Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkçülük'te Milli Kültür ve Medeniyet

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Türkçülük'te Milli Kültür ve Medeniyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 00:57

MİLLİ KÜLTÜR VE MEDENİYET

Milli kültür (Hars) ile medeniyet arasında hem birleşme noktası, hem de ayrılık noktaları vardır. Milli kültür ile medeniyet arasındaki birleşme noktası, ikisinin de bütün sosyal hayatları içine almasıdır.

Sosyal hayatlar şunlardır:

Dini hayat, ahlaki hayat, hukuki hayat, rasyonel hayat, iktisadi hayat, lisani hayat, fenni hayat. Bu sekiz türlü sosyal hayatın bütününe milli kültür adı verildiği gibi medeniyet de denilir.

Şimdi, milli kültür ile medeniyet arasındaki ayrılıkları, farkları arayalım:

Birinci olarak, kültür milli olduğu halde, medeniyet milletlerarasıdır. Kültür, yalnız bir milletin dini, ahlaki, hukuki, akli, estetik, lisani, iktisadi ve fenni hayatlarının ahenkli bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı medeniyet dairesine giren birçok milletlerin sosyal hayatlarının müşterek bir yekunudur. Mesela, Avrupa ve Amerika medeniyet dairesinde bütün Avrupalı milletler arasında müşterek bir Batı Medeniyeti vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı ve müstakil olmak üzere bir İngiliz kültürü, bir Fransız kültürü, bir Alman kültürü ilh. mevcuttur.

İkinci olarak, medeniyet, usul vasıtasıyle ve ferdi iradelerle vücuda gelen sosyal hadiselerin bütünüdür. Mesela dine dair bilgiler ve ilimler usul ve irade ile vücuda geldiği gibi, ahlaka, hukuka, güzel sanatlara, iktisada, akim fonksiyonlarına, dile ve fenlere dair bilgiler ve nazariyeler de hep fertler tarafından usul ve irade ile vücuda getirilmişlerdir. Bundan dolayı, aynı medeniyet dairesi içinde bulunan bütün bu kavramların, bilgilerin ve ilimlerin toplamı medeniyet dediğimiz şeyi vücuda getirir.

Milli kültüre dahil olan şeyler ise, usul ile, fertlerin iradesiyle vücuda gelmemişlerdir. Sun'i değillerdir. Bitkilerin, hayvanların organik hayatı nasıl kendiliğinden ve tabii bir surette gelişiyorsa, milli kültüre dahil olan şeylerin teşekkül ve tekamülü de tıpkı öyledir. Mesela dil, fertler tarafından, usulle yapılmış bir şey değildir. Dilin bir kelimesini değiştirenleyiz. Onun yerine başka bir kelime icat edip koyamayız. Dilin kendi tabiatından doğan bir kaidesini de değiştiremeyiz. Dilin kelime ve kaideleri ancak kendiliklerinden değişirler. Biz, bu değişmeye seyirci kalırız. Fertler tarafından yalnız birtakım terimler yani yeni lafızlar ilave olunabilir. Fakat bu lafızlar ait olduğu meslek zümresi tarafından kabul edilmedikçe, lafız mahiyetinde kalarak, kelime mahiyetini alamaz. Yeni bir lafız, bir meslek zümresi tarafından kabul edildikten sonra da, bir zümre kelimesi mahiyetini alır. Ancak, bütün halk tarafından kabul edildikten sonradır ki, müşterek kelimeler arasına girebilir.

Fakat, yeni lafızların bir zümre yahut bütün halk tarafından kabul edilip edilmemesi onları icat edenlerin elinde değildir. Eski Osmanlı dilinde Şinasi'den beri milyonlarca yeni lafız icat olunduğu halde, bunlardan az bir kısmı zümre kelimeleri sırasına geçebilmiştir. Müşterek kelimeler sırasına geçenlerse, beş on kelimeden ibarettir.
Demek ki, milli kültürün ilk örneğini dilin kelimelerinde, medeniyetin ilk örneğini de yeni lafızlar suretinde icat olunan terimlerinde görüyoruz. Kelimeler sosyal müesseselerdir, yeni lafızlarsa ferdi tesislerdir. Bazen bir ferdin icat ettiği bir lafız birden halk arasına yayılabilir. Fakat bu yayılma kuvvetini o lafza veren, onu icat eden adam değildir. Cemiyetin fertlerce bilinmeyen, gizli bir akımıdır.

Bundan on beş yıl önce, memleketimizde yanyana iki dil yaşıyordu:

Bunlardan birincisi, resmi bir kıymete malikti ve yazıyı inhisar altına almış gibiydi. Buna Osmanlıca adı veriliyordu.
İkincisi, yalnız halk arasında konuşmağa münhasır kalmış gibiydi. Buna, da, küçümseyerek, Türkçe adı veriliyordu ve avama mahsus bir argo zannediliyordu. Halbuki, asıl tabii ve hakiki dilimiz bu idi. Osmanlıca ise, Türkçe, arapça ve acemceden ibaret olan üç dilin gramerini, sentaksını, lügatini birleştirmekle husule gelmiş sun'i bir karışımdan ibaretti. Bu iki dilden birincisi, tabii bir teşekkül ve günlük hayatta kullanılmak suretiyle, kendiliğinden vücuda gelmişti. Bundan dolayı, milli kültürümüzün diliydi. İkincisi ise, fertler tarafından usulle ve iradeyle yapılmıştı. Bu dil aşuresinin içine, yalnız bazı Türkçe kelimeler ve takılar karışabilirdi. Demek ki, Osmanlıcanın milli kültürümüzde pek az bir payı vardı. Bundan dolayı, ona, medeniyetimizin dili idi, diyebiliriz.

Memleketimizde, bu iki dil gibi, iki vezin de yanyana yaşıyordu. Türk halkının kullandığı Türk vezni, usul ile yapılmıyordu. Halk şairleri, vezinli olduğunu bilmeden, gayet lirik şiirler yazıyorlardı. Tabii bu, ilham ile, yaratıcılıkla oluyordu. Usulle ve taklitle yapılmıyordu. O halde, bu vezin de Türk kültürüne dahildi. Osmanlı veznine gelince; bu, Acem şairlerinden alınmıştı. Bu vezinde şiir yazanlar taklitle ve usulle yazıyorlardı. Bundan dolayıdır ki, aruz vezni denen bu vezin halk arasında girememişti. Bu vezinde şiir yazanlar, Acem edebiyatını ders görmek suretiyle öğreniyorlar, usul vasıtasıyle aruzu tatbik ediyorlardı. Bundan dolayı, aruz vezni milli kültürümüze dahil olamadı. Acemlerde ise, köylüler bile aruz vezninde şiirler söylerler. Bundan dolayı, aruz vezni İran'ın milli kültürüne dahil demektir.

Memleketimizde, bunlardan başka, yanyana yaşayan iki musiki vardır. Bunlardan birisi halk arasında kendi kendine doğmuş olan Türk musikisi, diğeri Farabi tarafından Bizans'tan tercüme ve iktibas olunan Osmanlı musikisidir. Türk musikisi ilham ile vücuda gelmiş, taklitle dışardan alınmamıştır. Osmanlı musikisi ise, taklit vasıtasıyle dışardan alınmış ve ancak usulle devam ettirilmiştir. Bunlardan birincisi milli kültürümüzün, ikincisi ise medeniyetimizin musikisidir. Medeniyet, usulle yapılan ve taklit vasıtasıyle bir milletten diğer millete geçen kavramların ve tekniklerin bütünüdür. Milli kültür ise, hem usulle yapılamayan, hem de taklitle başka milletlerden alınamayan duygulardır. Bu sebeple Osmanlı musikisi kaidelerden mürekkep bir fen şeklinde olduğu halde, Türk musikisi, kaidesiz, usulsüz, fensiz melodilerden, Türkün bağrından kopan samimi nağmelerden ibarettir. Halbuki, Bizans musikisinin kaynağına çıkarsak, bunu da eski Yunan kültürü içinde görürüz.

Edebiyatımızda da aynı ikilik mevcuttur. Türk edebiyatı halkın atasözleriyle bilmecelerinden, halk masallarıyle halk koşmalarından, destanlarından, halk cengnameleriyle menkıbelerinden, tekkelerin ilahileriyle nefeslerinden, halkın güldürücü fıkralarından ve halk tiyatrosundan ibarettir. Atasözleri, doğrudan doğruya, halkın hikmetleridir. Bilmeceleri de vücuda getiren halktır. Halk masalları da fertler tarafından düzülmemiştir. Bunlar, Türkün mitolojik çağlardan başlayarak, gelenek yoluyle zamanımıza kadar gelen peri masallarıyle dev masallarıdır. Dede Korkut Kitabı'ndaki masallar da, ozandan ozana sözlü bir surette aktarılarak, ancak birkaç yüzyıl önce yazılmıştır. Şah İsmail, aşık Garib, aşık Kerem, Köroğlu kitapları da, vaktiyle halk tarafından yazılmış halk masallarıdır. Türk tarihinde ve etnografyasındaki mitler, lejandlar, efsaneler de Türk edebiyatının unsurlarıdır. Cengnamelere ve dini menkıbelere gelince, bunlar halk edebiyatının İslami devresine ait mahsulleridir. Halk şairlerinin koşmalarıyle destanları, manileriyle Türküleri de, yukarıda saydığımız eserler gibi, Türk halkının samimi eserleridir. Bunlar da usulle, taklitle yapılmamışlardır. aşık Ömer, Derdli, Karacaoğlan'lar gibi şairler, halkın sevgili şairleridir. Tekkeler de birer halk mabedi olduğu için buralarda doğan ilahilerle nefesler de halk edebiyatına, dolayısıyle Türk edebiyatına dahildir. Yunus Emre ve Kaygusuz ile Bektaşi şairleri bu zümreye dahildir. Osmanlı edebiyatı ise, masal yerine ferdi hikayelerle romanlardan, koşma ve destan yerine taklitle yapılmış gazellerle alafranga manzumelerden mürekkeptir. Osmanlı şairlerinin her biri mutlaka, Acem devrinde bir Acem şairine, Fransız devrinde bir Fransız şairine benzer. Fuzuli ile Nedim bile bu hususta müstesna değildirler. Bu cihetle, Osmanlı edipleriyle şairlerinden hiç bir orijinal değildir, hepsi taklitçidir; hepsinin eserleri estetik ilhamdan değil, zihni hüner gösterme merakından doğmuştur.

Mesela, nüktecilik (humour) bakımından, bu iki zümreyi mukayese edelim:

Nasreddin Hoca, İncili Çavuş, Bekri Mustafa ve Bektaşi Babaları halk nüktecileridir; Kani ile Sururi ise, Osmanlı divanının mizahçılarıdır. Tabii nüktecilik ile sun'i mizah arasındaki fark, bu karşılaştırma ile meydana çıkar.

Karagözle ortaoyununa gelince; bunlar da halk temaşası yani an'anevi Türk tiyatrosudur. Karagöz ile Hacivat'ın çatışmaları, Türk ile Osmanlı'nın yani o zamanki kültürümüzle medeniyetimizin mücadelelerinden ibarettir.

Ahlakta da aynı ikiliği görürüz Türk ahlakı ile Osmanlı ahlakı birbirine zıt gibidir. Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat'in «Türk» maddesinde, Türkleri kısaca tarif ediyor. Diyor ki, Türkte böbürlenme ve övünme yoktur. Türk, büyük kahramanlıklar ve fedakarlıklar yaptığı zaman, bir fevkaladelik yaptığından habersiz görünür. Cahiz de, Türkleri aynen bu suretle tasvir ediyor. Osmanlı tipine bakarsak, eski şairlerinde fahriyelerin, yeni edebiyatçılarında ise böbürlenme ve övünmenin hakim olduğunu görürüz. Servet-i Fünun mektebi, Osmanlı edebiyatının en parlak devridir. Bu mektebe mensup olan ediplerle şairlerin çoğu şüpheci, bedbin, ümitsiz, hasta ruhlar suretinde tecelli etmişlerdir. Hakiki Türk ise, inançlı, nikbin, ümitli ve sağlamdır.

Hatta, bilginlerimiz arasında da, ikilik görürüz. Osmanlı bilginlerinin an'anevi ünvanı, ulema-i rüsum (resmi bilginler) idi. Anadolu'daki bilginler ise, halk bilginleri idi. Birinciler, rütbeli fakat cahil idiler. İkinciler, ilimli fakat rütbesiz idiler. Siyaset ve askerlik sahasında büyük bir dahi olan Afşarlı Nadir Şah, bütün Müslümanları Sünnilik dairesinde birleştirmek ve bütün sultanları Osmanlı padişahının riyaseti altına sokmak için, müzakerede bulunmak üzere, İstanbul'a dini ve siyasi bir heyet göndermişti. İstanbul'da bu heyet ile müzakereye ulema-l rüsum'u (resmi bilginleri) memur ettiler.

İranlı bilginler heyeti, bunlara söz anlatmaktan aciz kalınca, Sadrazama başvurarak dediler ki:

"Bizim siyasi hiçbir rütbemiz, ilimden başka payemiz yoktur. Halbuki müzakerede bulunduğumuz zatlar büyük rütbeli kişiler olduklarından, huzurlarında serbestçe söz söyleyemiyoruz. Bizi taşradaki rütbesiz bilginlerle görüştürürseniz, çok memnun oluruz". Ragıb Paşanın Tahkik ve Tevfik adlı kitabında naklettiği bu olmuş vakıa gösteriyor ki, Nadir Şah'ın ilim heyeti Osmanlı bilginlerine değil, Türk bilginlerine kıymet veriyorlardı.

Eski devirlerin hatta siyasi ve askeri başarıları da, halk arasından çıkmış cahil ve okur - yazar olmayan paşalara aitti. Daha sonra Ragıb Paşa ve Sefih ibrahim Paşa gibi Osmanlı maarifinde yüksek bir mevki tutanlar hükümetin başına geçince işler bozulmağa başladı.

Bununla beraber,bu içtimai ikilikler yalnız fikri faaliyetlere mahsustu. O zamanlar, el işi ayak tabakasına mahsus sayıldığından, yüksek tabaka tekniklerin bütün nevilerinden uzak duruyordu. Bu sebeple mimarlık, hattatlık, hakkaklık, ciltçilik, tezhipçilik, marangozluk, demircilik, boyacılık, halıcılık, çulhalık, ressamlık, nakkaşlık gibi pratik tekniklerin yalnız bir şekli vardı. O da, halk tekniğiydi. Demek ki, umumiyetle yüksek bir güzelliğe sahip bu sanat-lara münhasıran Türk sanatı adını verebiliriz .Bunlar Osmanlı medeniyetinin unsurları değil, Türk kültürünün unsurları idi. Bugün Avrupa, bu eski sanatlarımızın mahsullerini milyarlar sarfederek parça parça topluyor. Avrupa'nın, Amerika'nın müzeleri, salonları hep Türk eserleriyle dolmaktadır. Avrupa'da, bu Türk hayranlığına Turquerie adı verilir. Avrupa'nın hakiki mütefekkir ve sanatkarları mesela Lamartine'leri, Auguste Comte'ları, Pierre Laffite'leri, Mismer'lerin, Pierre Loti'leri, Farrere'leri Türkün samimi sanatına, alçak gönüllü ve gösterişsiz ahlakına, derin ve mutaassıp olmayan dindarlığına, hülasa, kanaat ve teslimiyetle beraber daimi bir iyimserlik ve mefkurelilikten ibaret olan, fakirane fakat mes'udane hayatına hayrandırlar. Lakin, bunların aşık oldukları şeyler, Osmanlı medeniyetine giren usulle ve taklitle yapılmış eserler değil, Türk kültürüne dahil ilhamla vücuda gelmiş orijinal eserlerdir.

Yalnız memleketimize mahsus olan bu garip vaziyetin sebebi nedir? Niçin bu ülkede yaşayan bu iki tip, Türk tipi ile Osmanlı tipi birbirine bu kadar zıttır? Niçin Türk tipinin her şeyi güzel, Osmanlı tipinin her şeyi çirkindir? Çünkü Osmanlı tipi Türk kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm sahasına atıldı, kozmopolit oldu, sınıf menfaatini milli menfaatin üstünde gördü. Gerçekten de, Osmanlı imparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milleti siyaset dairesine aldıkça, idare edenlerle idare olunanlar ayrı iki sınıf haline giriyorlardı, idare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfı'nı, idare olunan Türkler de Türk sınıfı'nı teşkil ediyorlardı. Bu iki sınıf, birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı, kendini millet-i hakime (hakim millet) suretinde görür, idare ettiği Türklere millet-i mahkume (mahkum millet) gözüyle bakardı. Osmanlı, daima, Türke (eşek Türk) derdi. Türk köylerine resmi bir şahıs geldiği zaman, Osmanlı geliyor diye herkes kaçardı. Türkler arasında Kızılbaşlığın meydana çıkışı bile, bu ayrılıkla izah olunabilir.

Şah İsmail'in dedesi olan Şeyh Cüneyd, Oğuz boylan arasında Oğul mu önce gelir, yoksa sahabeler mi diyerek propaganda yapıyordu. Oğuz boyları, Oğuz Han'ın çocukları ve Kayılar'ın amca oğulları değil miydiler? Nasıl oluyordu da, padişahın Enderun'dan çıkan devşirmelerden mürekkep olan sahabeleri (yakın adamları) bunlara tercih ediliyordu. O tarihteki halk şeyhleri, Türklerin o zamanki zulme maruz kalışlarını vaktiyle Ehl-i Beyt'in (Peygamber Soyu) uğramış olduğu eziyete benzetiyorlardı. O zaman, Türkmenlerin büyük bir kısmı, bu benzeyişe aldanarak, baba ocağından ayrıldılar, kendi kendilerine ayrı bir edebiyat, ayrı bir felsefe, ayrı bir mabed yaptılar.

Bununla beraber, din bakımından Osmanlılardan ayrılmamış olan Sünni Türkler de, milli kültür bakımından Osmanlı emperyalizmine bağlanmadılar. Bunlar da, kendi kendilerine milli bir kültür yaparak, Osmanlı medeniyetine karşı tamamiyle kayıtsız kaldılar. Osmanlı medeniyetinin seçkinlerine havas denildiği gibi, Türk kültürünün de ozanları, aşıkları, babaları ve ustaları vardı. Demek ki, memleketimizde iki türlü seçkin bulunuyordu. Bunlardan birincisi sarayı temsil ediyordu, bu zümrenin geçimini sağlayan da saraydı. Mesela, Osmanlı şairleri saraylardan «caize» almakla geçindikleri gibi, Osmanlı musikişinasları da sarayın verdiği ihsanlarla, maaşlarla geçinirlerdi. Halkın saz ve söz şairleri ise, halkın hediyeleriyle yaşarlardı. Ülema-yı rü-sum adını alan Osmanlı bilginleri kazaskerlikte, kadılıklarda yüksek maaşlar ve arpalıklar alırlardı. Halk hocalarından ve şeyhlerinden ibaret olan Türk din adamlarını ise, yalnız halk beslerdi. Bundan dolayı güzel sanatlarda ve diğer sanayide rehberlik eden ustalar, yiğitbaşılar ve ahi babalar yalnız halk sınıfından yetişirler ve daima halk ve Türk kalırlardı.

Görülüyor ki milli kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran, milli kültürün bilhassa duygulardan, medeniyetin bilhassa bilgilerden mürekkep olmasıdır. İnsanda, duygular usule ve iradeye bağlı değildir. Bir millet, başka bir milletin dini, ahlaki ve estetik duygularını taklit edemez. Mesela, Türklerin İslamlıktan önceki dininde Gök Tanrı mükafat tanrısıdır. Cezalandırmaya karışmaz. Ceza tanrısı, Erlik Han isminde başka bir mitolojik şahıstır. Tanrı yalnız cemal (güzellik) sıfatiyle göründüğü için, eski Türkler onu yalnız severlerdi; Tanrıya karşı korku hissi duymazlardı. İslamlıktan sonra, Türklerde «muhabbetullah» ın (Tanrı sevgisi) üstün gelmesi, bu eski geleneğin devamından ötürüdür. Türklerde «mehafetullah» (Allah korkusu) pek enderdir. İstanbul'da ve Anadolu'daki vaizlerin tecrübeleri gösteriyor ki, güzelliğe, iyiliğe dair vaaz edenlerin dinleyicileri daima artıyor; cehennemden, zebanilerden bahseden vaizlerin dinleyicileri ise daima azalıyor. Türklerin eski dinlerinde katı sofuca ibadetler yoktu, estetik ve ahlaki ayinler çoktu. Bunun neticesi olarak, İslamlıktan sonra da, Türkler en kuvvetli bir imana, en samimi bir din duygusuna sahip oldukları halde, kuru sofuluk ve taassuptan uzak kaldılar. Bu hususta, Yunus Emre'yi okumak kafidir. Türklerin camilerde ilahilere ve Mevlid okumaya; tekkelerde ise şiire, musikiye büyük bir yer vermeleri estetik dindarlık örneğine uymalarından dolayıdır.

Eski Türk dininde, Türk Tanrısı, barış ve barışıklık tanrısı idi. Türk dininin mahiyetini gösteren il kelimesi, barış manasına geliyordu (Kaşgarlı Mahmud). İlci (barışçı) demek olduğu gibi, İlhan Barış Hakanı demekti. Türk İlhanları, Mançurya'dan Macaristan'a kadar sürekli bir barış vücuda getiren ileri barışseverlerden idiler.

En eski Türk devletinin kurucusu olan Mete'nin yüksek ahlakını, barışseverliğini, emperyalizmden kaçınmasını Yeni Mecmua'da yazmıştım. Türk barışseverliğinin kurucusu Mete'dir.

Türklerin bu eski barışçılık geleneği sayesindedir ki, Türk hükümdarları İslamlık devrinde de daima mağluplara şefkatle davranmış, daima kendilerini milletlerarası bir barış amili tanımışlardır. Türk tarihi, baştan başa, bu davaya şahittir. Avrupalıların o kadar suçladıkları Attila bile, yine onların rivayetince, yenilmiş milletler ne zaman barış istemişlerse, derhal kabul etmiştir. Çünkü, Attila da bir ilhan, yani dünya barışını sağlamaya çalışan, ileri fikirli bir şahsiyetti. Avrupalılar Attila'nın Tanrı Kutu ünvanını, Allah'ın Belası diye tercüme etmekle tarihi bir günah işlemişlerdir. Türklerin bütün sanat dallarında açıkça görülen estetik özellikleri de tabiilik, sadelik, zarafet ve orijinalliktir. Türkün halılarında, çinilerinde, mimarlık ve yazı sanatında beliren hep bu estetik meziyetlerdir. Türkün güzel sanatlarında olduğu gibi, din hayatında ve ahlakında da hep bu meziyetlerin hakim olduğu görülür.

Bu örnekten de anlaşılır ki, bir kültürü meydana getiren çeşitli sosyal hayatlar arasında içten bir bağlılık, deruni bir ahenk vardır. Türkün dili nasıl sade ise, din, ahlak, güzellik, siyaset, iktisat, aile hayatları da hep sade ve samimidir. Türkün hayatındaki sevimlilik ve orijinallik bu hakim karakterin bir tecellisinden ibarettir. Fakat, milli kültürün unsurları arasındaki bu ahenge bakıp da, medeniyetin de ahenkli unsurlardan meydana geldiğini zannetmek doğru değildir. Osmanlı medeniyeti Türk, Acem, Arap kültürleriyle İslam dinine, Doğu medeniyeti ve son zamanlarda da Batı medeniyeti müesseselerinden meydana gelen bir halitadır. Bu müessese hiç bir zaman kaynaşarak, imtizac ederek ahenkli bir bütün haline giremedi. Bir medeniyet ancak milli bir kültüre aşılanırsa, ahenkli bir birliğe kavuşur. Mesela İngiliz medeniyeti, İngiliz kültürüne aşılanmıştır. Bundan dolayı, İngiliz kültürü gibi, İngiliz medeniyetinin unsurları arasında da bir ahenk vardır.

Milli kültür ile medeniyet arasındaki bir münasebet de şudur:

Her kavmin, ilk önce, yalnız milli kültürü vardır. Bir kavim, kültür bakımından yükseldikçe siyasetçe de yükselerek kuvvetli bir devlet vücuda getirir. Diğer taraftan da, kültürün yükselmesinden medeniyet doğmaya başlar. Medeniyet, başlangıçta milli kültürden doğduğu halde, sonradan komşu milletlerin medeniyetinden de birçok müesseseler alır. Fakat, bir cemiyetin medeniyetinde fazla bir gelişmenin süratle meydana gelmesi zararlıdır.

Ribot diyor ki:

"Zihnin fazla gelişmesi seciyeyi bozar". Fertte zihin ne ise, cemiyette de medeniyet odur. Fertte seciye ne ise, cemiyette de milli kültür odur. Buna göre, zihnin fazla gelişmesi ferdin seciyesini bozduğu gibi, medeniyetin fazla gelişmesi de milli kültürü bozar. Milli kültürü bozulmuş olein milletlere "dejenere milletler" denir.

Milli kültür ile medeniyetin sonuncu bir münasebeti de şudur:


Milli kültürü kuvvetli, fakat medeniyeti zayıf bir milletle, milli kültürü bozulmuş, fakat medeniyeti yüksek olan başka bir millet, siyasi mücadeleye girince, milli kültürü kuvvetli olan millet daima galip gelmiştir. Mesela, eski Mısırlılar, medeniyette yükselince milli kültürleri bozulmağa başladı. O zaman yeni doğan Fars devleti ise, medeniyette henüz geri. olmakla beraber, kuvvetli bir milli kültüre malikti. Bu sebeple, Farslılar, Mısırlıları yendiler. Birkaç yüzyıl sonra, İran'da da medeniyet yükseldi, buna karşılık milli kültür zayıflamağa başladı.Bu kere de, ilkin, milli kültürleri henüz bozulmamış olan Yunanlılara yenildiler. Bir müddet sonra Yunan kültürü de bozulmağa başladığından, gerek Yunanlılar, gerek iranlılar, kuvvetli bir milli kültürle meydana çıkan medeniyetsiz Makedonyalılara yenildiler. Doğuda Eşkani ve Sasani sülalelerinin, batıda Romanlıların, milli kültürü bozulmağa başlayan Makedonyalılara üstün gelmesi de aynı şekilde izah olunabilir. Nihayet, medeniyet-ten hiçbir nasibi olmayan, fakat milli kültürde son derece kuvvetli olan Araplar ortaya çıkarak hem Sasanilere, hem de Romalılara galip geldiler. Fakat, çok zaman geçmeden Arap milleti de medenileşmeğe başladığından milli kültürünü kaybederek siyasi hakimiyeti, Türkistan'dan yeni gelmiş olan töreli Selçuk Türklerine teslim ettiler. Töre, Türklerin milli kültüründen başka bir şey değildi. Türklerin şimdiye kadar müstakil kalması, Çanakkale'den İngilizlerle Fransızları kovması ve Mütarekeden sonra, İngiliz silahlarıyle ve parasıyle donanmış bulunan Yunanlılarla Ermenileri yenerek manen İngilizleri yenmesi, hep bu milli kültürün kuvveti sayesindedir.

Milli kültür ile medeniyet arasındaki bu münasebetler anlaşıldıktan sonra, artık Türkçülüğün ne demek olduğunu ve bu memlekette ne gibi vazifeleri yerine getirmesi gerektiğini tayin edebiliriz. Osmanlı medeniyeti, iki sebeple, yıkılmağa mahkumdu: Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu'nun, bütün imparatorluklar gibi, geçici .bir topluluktan ibaret olmasıydı. Ebedi hayata sahip olan zümreler ise, geçici topluluklar değil, cemiyetlerdir. Cemiyetlere gelince, bunlar yalnız milletlerden ibarettir. Mahkum milletler, milli benliklerini imparatorlukların kozmopolit idaresi altında, ancak bir süre için unutabilirlerdi. Bir gün, mutlaka milletlerden ibaret olan hakiki cemiyetler, raiyyelik (sürü oluş) uykusundan uyanacaklar, kültürel istiklallerini ve siyasi hakimiyetlerini isteyeceklerdi. Avrupa'da beş yüzyıldan beri bu ameliye devam ediyordu. Bundan dolayı, bu ameliyenin dışında kalmış olan Avusturya, Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları da, önceki benzerleri gibi, dağılmağa yüz tutacaklardı. İkinci sebep, Batı medeniyetinin, yükseldikçe, Doğu medeniyetini büsbütün ortadan kaldırmak gücüne sahip olmasıdır. Rusya'da ve Balkan memleketlerinde Batı medeniyeti, Doğu medeniyetinin yerine geçtiği gibi; Osmanlı İmparatorluğu'nda da aynı durum başgösterecekti. Doğu medeniyeti, bazılarının zannettikleri gibi, gerçekten İslam medeniyeti değildi. Kaynağı, Doğu medeniyeti idi. Nasıl ki, Batı medeniyeti de hıristiyan medeniyeti değil, Batı Roma medeniyetinin bir devamından ibaretti.

Osmanlılar, Doğu Roma medeniyetini, doğrudan doğruya Bizans'tan almadılar:

Kendilerinden önce Müslüman Araplarla Acemler bu medeniyeti almış olduklarından, Osmanlılar onu, bu dindaş milletlerden aldılar. Bundan dolayıdır ki bu medeniyeti, bazı fikir adamları İslam medeniyeti zannettiler.

Batı medeniyetinin her yerde Doğu medeniyetinin yerine geçmesi tabii bir kanun olunca, Türkiye'de de böyle olması zaruri idi. O halde Doğu medeniyeti dairesinde bulunan Osmanlı medeniyeti ister istemez ortadan kalkacak, onun yerine, bir taraftan İslam diniyle beraber bir Türk kültürü, diğer taraftan da Batı medeniyeti geçecektir. İşte Türkçülüğün vazifesi, bir taraftan yalnız halk arasında kalmış olan Türk kültürünü arayıp bulmak, diğer taraftan Batı medeniyetini tam ve canlı bir surette alarak milli kültüre aşılamaktadır.

Tanzimatçılar, Osmanlı medeniyetini Batı medeniyetiyle uzlaştırmağa çalışmışlardı. Halbuki, iki zıt medeniyet yanyana yaşayamazlar; sistemleri birbirine aykırı olduğu için, ikisi de birbirini bozmağa sebep olur. Mesela, Batı'nın musiki tekniği ile Doğu'nün musiki tekniği birbiriyle uzlaşamaz. Batı'nın tecrübi mantığı ile Doğu'nun iskolastik mantığı birbiriyle barışamaz. Bir millet ya Doğulu olur, ya Batılı olur. iki dinli bir fert olamadığı gibi, iki medeniyetli bir millet de olamaz. Tanzimatçılar, bu noktayı bilmedikleri için, yaptıkları yenilik hareketinde başarı sağlayamadılar.

Türkçülere gelince, bunlar, esasen Bizanslı olan Doğu medeniyetini büsbütün bırakarak Batı medeniyetini tam bir surette almak istediklerinden, teşebbüslerinde başarılı olacaklardır. Türkçüler tamamıyle Türk ve Müslüman kalmak şartıyle, Batı medeniyetine tam ve kat'i bir surette girmek isteyenlerdir. Fakat, Batı medeniyetine girmeden önce, milli kültürümüzü arayıp bularak milli kültürümüzü ortaya çıkarmamız gerekir.

Kaynakça
Kitap: TürkÇÜLÜĞÜN ESASLARI
Yazar: ZİYA GÖKALP
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir