Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Çeşitli Irk Tasniflerinde Türklerin Yeri

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Çeşitli Irk Tasniflerinde Türklerin Yeri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 21:28

ÇEŞİTLİ IRK TASNİFLERİNDE TÜRKLERİN YERİ

Irkların tarifi ve tasnifi bilginleri dünyanın yaratılışı, ilk insanın ortaya çıkışı sorularına götürmüştür. Bu incelemelerin sonucunda çeşitli ırk tarifleri ve tasnifleri görülmüştür, insanın yaratılışı ve dillerin doğuşu hakkında çeşitli görüşler ortaya çıkmış, ilim dalları gelişmiştir. Antropoloji, Etnoloji, Kraniometri(Kafatası bilgisi) çeşitli tasnifler yapmışlar ve yeryüzündeki milletleri değişik gruplarda göstermişlerdir.

Önce "Irk" hakkındaki tariflere bakarsak; Montandon'a göre ırk kelimesi fizik karakterlerle birbirlerine akraba olan insan gruplarını ifade ediyor. Haddon'a göre ırk, çoğunlukla aynı karakterleri ortak olarak bulunduran bir grup insanı tarif ediyor. Boule ise ırkın fizik tipin devamlılığını, kan akrabalığını belirtmesi ve tabii bir grubu temsil etmesi gerektiğini ileri sürüyor. Pittard ise "Irk, birbirine benzeyen ve aynı akraba olan kandan gelen insan grubudur." diye tarif ediyor. İngiliz F.Hankins ise "Bizce ırk demek, bünyevi birtakım özelliklerin heyeti umumiyesi ile teşhis edilen bir grup demektir." diyor.

Bu tariflerde görüldüğü gibi genel olarak fizik benzeyiş ve kan birliği esas alınmıştır. Burada aslında Avrupanın ırk anlayışını tespit etmek mümkündür. Bu anlayış XIX.yy. sonundan itibaren Avrupada üstün ırk anlayışını doğuracak ve Avrupa sömürgeciliğini izah edecektir. Arnold Toynbee, Batı'nın bu ırk anlayışını kendine düşkünlük olarak niteliyor.

Jeologlar da dünyanın oluşumunu dört devrede inceliyorlar. İnsanın da dördüncü devrede ortaya çıktığı sanılıyor. İlk insan ırklarının kökeni ve gelişimi, malum bir tipten mi geldiği veya dünyanın bir çok yerlerinde aynı zamanda ortaya çıkıp çıkmadığı kesin olarak bilinmiyor.

İnsanların dünyaya tek atadan mı, yoksa çeşitli yerlerde mi meydana geldiği ve ilk insan tipi hakkında araştırıcılar değişik bilgiler veriyorlar. Pitekantrop insanı denen ve ilk insan diye tanımlanan tipi alnı geriye kaçık, dişleri öne çıkık, kaş kemerleri belirli, ense bölümü gelişmemiş diye tarif etmişlerdir.

Neanderthal insanı ise kısa boylu ve tıknaz, burnu basık, alınları dar, dudakları kalın, gözleri iri, kaş kemikleri etrafında kaybolmuş gibiydi diye tarif ediyorlar. Kalıntı Almanya'da Düsseldorf yakınındaki Neanderthal vadisinde bulunduğu için bu isimle adlandırılmıştır. Bu tipler "Taş Devri"ne aittir. Homo Sapiens insanı denen tipin de M.Ö. 30.000'lerde yaşadığı ileri sürülmüştür. Daha uzun boylu ve geniş omuzlu idi. Burnu basık değildi.

M.Ö. 9.000'lerdeki Mesolitik devirde insan toplulukları görülüyor. Önceleri toplayıcılıkla geçen hayatları daha sonra köy hayatına dönüşüyor.

Bu bilgiler dünyanın oluşumuyla paralel geliştirilen bilgilerdir. Bunlardan ilk insan hakkında ne kadar müphem bilgilere sahip olunduğu anlaşılır. Bulunan antropolojik kalıntılara göre insanın ataları tayin edilmeye çalışılmıştır. Belirtilen bu insan tipleri arasında binlerce yıl boşluklar ve büyük tabii olaylar vardır. Daha yakın zamanlarda Afrika'da bulunan bazı antropolojik belgelerle insanlık tarihinin 2 milyon 600 bin yıl evveline kadar gittiği iddia edilmiştir. Richard Leaky bu iddiasında insanlığın dünyaya yayılışının Asya veya Avrupadan değil Afrikadan olduğunu ileri sürmüştür. Daha sonra Tanzanyada Lois ve Mary Leakey tarafından 3,5milyonyıllıkolduğuiddiaedilençene kemiği ve dişler bulunmuştur. Ankara'nın Kalecik kazasına bağlı Çandır nahiyesinin Hırsız deresi yöresinde de 25 milyon yıl evvel yaşadığı ve insana benzediği sanılan bir yaratığın alt çene kemiği bulundu; bu çene kemiğinde 16 diş yuvası bulunduğu ve yaratığın 32 dişli olduğu belirtilmiştir.

Bulunan kalıntılara verilen isimlerde ya bulunan yerin adıyla, ya da bulan bilginin adıyladır. Kalıntılar arasında çok uzun yıllar bulunduğu gibi, hiç biri de tam değildir. Ayrı ayrı devrelere yerleştirilen bu insan tiplerinin farklı oluşumlar değil, bir "özelleşme" olduğu daha akla yatkın görülmektedir. Antropolog Dr.L.Leakey "İnsanın Ataları" isimli kitabında "Goril, şempanze, orangutan ve gibon, bunların hiçbirisi insana yakın soydaş olarak kabul edilmiyecekleri gibi yine hiç biri insanın bu günkü durumuna ulaşması için geçirdiği ağır evrim boyunca atlatmış olduğu bir evreye de örnek teşkil etmez." diyor.

Sonuç olarak, tarihin en eski devirlerinden beri insanları meşgul eden bir ırk meselesi olmuştur. En eski çağlarda bile toplumlar, insanlığın ortaya çıkışını kendileriyle başlatmışlardır. Bu, ya kendilerinden başka toplumlarla henüz tanışmadıkları için, ya da kendilerini diğer toplumlardan daha güçlü, daha farklı gördükleri içindir. Bu durum çeşitli toplumlara ait yaratılış ve türeyiş rivayetlerinde görülür; Sümerlerin yaratılış efsanelerine dair bir ilahide, ilk insan Sümerler olarak yorumlanmaktadır. Yine Orhun anıtlarında da yer ve gök arasında kişioğlu yaratılmış, onun da başına yönetici olarak Türk getirilmiştir? Bu hal yukarda tarif ettiğimiz anlayışın mitolojik bir ifadesidir. Aynı durum İbrani, İran, Ermeni rivayetlerinde de görülür.
Sonraki araştırmalarla insan ırklarının belirlenmesinde bir takım ölçüler kullanılmıştır.

Bunları değerlendiren şöyle bir şemayı burada zikredebiliriz.:

1 - Morfolojikölçü: Bu esasa göre yapılan ırk tasniflerinde şekil ve renk özelliği ön plana alınır.
2 - Estetik ölçü: Bunda güzellik ölçüdür.
3 - Fizyolojik ve anatomik ölçü: Kan ve beyini esas alır.
4 - Psikolojik ölçü: Zeka, zihniyet ve karakter bakımından tasnif eder.
5 - Dilbilgisi ölçüsü: Lisanı, konuşulan dilleri ve bunlar arasında akrabalığı esas alır.
6 - Etnoğrafik ölçü: Kıyafet, adet gibi ölçüleri esas alır.

Bunlarda yine esas olarak kullanılan ölçüler antropolojik, etnolojik ve lengüistik (dil bilimi) ölçüleridir. Diğerleri bu ölçülerin verdiği sonuçları kuvvetlendirirler. Bunlardan antropoloji kişiyi esas alarak, fiziksel özelliklerini inceler. Etnoğrafide esas ferd değil toplumdur. Toplumlar özelliklerine göre incelenir. Dil biliminde ise yalnız lisan, dil ele alınır. Diller arasında tespit edilen yakınlığa göre birtakım insan grupları tespit edilir. Bu tip çalışmalar dil birliğini, ırk birliği gibi yorumlamaktan ileri gelmiştir. Fakat incelemeler dil birliğinin, ırk birliği demek olmadığını göstermiştir. Bu konuya dil esasına göre ırkların tespiti ve Türklerin bu tasnifteki yerini incelerken yine değineceğiz. Diller arasındaki akrabalığın, ırki bir birlik olması antropoloji, etnoloji ve etnoğrafinin verdiği bilgilerin bunu doğrulamasıyla kuvvet kazanır.

Antropolojik esaslara göre yapılan ırk tasniflerinde ise, insanların değişmeyen fiziksel özellikleri esas alınmıştır. Tarihin ilk devirlerinden itibaren insanların çeşitli sebeplerle (evlenmeler, büyük göçler, savaşlar gibi... ) karıştıkları elbette düşünülmelidir. Fakat çoğunluğa kültürel ve ırki bakımından hakim olan özellikler vardır. O toplumun yarattığı bir insan tipi vardır. Bu nedenle renk, kafatası, yüz şekli hatta saç esaslarına göre yapılan tasnif çalışmaları görüyoruz.

1672'de E. Bernier:

1 - Avrupa beyazları
2 - Asya sarıları
3 - Afrika siyahları
4 - Şimal Laponları diye sınıflama yapmıştı.

1755 de Linne deri rengi ile birlikte diğer tarif edici özellikleri de kullanarak üç grup verir. Daubenton (1764) , Blumenbach (1755), Saemmering (1785), Camper (1791) bu tasnifleri kullanmışlar, genişletmişlerdir. XIX.yy'da ırkların tek kökenden mi, ayrı ayrı atalardan mı geldiği tartışılmıştır.

Cuiver, XIX.yy başlarında ırkları üç grubu ayırır:

1 - Beyazlar yahut Kafkasyalılar.
2 - Mongoloidler.
3 - Zenciler.

Bu tasnifte Türkler Kafkasya grubunun içinde Scythes - Tatar (İskit - Tatar) diye adlandırılmışlardır.
Bu gün artık geçerliliğini kaybeden bu, renklere göre tasnifte bazı ırkların melez ırk olarak tarif edildiğini, asıl ırk olarak siyah ve beyaz ırkların ileri sürüldüğünü görüyoruz. Bu renklerin dışındaki kırmızı, mavi ve zeytuni ırklar da tasniflere girmişlerdir. Mavi ırk eski Çin belgelerinde geçer. Çin tarihçileri Ven-Şin-Kuo adlı bir memleketten bahsediyorlar. Bu kelimenin anlamı vücutları resimlerle süslü insanların memleketi demekti. Gustave Schlegel'in açıklamasına göre bu ülkenin halkı yüzlerini dövmelerle masmavi hale getiriyorlardı. Onun için bunlara mavi ırk dendiği anlaşılıyor. Diğer bir açıklamayagöre mavi ırk, Türklerdi.

Oğuz Han doğduğunda yüzü mavi idi. Gök Türk'lerdeki Kök/Gök kelimesi, gök'ün benimsendiğinin ifadesi sayıldı.

Fransız Rene Thevenin ve Paul Coze kırmızı ırkın insanlarının da esmer, sarı hatta beyaz renkli olduklarından bahsederler. Onlara kırmızı denmesinin sebebi, süs için vücutlarına kırmızı bir toprak sürmek alışkanlığında olmalarındandı. Hind ve Mısır efsanelerinde de, ilk insanın kıpkırmızı olduğu hakkında destanlar da vardır. Fakat bu da ilk insanın kendi soyları olduğu düşüncesinden doğduğu şeklinde yorumlanabilir.

Zeytuni ırk olarak XIX.yy bilginleri Malezyalıları tarif ediyorlardı. Bunun sebebi, sarı ırktan olan bu grubun iklim etkisiyle esmerleşerek esmer - sarı bir renk almasıydı. XX.yy'da bu renk sarı ırkla birleştirilmiş "Malaka yarımadasıyla Filipin, Formoza, Cava, Sumatra, Sond adalarında oturan bu halkın, oralardaki eski yerlilerle Mongolların karışmasından türemiş melez bir cemiyet olduğu tespit edilmiş ve bunlar sarı ırka dahil edilerek Okyanus Moğolları ismiyle sarı ırkın bir şubesi sayılmıştır."

Renklere göre yapılan tasniflerde beyaz ırkın, asil ırk sayılması Avrupalı'ların kendi toplumlarını medeniyetin kurucuları ve geliştiricileri olarak görmelerinden ileri gelmektedir. Diğer ırklar ise beyaz ırkla karışmalardan meydana gelmiştir. Sarı ırkın da beyaz ırkla, siyah ırkın karışmasından meydana geldiği ileri sürülmüş, Türkler de bu gruptan sayılmıştır. Fransız Dr. A.F. Legendre de sarı ırkı melez ırk olarak kabul etmektedir.

Aslında Türklerin sarı ırktan olduğu iddiası Reşidüddin'in eserinden kaynaklanmaktadır; "Moğolların ilk Müslüman hükümdarı Gazan Han, vezaret makamına çıkardığı Hemedanlı Yahudi hekimi Reşidüddin'e Cami'üt-Tevarih ismiyle meşhur bir tarih yazdırarak bunun muhtelif ciltlerinin, muhtelif yerlerinde Mongol ve Türk ırklarını aynı, bir menşede birleştiriyordu. Gazan'ın bundan maksadı büyük dedesi Çingiz'in zuhuruna kadar Asya tarihinde hiçbir mühim rolü olmayan Mongol ırkına Türk tarihinin mefahirinden hisse çıkarmaktı."

Reşidüddin ihtida bile etmemiş (Müslüman olmamış) bir Yahudi idi. Eserindek i yanlışlar için Edgard Blochet'in eserlerinde de bilgi vardır.

Kaynaklarda Türklerin antropolojik tipleri hakkında görülen farklı bilgiler, Türk devletinin yönetiminde bulunan değişik insan gruplarının Türk olarak değerlendirilmesi sebebiyledir. Yabancı kaynaklar, göçler veya savaşlar sebebiyle Türkler arasında bulunan yabancıları da Türk diye tasvir etmişlerdir. Bu durum bazı yabancı tarihçilerce kasıtlı olarak melezleşme biçiminde açıklanmıştır. Mesela Kont dö Marsigli "Türklerin şimdiki Türkiye topraklarına geldikten sonra Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Ruslar, Avrupalılar ve Kafkasyalılarla karışarak eski ırki tipleriyle alakaları kalmamış olduğunu hatta eski Türklerle, Türk isminden başka bir alakaları kalmadığından" bahsetmiştir.

Antropolog Dr. Paul Topinard daha yakın zamanlara inip Osmanlı devrinde Çerkezler ve Rumlarla karışmaktan bahseder. Leon Cahun, Lenörmant gibi bazı bilginler de hiç bir devir göstermiyerek, Türklerin başka soylarla karıştıklarından bahsedip melezleştiğini söylerler.'58' Elbette ki, yalnız Türk milletine has olmayıp, bütün milletlerin tarihleri boyunca birbirleriyle temasları olmuştur. Eserlerinde Türk milletini melez olarak gösterip, güya medeni kabiliyetten yoksun ilan eden ve Türklerden "İniquissimos Turcos-Gaddar Türkler, iniquissimos barbari-Gaddar barbarlar." diye bahseden bu ard niyetli ilim çevreleri böylece kendi taassublarını ortaya koymuş oluyorlar.

Dr. A.F. Legendre ise, eski Çin medeniyetini kuran beyazların çoğunun Türk olduğunu belirtmiştir. Türkleri beyaz ırkın en güzellerinden biri olarak göstermiştir.

Renklere göre yapılan tasnifler o kadar çeşitlidir ki, Fransız Paul Broca insanları 34 renk grubuna, ingiliz Deniker ise 10 renk grubuna ayırmaktadır.

Bir diğer tasnifde, kafatasına göre yapılan tasniflerdir. Aslında bu ölçü pek güvenilir olmamaktadır. Çünkü iklim, büyüme biçimi gibi etkiler kafatasını şekillendirmektedir. Hatta bazı kavimlerde kafatası deformasyonu görülmüştür. Kafatası tipleri değişebildiği gibi, bir ırk içinde değişik kafa tiplerine de rastlanır.

Kafatası ölçüleri üzerinde Von der Havven, Amerikalı Morton gibi bilginler çalışmışlardır. 1842 de İsveçli Retzius milimetre ölçüsü üzerine dolikosefal (uzun kafa) ve brakisefal (kısa kafa) tabirlerini kullanmıştır. 1861 de P.Broca milimetreyi, santimetreye değiştirerek Retzius'un tabirlerine mezatisefali (orta kafa) eklemiştir.

1870 de Huxley ırkları beş bölümde inceler:

1 - Zenciler
2 - Ostroloidler
3 - Mongoloidler
4 - İkganto kroidler
5 - Melan kroidler.

1879 da Haeckel saçları esas tutarak bir tasnif yapar. Dr.P.Topinard burun ölçülerine göre, Deniker ise fizik karakterler üzerine tasnifler yapmışlardır.

Klasik bir geleneğe göre de daha çok Tevrat rivayetlerinden ilham alınarak şöyle bir tasnif de yapılmıştır:

1 - Hamiler: Kuzey Afrika yerlileri.
2 - Samiler: Araplar, İbraniler, Eski Asuriular. Kaideliler, Aramiler.
3 - Ariler: Hindu - Cermen veya Hind - Avrupalılar diye de adlandırılan kavimlerdir. Yunanlılar, Latinler, Cermenler, Slavlar, İranlılar ve Hinkliler bu soydan sayılırlar. Bu soyun ilk yurdu meselesi hala çözümlenmiş değildir.
4 - Turanlılar: Tevrat rivayetine göre Hz. Nuh'un oğlu Yafes'in soyundan gelenlerdir. Ural - Altaylı kavimler bu soydan sayılırlar. Altaylılar bölümünde en önemli kol Türkler oldukları için bu kola Türk ırkı (Race Turc) da denilmektedir.

Bunlardan başka çeşitli ölçüleri esas alarak yapılan bazı tasniflerde şunlardır:

Saint - Hilaire Geoffray (1860) ırkları başlıca Kafkas, Mongol, Habeş ve Hottantot diye dörde ayırır. Bunlar da tekrar 13 bölüme ayrılırlar.
Irkantropolojisine göre de ana ırklar Mongoloid, Negroid ve Europid diye üç bölüme ayrılmıştır. Türkler bu tasnifte Europid kolda gösterilmiştir.

Europid ırk da kendi içinde şöyle ayrılmaktaydı:

a - Doğu Baltık ırkları
b - Orta Asya içlerine kadar Dinarid ve Turanid ırklar,
c - Güney bölüm ırkları.

Deniker Turanid ırka "Turko - Tatar", Haddon ise "Türki" adını vermekteydi. Bunlar brakisefal ırk idi.
Avrupanın tarih öncesi yerleşik insanlarını tespit etmek amacıyla yapılan çalışmalarda da Türkler, Homo - Alpinus grubunda gösterilmişlerdir. Diğer kollar da Homo - Nordicus ve Homo -Meridianalis (Akdeniz insanı) idi.

XX.yy başlarındaki çalışmalarıyla kendinden sonrakilere kaynak olan Dr. Gorge Montandon ise ırkları beş ana gruba ayırmıştı. Bu beş ana ırk (grand race), ırklara (Race) ve tali ırklara (Cous - race) ayrılmıştı.

Beş ana ırk şöyleydi:

a - Pygmoide
b - Negroide
c - Vedd Austrolaide
d - Mongoloide
e - Europide

Montandon'a göre Mongoloid ana ırkının kollarından biri Turan ırkı idi (Race Touranienne); Türkler, Tatarlar, Yakutlar, Altaylar bu ırkın bir koluydu. Yani Türklerin yine sarı ırkın kollarından sayıldığını görüyoruz. Yine O'na göre Turan ırkı, Europide ve Mongolide ırkların karışımından doğan melez bir ırktı. Fakat Montandon'un bu iddialarının delilleri yoktu: "O'nun nazarında Türk ırkı melez olduğu için melezdir?"

Nihayet 1906 da Monako ve 1912 de Cenevre kongresi çalışmalarıyla bu ölçüler birleştirilerek milletlerarası bir kaide konmaya çalışılmıştır.

Antropolojinin tespit ettiğine göre bugün yeryüzünde saf bir ırk yoktur. Bu herhalde en ilkel toplumlarda bile olmamıştır. Ancak bu çalışmaların tarih öncesi devirlerin aydınlanmasında faydaları olabilir.
Antropolojik esaslara göre yapılan tasniflerde bir toplumun farklı, zıt gruplara yerleştirildiğini de görüyoruz. Yukardan beri zikrettiğimiz tasniflerde Türklerin hangi gruplara yerleştirildikleri düşünürsek bu daha iyi anlaşılır. Birde araştırıcıların peşin hükümlerini ve sempatilerini hesaba katmak zorundayız. Onlar yayınlarıyla bir milleti tarih önünde mahkum etmeye çalışmaktadırlar.

Dil Bilimi esaslarına göre yapılan ırk tasniflerine gelince:

Alman bilgini Leibnitz'in aynı dili konuşan insanların, aynı zamanda akraba olduklarını ileri sürmesinden sonra diller birbirleriyle karşılaştırılmaya ve ortak bir kökten gelen diller tasnif edilmeye başlanmıştı. Fakat bu husustaki çalışmalar da tatmin edici olmaktan uzaktır.

Bu gün yeryüzünde kullanılan diller yaklaşık olarak 900 kadar tahmin ediliyor. Eski ölü diller ve lehçelerde hesaba katılırsabu sayının 3000'e varacağını söyleyenlerde vardır. Tıpkı ilk insan hakkındaki bilgilerimiz gibi, ilk dil hakkındaki bilgiler de araştırıcıların verdikleri kadarıyla, ikna edici olmamaktadır. Bu hususta Monojenizm ekolü mensupları bütün dilleri bir tek ana kaynağa bağlıyorlar. Tevrat da "Babil kulesi" rivayetiyle bu görüşü destekliyor. Fakat monojenisler o ana dilin hangi dil olduğu hakkında ayrı ayrı teoriler ileri sürmüşlerdir.

Olojenizm ekolü savunucuları ise her toplumun ayrı ayrı kendi dilini ortaya koyduğunu ileri sürerken, Polijenizm ekolü taraftarları dilleri ana kuruluşuna göre birtakım gruplara ayırarak, her gruba birana kaynak arama yolunu tercih etmişlerdir.

Max Muller'in yaptığı tasnife göre Türk dili, bitişken dillerden sayılmaktadır. Bu grupla Türk dili Hind-Avrupa, Hami, Sami ve Uzak Doğu dillerinden ayrı olarak ele alınmaktadır.

Ural - Altay dil ailesi:

A - Ural grubu


1 -Yukagir
2 - Samonyed
3 - Eskimo
4 - Fin
5 - Ugor - Macar

B - Altay grubu

1 - Türk
2 - Moğol
3 - Tunguz
4 - Kore
5 - Japon

Fakat bu dil ailesi içindeki dillerin de birbirleriyle akrabalığı tartışmalıdır; "Geçen yüzyılın sonlarında dil araştırmalarında tenkidi metodun tatbikine başlanılınca, dillerin akrabalığının ispatı için ses kanunları, kelime mana ve cümle uygunlukları gibi hususların da göz önünde tutulması talep edilmiş ve böylece Ural ve Altay gruplarının akrabalığından sarfınazar, ayrı ayrı bu iki ailenin içindeki dillerin bir birleriyle akrabalığı meselesi bile sarsılmaya yüz tutmuş ve bazı dilciler tarafından şüpheyle karşılanmaya başlamıştır. Estonyalı F. VVİedeman 1938 de yayınlanan eseriyle Ural ve Altay dilleri arasındaki benzerliklere değinirken bu dil ailesinin Hind-Avrupadilleri ile farkını da 14 noktada toplamıştı.

Dillerdeki kelime benzerlikleri de o dillerin akrabalıklarını ispata yeterli olmuyor; "... her iki dilde sesçe ve anlamca birbirine benzer binlerce kelime bulunsa dahi yine de akrabalık ispatlanmış olamaz. Çünkü bunlar başka kaynaklardan olan alıntı kepme olabilir; paralellik, raslantı v.b. gibi olayların da bu benzerlikte payı hesaba katılmalıdır." Prof.Dr. Osman Turan da kelimelerin birbirine geçebileceğinden bahsederek "Ural-Altay dilleri arasındaki akrabalığın menşe birliğine mi, yoksa kelime iştirakine mi dayandığı hususu hala münakaşalıdır" demektedir. Sovyet Ateistlerinden Sanjeyev'e göre Ural-Altay dillerinin soyca akrabalığı teorisi ancak bir hipotezdir.

Netice olarak; ırkların tarifinde ve tasnifinde tam bir tanımlamaya varmak mümkün değildir. Zaten bütün mesele ilk insan, ilk dil nedir sorusunda, dünyanın oluşumunda düğümlenmektedir. Burada bu meselelere girmemekle beraber, ileri sürülen görüşlerde Türklerin hangi gruplara dahil edildiğini tespit etmeye çalıştık. Yine esaslı olarak antropoloji ve dil bilimin bu konuyla uğraştığını gördük. Bunların yalnız birinin verdiği bilgilerle kanaat sahibi olmak mümkün değil... Fakat her toplumun da yarattığı bir tarihi tip vardır.
Irkların ortaya çıkışında çeşitli etkiler, bu arada coğrafyanın, çevrenin etkileri değerlendirilmiştir. Fakat bu noktada, insanın dışındaki faktörlerle izah edilemiyecek olaylarla da karşılaşıyoruz.

Bu hususu eleştiren A.Toynbee "Kuzey Amerikanın, Venezuellanın, Arjantinin ve Avusturalyanın Oueensland çayırları, bozkırları kendi başına bağımsız göçebe toplumlar yaratamamışlar. Sonradan keşfedilince de olmadı. Kaşifler onları çevre zoruyla göçebeliğe itilmemiş gördüler." diyerek insan toplulukları arasındaki yaratıcılık, yapıcılık gibi vasıfların farklılığına dikkati çekiyor ve devamla "Belirli tipte bir çevrenin bir insan toplumu tarafından elverişli duruma getirilmesi ama bir başka insan toplumunun aynı potansiyelleri kullanmayı başaramaması, pek çok örneği görülen bir olaydır"diyor. Örnek olarak Orta Asya bozkırlarını düşünürsek; burada Türkler "Stepps Civilisation(Bozkır kültürü)" denilen orijinal kültürü yaratmışlardır. Halbuki aynı coğrafi özelliği gösteren, yukarıda sayılan bölgelerdeki toplumlar böyle orijinal bir kültür ortaya koyamamışlardır.

Bugün artık toplumları tanımlayan özellik milli kültürleridir. Tarihte kültürlerin birbirleriyle temasları milli kültürden bahsetmeye engel değildir. Yeter ki bu temasta bir kültür diğeriyle benzeşmesin, onun içinde erimesin. Toplumun yüzyıllardır bir arada yaşamaktan doğan bir öz değerler sistemi vardır. O korunsun ve geliştirilsin. Milletler kültürel seçiciliklerini koruyabilsinler. Kültür kelimesi de aslında işleme, geliştirme anlamındadır. Fiziksel ırk üstünlüğü görüşü ise, Batı sömürgeciliğinin kalıntısıdır. On beşinci yüzyıldan sonra Batı uygarlığının yaygınlaşmasının bir sonucudur.

Kaynakça
Kitap: Tarihte Türkler ve Türk Devletleri
Yazar: Nuri Yazıcı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir