Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Eski Türk Dini

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Eski Türk Dini

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 22:34

Eski Türk Dini

Bozkır Türklerinin dini inançların şu üç noktada toplamak mümkündür:


a — Tabiat kuvvetlerine inanma
b — Atalar kültü
c — Gök-Tanrı

a — Yukarıda sırası geldikçe işaret edildiği üzere, eski Türkler tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı. Bu nokta açık şekilde yer-su (yar-sub) tabiri ile Orhun kitabelerinde ifadesini bulmuştur. Aynı inanış «yir-suv» tarzında Uygurlarda da vardı Bunlar «iduk» yani kutsal idiler. Tabiat kuvvetlerine itikad, hemen bütün «halk dinleri» nde mevcut bulunmaktadır ve fiziki çevrede rastlanan yanardağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, yıldırım, ay, yıldızlar, güneş vb... gibi tabiat şekil ve hadiseleri karşısında duyulan hayret, korku, saygı hisleri dolayısiyle bunların kutsallaştırmasından doğmuştur. Eski Türklerde yer-su'ların ayrı ayrı fonksiyonlarını tayin etmek için gerekli bilgilere sahip değilsek de, umumiyetle bu nevi «halk inançları» nda maddi hayat şartlarının, ekonomik ve sosyal amillerin de rol oynadığı kabul edilmektedir. Mesela, çiftçi kavimlerde daha çok verimlilik ve bereket tanrıları olarak kendine tapılan kuvvetler görülür. Birçok eski Doğu inançlarında «toprak ana» en fazla saygı duyulan bir tanrıçadır. Savaşçı kavimlerde çarpışma, zafer tanrıları birinci planda yer almaktadır. Çobanlıkla uğraşan topluluklarda ise, mesela hayvanların yavrulaması ve koyun kırpma zamanları hususi törenler yapılır. Bu gruba giren çok tanrılı halk dinlerinin, umumiyetle, içinde zuhur ettiği topluluğun dışına yayılmak temayülünde olmadıkları müşahede edilmiştir. Halk dinlerinin bu «mahalli» olma vasıflarına karşılık, «yüksek» dinler, bütün insanlığa hitap etmeleri ile, cihanşümul olmak karakterini taşırlar.

Türklerinkine benzer «halk» dinleri eski kavimlerde umumi idi. Eski Hind'in kutsal kitabı olan Veda'larda tanrı adları tabiat kuvvetlerini gösterir. Mesela en mühim Hind tanrılarından olan Agni, ateştir; indra, yıldırım, yağmur ilahıdır. Hind-İran mitolojisinde Frangrasyan (Afrasyab) savaş tanrısıdır. Yine Sanskritçede Dyaus (=tanrı) «parlak sema» manasındadır.

Eski Yunan tanrı ve tanrıçaları hep tabiat kuvvetlerinin ilahlaştırılmasından doğmuştur:

Zeus, gökyüzünün hükümdarı olup yağmur yağdırır, şimşek çaktırır, bulutları sevk ve idare eder vb. Apollon, güneş, gençlik tanrısı; Afrodit, ilkbahar, aşk tanrıçası; Poseidon, deniz tanrısı; Hades, karanlık yeraltı (cehennem) tanrısı; Ares, savaş tanrısıdır vb.. Ancak eski Yunanlılar, tıpkı eski Mısırlılar ve Mezopotamyalılar gibi, tanrıları, kendilerine benzer birer «insan» olarak tasavvur ettiklerinden, aralarında «beşeri» maceralar hayal etmişler, Yunan mitolojisi de bu suretle vücut bulmuştur. Eski Yunanlılarda her şehrin de bir «koruyucu» tanrısı vardı. Bütün bu tanrıları memnun etmek için onlara bal, zeytinyağı, güzel koku ve ayrıca kanlı kurbanlar sunan eski Yunanlılar, ölülerin ruhlarının, Hades'in ülkesi olan toprak altına indiğine inanırlardı. Eski Mısır'da Nil nehri bereket tanrısı idi. İran'da Zerdüşt dininin ulu tanrısı olan Ahuramazda' nm temsilcisi ateş idi. Romalılarda her yerin «koruyucu» perileri vardı, her insanın da bir koruyucu perisi olurdu (erkeklerinkine genius, kadınlarınkine juno adı verilirdi). Eski Germenlerde bir soyun, bütün üyeleri arasında işbirliğini sağlayan «uğur»ların varlığına inanılırdı. Misalleri çoğaltmağa lüzum görmeden şunu ilave edelim ki, çeşitli ülkelerde bütün bu tanrılar veya tanrıçaların tasvirleri, mücessem (plastik) şekilleri yapılıyordu. Eski Yunan tanrı heykelleri, Hind putları; ağaçların, mağaraların, pınarların, büyük kayaların ruhlarla meskun olduğuna inanılan, taşlara tapınılan Cahiliye devri (İslamlıktan önceki devir) Araplarında, başta Lat. Me-nat, Uzza olmak üzere bir sürü put.

Eski Türklerde «ruh»ların «insan» biçiminde tasavvuru olmadığı için, putlara da rastlanmaz. Türkler gizli kuvvetin bulunduğunu düşündükleri tabiat arızalarını görüldükleri gibi kabul etmişler ve sadece onlara kutsallık atfetmekle yetinmişlerdir ki, bunun delilini Orhun kitabelerinde iki «yer-su» için tasrih edilmesi vermektedir:

«Iduq ötüken» (=kut-sal Ötüken) ve «Tamıq ıduq baş».

Eski Türk dininde ruhlara inanışın diğer bir belirtisi de kahinlik veya falcılığın Türkler arasında itibar görmesidir. Avrupa Hunlarındaki falcılığa Latin kaynaklarında işaret edilmiştir. Uygurlardan kalma mühim dil yadigarlarından biri de «Irk Bitik» adlı ve kahinlikle ilgili eserdir. Ancak falcılık ve kahinlik de bütün Eski-ve Orta çağlarda umumi idi. Eski Mısır, Yunan, Babil kahinleri meşhurdur. Romalılar da fala ve kahinlere inanırlardı.

b — Eski Türk inanç sisteminin 2. esasını atalar kültü teşkil eder. ölmüş atalara tazim, onlar için kurbanlar kesilmesi «pederşahi (patriarcale) aile» de baba hakimiyetinin inanç sahasındaki belirtisi sayılmaktadır. Telakkiye göre, baba ve umumiyetle atalar, öldükten sonra dahi, ruhları vasıtasıyla, aile efradını korumağa devam ettiklerinden, onlara karşı duyulan minnet hissi türlü şekillerde ortaya konmaktadır. Din tarihi araştırıcıları ve etnologların, sosyal ve ekonomik şartlan dolayısiyle, eski Orta ve Kuzey Asya kavimlerinde atalar kültünün bulunabileceği hakkındaki düşünceleri Türkler yönünden tarihi kayıtlarla da kuvvet kazanmıştır. Asya Hunlarında her yılın mayıs ayı ortalarında atalara kurban sunulurdu. Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, mezarlara yapılan tecavüzlerin ağır şekilde cezalandırılmasından da anlaşılıyor. Avrupa Hun tarihinde Attila'nın 2. Balkan seferinin (447) sebeplerinden biri olarak Hun hükümdar ailesi kabirlerinin Margos (Belgrad civarında Tuna üzerinde şehir-kale) piskoposu tarafından açılarak soyulması gösterilmektedir. M.ö. 79 yılında benzer bir hadise Hun hükümdarım Moğol Ohuanlarla savaşa sevk etmişti. Hunlar bakımından büyük hakaret sayılan bu harekete Asya'da Moğolları, Batıda misalini gördüğümüz hırsız papası teşvik eden adil de eski Türklerin, ölülerini silahlan, kıymetli eşyası, bazen ölen başbuğun altın ve gümüşle bezenmiş teçhizatlı atları ile ve kadınları süs eşyası ve mücevherleri ile birlikte gömmeleri idi. Çünkü Türkler öbür dünyada ikinci bir hayatın varlığına (ahiret) ve ruhların ebediliğine inanıyorlardı. Eski Türkçede (Gök-Türk, Uygur) ruh, can manasında «tin» kelimesi kullanılıyordu. Bu, aynı zamanda «nefes» demekti. Ölümü nefesin kesilmesi, ruhun bedenden çıkıp uçması şeklinde tasavvur ediyorlar, böylece bazen «öldü» yerine «uçtu» diyorlardı. Ruhları öbür dünyaya göçen ataların orada rahatsız edilmemeleri, iyi yaşamaları lazımdı. Ayrıca ataların tasvirlerinin yapılıp saklandığına dair kayıtlar da görülmektedir.

Atalar kültüne sahip başka kavimlerde bu inanç, ölen bazı kudretli kimselerin sonra ilahlaştırılıp yarı-tanrı sayılacak kadar ileri gitmiştir (mesela, eski Yunanda heros'lar). ölünün gelecek hayatında daha mutlu yaşayacağına inanılan bazı Hind - Avrupa kavimlerinde ölünün mezarına eşyası konulur, hatta büyük ve saygıdeğer ölülerin akrabaları da öldürülerek yanma gömülürdü. Bu insan kurbanı adeti, özellikle Keklerde dehşet verecek kadar vahşiyane idi. Kuzey Avrupa kavimlerinin, kutsal hayvanı er-kek domuz olan bereket tanrısı Freyr için yaptıkları törenler arasında insan kurban etmek de vardı. Hind-Avrupalı Sogdlarda da insanlar kurban edilirdi. Yunan mitolojisinde «toprak ana» Gea'nin kendi çocuklarını öldürüp yemesi, Zeus'un oğlu gösterilen, sarhoşluk ve verimlilik tanrısı Dionysos (Romada Bakhus)'un Titanlar tarafından keza öldürülüp yenmesi ve Zeus'un da onun yüreğini yemek suretiyle yeni bir Dionysos meydana getirmesi insan kurbanı adetinin izleri sayılabilir. Nihayet Troia savaşlarında İphigenia' ile Orestes'in tanrılara kurban olarak sunulduğu bahis konusu edilmiştir. İran'da manihaist kozmolojide «hayat anası» denilen ilk insanın Karanlık devleri tarafından öldürülüp yutulması da buna benzer. Eski Hind dininde sayısız çocuk doğurup, sonra bunları öldürerek yiyen tanrıça Kali de öyle. İskitlerde mevcut olan insan kurbanı adetinin, -0. yüzyıla kadar İslavlar arasında yaygınlaşarak devam ettiği İbn Fadlan'ın korkunç kadın kurbanı tasvirinden anlaşılmakta dır.

Kaynakça
Kitap: ESKİ TÜRK DİNİ
Yazar: İBRAHİM KAFESOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Eski Türk Dini

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 22:34

İnsan kurbanı asıl Sami kavimlerde ehemmiyet taşıyordu. Kenan bölgesinde (Arabistan'ın kuzey sahası) bereket ile ilgili olarak, tabiatın gidişini idare eden ilahlara insanlar kurban edilirdi. Tanrının hiddetini yatıştırmak için, Cahiliyye Araplarınca en kıymetli evlat olan, erkek çocuk takdim olunurdu. Bu insan kurbanının izleri Sami menşeli olan «semavi» dinlerde de devam etmiştir. Hz. İsa'nın insanlığı kurtarmak için, kendisini feda ettiği telakkisi gibi. Bizzat İsa «Son Yemek»inde ekmeği kendi vücuduna, şarabı kendi kanma benzetmiştir ki, o kan insanlığın selameti uğruna dökülecektir. İslamiyette kutlanan «Kurban bayramı» dolayısivle anlatılan Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i kurban etme teşebbüsü hikayesi malumdur. İnsan kurbanı adeti Uzak-doğuda da vardı. Çin kaynaklan Kore kavimlerinden Fu-yü'ların böyle bir geleneği olduğunu kaydederler. Bazı Moğol kavimlerinde ve Çin'de de bu adetin bulunduğuna dair işaretler mevcuttur.

Eski Türklerde en büyük kurban, bozkırlı Türkün kutsal bir duygu ile sarıldığı at'tır. Buna dair misal pek çoktur. Orta Asya eski Türk bölgesinde özellikle Altaylardaki kurganlarda, birçok at iskeleti bulunmuştur. Diğer hayvanlardan erkek cinsi üstün kurban sayılırdı.

Eski Türklerde de insan kurbanı olduğunu zannettirecek bazı işaretlere rastlanmaktadır. Mesela, Asya Hun topluluğunda «ölüyü takip etme» (yakınlarının ölü ile birlikte gömülmesi), Gök-Türklerin «Deniz tanrıçası ile münasebette bulunan dedeleriden birinin avda bir geyik öldürmesi üzerine onun kabilesi mensuplarının, geyik öldürmelerinden dolayı, o günden itibaren hep kurban için insan göndermek zorunda kaldıkları»-gibi kayıtlar vardır. Bunların en sarihlerinden biri, Asya Hunlarına sığınan bir Çinli kumandanın kurban edildiğine dair olan haberdir. Bunlara, Attila'nın ölümü münasebetiyle birçok kimselerin de öldürülerek mezara gömüldüğünü bildiren, 6. yüzyıl tarihçisi, Jordanes'in kaydı ile, Gök-Türk hanlarının mezarları başında düşman orduları şeflerinin kurban edildiği şeklindeki bir iddia ilave edilebilir.

Ancak bütün bu «haber»ler daha yakından incelenirse eski Türklerde insan kurbanının adet halinde mevcut olduğunu şüpheye düşürecek birçok hususlar ortaya çıkar:

Asya Huni arma ait kayıtlar açık değildir, ölüyü akrabaların nasıl «takip ettikleri» Çince metinde iyi açıklanmamış, fakat tercümede «yorum» yolu ile böyle bir zanna varılmıştır. Eğer gerçek dini manada insan kurbanı bahis konusu olsaydı, bu noktayı Çin kaynaklarının zikretmelerine herhalde bir engel yoktu. «Yorum» doğru olsa bile bu adet, Türklerden ziyade, büyük Hun imparatorluğundaki, insan kurbanını mübah gören Moğol veya Hind-Avrupalı kütleler için geçerli sayılabilir. Zira Çinliler çok kere «Hiung-nu» adı altında topluca andıkları çeşitli kavimler arasında açık bir ayrılık göstermemektedirler. Gök-Türkleri ilgilendiren kayıt ise, görüldüğü üzere, geyik ile alakalıdır. Geyik motifi Türk kaynaklı değildir ve Eski Türk inancında bir deniz tanrıçası (veya herhangi bir tanrıça) da mevcut olmamıştır. Burada bir kuzey bölge veya Ural'lı kavimler geleneğinin Gök-Türklere yakıştırıldığı anlaşılmaktadır. Esasen Gök-Türklere çağdaş Çin kaynaklarında böyle bir rivayete rastlanmamakta ve bahis konusu kayıt çok sonraki iki kitapta yer almaktadır.

Çinli kumandanın «kurban» edilmesi oldukça ilgi çekici bir macerayı ortaya koyuyor:

Bu yüksek rütbeli kumandan (general), Hunlara sığınmış ve Çin hükümeti aleyhine tehlikeli bir unsur haline gelmiş ve durumdan ürken Çin'in bir siyasi intikam manevrası neticesinde öldürülmüştür. Hun idarecilerini bu işe teşvik eden de bir wu (Çinli rahip) idi. Üstelik bu «kurban» toprak tanrısına sunulmuştu. Hun hükümdarı ise, daha sonra, kendini suçlu hissettiği için Gök-Tanrı'nın gazabından korkmuş Ve onu teskin için bir «kutsal mahal» yaptırmıştı. Demek ki, Türk inancı yönünden «insan kurbanı» uygun düşmemekte idi.

Attila'nın ölümü üzerine birçok kimsenin de öldürülüp gömüldüğü haberine gelince, burada iki ihtimal hatıra gelebilir:

Ya bu gerçekten bir «insan kurbanı» dır veya Attila'nın mezarının gizli kalması için, mezarın yerini görenlerin ve gömme işinde çalışanların öldürülmesi hadisesidir. Fakat bu ihtimallerden her ikisine, bilindiği gibi, özellikle büyüklerin hususi kalerde mezarları saklamak yoluna gidilmemiştir. Tersine, bilindiği gibi, özellikle büyüklerin hususi kabirleri yapılmış, üstlerine bina (bark) inşa edilmiş, bark'ın iç duvarlarına da ölünün hayatta iken katıldığı savaşlara ait sahneler resmedilmiştir. Bununla da yetinilmeyerek, yine bilindiği gibi, kabrin veya mezarın etrafına taşlar yığılmış, balbal'lar dikilmiş, alelade mezarlara da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir. Mezarların gizli tutulması, Doğuda Bir Moğol adetidir. Bu maksatla, yani büyüklerin yattığı yerin ifşa edilmesini önlemek için ilgili insanların öldürülmesi Vizigotlarda (Batı - Gotları) da yaygın bir adet halinde idi. Aslen Got menşeli bir tarihçi olduğu söylenen ve eserini Attila'nın ölümünden 100 yıl kadar sonra yazan Jordanes'in ancak mezar gizleme düşüncesi ile açıklanabilecek kayıtları eğer doğru ise ve eğer Attila'nın, ölümünü hemen takip eden karışıklık devrinde şanına layık bir Anıtkabir (bark) inşa edilmiş de, sonraları, bu büyük Türk başbuğundan tabiatıyla hoşlanmayan Batı Hıristiyan taassubunun tahripkar faaliyetleri sonucunda yıkılıp yeryüzünden kaldırılmamış ise, hadisenin Moğol ve Vizigotları taklit neticesinde vukua geldiğini kabul etmek zarureti vardır. «İnsanları kurban» ihtimali de aynı açıdan değerlendirilmelidir. Çünkü hem Moğolların, hem Gotların atalarında insan kurban etmek adeti mevcut bulunuyor, fakat Türklerde, ve elbette Asya Huni arının torunları olan Attila Hunlarında, buna rastlanmıyordu. İnsan kurbanı aslında, bozkır kültürünün değil, ziraat kültürünün belirtisi olup, her yer, toprak ve bereket tanrıları ile ilgilidir. Bu mühim noktayı dikkate alan tanınmış kültür tarihçişi W. Eberhard, Türklerde böyle bir adetin mevcut bulunmadığını ve hatta insan kurbanı adetinin bazı yerlerde Türkler tarafından yasak edildiğini bildirmektedir. Tabiatıyla W. Barthold'un Gök-Türklerle ilgili dayanaksız iddiasının ciddiyetle bir alakası yoktur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Eski Türk Dini

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 22:37

c — Eski Türklerde Gök-Tanrı dini hakimdi Gök-Tanrı bozkır kavimleri inancında tek yaratıcı olarak görünmekte ve din sisteminin merkezinde yer almış bulunmaktadır. Hunlar, Tabgaçlar, Gök-Türkler ve Uygurlar gibi tarihi Türk topluluklarında, kurbanlar sunulan kutsal varlıkların başında ve hepsinin üstünde geliyordu. Tanrı tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda «semavi» mahiyeti haizdi. Bundan dolayıdır ki, eski Türk vesikalarında çok kere «Gök-Tanrı» adı ile zikredilmiştir. Toprak ile ilişiği bulunmayan Gök-Tanrı telakkisinin «yerleşik» kavimlerden ziyade avcı, çoban ve hayvan besleyen kütlelere mahsus olduğu, bu itibarla menşeinin de Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği etnologlar tarafından kabul edilmektedir. W. Koppers bu inancın eski bozkır kavimlerinin sosyal ve ekonomik hayatları ile sıkı ilgisini belirttiği gibi, din tarihçisi M. Eliade de Gök dininin Orta-ve Kuzey Asya toplulukları için, inanç açısından, karakteristik bir sistem olduğunu söylemektedir. Türk tarih ve kültürüne dair araştırlan ile tanınan R. Giraud ise, Gök-Tanrı inancını doğrudan doğruya «bütün Türklerin ana kültü» olarak vasıflandırmıştır.

Gök-Tanrı itikadının esaslarını Orhun kitabelerinden az çok tesbit etmek mümkün olmaktadır. Kitabelerde çok yerde zikredilen «Tengri» bazan «Türk Tengrisi» şeklindeki adı ile, daha o zaman, «milli» bir Tanrı olarak görünür. Gök-Türklerin Çinden ayrılarak müstakil bir devlet kurmaları (680-682 yıllan hadiseleri) O'nun isteği ile vuku bulmuştur. Hakan, Türklere «Tanrı» tarafından verilmiştir, fakat topluluk, hakanı terk ettiği için, «Tanrı» tarafından perişanlığa sürüklenmiştir. Yani «Tanrı» Türk milletinin hayat ve istiklali ile ilgilenen bir «ulu varlık» durumundadır. Tonyukuk'a da başarıları için gereken «bilgi »yi O ihsan etmiş, Gök-Türk hakanlığının kurucuları olan Bumin ve İstemi'yi, Türk töresini yürütmeleri için, Tanrı tahta çıkarmış, «Türk budunu yok olmasın... hür ve müstakil olsun» diye İlteriş Hakan ile hanımı İl-Bilge Hatunu o yükseltmiştir. Savaşlarda onun iradesi ile zafere ulaşılır. «Tanrı» Türk'ün hayatına vasıtasız olarak müdahale eder, emreder, iradesine boyun eğmeyeni cezalandıran «Tanrı», bağışladığı kut (iktidar) ve ülüğ (kısmet) ü layık olmayanlardan geri alır. Şafak söktüren (Tan ün türü), bitkiyi meydana getiren «Ulu Tanrı »dır, yani o, hayat verici ve yaratıcıdır. Ölüm de, can veren «Tanrı» nın iradesine bağlıdır.

Bütün bunlar «Tanrı»nm, eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varlıklarına hükmeden, cezalandıran ve mükafatlandıran bir Ulu varlık telakkisi olduğunu göstermektedir. Açıkça görülmektedir ki, bu semavi Tanrı inancının, yukarıda izah edilen «şamanik» düşüncelerle hiçbir ilgisi mevcut olmadığı gibi, «tenasüh» (bedenden ayrılan ruhun başka bir cisme girmesi) fikri ile de bir münasebeti yoktur. Dikkate değer ki, daha geç zamanlarda Türkler arasında yayılan şamanlık bu Gök-Tanrı telakkisine dokunamamıştır, yani onu, kendi gayesine hizmet ettirecek bir biçime sokmayı başaramamıştır. «Ulu Tanrı»nın bahis konusu olduğu törenlerde şamanlığın adeta «sırıttığım» söyleyen M. Eliade, Türk topluluklarında kurban sunma törenlerinde şamanın hiç vazife almadığını, bunun ancak zamanımızda, toprak ve bereket ile ilgili «Bay Ülgen»e sunulan kurbanlara münhasır kaldığını belirtmekte, ve özellikle at kurbanı konusunda şamana düşen rolün geç zamanlarda görüldüğü W. Koppers tarafından teyit olunmaktadır. Nitekim adında da eski «Tanrı» telakkisinin izini taşıyan Yakut yüksek varlığı Tengere Kayra Han ile de şamanlar meşgul olmazlar.

Bu suretle Türklerde, itikadi prensipler bakımından, ulu varlık karakterini taşıdığı anlaşılan Gök-Tanrı'nın yanında sık sık diğer «tanrı»lar da bahis konusudur. Bunlar arasında, «yer» ehemmiyetli bir mevki tutuyor gibidir.

Orhun kitabelerinde eski Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan ibare şöyledir:

«Yukarıda kök tefiri, aşağıda yağız yer yaratıldıkta, ikisinin arasında insan-oğlu yaratılmış...» Buradaki «kök tefiri» deyiminin Ulu Tanrı'yı değil, doğrudan doğruya mavi gökyüzünü, semayı ifade ettiği bellidir. Yoksa, R. Giraud'nun da işaret ettiği gibi, yaratanın aynı zamanda yaratılmış olması gibi garip bir çelişki bahis konusu olur. Her ne kadar Gök dininin o çağlarında da, Tajırı itikadının bütün temel prensiplerine rağmen, kainatı kaplayan, her yerde hazır bulunan, her şeyi sınırsız hakimiyeti altında tutan maddi gökyüzünün, bütün hayatını, varlığını semaya borçlu bozkırlmm gözün de «Tanrı» telakki edilmiş olması mümkün ise de, herhalde eski Türk'ün kafasında, mekanı göklerde olan, cisim (madde) haline sokulamayan bir tek Tanrı inancı mevcut bulunuyordu. 790'larda Tifüsü St. Abo, Hazar Türklerinin «bir yaratıcı Tanrı» tanıdıklarını söylemiş, Hazar hakanı 862 yılında Bizans-tan gelen St. Kyrill ile görüşürken. Hıristiyanlarca tanrının «üçlü kişiliği»ne (Trinity) inanıldığı halde, kendilerinin tek Tanrı'ya iman ettiklerini bildirmişti.

İbn Fadlan şöyle diyordu:

«Oğuzlar dan biri, haksızlığa uğrar veya başına hoşlanmadığı bir iş gelirse, başını göğe kaldırır ve:

«Bir Tanrı» der, bu. «Bi'llah vahid» (Allah bir) demektir.»

«Yine Oğuzlardan biri bana:

Sizin rabbınızın kadını var mı? diye sordu. Hemen tövbe ve istiğfar ettim. O da benim gibi yaptı, tövbe ve istiğfar etti». 13. yüzyıl Uygurlarına ait diğer bir müşahede de bu yönden dikkat çekicidir.

Rubruquis, bir budist tapınağında bir Uygur ile konuşuyor:

Tanrıya inanıp inanmadıklarını sordum.

Cevap verdi:

«Bir Tanrıya inanırız.»

Devam ettim:

«Tanrı bir ruh mudur, yoksa cisim midir?»

Cevap:

«Tanrının ruh olduğuna inanırız».

Sual:

«Hiç insan biçimine girdiğini tasavvur edermisiniz?»

Cevap:

«Asla!».

Din olarak mevcudiyeti M.ö. 5. asra kadar tesbit edilen Gök-Tanrı'nın Asya Hunlarında bile tek ulu varlığı temsil ettiğini işaret edelim. Ancak Hunlar devrinde (sonraları, 6-8. yüzyıl Türk topluluklarında artık fonksiyonlarını kaybetmiş olan) güneş, ay, yıldız kültleri de rol oynamaktadır. Hun hükümdarı her sabah doğan güneşe ve gece dolunaya tazim etmekte idi.

Şüphesiz çok eski bir naturizmin izleri olan bu tür davranışlar Eski çağların hemen bütün kavimlerinde vardı. Babil'de Şamas güneş tanrısı idi. Malak doğan güneşi temsil ediyordu. Palmir'de Arsomerlerin tesiri altında kaldıkları bildirilen Akadlar ve diğer Sami topluluklarının en mühim tanrılarından biri olan Anu, göklerin sahibi sayılıyor, bu sıfatı ile de kıralları tahta çıkarıyordu ve aslında bir Sümer tanrısı olması gerekiyordu. Sümerler ise Sami veya ari (Hind-Avrupalı) değil, Mezopotamya'ya .. Asya kıt'asından gelmiş bir kavim idi.

Gökyüzündeki tabii varlıkların büyük rol oyna sahip» Hunlarda gerçek bir din ile karşı karşıya bulunduğumuzu söyleyen W. Schmidt'e göre, insan hayatına tesir eden ulu bir varlığın mevcut olduğu o devirde, Türkler arasında, insanlar tarafından yapılan dua, kurban sunma ve törenlerden kurulu bir din sistemi teşekkül etmiş bulunuyordu. Gök-Türkler çağında ise, Gök-Tanrı büsbütün, manevi büyük bir kudret haline yükselmişti.

W. Koppers de bu konudaki düşüncesini şöyle ifade etmektedir:

«Hayvan yetiştirici kültürün karakteristik Gök-Tanrısı olan ve Çincede de T'ien şeklinde görünen bu Tanrı başlangıçta gök kubbeden kainatı idare eden ve gök ile aynı savılan en yüksek varlık iken, daha sonraları, gittikçe artan bir derecede panteist (mutlak birlik) gelişme göstermiş ve kendi şahsi seciyesi in-hilal ederek gayri şahsi bir dünya kanununa, dünyaya nizam veren bir kudret olmuştur. Bu hüküm, tarihi bir kayıt ile de perçinlenmektedir. Bizanslı tarihçi Th. Simokattes (7. yüzyıl), Gök-Türk çevresinde Gök-Tanrı'nın tek yaratıcı varlık olduğunu ve Türklerin ateş, sn gibi bazı şeylere kutsallık atfetmekle beraber, aricak «yer ile gök'ün yaratıcısı olan» Tanrı'ya taptıklarını kaydetmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Eski Türk Dini

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 22:37

Gök-Türklerde yer-su'ların kutsal sayılması, Hunlarda güneşe, aya vb. tazim edilmesi, «semavi» mahiyetteki tek tanrılık inancını gölgelendirmez. Dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din yalnız bir çeşit «itikat» ve «amel» den ibaret olmamış, hiçbir devirde bir Tanrı tek başına kalmamış ve her tanrı daima «kutsal» savılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrili bulunmuştur.

Tarihin en «yüksek» dinlerinde bile durum böyledir:

Hıristiyanlıkta bir yerine üç olan Tanrı kişiliği (Trinite)'nden başka, Meryem Ana, melekler, azizler ve ölü ruhları «kutsal»dırlar. İslamiyette İhlas Suresi'nde «Allah'ın birliği ve vasıflan din felsefesi ve edebiyatında görülmemiş bir icaz ile belirtilmiş» olduğu halde, «amentü bi'llahi» de meleklere, Tanrı resullerine (peygamberler), kutsal kitaplara iman edilmektedir.

Eski Türk dininde de Gök-Tanrı'yı çevreleyen inançlar nihayet, yukarıda W. Schmidt'in dediği gibi, «aziz» kabul edilen varlıklar durumundadır.
Gök-Tanrı dininin Türklere mahsus bir inanç olduğu Tanrı kelimesinden de anlaşılıyor. Bu tabir, Başkırtça hariç, belirli fonetik farklarla, bütün Türk lehçelerinde mevcut olduğu gibi, birçok Asyalı kavimlerin dillerine de girerek ortak bir kültür terimi halini almıştır. Türkçenin asli sözlerinden biri olan Tanrı kelimesi, en sarih şekli, ile, Miladdan Önceki Çin kaynağı Şı-ki'de, Hun Tan-hu'su Mo-tun (M.ö.) 209-174)'un ünvanları arasında geçmektedir.

Fakat Tanrı tabirinin daha eski yüzyıllara ait hatirası da vardır:

Konfucius (M.ö. 5. yüzyıl)'un eserlerinde gökten, Tanrıdan bahsederken kullandığı «T'ien» tabiri Türkçe «Tanrı» kelimesinden başkası değildir. Böylece en kadim Türkçe kültür sözlerinden biri olan «Tanrı» Gy. Nemeth tarafından eski Sümer dilinde aynı manaya gelen «Dingir» kelimesi ile karşılaştırılmış, fakat, bundan 5000 yıl kadar önce Mezopotamya'da yaşayan Sümerlerin dili ile, onlardan 2500 yıl soma Kuzey Çin'de görünen Hunların ehlinde ortak bir kelimenin bulunması zorluğu -daha bazı ayrılıklara da dikkat çekilmek suretiyle- ileri sürülerek iki kelimenin ayniliği kabul edilmemiştir. Ancak böyle bir akrabalık meselesini sadece linguistik ve fonetik açıdan kesin hükme bağlamak doğru olmasa gerektir. Herhalde meselenin tarih ve kültür cephelerini hesaba katmak yerinde olur. «Dingir» sözünün Sümercede sadece «parlak» manasında değil, lakat tamı (veya tarınça)yı, yani bir dini varlık bildiren terim olduğu Sümer dili mütehassısı Landsberger tarafından ifade edilmiştir. Sümerlerin Asya'dan Mezopotamya'ya göçen bir kavim olduğu düşünülürse, Tanrı sözünün Sümerlerde de mevcut olabileceği ihtimalinde isabet payı herhalde daha da artacaktır.

Asli Türk inancında puta tapıcılık olmadığı için, putları muhafaza ve tazim maksadı ile yapılan (tapınaklar) inşa adeti de yoktu. Eski Türklerin Gök-Tanrı'ya ibadet usulleri hakkında da açık bilgi bulunmamaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir