Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkçülük'te Halka Doğru

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Türkçülük'te Halka Doğru

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 00:58

HALKA DOĞRU

Türkçülüğün ilk esaslarından biri de şu "Halka Doğru" prensibidir. Vaktiyle, bu prensibi tatbik etmek üzere, İstanbul'da Halka Doğru adlı bir mecmua çıkarıyorduk. Sonraları, İzmir'de de aynı isimde bir mecmua neşrolundu.

"Halka doğru gitmek", ne demektir? Halka doğru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin aydınlarına, fikir adamlarına o milletin "seçkinler" i adı verilir. Seçkinler, yüksek bir eğitim ve öğretim görmüş olmakla, halktan ayrılmış olanlardır, işte, halka doğru gitmesi lazım gelenler bunlardır.
Seçkinler, halka doğru niçin gidecekler?

Bu soruya bazıları şöyle cevap veriyor:

«Seçkinler, halka, milli kültür götürmek için> gitmelidirler. Halbuki, önceki bölümde görüldüğü üzere, memleketimizde "milli kültür" denilen şey yalnız halkta vardır. Seçkinler henüz milli kültürden nasiplerini almamışlardır. O halde milli kültürden mahrum bulunan seçkinler, milli kültürün canlı bir müzesi olan halka, ne suretle milli kültür götürebilecekler?

Meseleyi çözebilmek için, önce şu noktalara cevap verelim:

Seçkinler, neye maliktir? Halkta ne vardır? Seçkinler, medeniyete maliktir. Halkta milli kültür vardır.

O halde, seçkinlerin halka doğru gitmesi şu iki maksat için olabilir:


1) Halktan milli kültür terbiyesi almak için, halka doğru gitmek.
2) Halka medeniyet götürmek için, halka doğru gitmek.

Gerçekten de seçkinlerin halka doğru gitmesi bu iki maksat içindir. Seçkinler, milli kültürü yalnız halkta bulabilirler, başka bir yerde bulamazlar. Demek ki, halka doğru gitmek, milli kültüre doğru gitmek mahiyetindedir. Çünkü, halk, milli kültürün canlı bir müzesidir.

Seçkinlerin çocukken aldıkları terbiyede milli kültür yoktu. Çünkü içinde okudukları mektepler, "halk mektebi" değildi, "milli mektep" de değildi. Bu sebeple milletimizin seçkinleri milli kültürden mahrum olarak yetiştiler, millilikten uzaklaşarak yetiştiler. Şimdi, bu eksikliği tamamlamak istiyorlar. Ne yapmalıdırlar? Bir taraftan halkın içine girmek, halkla beraber yaşamak, halkın kullandığı kelimelere, cümlelere dikkat etmek. Söylediği atasözlerini, gelenekte yaşayan hikmetleri işitmek. Düşünüşündeki tarzı, duyuşundaki üslubu tesbit etmek. Şiirini, musikisini dinleyerek, raksını, oyunlarını seyretmek. Dini hayatına, ahlaki duygularına nüfuz etmek. Giyinişinde, evinin mimarisinde, mobilyalarının sadeliğindeki güzellikleri tadabilmek. Bundan başka, halkın masallarını, fıkralarını, menkıbelerini, "tandırname" adı verilen, eski töreden kalma inanışları öğrenmek. Halk kitaplarını okumak. Korkut Ata'dan başlayarak aşık kitaplarım, Yunus Emre'den başlayarak tekke ilahilerini, Nas-reddin Hoca'dan başlayarak halk nükteciliğini, çocukluğumuzda seyrettiğimiz Karagözle orta oyununu aramak, bulmak lazım. Halkın cenkname'ler okunan eski kahvelerini, ramazan gecelerini, cuma arifane'lerini, çocukların her yıl sabırsızlıkla bekledikleri çoşkun bayramlarını yeniden diriltmek, canlandırmak lazım. Halkın sanat eserlerini toplayarak milli müzeler vücuda getirmek lazım. İşte, Türk milletinin seçkinleri, ancak uzun müddet halkın bu milli kültür müzeleri ve mektepleri içinde yaşadık-tan ve ruhları tamamiyle Türk kültürü ile dolduktan sonradır ki millileşmek imkanına kavuşurlar. Rusların en büyük şairi olan Puşkin, bu suretle millileştiği içindir ki, gerçekten bir milli şair oldu. Dante, Petrark, Jean jacques Rousseau, Goethe, Schiller, D'Annunzio gibi milli şairler hep, halktan aldıkları kuvvetler sayesinde sanat dahileri oldular.

Sosyoloji ilmi de bize gösteriyor ki deha esasen halktadır. Bir sanatkar, ancak halktaki estetik zevkin göründüğü bir yer olduğu takdirde dahi olabilir. Bizde dahi sanatkarların yetişmemesi, sanatkarlarımızın, estetik zevklerini halkın canlı müzesinden almamaları dolayısıyledir. Bizde, şimdiye kadar, halkın güzellik duygusuna kim kıymet verdi? Eski Osmanlı seçkinleri, köylüleri eşek Türk diye tahkir ederdi. Anadolu şehirlileri de; taşralı ta-biriyle, küçümsenirdi. Halka bütün olarak verilen unvan, avam kelimesinden ibaretti.

Havas, yalnız sarayın kullarının teşkil ettiği, Osmanlı seçkinleriydi. Halka kıymet vermedikleri içindir ki, bugün bu eski seçkinler sanatının ne dili, ne vezinleri, ne edebiyatı, ne musikisi, ne felsefesi, ne ahlak sistemi, ne siyaseti, ne ekonomisi, hasılı hiçbir şeyi kalmadı. Türk milleti, bütün bu şeylere yeniden, her birinin alfabesinden başlamak mecburiyetinde kaldı. Bu milletin, yakın bir zamana kadar, kendisine mahsus bir adı bile yoktu.

Tanzimatçılar ona:

«Sen, yalnız Osmanlısın. Sakın, başka milletlere bakarak, sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin anda, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasına sebep olursun!» demişlerdi. Zavallı Türk, «vatanımı kaybederim» korkusuyle "Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir zümreye mensup değilim" demeğe mecbur edilmişti. Boşo'ya karşı bu sözü her gün söyleyen milletvekillerimiz bile vardı.

Fakat bu Osmanlıcılar hiç düşünemiyorlardı ki, her ne yapsalar, bu yabancı milletler, Osmanlı topluluğundan ayrılmağa çalışacaklardır. Çünkü, artık yüzlerce milletten mürekkep olan sun'i toplulukların devamına imkan kalmamıştır. Bundan sonra, her millet; ayrı bir devlet olacak, mütecanis, samimi, tabii bir cemiyet hayatı yaşayacaktır. Şüphesiz, Avrupa'nın batısında beş yüzyıldan beri başlayan bu sosyal gelişme hareketi, mutlaka, doğusunda da başlayacaktı. I. Dünya Savaşı'nda Rusya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluklarının yıkılması da gösterdi ki, bu sosyal kıyamet pek yakınmış. Acaba Türkler, bu sosyal mahşer meydanına kendilerinin de Türk adlı bir millet olduklarım, Osmanlı İmparatorluğu içinde kendilerinin de hususi bir vatanları ve milli hakları bulunduğunu bilmeyerek, anlamayarak çıkmış olsaydılar, şaşkınlıktan ne yapacaklardı? Yoksa «Mademki Osmanlılık yıkıldı, bizim artık hiç bir milli ümidimiz, hiç bir siyasi emelimiz kalmadı» mı diyeceklerdi? Evvelce Türkçülüğe kayıtsız kalan bazı insaf sahibi Osmanlıcılar, Wilson Prensipleri ortaya atıldıktan sonra, "Türkçülük bize, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrı, hususi ve milli bir hayatımız, sınırları etnoğrafya ilmi tarafından çizilmiş milli bir vatanımız, bu vatanda kendi kendimizi tam bir istiklal ile idare etmekten ibaret olan milli bir hakkımız olduğunu vaktiyle bir çoğumuzun zihnine ve ruhuna yerleştirmiş olmasaydı, bugün halimiz ne olacaktı?" demeğe başladılar. Demek ki, yalnız bir tek kelime, mukaddes ve mübarek Türk kelimesidir ki, bu karışıklığın içinde doğru yolu görmemize sebep oldu.

Türkçüler, seçkinlere yalnız milletlerinin adım öğretmekle kalmadılar; onlara, milletin güzel dilini de öğrettiler. Fakat, verdikleri ad gibi, bu öğrettikleri güzel dil de halktan alınmıştı. Çünkü, bunlar yalnız halkta kalmıştı. Seçkinler zümresi ise, şimdiye kadar, bir uyurgezer hayatı yaşıyordu. Uyurgezerler gibi iki şahsiyeti vardı. Hakiki şahsiyeti Türk olduğu halde, uyurgezerlik vehmi içinde kendini Osmanlı sanıyordu, öz dili Türkçe olduğu halde, uyurgezerler gibi, hastalık neticesi olarak, sun'i bir dil kullanıyordu. Şiirde de, kendi samimi vezinlerini bırakarak, Acemden aldığı taklit vezinlerle terennüm ediyordu. Türkçülük, bir ruh doktoru gibi, bu uyurgezere, Osmanlı olmayıp Türk olduğunu, dilinin Türkçe ve vezinlerinin halk vezinleri bulunduğunu telkin etti. Hayır, telkin değil, hakiki tabiriyle, onu ilmi delillerle ikna etti. Bu suretledir ki, seçkinler, sun'i uyurgezer halinden kurtularak, normal bir surette düşünmeğe ve duymağa başladı.

Fakat, bugün itiraf etmeliyiz ki, bu seçkinler, halka doğru yalnız bir tek adım atabilmişlerdir. Tamamiyle halka doğru gitmiş olmak için, halkın içinde yaşayarak, ondan milli kültürü tamamiyle almaları lazımdır. Bunun için yalnız bir çare vardır ki o da Türkçü gençlerin öğretmenlikte köylere gitmesidir. Yaşlı olanlar da, hiç olmazsa, Anadolu'nun iç şehirlerine gitmelidirler. Osmanlı seçkinleri, ancak tamamiyle halk kültürünü aldıktan sonradır ki, milli seçkinler haline gireceklerdir.

Halka doğru gitmenir ikinci vazifesi de, halka medeniyet götürmektir. Çünkü, halkta medeniyet yoktur. Seçkinlerse, medeniyetin anahtarlarına sahiptir. Fakat halka, değerli bir armağan olarak, aşağıda gösterdiğimiz üzere, Doğu medeniyetini, yahut onun bir dalı olan Osmanlı medeniyetini değil, Batı medeniyeti götürmelidirler.

Kaynakça
Kitap: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI
Yazar: ZİYA GÖKALP
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir