Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Alp Kelimesi

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Alp Kelimesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:46

ALP

1. Eski ve yeni birçok Türk lehçelerinde kahraman, cesur, yiğit, zorlu manalarında bir kelimedir ki, şahıs ismi olarak kullanıldığı gibi, bir sıfat, bir unvan ve kabile teşkilatı içinde askeri bir asalet zümresinin adı olarak da kullanılır.

Büyük Asya ve Eurasia bozkırlarında çetin ve daimi bir mücadele hayatı geçiren Türkler ve diğer altaik kavimler arasında, aynı mefhumu ifade eden diğer kelimeler de vardır:

Mesela Moğolcada mevcut olup sonradan Türkçeye geçen bagatar (batur) kelimesi diğer altaik dillerde tam alp'in mukabilidir. Türkçede, bilhassa Oğuz lehçesinde, hemen aynı manayı ifade eden "sökmen" kelimesi de vardır ki, düşmanın harp saflarını söken, yaran demektir. Yine bu manada "çapar" kelimesi de kullanılır. XII. asırda Artuklardan bir şubeye, müessisi olan Sökmen b. Artuk'a nispetle Sökmeniler adı verildiği gibi, Ahlat'taki Ermen-şahlar sülalesinde de yine aynı isme tesadüf olunur. Osmanlılardaki sekban teşkilatının adı da, umumiyetle zannedildiği gibi Farsça sekban'dan gelmeyip, Anadolu'da hala seymen diye kullanılan bu sökmenden gelmedir.

Alp kelimesinin eski ve yeni hemen bütün Türk lehçelerinde mevcudiyetini biliyoruz:

Orhun ve Uygur alfabeleri ile yazılmış birçok Türk eserlerinde bu kelimeye has isim yahut sıfat veya unvan olarak tesadüf etmekteyiz. Prens Kül Tegin'in bindiği bir atın Alp-Şalçı isminde olduğunu da Orhun Kitabelerinden öğreniyoruz ki, kahraman atlarına böyle isimler verilmesi, sair bütün harpçı kavimler gibi, Türklerde de eski bir adettir. Bu kelimenin Hazarlar arasında da kullanıldığı muhtelif tarihi vesikalardan anlaşılıyor.

Kutadgu Bilig'de, Divanü Lügati't-Türk'te, XIII.-XIV. asırlarda yazılmış lügat kitaplarında ve eski Türk metinlerinde tesadüf edilen bu kelimenin, bilhassa Oğuzlar arasında daha çok yayılmış olduğu daha sonraki metinlerden anlaşılıyor.

Mamafih bu eski Türk kelimesi, alıp şeklinde ve yine aynı manada olarak, Altay, Abakan, Kazak, Kırgız lehçelerinde hala yaşamakta ve has isim olarak kahramanlık hikayelerinde daima geçmektedir:

Alıp-Karşıga, Alıp-Salay. Kuzgun Alıp, Kantay Alıp, Alıp-Soyan, Alpamış, v.s. Bu söylediğimiz Türk şubeleri herhalde Moğol istilasından sonraki asırlarda, kahraman mukabili olarak Moğolca bagatur kelimesini batır, matır şekillerinde almışlarsa da, çok eski bir maziye çıkan alp (alıp) kelimesini de muhafaza etmişlerdir.

Eski Türk an'anelerinde ve o an'aneleri yaşatan kahramanlık hikayelerinde bu alp unvanına eskiden beri tesadüf edilmektedir:

Mahmud Kaşgari, Türklerin büyük hükümdarı olup, İranlılar tarafından Afrasiyab adı ile anılan menkıbevi kahramana Türklerin Tona Alp-Er adını verdiklerini söyler. Kutadgu Bilig'te de meşhur Türk beyleri arasında bilhassa Tona Alp-Er zikredilmekte ve Taciklerin buna Afrasiyab dedikleri tasrih olunmaktadır. Filleri öldürebilecek kadar yırtıcı bir cins kaplan (Mahmud Kaşgari de bebr) manasına gelen tona kelimesi, mecazen kahraman manasında olarak eski Türk onomastikinde çok kullanılmıştır. Birçok Türk sülalelerinin
kendisine mensubiyet iddiasında bulundukları bu Türk kahramanına alp unvanının verilmiş olması, V. asırda Karahanlılar devrinde hala yaşayan eski bir Türk an'anesine dayanmak bakımından, bunun eskiliğini göstermeye kafidir. Turfan'daki Alp-Ata mezarı da bu unvanın şarki Türkistan'da eskiliğini gösteren bir delildir.

Elimizdeki bütün tarihi vesikalar, İslamiyetten evvel Türkler arasında, gerek has isim, gerek bir şeref unvanı olarak, yayılmış olan alp kelimesinin İslamiyetten sonra da kuvvetle devam ettiğini göstermektedir:

X. asırda Abbasilerin Şam valisi Alp-Tegin, Gaznevi Devleti'nin ilk kurucusu Alp-Tegin, Buhara da Hacib Alp-Tegin, Gaznevi sultanı Mes'ud'a sefaretle gelen Alp-Tegin, XII. asırda Karahıtaylar namına Semerkand valisi olan Alp-Tegin, Büyük Selçuk İmparatorluğu emirlerinden Alp-Guş (Kuş), Alp-Ağacı, Alp-Argu, Alp-Argun, Selçuk hükümdarı Alp-Arslan, XIII. asırda He-zaresbilerden Alp-Argu, Şam Selçukilerinden Alp-Arslan, Semerkand'da Karahanlılar ümerasından Alp-Er Han, Harizmşahlar ümerasından Alp-Han, Anadolu Selçukileri devrinde Rukneddin ümerasından Nuh Alp, İzzeddin Keykavus devrinde Sivas ilbaşılarından Mahmud Alp (muhtasar İbn Bibi de AL, AJJl şeklinde yazılan bu unvanı, onbaşı, yüzbaşı, binbaşı tabirlerine kıyas ederek, ellibaşlı şeklinde okuyan İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın bu mütalaasına iştirak etmiyorum; bk. Osmanlı Devleti Teşkilatına Medhal, İstanbul, 1941, s. III. Tımarlı sipahinin Anadolu Selçu-kilerinden ellişer kişilik zümrelere ayrıldığı hakkında tarihi hiçbir kayıt bulunmadığı gibi, Moğol ve Türk devletlerinin askeri teşkilatlarında da umumiyetle aşari sisteme riayet edildiğini biliyoruz. Bu bakımdan, bu kelimeyi ilbaşı okumak lazım geldiği kanaatindeyim).

Hüsameddin Alp-Saru, Kastamonu emiri Alp-Yürük ve sonra Osmanlıların ilk devirlerine ait vekayinamelerde adları geçen ve ekseriyetle alp unvanını da taşıyan birtakım kahramanlar, hükümdarlardan küçük kumandanlara kadar birçok kimseler X.-XIV. asırlar esnasında Alp adını has isim veya unvan olarak kullanmışlardır. Bu suretle Maveraünnehr'den Anadolu'ya kadar, muhtelif Türk devletlerinin hakim olduğu ve muhtelif Türk zümrelerinin sakin bulundukları yerlerde alp kelimesinin diğer bir Türk veya İslam kelimesi ile birleşerek bir has isim teşkil etmesi, ne kadar yayıldığına bir delildir.

Alp kelimesinin ayrıca bir de alpı şekli vardır ki, bazı has isimlerde buna tesadüf ediyoruz:

Mardin'de Artuklular sülalesinden Necmeddin İmadeddin 'Ali Alpı gibi (XII. ve XIV. asırlarda).
Yine bu kelime ile alakalı olarak, bir de alpagu (yılpagu, alpagut, alpavut) vardır ki, şahıs ismi olarak Orhun Kitabelerinde mevcut olduğu gibi Uygur metinlerinde de buna tesadüf edilmektedir. Karayim, Tobol, Kazan lehçelerinde ve Moğolcada mevcut olan bu kelimenin Orhun Kitabelerindeki aynı kelimeden başka olduğunu, hiçbir delile istinad etmeden, söyleyen Thomsen aldanmıştır zannındayım. Bu kelime de tıpkı alp kelimesi gibi, hem bir has isim hem sıfat, hem de aynı mahiyette bir unvandır. Türk kabile isimlerinde daha birçok örneklerini gördüğümüz gibi, bu unvanın da sonradan bir Türk kabilesine ad olduğunu ve XIV. XVI. asırlarda Akkoyunlu ve Safevi Devleti'ne tabi kabileler arasında Alpagut kabilesinin de bulunduğunu biliyoruz.

2. Alp kelimesinin, İslamiyetten evvelki muhtelif Türk devletlerinde olduğu gibi İslamiyetten sonraki Türk devletlerinde ve bilhassa Büyük Selçuk İmparatorluğu devrinde, resmi bir unvan olarak, kullanılmaya başlandığını bazı nadir tarihi kayıtlardan ve bilhassa kitabelerden öğreniyoruz. Kitabeler çok defa, hükümdarların, prenslerin, büyük ricalin, teşrifat kaidelerine göre kullanmaya haklan olan resmi unvanları ve lakapları ihtiva ettiği cihetle, Orta Çağ Müslüman Türk devletlerindeki titulatureli öğrenmek hususunda, bilhassa sair diplomatik vesikaların yokluğu veya azlığı karşısında, birinci derecede ehemmiyet arzederler.

İşte bu bakımdan XI.-XV. asırlara ait kitabe v.s. tarihi vesikalardan, alp kelimesinin resmi bir unvan olarak, istimali hakkında, şu neticeleri çıkarabildik:
Büyük Selçuk imparatorları, hatta onları metbu olarak tanıyan Selçuk ailesine mensup diğer hükümdarlar alp unvanını taşımıyorlardı. Nizami-i Aruzi'nin, Anadolu Selçukilerinin ceddi Kutulmuş'a isnad ettiği alp-gazi unvanının sırf bir isnattan ibaret olduğunu ve hiçbir tarihi vesikada bana tesadüf edilmediğini Mirza Muhammed Kazvini pek haklı olarak iddia etmiştir. Bu unvan daha ziyade onların büyük emirleri taşımışlar ve sonradan onların kurdukları muhtelif devletlerde alp unvanı, inanc, kutlug, bilge gibi eski Türk unvanları ile birlikte, hükümdarların resmi lakapları sırasına girmiştir. İptida Halep'te Sultan Melikşah emirlerinden Aksungur'a ait bir kitabede alp unvanını görmekteyiz. Sonra Şam atabegleri ile Elcezire ve Suriye atabeglerinde, Artuk-oğulları'nda alp-kutlug, alp-inanc-kutlug, alp-gazi unvanlarına kitabelerde daima tesadüf ediyoruz .

Kitabelerin bu şahadetini, bazı İslam vekayinameleri de teyid ediyor:

msl. Atabeg Zengi'nin, kitabelerinde gördüğümüz diğer lakapları arasında alp-gazi lakabını da taşıdığını İbn al-Kalanisi tasrih etmektedir. Bu sülalelere mensup hükümdarlardan bazılarına takdim olunan eserlerin mukaddimelerinde de onların resmi lakapları, tamamiyle kitabelerde gördüğümüz şekillere uygun olarak zikredilmekte ve alp-ınanç-kutlug lakabına onlarda da tesadüf edilmektedir.

Türkçe alp unvanıma, İslam kültürü tesiri altında, yakın şark İslam dünyasında daha ilk asırlardan beri çok yayılmış olan gazi lakabı ile beraber alp-gazi şeklinde kullanılması, yalnız bu zikrettiğimiz Selçuki istitalelerinde değil, Gorlular gibi Selçukilerin siyasi ve medeni nüfuzu altında kalmış diğer devletlerde de görülmektedir:

Gorluların Herat valisi Malik Nasireddin Alp Gazi buna bir misaldir. Gor sultanı Giyaseddin'in kızkardeşinin oğlu olup, birçok harplerde onunla beraber bulunan ve 600 (1203)'de, Herat valisi iken, vefat eden bu adamın bu unvanı taşıması, herhalde Selçuki titulature'ünün tesiri neticesidir. Mamafih, tıpkı Selçukilerde olduğu gibi, bu unvanın, sultanlar ve şehzadeler tarafından değil, sülaleye mensup kadınların oğulları tarafından kullanılması dikkate layıktır.

Bu unvanın bazı büyük devlet adamlarına da verildiğini gerek Selçukilerde, gerek Harizmşahlarda ve gerek atabeglerde görüyoruz; fakat bu takdirde bu unvan, kutlug ve inanç gibi tabirlerle değil, emirlere ve kumandanlara mahsus sair lakaplarla birlikte zikredilmektedir:

564 (1168)'te Rumiye'de istinsah edilmiş bir Siyasetname nüshasının Sahib-i kebir Alp Cemaleddin emri ile yazıldığını görmekteyiz. Alp unvanı eski Türk titulature'ünde mevcut ilek ve tirek (direk) lakapları ile birleşerek alp-ilek, alp-tirek şekillerinde de kullanılmıştır. XII. asırda Harizmşahların Cend hududunda yaşayan Türk kabile reislerinden birinin alp-direk unvanını taşıdığını bildiğimiz gibi, eski bir Ermeni tarihinin Anadolu da Kutlumuş'un halefi olarak gösterdiği -İslam kaynaklarında zikredilmeyen- Alphilag adlı prensin de, alp-ilek lakabını taşıyan bir Selçuk prensi olması icap ettiğini vaktiyle göstermiştim. İlek, hükümdarlara ve hükümdar ailesine mensup prenslere verilen yüksek bir unvan olduğu halde, tirek (direk) kabile reislerine verilen daha ehemmiyetsiz bir unvandır. İslam-İran kültürü tesiri altında şahinşah, sultan'ul-a'zam gibi imparatorlara mahsus unvanlar alan ilk Selçuk sultanları, diğer prenslere ilek, alp-ilek gibi, yüksek bir unvan vermekte tereddüt etmemişlerdir. Muasır Ermeni tarihçisinin bu kaydı sayesinde, Selçukilerde eski Türk titulature'ü an'anelerinin şimdiye kadar sanıldığından daha kuvvetle yaşadığını istidlal etmekteyiz.

Bütün teşkilatlarında eski Selçuki an'anelerini devam ettiren ve Irak Selçuk sultanlığı da ortadan kaldırıldıktan sonra, kendilerini büyük Selçukilerin doğrudan doğruya varisi addeden Harizmşahlar, alp unvanını yalnız büyük emirler ve kabile reisleri için (mesela Celaleddin'in büyük emirlerinden Alp Han'ın unvanında gördüğümüz gibi) diğer Türk lakapları ile birlikte kullanmakla kalmamışlar büyük sultanlara mahsus diğer imparatorluk lakapları ile beraber, galiba alp unvanını da kullanmışlardır:

Harizmşahlara ait an'aneleri bilmesi icap eden Mevlana Calaleddin Rumi mesnevisinde Muhammed Harizmşah hakkında alp-ulug unvanı kollanmaktadır.

Harizmşahlarda atabeglerde, Gorlularda devam eden bu Selçuki an'a-nesinin Hindistan'daki Türk devletlerinde de devamını görüyoruz:

Bilhassa Halaç sülalesinden meşhur Alaeddin zamanında, sonra onların an'anelerini devam ettiren Tuğlukşahlar devrinde, devletin büyük emirlerine hükümdar tarafından alp-han unvanının verildiği tarihi kayıtlardan anlaşılıyor. Bu unvanın bunlarda XV. asır ortalarına kadar devam ettiğini görmekteyiz. Bu an'anenin sair Müslüman-Hind sülalelerine de geçtiğini Malva hükümdarlarının Gorlular şubesine mensup olan Huşeng Şah'ın (1405-1435) veliahd iken Alp Han unvanını veya adını taşıdığından istidlal ediyoruz Anadolu Selçukileri ile onların yerine geçen muhtelif sülalelerde ve Cengiz çocuklarının kurdukları muhtelif devletlerde alp kelimesinin, resmi bir unvan olarak, kullanıldığına dair diplomatik vesikalara malik değiliz. Yalnız, kabile teşkilatının ve kabile an'anelerinin henüz kuvvetini muhafaza ettiği Oğuz şubeleri arasında alp kelimesinin, gerek has isim ve gerek Oğuz kahramanlarına verilen hususi bir unvan olarak, kullanıldığını görüyoruz.

3. Türklerin geniş Asya bozkırlarında çok eski zamanlardan beri geçirdikleri çetin ve mücadeleci hayat şartlan, kahramanlık ve cengaverlik ananelerinin Türk hayatında yerleşmesinde büyük amil olmuştur. Uzun asırlar esnasında çok geniş coğrafi sahalarda birbiri ardınca batıp çıkan büyük göçebe imparatorlukları kuran ve çiftçi, şehirli halk ile meskun büyük memleketleri hakimiyetleri altına alan bu atlı göçebeler, her şeyden çok, askeri teşkilata ve kahramanlık seciyelerine kıymet verirlerdi. Kabileler ve kabile konfederasyonları arasındaki dahili harpler, yabancı kavimler ile yapılan mücadeleler, akınlar ve istilalar, Türk cemiyetinde en yüksek şeref mevkiinin kahramanlara verilmesini icap ettiriyordu. Göçebelikten çıkıp yerleşik hayata geçen, çiftçilik ile uğraşmağa başlayan ve hatta şehirlerde yerleşen Türkler bile, asırlarca bu kahramanlık an'anelerine bağlı kaldılar. Türklerin kurdukları muhtelif siyasi heyetlerin daima askeri bir devlet mahiyetini muhafaza etmesi, cihad esasına dayanan İslam dininin Türkler arasında yerleşmesi, Selçukilerden beri tarihi gidişin Türkleri daimi bir harp hayatı içinde bulundurması, bu kahramanlık, alplık ananelerini asırlarca, canlı bir şekilde, devam ettirmiştir. Muhtelif Türk şubelerinin halk edebiyatında, hikaye ve destanlarında, atasözlerinde, hulasa ahlaki telakkileri aksettiren bütün mahsullerinde bunu görmek kabildir. İslamiyetten evvelki Türk alpları, İslamiyetin cihad ve gaza mefhumları Türkler arasında yerleştikten sonra, iptida alp-gazi, yani Müslüman-Türk kahramanı mahiyetini almışlar, tasavvuf cereyanı ve muhtelif tasavvuf tarikatleri halk arasında yerleşince de alp-erenler, yani savaşçı dervişler, şekline girmişlerdir. Bunları bilhassa Hristiyan ülkeleri ile bitişik hudut memleketlerinde, yani uçlarda görüyoruz.

Alpların, eski Türk kabile teşkilatında, kabile reisinin etrafında, bilhassa harplerde, şecaat ve yararlıkları ile yükselmiş fertlerden mürekkep, bir nevi imtiyazlı sınıf teşkil ettiği tahmin olunabilir. Bu göçebe asilzadeliğinin teşekkülünde, belki verasetin de tesiri olmakla beraber, ferdi meziyet, bu mertebeye yükselmek için, birinci şarttı. Daha çocukluğundan beri avlarda, alanlarda, cenklerde kahramanlık gösteremeyenler bu sınıfa giremezlerdi. Bir kahraman ne kadar tehlikeli, cüretli işler yaparsa, ne kadar çok düşman başı keserse, kabile içindeki içtimai mevkii o derece yüksek olurdu. Türkler ve Cermenler gibi tarihi kavimlerin eski devirlerinde gördüğümüz bu cins telakkilere bugün yeryüzündeki birtakım iptidai kabilelerde, hala şahit olmaktayız.

Herhangi bir kabile reisi muhtelif kabileleri kendi hükmü altına alıp, konfederasyon mahiyetinde bir siyasi heyet kurduğu zaman, etrafında yine alplardan mürekkep bir aristokrat sınıfı bulunurdu. Bazen bir kabile reisi de olan bu alplar -Garbi Avrupa feodalizminde gördüğümüz vassallık rabıtasına benzer- şahsi bir rabıta ile büyük reise bağlı bulunurlardı; fakat onların da yine aynı hukuki mahiyette bağlar ile kendilerine merbut alpları olurdu. İçtimai derecelerine göre, az veya çok hayvan sürülerine malik olan bu alpların, ayrıca hizmetçileri, köleleri de bulunurdu. Tarihi vesikaların bize gösterebildiği devirlerden başlayarak, Asya bozkırlarındaki bu Türk kabilelerinde muhtelif içtimai tabakaların teşekkül etmiş olduğunu görüyoruz. Büyük reis diğer reisler ile ve kabile reislerinin kendi alpları ile olan karşılıklı münasebetleri, örfi hukuk kaidelerine göre, tanzim ve tayin edilmiştir. Taraflardan birinin bu kaidelere riayet etmemesi, aradaki bağların derhal kırılmasına, yani dahili ihtilaller ve isyanlar çıkmasına sebep olurdu.

Esasını eski Türk paganizminin dini telakkilerinden ve ayinlerinden alan hukuki kaidelere göre, reisler kendi alplarına muayyen zamanlarda, muayyen teşrifat usullerine tabi umumi ziyafetler vermeğe, ziyafetten sonra da malını yağmalatmaya mecburdu:

muhtelif Türk şubelerinde, içme-yeme, şölen, aş gibi isimler alan bu ziyafetler, reisin hakimiyetini teyit eden başlıca vasıta idi Bunu yapmayan bir reis, alpları üzerindeki hakimiyetini kendiliğinden kaybederdi.

Alpların kabile hayatındaki içtimai rollerini, daha doğrusu akın ve çapulların mühim bir istihsal vasıtası olduğu devrin yaşayış şeklini, Dede Korkut hikayelerinde oldukça vazıh bir surette görüyoruz. Şarki Anadolu'daki yarı göçebe Oğuz aşiretlerinin XIII.-XIV. asırlardaki hayat tarzlarını çok canlı tablolar halinde tasvir eden bu eser -aşiret hayatının ve müesseselerinin yüzlerce yıl hemen aynı şekilde devam ettiği düşünülecek olursa* bize daha İslamiyetten evvel Seyhun şimalindeki bozkırlarda yaşayan Oğuz kabilelerinin hayat şekilleri hakkında da bir fikir verebilir. Bu eserde harici bir cila mahiyetinde olan İslam kültürü tabakası, onun hakiki ideolojisini ve paganizm bakiyelerini layıkıyle örtememektedir.

Ekseriyet ile Bayındır boyuna mensup olan bu Türkmenler XIII.-XIV. asırlarda Gürcüler, Ermeniler, Trabzon Rumları gibi Hristiyan unsurlar ile daimi bir mücadele halinde bulunduklarından bu hikayelerdeki Türk alpları, birer alp-gazi'dir. Bunlar tehlikeli avlara giderler, kafirler ile gaza ederler; hepsinin sürüleri vardır; iyi binicidirler; ok ile kılıç ile süngü ile harp ederler. Aralarında kan davaları vardır. Harplerde ferdi mücadelelerde bulunurlar, içlerinde ozanlar, yani saz şairleri de vardır. Bu devrin kadınları da umumiyetle aynı müşterek karakterleri haizdirler. Bu vaziyet şüphe yok ki, garbi Anadolu'da Bizans hudutlarında yaşayan aşiretler arasında da böyle idi. Osmanlı fütuhatı, Müslümanlık hudutlarını Balkanlar içine ilerletince, "alplar devri" diyebileceğimiz bu devrin bütün hususiyetleri orada da içtimai ve siyasi tekamülün icap ettirdiği bazı ayrılıklar bir tarafa bırakılmak şartiyle hemen hemen aynı şekilde kendini göstermiştir.

XIV. asrın başında meşhur şair Aşık Paşa Türk alplarından uzun uzun bahsederek, bu ananenin Anadolu'da o vakitler kuvvetle yaşadığını açıkça göstermektedir; ona göre, alp olmak için, dokuz şey lazımdır:

Sağlam yürek yani cesaret, bazu kuvveti, gayret, iyi bir at, hususi bir libas, yay, iyi bir kılıç, süngü, muvafık bir arkadaş. Ondan bir asır sonra, Murad II. devrinde, Selçukname'sini yazan Yazıcı Ali, XIII. asır Selçuk Anadolu'sunu tasvir ederken, alplara ait bazı hususiyetlerden bahsetmektedir; alplar atlarının boynuna altınlı kutaslar takarlardı; avda ok ile kaplan vuranların bileğine kaplan kuyruğu asılır, bir atımda okla kuş vuranlar sorguç takmaya mezun olurdu. Bu tavsifler, müellifin yaşadığı asra ait müşahedelerinin mahsulü gibi addolunsa bile, XIII. asır Anadolu'sundaki Türkmen aşiretleri için daha doğru olarak kabul edilebilir. Mahmud Kaşgari'nin, alplara mahsus, bazı adetler hakkında verdiği malumat ile XVI.-XVII.

asırlarda Rumeli hudutlarında Osmanlı kahramanlarının, akıncılarının hayat tarzları ve kahramanlık adetleri hakkında malik olduğumuz mebzul vesikalar bir araya getirilecek olursa, alplar devri dediğimiz iptidai kahramanlık devri ideolojisinin ve ananelerinin Türkler arasında nasıl asırlarca devam ettiği daha kolay anlaşılır. Vaktiyle de söylemiş olduğum gibi müverrih Aşık Paşazade'nin ehemmiyetle bahsettiği Rum gazileri, Müslüman alplardan başka bir şey değildir.

4. Alp, Alpı, Alpagut isimlerine Türkiye'deki yer adlarında hala tesadüf edilmektedir:

Kars'ta Alp-kale, Kastamonu'da Alp-Arslan köyü; Kastamonu, Zonguldak ve Eskişehir'de Alpı köyleri; Çorum, Bolu, Kastamonu, Bursa, Ankara, Kütahya, Çankırı, Bilecik, Çanakkale ve Kırklareli'nde Alpagut veya Alpavut köyleri gibi. Eski Osmanlı İmparatorluğu memleketleri ile bugün Türklerin oturmakta olduğu geniş coğrafi sahalardaki yer ve köy adları dikkat ile araştırılacak olursa, bu isimlere daha çok tesadüf olunacağı tahmin olunabilir. Köy adlarında bilhassa Alpagut ismine çok tesadüf edilmesi, bunun, yukarıda söylediğimiz gibi, bir kabile adı olmasından ileri gelmektedir. Bu kabileye mensup küçük zümreler, ayrı köyler teşkil etmek üzere, muhtelif sahalara dağıldıklarından, yahut merkezi idare tarafından dağıtıldıklarından tabiatiyle bu isme daha çok tesadüf olunuyor. Rumeli'de gördüğümüz bu ismi taşıyan köyler, herhalde, Balkanlar'ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra, Anadolu'dan nakledilen Alpagutlar tarafından tesis edilmiş olmalıdır. Bunlara ilave olarak, Evliya Çelebi'nin XVII. asırda Tokat'ta mevcut bir Alp-Gazi tekkesinden ve onun civarında aynı ismi taşıyan bir mesireden bahsettiğini de söyleyelim. Mahalli anane, Alp Gazi'yi Danişmendliler devrine mensup addediyordu.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir