir «Uzak Doğu Medeniyeti» vardı. Çinliler, Moğollar, Tonguzlar, Tibetliler, Çin Hindi kavimleri hala o medeniyete mensupturlar.
Arkeoloji alimleri yer altındaki insan eserlerinden, tarih öncesi devirlerin medeniyet dairelerini bile bulup meydana çıkarabiliyorlar. Halk bilgisi araştırıcıları da masalların, mitlerin ve menkıbelerin, atasözlerinin birtakım medeniyet daireleri vücuda getirdiğini keşfetmektedirler.

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, medeniyet dairelerinin de kendilerine mahsus coğrafi sahaları ve bu sahaların belirli sınırları var. Mesela, bir masal yahut bir alet belirli bir noktaya kadar yayılıyor, ondan öteye gidemiyor. Çünkü her medeniyet başka bir sisteme girer. adeta, her medeniyetin başka bir mantığı, başka bir estetiği, başka bir hayat görüşü vardır. Bundan dolayıdır ki, medeniyetler birbirine karışamıyorlar. Yine bundan dolayıdır ki, bir medeniyeti bütün sistemiyle kabul etmeyenler, onun bazı kısımlarını alamıyorlar. Alsalar bile kendilerine mal edemiyorlar. Medeniyeti de, din gibi dışından değil, içinden almak gerekir. Medeniyet de tıpkı din gibidir. Ona da inanmak ve yürekten bağlanmak gerekir. Bu noktayı iyi anlamamış olan Tanzimatçıların bizi Avrupa Medeniyeti'ne dış görünüşü taklit etmek yoluyle sokmağa kalmaları, bundan dolayı kısır kaldı.

Medeniyetlerin coğrafi sınırları ayrı olduğu gibi, tarihi gelişmeleri de birbirinden ayrıdır. Bu gelişmelerin de bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Fakat, medeniyet zümreleri milli kültür zümrelerinden daha geniş oldukları için, ömürleri de ötekilerin ömründen daha uzundur.
Bundan başka, bir millet gelişmesinin yüksek noktalarına çıktıkça, medeniyetini de değiştirmek mecburiyetinde kalır. Mesela Japonlar, son yüzyılda Uzak Doğu medeniyetini bırakarak, Batı medeniyetine girdiler.

Bu hususta, en çarpıcı örneği Türklerde görürüz. Çünkü Türkler sosyal gelişmelerinin üç ayrı merhalesinde birbirine benzemeyen üç muhtelif medeniyet zümresine girmek mecburiyetinde kaldılar:

Türkler, "kavmi devlet" hayatı yaşarken, Uzak Doğu medeniyetine mensuptular. "Sultani devlet" devrine geçince, Doğu medeniyetine girmeğe mecbur oldular. Bugün, "milli devlet'" devrine geçtikleri sırada da, içlerinde Batı medeniyetine girmek için kuvvetli bir akımın belirdiğini görüyoruz.

Uzak Doğu medeniyetinin izlerine, bilhassa, sözlü geleneklerden ayrılamayan cahil tabakada rastlarız. Bu tabakanın hala inanmakta bulunduğu "tandırname" hükümleri, Uzak Doğu medeniyetinde esas olan inanışlarla tatbikatın devamından ibarettir. Masallar, eski menkıbelerle mitlerin artıklarıdır. Bir taraftan eski Türk diniyle Uzak Doğu milletlerine mahsus dinlerin mukayesesi, diğer taraftan bunların bütünü ile bugün de okuma-yazma bilmeyen halk arasında yaşamakta bulunan tandırname hükümleri ve masallar arasındaki mukayeseler, bu hakikati meydana çıkarmağa kafidir.

Bu mukayese, bize Türklerin "Altay ırkı" yahut "Moğol ırkı" adları verilen zümrelerle ilgilerinin de hakiki mahiyetini gösterebilir. arilerden daha beyaz ve güzel olan Türklerin sarı ırka mensup gösterilmesi ilmi bir esasa dayanmadığı gibi, "Altay ırkı" denilen kavimler zümresinde de bir dil birliğinin varlığı henüz ispat edilememiştir. O halde, müphem bir surette "ırk" adı verilen bu zümrelerin Uzak Doğu medeniyeti zümresinden ibaret olması muhtemeldir. Bu ihtimale göre bizim gerek Fino - Uğriyenlerle, gerek Tonguz ve Moğollarla tek bağımız vaktiyle Uzak Doğu medeniyetinde onlarla ortak bulunmamızdan ve uzun müddet onları siyasi hakimiyetimiz altında yaşatmamızdan ibarettir. Bu müşterek hayatlar dolayısıyle dillerimiz arasında bazı müşterek kelimeler vücuda gelmiş olabilir.

Türklerin İslam dinine girmesiyle, Doğu medeniyetine girmesi aynı zamanda oldu. Bundan dolayı birçoklarına göre, "Doğu medeniyetine", "İslam Medeniyeti" demek daha doğru görünüyor. Halbuki, yukarıda belirttiğimiz gibi, dinleri ayrı bulunan cemiyetler aynı medeniyete mensup olabilirler. Demek ki medeniyet, dinden ayrı bir şeydir. Böyle olmasaydı, dinleri ayrı olan zümreler arasında ortak hiç bir müessesenin olmaması gerekirdi. Din, yalnız mukaddes müesseselerden, yalnız itikatlarla ibadetlerden ibaret olduğu için, bunların dışında kalan mukaddes olmayan müesseseler, mesela, ilmi kavramlarla teknik aletler, estetik kaideler dinin dışında ayrı bir .sistem teşkil ederler. Matematik, botanik, zooloji, biyoloji, psikoloji, sosyoloji gibi müspet ilimler, sanayiye ve güzel sanatlara mahsus teknikler, dinlere bağlı değildir. Buna göre, hiç bir medeniyet, hiç bir dine bağlanamaz. Bir Hıristiyan medeniyeti olmadığı gibi, bir İslam medeniyeti de yoktur. Batı medeniyetini İslam medeniyeti sanmak doğru olmadığı •gibi, Doğu medeniyetine de İslam medeniyeti adını vermek yanlıştır. Doğu medeniyetiyle Batı medeniyetinin kaynaklarını İslam ve Hıristiyan dinlerinde değil, başka yerlerde aramak lazımdır.

Akdeniz medeniyeti ilk çağda eski Mısırlıların, Sümerlerin, Hititlerin, Asurluların, Fenikelilerin, ilh... yardımı ile teşekkül etmişti. Bu medeniyet, eski Yunanlılarda olgunluğa ulaştıktan sonra, Romalılara geçti. Romalılar bu medeniyeti idareleri altına aldıkları yüzlerce millete aşıladıktan sonra, Doğu Roma ve Batı Roma adları ile iki ayrı devlete ayrıldılar. Lakin, bu siyasi ayrılık, yalnız siyaset sahasında kalmadı. Akdeniz medeniyetinin de "doğu" ve "batı" adlan ile ikiye ayrılmasına sebej» oldu. Avrupalılar Batı Roma'ya varis oldukları için, Batı Roma medeniyetini benimseyerek ilerlettiler. Bundan, şimdiki Batı medeniyeti vücuda geldi. Müslüman Araplar ise, Doğu Roma'nın siyasi varisleri oldukları gibi, medeniyette de onların takipçisi oldular.. Doğu Roma medeniyeti, Müslümanların eline geçince,. Doğu medeniyeti adını aldı.

Bu tezimizi ispat için, Doğu medeniyetinin unsurlarına biraz göz gezdirelim:

Arap mimarisinin ilk modelleri, Bizans mimarisidir. Türk mimarisi de, bu iki mimarinin kaynaşmasından doğmuştur. Vakıa Araplarla Türkler dışardan aldıkları modelleri olduğu gibi taklit etmekle kalmadılar.

Bu modellere dini imanlarının, ahlaki mefkurelerinin ilhamı ile gelişmeler ilave ederek:

gayet şahsi mimarilere sahip oldular. Bu şahsileştirme ameliyesi, Araplarla Türklerin dini seciyelerinin ve milli kültürlerinin tesiri ile oldu. Bununla beraber, bu mimarilerin ilk modellerini Doğu Roma medeniyetinde aramak hususunda sanat tarihçileri birleşirler.

Doğu'da, seçkinlere mahsus olmak üzere, bir dümtek musikisi vardır. Farabi, bu musiki tekniğini Bizans'tan alarak Arapçaya aktardı. Bu musiki Arab'ın, Acem'in, Türk'ün yüksek sınıfına girmekle-beraber, halkın derin tabakalarına inemedi. Yalnız, havas tabakasına münhasır kaldı. Bundan dolayıdır ki Müslüman milletler, mimaride olduğu kadar bu Doğu musikisinde de orijinal bir şahsiyet gösteremediler. Türkün halk tabakası, eski Uzak Doğu medeniyetinde yarattığı melodileri devam ettirerek, milli bir halk musikisi vücuda getirdi. Arapların, Acemlerin halk kısmı da eski melodilerinde devam ettiler. Bu sebeple, Doğu musikisi, Doğu'nun hiç bir milletinde milli bir musiki mahiyetini alamadı. Bu musikiye "İslam musikisi" denilememesine başka bir sebep daha vardır. Bu musiki, Müslüman milletlerden başka, ortodoks milletlerin, Ermenilerin, Yahudilerin de mabedlerinde terennüm edilmektedir.
Araplar mantığı, felsefeyi, tabiat ilimlerini ve matematiği Bizans'tan tercüme ettikleri gibi, bela-gat, aruz, gramer ve sentaks gibi estetiğe ve dile ait ilimlerde de oradaki usulleri örnek olarak aldılar. Tıp da, İpokrat'ın ve Galien'in yetiştirdiği öğrencilerden alındı. Hülasa, Araplar ilim, fen, felsefe adına akıl ve tecrübeye dayanan her ne varsa, Bizans'tan aldılar. Sonraları, Acemler gibi, Türkler de bu bilgileri Araplardan öğrendiler. Serbest düşünüşlü Arap filozofları, "Meşai" ve "İşraki" adları ile, ikiye ayrılmışlardı Meşailer Aristo'nun, İşrakiler Ef-latun'un yolundan gidiyorlardı. Dine bağlı İslam hakimleri de, "Mütekellim" ve "Mutasavvıf" adları ile ikiye ayrılmıştı.

Mütekellimler, "cüz-i layetecezza:

Bçlünemeyen parça" yı (atom) kabul ederek, De-mokrit ve Epikür felsefelerine; mutasavvıflar da, İskenderiye filozofu Plotin'in "Yeni Eflatunculuk" sistemine varis olmuşlardı. Pisagor'un, Zenon'un eserlerini çevirenler, öğretenler de vardı. Bu sonuncu filozofun öğrencilerine "Revakiyun" (kemer-altıcılar) adı verilirdi. Muhiddin-i Arabi'nin "ayan-ı sabite" si (sabit örnekler) Eflatun'un "idea" lanndan başka bir şey değildi. Metafizikten başka, ahlak, siyaset, ev idaresi ilimleri de Aristo'dan alınmıştır. Ahlak-ı Nasıri, Ahlak-ı Celali, Ahlak-ı Alai gibi kitaplar, umumiyetle "ahlak, siyaset, ev idaresi" kısımlarına ayrılır ve hepsi de Aristo'yu taklit ederek yazılmıştır.

Doğu Roma medeniyeti ile Batı Roma medeniyeti, Ortaçağ devam ettiği müddetçe, birbirinden o kadar ayrılmadılar. Müslümanlar, Doğu medeniyetini büyük değişikliklere uğratamadıkları gibi; hıristiyanlar da Ortaçağda, Batı medeniyetini büyük gelişmelere kavuşturamadılar.

Ortaçağda, Avrupa'da yalnız iki yeniliğin meydana çıktığını görüyoruz:

Feodal şatolarda opera zuhur etti. Batı Avrupa'nın güney cihetlerinde yüceltici aşk duygusu (Şövalye aşkı), salon ve kadın estetiği vücuda geldi. Birinci yenilik, musikinin gelişmesiyle Batı musikisinin şekillenmesine sebep oldu. Çünkü eski Yunanlıların kurdukları musiki tekniğindeki çeyrek sesler, operaya uymadığından, terkolundu. Aynı zamanda, operanın tesiriyle, monoton melodiler bırakılarak, musikiye armoni unsuru ilave edildi. İkinci yenilik de, kadınların, ismet ve kudsiyetlerini kaybetmeksizin, cemiyet hayatına karışmasını temin etti. Müslümanlar, harem, selamlık, çarşaf, peçe gibi adetleri hıristiyan Bizans'la mecusi İran'dan almakta iken; Batı Avrupa'da, kadınlar sosyal hayata giriyorlardı. İşte, Ortaçağda, Doğu Medeniyeti ile Batı Medeniyeti arasında bu gibi küçük farklar bir yana, büyük bir simetri görülür. Mesela, Ortaçağ islam mimarisine karşılık, Avrupa'da, gotik adiyle, dini bir mimari görürüz. İslam aleminin hikemiyatına karşılık, Avrupa medreselerinde iskolastik felsefesini buluruz.

Hür felsefeye göre, hakikat meçhuldur. Filozofun vazifesi, bu meçhul hakikati, geleneklere bağlı olmaksızın, arayıp bulmaktır. Bulacağı hakikat sosyal geleneklere aykırı olsa da umurunda değildir. Çünkü, ona göre, hakikat her şeyden daha faydalıdır ve daha kıymetlidir.
Halbuki, hakimlere göre, bütün hakikatler malumdur; çünkü, gelenekler nakil ile sabit olmuş hakikatlerdir. Hakimin vazifesi, esasen bilinen bu hakikatleri akli delillerle ispat ve teyid eylemektir. Usullerindeki bu farktan dolayıdır ki hakimler, filozof adiyle anılmalarını istemezlerdi. Zira, filozoflara dinsiz gözüyle bakarlardı.

Avrupa'nın Ortaçağdaki kilise filozofları da hep bu kanaatte idiler. Felsefe tarihinde, bu sisteme iskolastik adı verildi, İslam hakimleri gibi, Avrupa iskolastikleri de Aristo'yu «birinci öğretmen» saymışlardır. Bu zümrelerin her ikisine göre, hikmetin gayesi, din ile Aristo felsefesinin uzlaştırılmasından ibaretti.

Avrupa'da rönesans, reform, felsefi yenilik, romantizm gibi ahlak, din, ilim, estetik sahalarında olan değişiklikler Ortaçağ hayatına son verdi. İslam aleminde bu değişiklikler vücuda gelmediği için, biz hala Ortaçağdan kurtulamamışızdır. Bu cihetle, Avrupa iskolastiğe nihayet verdiği halde, biz henüz onun tesiri altındayız. Birçok yüzyıllar atbaşı beraber gittikleri halde, Doğu ile Batı'nın bu ayrılışına sebep nedir?

Bu hususta tarihçiler birçok sebepler sayarlarsa da, biz, sosyolojinin gösterdiği sebebi daha doğru gördüğümüzden onları ileri süreceğiz:

Avrupa'nın büyük şehirlerinde sosyal kesafetin artması, iş bölümünü gerektirdi, ihtisas meslekleri ve mütehassıslar vücuda geldi. İhtisasla beraber, fertlerde, ferdi şahsiyet teşekkül etti. Ruhların esas bünyesi değişti. Bu esaslı değişiklikten yeni ruha sahip, mantıkça, mefkurece eski insanlara benzemeyen yeni insanlar doğdu. Bunların ruhundan fışkıran yeni hayat eski çerçevelere sığdırılamazdı. Bundan dolayı eski çerçeveler kırıldı, parçalandı. Serbest kalan yeni hayat, yaratıcı kudretini her tarafa yönelterek, her sahada ilerleme ve gelişmeler sağladı. Bilhassa büyük sanayii meydana getirerek, çağdaş medeniyetin çehresini şekillendirdi.

Doğu'da ise, sosyal kesafet bakımından ileri gitmiş büyük şehirler vücuda gelmemişti. Mevcut büyük şehirler ise, nüfusça karışık oldukları gibi, kaynaşma vasıtalarından, bundan dolayı da manevi kesafetten mahrumdular. Bu mahrumiyetler dolayısıyle, Doğu'da ne iş bölümü, ne ihtisas, ne ferdi şahsiyet, ne de büyük sanayi vücuda gelemedi. Yeni bir ruha, yem bir hayata kavuşmadıkları için, Doğu milletleri, zaruri olarak, medeniyetlerini Ortaçağdaki şeklinden daha ileri götüremediler. Çünkü, atalet kanunu gereğince bir sebep onu değiştirmedikçe, her şey olduğu gibi kalır.

Bununla beraber, Batı ve Orta Avrupa, Ortaçağ medeniyetinden kurtulduğu halde, Doğu Avrupa'da yaşayan ortodoks milletler hala bu medeniyetten kurtulamamışlardı. Ruslar, ta Deli Petro zamanına kadar, Doğu Medeniyetinde kaldılar. Deli Petro, Rusları Doğu Medeniyeti'nden çıkararak, Batı Medeniyeti'ne geçirmek için çok zahmetler çekti. Bir milletin Doğu medeniyetinden Batı medeniyetine geçmesi için ne gibi usuller takip etmek lazım geldiğini anlamak için, Deli Petro'nun yenileştirme tarihini incelemek kafidir. Ruslar istidatsız görünürken, bu cebri yenilikten sonra, süratle ilerlemeye başladılar. Doğu Medeniyeti'nin ilerlemeye engel, Batı Medeniyeti'nin yükselmeye sebep olduğuna bu tarihi vaka da bir delil değil midir?
Avrupa Medeniyeti'nin temeli, iş bölümüdür, demiştik. İş bölümü Avrupa'da yalnız zanaatları, yalnız iktisadi meslekleri birbirinden ayırmakla kalmadı., ilimler sahasında da, iş bölümü husule gelerek, her ilmin ayrı mütehasısları yetişmeye başladı.

Güzel sanatlar sahasında da iş bölümü kendisini göstererek, önceleri aynı şahısta birleşebilen sanatları birbirinden farklı ihtisaslara ayırdı. Sosyal hayatın diğer kolları da, iş bölümü vasıtasıyle, birbirinden ayrıldılar.

Siyasi kuvvetler teşrii, (yasama), Tcazai (yargı), icrai (yürütme) adlarıyle üçe ayrıldığı gibi, siyasi teşkilatla dini teşkilat da birbirinden ayrıldılar, işbölümünün bu tecellilerinden adalet teşkilatı kuvvet bulduğu gibi, ikdisadi, ilmi, estetik faaliyetler de son derece mükemmelleşti. Bu sebeple, Müslüman milletler, evvelce Avrupalılara askeri ve siyasi kuvvetçe eşit, hatta bazen üstün iken Avrupa'da iş bölümünün husule getirdiği terakkiler neticesi olarak, onlara nispetle gittikçe zayıf bir mevkide kalmağa başladılar.

Gerek askerlikte, gerek siyasette iki cemiyetin birbiriyle savaş edebilmeleri için iki tarafın aynı silahlarla mücehhez olması lazımdır. Avrupalılar sanayideki çok ilerlemeleri sayesinde tank gibi, zırhlı otomobil gibi, uçak, dretnot, denizaltı gibi müthiş harp aletleri yapabildikleri halde, biz, bunlara karşılık, yalnız adi top ve tüfek kullanmak mecburiyetindeyiz. Bu durumda, İslam alemi Avrupa'ya karşı sonuna kadar nasıl dayanabilecek? Gerek dinimizin, gerek vatanımızın istiklalini nasıl savunabileceğiz?

Bu dini ve vatani tehlikeler karşısında yalnız bir kurtuluş çaresi vardır ki, o da ilimlerde, sanayide, askerlik ve hukuk teşkilatında Avrupalılar kadar ilerlemektir, yani medeniyette onlara eşit olmaktır.

Bunun için de, tek bir çare vardır:

Avrupa medeniyetine tam bir surette girmek.

Vaktiyle, Tanzimatçılar ' da bu lüzumu idrak ederek Avrupa Medeniyeti'ni almağa teşebbüs etmişlerdi:

Fakat onlar aldıkları şeyleri yarım alıyorlar, tam almıyorlardı. Bundan dolayıdır ki, ne bir hakiki üniversite kurabildiler, ne insicamlı bir adliye teşkilatı vücuda getirebildiler. Tanzimatçılar, üretimi modernleştirmeden önce tüketim tarzlarını yani giyim - kuşam, beslenme, bina ve mobilya sistemlerini değiştirdikleri için, milli sanatlarımız; tamamiyle çöktü, buna karşı yeni tarzda Avrupalı bir endüstrinin çekirdeği bile vücuda gelemedi.Bu-na sebep, kafi derecede ilmi inceleme yapmadan, esaslı bir mefkure ve kesin bir program vücuda getirmeden işe başlamak ve her işte yarım tedbirli olmaktı.

Tanzimatçıların büyük bir hatası da, bize Doğu Medeniyeti ile Batı Medeniyeti'nin terkibinden bir irfan karışımı yapmak istemeleriydi. Sistemleri büsbütün ayrı prensiplere dayanan, birbirine zıt iki medeniyetin uzlaştınlamayacağını düşünememişlerdi. Hala siyasi bünyemizde mevcut ikilikler, hep bu yanlış hareketin neticeleridir. İki türlü mahkeme, iki türlü öğretim yeri, iki türlü vergi, iki türlü bütçe, iki türlü kanun.

Hasılı, bu ikilikler saymakla tükenmez. Medrese ile mektep bir ikilik teşkil ettiği halde, her mektebin içinde de yine bu neviden ikilikler vardı. Yalnız Harbiye ile Tıbbiye'de münhasıran Avrupalı bir öğretim usulü takip olunuyordu. Bu sayededir ki, bugün milli hayatımızı kurtaran büyük kumandanlarla ferdi hayatlarımızı kurtarabilecek alim doktorlara sahibiz. Bu iki meslek erbabı içinde Avrupa'daki meslektaşlarıyle boy ölçüşebilecek mütehassıslar yetişmesi, bilhassa Harbiye ve Tıbbiye mekteplerinin ikilikten uzak olması sayesindedir. Yeniçerinin savaş fenni ile hekimbaşıların tıp fenleri bu mekteplere girmiş olsaydı, bugünkü şanlı kumandanlarımızla şöhretli doktorlarımıza sahip olabilecek miydik?

İşte bu iki öğretim müessesesinin hali, bizim için, yapacağımız maarif inkılabında bir örnek "olmalıdır.
Doğu Medeniyetini Batı Medeniyeti ile uzlaştırmağa çalışmak, Ortaçağı son çağlarda yaşatmak demekti. Yeniçerilikle Nizamiye askerliği nasıl uyuşamazsa, hekimbaşılıkla ilme dayanan doktorluk nasıl bir araya gelemezse, eski hukuk ile yeni hukuk, eski ilim ile yeni ilim, eski ahlak ile yeni ahlak da öyle uyuşamaz. Yazık ki, yalnız askerlikle tıptaki yeniçerilik kaldırılabildi. Diğer mesleklerdeki yeniçerilikler, Ortaçağ hortlakları kılığında, hala yaşamaktadırlar.

Birkaç ay önce, Türkiye'yi Milletler Cemiyeti'-ne sokmak için İstanbul'da bir cemiyet kuruldu. Halbuki, Avrupa Medeniyeti'ne kat'i bir surette girmedikçe, Milletler Cemiyeti'ne girmemizden ne fayda hasıl olabilecekti? Kapitülasyonlarla siyasi müdahalelere mahkum edilmek istenilen bir millet, Avrupa Medeniyeti'nin dışında sayılan bir millet demektir. Japonlar Avrupalı bir millet sayıldıkları halde biz, hala, Asyalı bir millet addolunmaktayız. Bunun sebebi de Avrupa Medeniyeti'ne tam bir surette girmeyişimizden başka ne olabilir? Japonlar dinlerini ve milliyetlerini muhafaza etmek şartıyle Batı Medeniyeti'ne girdiler. Bu sayede, her hususta, Avrupalılara yetiştiler.

Japonlar, böyle yapmakla, dinlerinden, milli kültürlerinden hiç bir şey kaybettiler mi? Asla. O halde, biz niçin tereddüt ediyoruz? Biz de Türkçülüğümüzü ve Müslümanlığımızı muhafaza etmek şartıyle, Batı Medeniyeti'ne kesin olarak giremez miyiz? Batı Medeniyeti'ne girmeğe başladığımız günden beri, değiştirdiğimiz şeyleri inceleyelim. Bakalım, bunlar arasında dinimize, milliyetimize ait şeyler var mı? Mesela, rumi takvimi bırakarak bunun yerine Batı takvimini aldık. Rumi takvim bizim için mukaddes bir şey mi idi? Rumi takvim, Rumlara yani Bizanslılara aittir. Bunu takdis etmek lazım-sa onlar takdis etmelidirler. Rumi saati bırakıp doğu saatini kabul etmemiz de aynı şeydir.

Aristo'nun istidlal mantığım bırakarak Des-cartes ile Bacon'un mantığım ve bu mantıktan doğan metodolojiyi almanın dinimize ve milli kültürümüze ne zararı olabilir?

Eski astronomi yerine yeni astronomiyi, eski fiziğe karşı yeni fiziği, eski kimyaya mukabil yeni kimyayı almakla ne kaybederiz? Zoolojiye, botaniğe, jeolojiye dair eski kitaplarımızda ne kadar bilgi bulabilmek imkanı var? Doğu'da bulunmayan biyolojiyi, psikolojiyi, sosyolojiyi Batı'dan almağa mecbur değil miyiz? Evvelce, eski ilimlerimizin hepsini Bizans'tan almıştık. Şimdi Rumların ilimlerini Avrupa ilimleriyle değiştirsek, din ve milli kültür bakımından ne kaybederiz? Bu misaller istenildiği kadar uzatılırsa görülür ki, Doğu Medeniyeti adına bırakacağımız şeyler hep Bizans'tan aldığımız şeylerdir. Bu cihetler açık bir surette ortaya konulursa, Doğu Medeniyeti'ni bırakarak Batı Medeniyeti'ne girmemize artık kimse samimi olarak itiraz edemez.

Medeniyet meselesinin halli, başka bir cihetten de, memleketimizde acil bir mahiyet almıştır. Öteden beri memleketimizde bir "Maarif meselesi"* bir "terbiye meselesi" var. Bu mesele, birçok gayret ve çalışmalara rağmen, bir türlü halledilemiyor. Bu meselenin mahiyeti derinleştirilirse, görülür ki terbiye meselesi de medeniyet meselesinin bir parçasıdır. Esas mesele halledilince, maarif meselesi de kendiliğinden halledilmiş olacaktır.

Gerçekten, memleketimizde, gerek medeniyet, gerek terbiye bakımından birbirine benzemeyen üç tabaka vardır:

Halk, medreseliler, mektepliler. Bu üç sınıftan birincisi hala Uzak Doğu Medeniyetinden tamamiyle ayrılamamış olduğu gibi, ikincisi de henüz Doğu Medeniyeti'nde yaşıyor. Yalnız üçüncü sınıftır ki Batı Medeniyeti'nden bazı feyizlere mazhar olabilmiştir. Demek ki milletimizin bir kısmı ilk Çağlarda, bir kısmı Ortaçağda, bir kısmı son çağlarda yaşamaktadır. Bir milletin böyle üç yüzlü bir hayat yaşaması "normal" olabilir mi?

Bu üç tabakanın medeniyetleri ayrı olduğu gibi, pedagojileri de ayrıdır. Uç terbiye usulünü birleştirmedikçe hakiki bir millet olmamız mümkün müdür? Maarifimizi halkıyat (halk - bilgisi), medresiyat (medrese - bilgisi), mektebiyat (mektep - bilgisi) diye üç kısma ayırabiliriz. aşık kitapları ile halk masalları, koşmaları, atasözleri, tandırname hükümleri birinci kısmı, arapça ve farsçadan tercüme edilen kitaplar ikinci kısmı, Batı dillerinden aktarılanlar da üçüncü kısmı teşkil eder. Medeniyetlerimizi birleştirirsek maarifimizi ve pedagojimizi de birleştirmiş, ruh ve fikir bakımından insicamlı bir millet olmuş olacağız. O halde, bu işte daha bir müddet ihmal göstermek asla caiz değildir.

Hülasa; yukarıdaki açıklamalara göre, sosyal inancımızın birinci formülü şu olmalıdır:

Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim.

Kaynakça
Kitap: TürkÇÜLÜĞÜN ESASLARI
Yazar: ZİYA GÖKALP
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir