Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkçülüğün Tarihi

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Türkçülüğün Tarihi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 00:54

TÜRKÇÜLÜĞÜN TARİHİ

Türkçülüğün memleketimizde zuhurundan evvel, Avrupa'da Türklüğe dair iki hareket vücuda geldi. Bunlardan birincisi, Fransızcada Turquerie denilen, Türk hayranlığı'dır. Türkiye'de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler ve tezhipler, mangallar, şamdanlar, ilh... gibi Türk sanat eserleri çoktan Avrupa'daki güzel eser meraklılarının dikkatini çekmişti. Bunlar, Türklerin eseri olan bu güzel eşyayı binlerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu yahut Türk odası vücuda getirirlerdi. Bazıları da bunları başka milletlere ait güzel şeylerle birlikte, bibloları arasında teşhir ederlerdi.

Avrupalı ressamların Türk hayatına dair yaptıkları tablolar ile, şairlerin ve filozofların Türk ahlakını tavsif yolunda yazdıkları kitaplar da Turquerie,mn içine girerdi. Lamartine'in, Auguste Comte'un, Pierre Laffite'in, ali Paşa'nın hususi katibi bulunan Mismer'in, Pierre Loti'nin, Farrare'in Türkler hakkındaki dostane yazıları bu kabildendir. Avrupa'daki bu hareket tamamiyle Türkiye'deki Türklerin güzel sanatlardaki ve ahlaktaki yüksekliklerinin bir tecellisinden ibarettir.

Avrupa'da zuhur eden ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) adı verilir. Rusya'da, Almanya'da, Macaristan'da, Danimarka'da, Fransa'da, ingiltere'de birçok ilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Moğollara dair tarihi ve arkeolojik araştırmalar yapmağa başladılar. Türklerin pek eski bir millet olduğunu, gayet geniş bir sahada yayılmış bulunduğunu ve muhtelif zamanlarda cihangirane devletler ve yüksek medeniyetler vücuda getirdiğini meydana koydular. Gerçi bu sonuncu tedkiklerin mevzuu Türkiye değil, eski Doğu Türkleri idi. Fakat, birinci hareket gibi, bu ikinci hareket de memleketimizdeki bazı fikir adamlarının ruhuna tesirsiz kalmıyordu. Bilhassa Fransız tarihçilerinden Deguignes'nin Türklere, Hunlara ve Moğollara dair yazmış olduğu büyük tarihle; ingiliz alimlerinden Sir Davids Lumley'in üçüncü Selim'e ithaf ettiği Kitab-ulmü'n-Nafi adındaki umumi Türk grameri, fikir adamlarımızın ruhunda büyük tesirler yaptı. Bu ikinci eser, müellifi tarafından ingilizce yazılmıştı. Bir müddet sonra annesi bu kitabı Fransızca-ya tercüme ederek Sultan Mahmud'a ithaf etti. Bu eserde, Türkçenin muhtelif dallarından başka, Türk medeniyetinden, Türk etnografyasından ve tarihinden bahis olunuyordu.

Sultan Abdülaziz'in son devirleri ile Sultan Abdülhamid'in ilk devirlerinde, İstanbul'da büyük bir fikir hareketi görüldü. Burada hem bir Encümen-i Daniş (Akademi) teşekküle başlamış, hem de bir Darülfünun (üniversite) vücuda gelmişti. Bundan başka, askeri mektepler de yeni bir ruhla yükselmeğe başlamıştı.
O zaman bu Darülfünun'da Hikmet-i Tarih (Tarih Felsefesi) müderrisi (Profesörü) Ahmed Vefik Paşa idi. Ahmed Vefik Paşa, Şecere-i Türki'yı Doğu Türkçesi'nden İstanbul Türkçesi'ne çevirdi. Bundan başka, Lehçe-i Osmani adında bir Türk lügati vücuda getirerek, Türkiye'deki Türkçe'nin umumi ve büyük Türkçenin bir lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçeleri bulunduğunu - aralarında da mukayeseler yaparak - meydana koydu.

Ahmed Vefik Paşa'nın bu ilmi Türkçülükten başka, bir de sanat Türkçülüğü vardı. Evinin bütün mobilyaları, kendisinin ve ailesi fertlerinin elbiseleri umumiyetle Türk mamulatındandı. Hatta, çok sevdiği kızı Avrupa tarzında bir terlik almak için çok ısrar ettiği halde, "evime Türk mamulatından başka bir şey giremez" diyerek bu arzusuna engel oldu. Ahmed Vefik Paşa'nın başka bir orijinalitesi de, Moliere'in komedilerini Türk adetlerine uydurması ve şahısların adlarını ve hüviyetlerini Türkleştirmek suretiyle Türkçeye aktarması ve milli bir sahnede oynatması idi.

Darülfünun'un bir müderrisi Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askeri mekteplerin başında bulunan Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa da Türkçülüğü askeri mekteplere sokmağa çalışıyordu. Süleyman Paşa'nın Türkçülüğüne, Deguignes'in tarihi müessir olmuştur, diyebiliriz. Çünkü memleketimizde ilk defa olarak Çin menbalarına dayanmak suretiyle Türk tarihi yazan Süleyman Paşa, bu eserinde, bilhassa Deguignes'i kaynak diye kullanmıştır. Süleyman Paşa Tarih-i alem (Dünya Tarihi) adlı eserinin başında, bu kitabı niçin yazmağa teşebbüs ettiğini izah ederken diyor ki: "Askeri mekteplerin başına geçince, bu mekteplere lazım olan kitapların tercümesini mütahassıslara bıraktım. Fakat sıra tarihe gelince, bunun tercüme yoluyle yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa'da yazılan bütün tarih kitapları ya dinimize, yahut milliyetimize (Türklüğümüze) ait iftiralarla doludur. Bu kitaplardan hiç birisi, tercüme ettirilip de mekteplerimizde okutturulamaz. Bundan dolayı, mekteplerimizde okunacak tarih kitabının yazılması işini ben üzerime aldım. Vücuda getirdiğim bu kitapta hakikate aykırı hiç bir söze tesadüf olunamayacağı gibi, dinimize ve milliyetimize muhalif hiç bir söze de rastgelmek imkanı yoktur".

Avrupa tarihlerindeki Hunlar'ın, Çin tarihindeki Hiyong-Nu'lar olduğunu ve bunların Türklerin ilk dedeleri bulunduğunu ve Oğuz Han'ın Hiyong-Nu devletinin kurucusu Mete olması lazım geldiğini bize ilk def'a öğreten Süleyman Paşa'dır. Süleyman Paşa, bundan başka, Cevdet Paşa gibi, dilimizin gramerine dair bir kitap da yazdı. Fakat bu kitaba, Cevdet Paşa gibi, Kavaid-i Osmaniye adını vermedi, Sarf-ı Türki adını verdi Çünkü, dilimizin Türkçe olduğunu biliyordu ve Osmanlıca namıyle üç lisandan yapılmış bir dil olamaya-cağını anlamıştı. Süleyman Paşa, bu husustaki düşüncesini, Tarih-i Edebiyyat-ı Osmaniyye adiyle bir kitap neşreden Recaızade Ekrem Bey'e yazdığı bir mektupta meydana koydu. Bu mektupta diyor ki: "Osmanlı edebiyatı demek, doğru değildir. Nasıl ki, dilimize Osmanlı dili ve milletimize Osmanlı milleti demek de yanlıştır. Çünkü Osmanlı tabiri yalnız devletimizin adıdır. Milletimizin adı ise, yalnız Türk'tür. Buna göre dili de Türk dilidir, edebiyatımız da Türk edebiyatıdır.

Süleyman Paşa, askeri okullarda okunmak üzere, Esma-yı Türkiyye (Türk İsimleri) adlı kitabı da Osmanlıcanın tesiri altında Türkçe kelimelerin unutulmaması maksadı ile yazmıştı.

Görülüyor ki, Türkçülüğün ilk babaları Ahmed Vefik Paşa ile Süleyman Paşa'dır. Türk Ocakları'nda vesair Türkçü müesseselerde bu iki Türkçülük kılavuzunun büyük boyda resimlerini asmak, değer-bilirlilik icabındandır.

Türkiye'de Abdülhamid bu kudsi akımı durdurmağa çalışırken, Rusya'da iki büyük Türkçü yetişiyordu. Bunlardan birincisi Mirza Fethali Ahundzade'dir ki, Azeri Türkçesi'nde yazdığı orijinal komediler bütün Avrupa dillerine tercüme edilmiştir, ikincisi, Kırım'da Tercüman gazetesini çıkaran Gaspıralı İsmail'dir ki, Türkçülükteki düsturu dilde, fikirde ve işte birlik idi. Tercüman gazetesini Kuzey Türkleri anladığı kadar Doğu Türkleri ile Batı Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı dilde birleşmelerinin kaabil olduğuna bu gazetenin varlığı canlı bir delildir.

Abdülhamid'in son devrinde, İstanbul'da Türkçülük akımı tekrar uyanmağa başladı.
Rusya'dan İstanbul'a gelen Hüseyin-zade Ali Bey, Tıbbıye'de Türkçülük esaslarını anlatıyordu.

Turan ismindeki şiiri, Pan-Turanizm idealinin ilk tecellisi idi. Yunan Harbi (1897) başladığı sırada, Türk şairi Mehmed Emin Bey:

Ben bir Türk'üm, dinim, cinsim uludur, mısraı ile başlayan ilk şiirini neşretti. Bu iki manzume, Türk hayatında yeni bir inkılabın başlayacağını haber veriyordu. Hüseyin-zade Ali Bey, Rusya'daki milliyetçilik akımlarının tesiriyle Türkçü olmuştu. Bilhassa, daha kolejde iken, Gürcü gençlerinden, son derece milliyetperver olan bir arkadaşı ona milliyet aşkını aşılamıştı.

Türk şairi Mehmed Emin Bey'e Türkçülüğü aşılayan - kendisinin söylediğine göre - Afganlı Şeyh Cemaleddin'dir. Mısır'da Şeyh Muhammed Abduh'u, Kuzey Türkleri arasında Fahreddin oğlu Rızaeddin'i yetiştiren bu büyük İslam inkılapçısı, Türkiye'de Mehmed Emin Bey'i bularak halk dilinde, halk vezninde millet sevgisiyle dolu şiirler yazmasını tavsiye etmişti.

Türkçülüğün ilk devrinde, Deguignes tarihinin müessir olduğunu görmüştük. İkinci devrinde de, Leon Cahun'ün Asya Tarihine Giriş adlı kitabının büyük tesiri oldu. Necib asim Bey, birçok ilavelerle, bu kitabın Türklere ait olan kısmım Türkçeye aktarmıştı. Necib asim Bey'in bu kitabı, her tarafta, Türkçülüğe dair temayüller uyandırdı. Ahmed Cevdet Bey, İkdam gazetesini Türkçülüğün bir organı haline koydu. Emrullah Efendi, Veled Çelebi ve Necib asim Bey bu Türkçülüğün ilk mücahidleri idi.

Fakat, İkdam gazetesi etrafında toplanan bu Türkçülerden bilhassa Fuad Raif Bey'in Türkçeyi sadeleştirmek hususunda yanlış bir nazariyeyi takip etmesi, Türkçülük akımının kıymetten düşmesine sebep oldu. Bu yanlış nazariye, tasfiyecilik (arı Türkçecilik) fikriydi.

"Arı Türkçecilik", dilimizden arap, acem köklerinden gelmiş bütün kelimeleri çıkararak, bunların yerine Türk kökünden doğmuş eski kelimeleri, yahut Türkçe köklerden yeni eklerle yapılacak yeni Türk kelimelerini koymaktan ibaretti. Bu nazariyenin fiili tatbikatını göstermek üzere neşrolunan bazı makaleler ve mektuplar, zevk sahibi olan okuyucuları tiksindirmeğe başladı. Halk diline girmiş olan arapça ve farsça kelimeleri Türkçeden çıkarmak bu dili en canlı kelimelerinden, dini, ahlaki, felsefi tabirlerinden mahrum edecekti. Türkçe köklerden yeni yapılan kelimeler gramer kaidelerini altüst edeceğinden başka, halk için yabancı kelimelerden daha yabancı, daha meçhuldü. Bundan dolayı bu hareket dilimizi sadeliğe, açıklığa doğru götürecek yerde karışıklığa ve karanlığa doğru götürüyordu. Bundan başka, tabii kelimeleri atarak onların yerine sun'i kelimeler koymağa çalıştığı için, hakiki bir dil yerine sun'i bir Türk Esperantosu vücuda getiriyordu. Memleketin ihtiyacı ise, böyle yapma bir esperantoya değil, bildiği ve anladığı, alışılmış ve yapmacık olmayan kelimelerden mürekkep bir anlaşma vasıtasına idi. İşte, bu sebepten dolayı, Ik-dam'daki arıcılık akımından fayda yerine zarar husule geldi.

Bu sırada Tıbbiye'de teşekkül eden gizli bir inkılap cemiyetinde Pan - Türkizm, Pan - Ottomanizm, Pan - İslamizm mefkurelerinden hangisi daha ziyade gerçeğe uygun olduğu münakaşa ediliyordu. Bu münakaşa Avrupa'daki ve Mısır'daki Genç Türklere de yayılarak; bazıları Pan-Türkizm mefküresini, bazıları da Pan - Ottomanizm mefkuresini kabul etmişlerdi. O zaman Mısır'da çıkan Türk gazetesinde Ali Kemal Osmanlı Birliği fikrini ileri sürerken, Akçura - oğlu Yusuf Bey'le Ferid Bey Türk Birliği siyasetini tavsiye ediyorlardı.
Bu sırada, Hüseyin - zade Ali Bey İstanbul'dan ve Ağaoğlu Ahmed Bey Paris'ten Baku'ya gelmişler ve orada fikir mücadelesi için el ele vermişlerdi. Topçubaşıoğlu da bunlara katıldı. Bu üç zat, orada o zamana kadar hakim bulunan Sünnilik ve şiilik çekişmelerini ortadan kaldırarak, Türklük ve İslamlık fikirleri etrafında bütün Azerbeycanlılan toplamağa çalıştılar.

23 Temmuz (1908) ınkılabı'ndan sonra, Türkiye'de Osmanlılık fikri hakim olmuştu. Bu esnada intişara başlayan Türk Derneği mecmuası, gerek bu sebepten, gerek yine arı Türkçecilik akımına kapılmasından dolayı hiç bir rağbet görmedi.

31 Mart'tan sonra, Osmanlıcılık fikri eski nüfuzunu kaybetmeğe başladı. Vaktiyle Abdülhamid'e İslam Birliği fikrini vermiş olan Alman Kayser'i, bu fırsattan istifade ederek, Sultanahmet Meydanı'nda İslam Birliği adına bir miting yaptırdı. Bu günden itibaren, memleketimizde, gizli İslam Birliği teşkilatı yayılmağa başladı. Genç Türkler, "Osmanlıcı" ve "İslam Birliği taraftarı" olmak üzere, iki muarız kısma ayrılmağa başladılar. Osmanlıcılar kozmopolit, İslam Birliği taraftarları ise, ültra-monten idiler.

Her iki akım da memleket için zararlıydı. Ben, 1910 kongresinde Selanik'te Genel Merkez azalığı-na seçildiğim sırada, siyasi durum bu merkezdeydi.

Bu sırada, Selanik'te Genç Kalemler adında bir mecmua çıkıyordu. Mecmuanın başyazarı Ali Canip Bey ile, bir gece, Beyaz Kule bahçesinde konuşuyorduk. Bu genç bana, mecmuanın dilde sadeliğe doğru bir inkılap yapmağa çalıştığını; Ömer Seyfeddin'in bu fikir savaşında, öncü olduğunu anlattı. Ömer Seyfeddin'in dil hakkındaki bu fikirleri tamamiyle benim kanaatlerime uyuyordu.

Gençliğimde Taşkışla'da mahpus bulunduğum sırada neferlerin mülazım-ı evvel'e evvel mülazım (teğmen), müla-zım-ı sani'ye sani mülazım, (üsteğmen), Trablus-ı Garp'a Garp Trablus'u (Libya), Trablus-ı Şam'a Şam Trablusu demeleri bende şu kat'i kanaati uyandırmıştı:

Türkçeyi ıslah etmek için, bu dilden bütün arapça ve farsça kelimeleri değil, arap ve fars kaidelerini atmak. Arapça ve farsça kelimelerden de Türkçesi olanları çıkararak, Türkçe karşılığı bulunmayanları dilde alakoymak.

Bu fikre dair bazı yazılar yazmış isem de, neşrine fırsat bulamamıştım. Nasıl ki, Türkçülük hakkında yazı yazmağa da henüz bir fırsat elvermemişti. Daha on beş yaşında iken, Ahmed Vefik Paşa'nın Lehçe-i Osmani'si ile Süleyman Paşa'nın Tarih-i alem'i bende Türkçülük temayüllerini uyan-dırmıştı. 1896 da İstanbul'a geldiğim zaman, ilk aldığım kitap Leon Cahun'ün tarihi olmuştur. Bu kitap, adeta, Pan-Türkizm mefkuresini teşvik etmek üzere yazılmış gibidir. O zaman Hüseyin-zade Ali Bey'le temas ederek, Türkçülük hakkındaki kanaatlerini öğreniyordum.

Hülasa, on yedi-on sekiz yıldan beri Türk milletinin sosyolojisini ve psikolojisini incelemek için harcadığım çalışmaların mahsulleri kafamın içinde istif edilmiş duruyordu. Bunları meydana atmak için yalnız bir vesilenin çıkmasına ihtiyaç vardı, işte, Genç Kalemler'de Ömer Seyfeddin'in başlamış olduğu fikir mücadelesi bu vesileyi hazırladı. Fakat ben dil meselesini kafi görmeyerek Türkçülüğü bütün mefkureleriyle, bütün programıyle ortaya atmak lazım geldiğini düşündüm. Bütün bu fikirleri ihtiva eden Turan manzumesini yazarak Genç Kalemler'de neşrettim. Bu manzume, tam zamanında intişar etmişti.
Çünkü Osmanlıcılıktan da, İslam Birliği fikrinden de memleket için tehlikeler doğacağını gören genç ruhlar, kurtarıcı bir mefkure arıyorlardı. Turan manzumesi, bu mefkurenin ilk kıvılcımı idi. Ondan sonra mütemadiyen, bu manzumedeki esasları açıklamak ve tefsir etmekle uğraştım.

Turan manzumesinden sonra Ahmed Hikmet Bey, Altın ordu makalesini neşretti, İstanbul'da, Türk Yurdu mecmuası ile Türk Ocağı cemiyeti teşekkül etti. Halide Edib Hanım, Yeni Turan adlı romanı ile, Türkçülüğe büyük bir kıymet verdi. Hamdullah Subhi Bey, Türkçülüğün aktif bir reisi oldu. isimleri yukarıda geçen yahut geçmeyen bütün Türkçüler gerek Türk Yurdu'nda, gerek Türk Ocağı'nda birleşerek beraber çalıştılar. Fuad Köprülü, Türkoloji sahasında büyük bir bilgin ve alim oldu. ilmi eserleri ile, Türkçülüğü aydınlattı.

Yakup Kadri, Yahya Kemal, Falih Rıfkı, Refik Halid, Reşat Nuri Beyler gibi nasirler ve Orhan Seyfi, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Hikmet Nazım, Vala Nurettin Beyler gibi şairler yeni Türkçeyi güzelleştirdiler. Müfide Ferid Hanım da, gerek kıymetli kitaplarıyle, gerek Paris'deki yüksek konferansları ile Türkçülüğün yükselmesine büyük emekler harcadı.

Türkçülük alemi bugün o kadar genişlemiştir ki, bu sahada çalışan sanatkarlarla ilim adamlarının isimlerini saymak ciltlerle ' kitaba muhtaçtır. Yalnız, Türk mimarlığında, Mimar Kemal Bey'i unutmamak lazımdır. Bütün genç mimarların Türkçü olmasında, onun büyük bir tesiri vardır.

Bununla beraber, Türkçülüğe dair bütün bu hareketler verimsiz kalacaktı, eğer Türkleri Türkçülük mefkuresi etrafında birleştirerek büyük bir çökme tehlikesinden kurtarmağa muvaffak olan büyük bir dahi zuhur etmeseydi! Bu büyük dahinin adını söylemeğe hacet yok. Bütün dünya, bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa adını kudsi bir kelime sayarak, her an hürmetle anmaktadır. Evvelce, Türkiye'de, Türk milletinin hiç bir mevkii yoktu. Bugün, her hak Türk'ündür. Bu topraktaki hakimiyet, Türk hakimiyetidir. Siyasette, kültürde, iktisatta hep Türk halkı hakimdir. Bu kadar kat'i ve büyük inkılabı yapan zat, Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü, düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve bilhassa başarı ile neticelendirmek çok güçtür.

Kaynakça
Kitap: TürkÇÜLÜĞÜN ESASLARI
Yazar: ZİYA GÖKALP
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir