Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkçülük Nedir?

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Türkçülük Nedir?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 00:54

TÜRKÇÜLÜK NEDİR?

Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde, Türkçülüğün mahiyetini anlamak için, millet adı verilen zümrenin mahiyetini tayin etmek lazımdır. Millet hakkındaki muhtelif görüşleri tedkik edelim:

1)

Irki Türkçüler'e göre millet, ırk demektir. İrk kelimesi, esas itibariyle, zoolojiye ait bir terimdir. Her hayvan nev'i anatomik vasıfları bakımından, birtakım tiplere ayrılır. Bu tiplere ırk adı verilir. Mesela, at nev'inin Arap ırkı, İngiliz ırkı, Macar ırkı adlarım alan birtakım anatomik tipleri vardır.
İnsanlar arasında da, eskiden beri, «beyaz ırk, siyah ırk, sarı ırk, kırmızı ırk» denilen dört ırk mevcuttur. Bu tasnif, kaba bir tasnif olmakla beraber, hala kıymetini muhafaza etmektedir.

Antropoloji ilmi, Avrupa'daki insanları, kafalarının şekli ve saçlarıyle ve gözlerinin rengi itibariyle üç ırka ayırmıştır:

Uzun kafalı kumral, uzun kafalı esmer, yassı kafalı.
Bununla beraber, Avrupa'da hiç bir millet, bu tiplerden yalnız birini, içine almaz. Her millette, muhtelif nisbetlerde olmak üzere, bu üç ırka mensup fertler vardır. Hatta, aynı ailenin içinde, bir kardeş uzun kafalı kumral, diğerleri uzun kafalı esmer ve yassı kafalı olabilirler.

Gerçi bir zamanlar, bazı antropologlar bu anatomik tiplerle sosyal davranışlar arasında bir münasebet bulunduğunu iddia ederlerdi. Fakat birçok ilmi tenkitlerin ve bilhassa bizzat antropologlar arasında en yüksek bir mevkide bulunan Manouvrier adındaki alimin, anatomik vasıfların sosyal karakterler üzerinde hiç bir tesiri olmadığını ispat etmesi, bu eski iddiayı tamamiyle çürüttü. Irkın, bu suretle, sosyal vasıflarla hiç bir münasebeti kalmayınca, sosyal seciyelerin mecmuu olan milliyetle de hiç bir münasebeti kalmaması lazım gelir. O halde, milleti başka bir sahada aramak gerekir.

2)

Kavmi Türkçüler de, milleti kavim, zümresiyle karıştırırlar.
Kavim, aynı anadan, aynı babadan üremiş, içine hiç yabancı karışmamış kandaş bir zümre demektir.
Eski cemiyetler, umumiyetle saf ve yabancılarla karışmamış birer kavim olduklarını iddia ederlerdi. Halbuki, cemiyetler tarih öncesi zamanlarda bile, kavmiyetçe halis değildiler. Savaşlarda esir alma, kız kaçırma, suç işleyenlerin kendi cemiyetlerinden kaçarak başka bir cemiyete girmesi, evlenmeler, göçler, yabancıları kendine benzetme ve başka bir topluluk içinde erime gibi hadiseler milletleri daima birbirine karıştırmıştı. Fransız alimlerinden Camille Julian ile Meillet, en eski zamanlarda bile saf bir kavmin bulunmadığını iddia etmektedirler. Tarih öncesi zamanlarda bile saf bir kavim bulunmazsa, tarihi devirlerdeki kavmi karışmalardan sonra, artık saf bir kavmiyet abes olmaz mı? Bundan başka, sosyoloji ilmine göre, fertler dünyaya gelirken sosyal bir vasıf taşımazlar. Yani sosyal duygu ve düşüncelerden hiç birini beraberlerinde getirmezler. Mesela dil, din, ahlak, estetik, siyaset, hukuk, iktisat sahasına ait hiç bir duygu ve düşünceyi beraber getirmezler. Bunların hepsini sonraları, terbiye yoluyle cemiyetten alırlar. Demek ki, sosyal özellikler uzvi verasetle geçmez, yalnız terbiye yoluyle geçer. O halde, kavmiyetin milli karakter bakımından da hiç bir rolü yok demektir.

Kavmi saflık, hiç bir cemiyette bulunmamakla beraber, eski cemiyetler, kavmiyet mefkuresini takip ederlerdi. Bunun sebebi dini idi. Çünkü o cemiyetlerde, mabud cemiyetin ilk atasından ibaretti. Bu mabud, yalnız kendi dölünden olanlara mabudluk etmek isterdi. Yabancıların kendi mabedine girmesini, kendisine yapılacak ibadetlere iştirak etmesini, kendi mahkemelerinde kendi kanunlarına göre muhakeme olunmasını arzu etmezdi. Bundan dolayı, cemiyetin içine çeşitli şekilde evlad edinme yoluyle girmiş birçok fert bulunmakla beraber, bütün cemiyet yalnız mabudun dölünden gelmiş addolunurdu. Eski Yunan sitelerinde, İslamdan önceki Araplarda, eski Türkler'de, hülasa henüz il devrinde bulunan bütün cemiyetlerde şu yalancı kavmiyeti görürüz.
Şurası da var ki, sosyal tekamülün o merhalesinde yaşayan milletler için kavmiyet mefkuresini takip etmek normal bir hareket olduğu halde, bu-, gün içinde bulunduğumuz merhaleye nisbetle anormaldir. Çünkü, o merhalede bulunan cemiyetlerde, sosyal dayanışma yalnız dindaşlık bağından ibaretti.

Dindaşlık kandaşlığa dayanınca, tabiidir ki, sosyal dayanışmanın temeli de kandaşlık olur.
Bugünkü sosyal durumda ise, sosyal dayanışma, kültür birliğine dayanıyor. Kültürün nesilden nesile aktarılması terbiye vasıtasıyle olduğu için, kandaşlıkla hiç bir ilgisi yoktur.

3)

Coğrafi Türkçüler'e göre, millet, aynı ülkede oturan halkların bütünü demektir. Mesela, onlara göre bir İran milleti, bir İsviçre milleti, bir Belçika milleti, bir Britanya milleti vardır. Halbuki İran'da Fars, Kürt ve Türk'den ibaret olmak üzere üç millet; isviçre'de Alman, Fransız, italyan'dan ibaret olmak üzere yine üç millet; Belçika'da aslen Fransız olan Valon'larla, aslen Cermen olan Flaman'lar mevcuttur. Büyük Britanya adalarında ise Anglo - Sakson, İskoçyalı, Galli, irlandalı adlarıyle dört millet vardır. Bu muhtelif toplulukların dilleri ve kültürleri birbirinden ayrı olduğu için, hepsine birden millet admı vermek doğru değildir.

Bazen bir ülkede birçok sayıda millet olduğu gibi, bazen de bir millet birçok ülkeye dağılmış bulunur. Mesela Oğuz Türklerine bugün Türkiye'de, Azerbeycan'da, İran'da, Harzem ülkesinde tesadüf ederiz.
Bu toplulukların dilleri ve kültürleri ortak olduğu halde, bunları ayrı milletler saymak doğru olabilir mi?

4)

Osmanlıcılar'a göre, millet, Osmanlı İmparatorluğu'nda bulunan vatandaşları içine alır. Halbuki, bir imparatorluğun bütün vatandaşlarım bir tek millet telakki etmek büyük bir hatadan ibaretti.
Çünkü, bu karma topluluğun içinde, ayrı kültürlere sahip birçok millet vardı.

5)

İslam Birliği taraftarlarına göre, millet, bütün Müslümanların mecmuu demektir. Aynı dinde bulunan insanların bütününe ümmet adı verilir. O halde, Müslümanların bütünü de bir ümmettir. Yalnız dilde ve kültürde müşterek olan millet zümresi ise, bundan ayrı bir şeydir.

6)

Fertçiler'e göre, millet, bir adamın kendisini mensup addettiği herhangi bir cemiyettir. Gerçi, bir fert, kendisini görünüşte şu yahut bu cemiyete bağlı saymakta hür zanneder. Halbuki, fertlerde böyle bir hürriyet ve istiklal yoktur. Çünkü insandaki ruh, duygularla fikirlerden mürekkeptir. Yeni psikologlara göre, duygu hayatımız asıldır, fikir hayatımız; ona aşılanmıştır. Ruhumuzun normal bir halde bulunabilmesi için, fikirlerimizin duygularımıza tama-miyle uygun olması lazımdır. Fikirleri duygularına uymayan ve dayanmayan bir adam, ruh bakımından hastadır. Böyle bir adam, hayatta mes'ut ola-maz.Mesela duygusu bakımından dindar olan bir genç, kendisini fikir bakımından dinsiz telakki ederse, psikolojik bir dengeye sahip olabilir mi? Şüp-hesiz, hayır! Bunun gibi, her fert,duyguları vasıtasıyle muayyen bir millete mensuptur. Bu millet, o ferdin, içinde yaşadığı ve terbiyesini aldığı cemiyetten ibarettir. Çünkü, bu fert, içinde. yaşadığı cemiyetin bütün duygularını terbiye vasıtasıyle almış, tamamiyle ona benzemiştir. O halde bu fert, ancak bu cemiyetin içinde yaşarsa, mesut olabilir. Başka bir cemiyetin içine giderse, sıla hastalığına uğrar, duygu bakımından bağlı olduğu cemiyetin içine gitmek için hasret çeker. O halde, bir ferdin, istediği zaman milletini değiştirebilmesi kendi elinde değildir. Çünkü, milliyet de, dışarıda var olan bir gerçektir. İnsan milliyetini cahillikle tanıyamamışken, sonradan araştırmak ve soruşturmak suretiyle keşfedebilir. Fakat, bir partiye girer gibi, sırf iradesiyle şu yahut bu millete intisap edemez.

O halde, millet nedir? Irki, kavmi, coğrafi, siyasi, iradi kuvvetlere üstün gelecek ve başka ne gibi bir bağımız var?
Sosyoloji ilmi ispat ediyor ki, bu bağ terbiyede, kültürde, yani duygularda iştiraktir. İnsan en samimi, en deruni duygularını ilk terbiye zamanlarında alır. Ta beşikte iken, işittiği ninnilerle ana dilinin tesiri altında kalır. Bundan dolayıdır ki, en çok sevdiğimiz dil, ana dilimizdir. Ruhumuza vücut veren bütün din, ahlak ve güzellik duygularımızı bu dil vasıtasıyle almışız. Zaten ruhumuzun sosyal duyguları, bu din, ahlak ve güzellik duygularından ibaret değil midir? Bunları çocukluğumuzda hangi cemiyetten almışsak, daima o cemiyette yaşamak isteriz. Başka bir cemiyetin içinde daha büyük bir refahla yaşamamız mümkün iken, cemiyetimiz için-deki fakirliği ona tercih ederiz. Çünkü dostlar içindeki bu fakirlik, yabancılar arasındaki o refahtan ziyade bizi mesut kılar. Zevkimiz, vicdanımız, özleyişlerimiz, hep içinde yaşadığımız, terbiyesini aldığımız cemiyetindir. Bunların yankısını ancak o cemiyet içinde işitebiliriz.
Ondan ayrılıp da başka bir cemiyete intisap edebilmemiz için, büyük bir engel vardır. Bu engel, çocukluğumuzda o cemiyetten almış olduğumuz

terbiyeyi ruhumuzdan çıkarıp atmanın mümkün olmamasıdır. Bu mümkün olmadığı için, eski cemiyet içinde kalmağa mecburuz.
Bu ifadelerden anlaşıldı ki, millet, ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de iradi bir zümre değildir. Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan, dini dinime uyan) diyerek tarif eder. Gerçekten de bir adam, kanca müşterek olduğu insanlardan ziyade, dilde ve dinde müşterek olduğu insanlarla beraber yaşamak ister. Çünkü, insani şahsiyetimiz, bedenimizde değil, ruhumuzdadır. Maddi meziyetlerimiz ırkımızdan geliyor, manevi meziyetlerimiz de terbiyesini aldığımız cemiyetten geliyor. Büyük İskender diyordu ki; "Benim hakiki babam Filip değil, Aristo'dur. Çünkü, birincisi maddi varlığımın, ikincisi manevi varlığımın meydana gelmesine sebep olmuştur". İnsan için, manevi varlık, maddi varlıktan önce gelir. Bu bakımdan, milliyette şecere (soy kütüğü) aranmaz. Yalnız, terbiyenin ve mefkurenin milli olması aranır. Normal bir insan, hangi milletin terbiyesini almışsa, ancak onun mefkuresine çalışa-bilir. Çünkü mefkure, bir vecid kaynağı olduğu içindir ki aranır. Halbuki, terbiyesiyle büyümüş bulunmadığımız bir cemiyetin mefkuresi, ruhumuza asla vecid veremez. Bilakis, terbiyesini almış olduğumuz cemiyetin mefkuresi, ruhumuzu vecidlere boğarak mesut yaşamamıza sebep olur. Bundan dolayıdır ki, insan, terbiyesiyle büyüdüğü cemiyetin mefkuresi uğruna hayatını feda edebilir. Halbuki, zihnen kendisini bağlı zannettiği bir cemiyet uğruna ufak bir menfaatim bile feda edemez. Hülasa insan, terbiyece müşterek bulunmadığı bir cemiyet içinde yaşarsa, bedbaht olur.

Bu düşüncelerden çıkaracağımız pratik netice şudur:

Memleketimizde, vaktiyle dedeleri Arnavutluk'tan yahut Arabistan'dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunları Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkuresine çalışmayı itiyat etmiş görürsek, diğer milletdaşlarımızdan hiç ayırmamalıyız. Yalnız saadet zamanında değil, felaket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizin dışında sayabiliriz? Hususiyle, bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakarlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler ifa etmiş olanlar varsa, nasıl olur da, bu fedakar insanlara (siz Türk değilsiniz) diyebiliriz. Gerçi, atlarda şecere aramak lazımdır; çünkü, bütün meziyetleri içgüdüye dayandığı ve bunlar irsi olduğu için, hayvanlarda ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise, ırkın sosyal vasıflara hiç bir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksi bir yol tutacak olursak, memleketimizdeki aydınların ve fikir savaşçılarının birçoğunu feda etmek gerekecektir. Bu hal doğru olmadığından, (Türküm) diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başka çare yoktur.

Kaynakça
Kitap: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI
Yazar: ZİYA GÖKALP
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir