Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Eski Türkler Şaman mı idiler?

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Eski Türkler Şaman mı idiler?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 22:32

Eski Türkler Şaman mı idiler?

Bozkırlar sahasındaki dini inançların şamanlığa bağlanması adet haline gelmiş gibidir. Buna göre, eski Türk dininin ana vasfını da şamanlık teşkil eder. Bu kanaat geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren Orta Asya Türkleri (başlıca Altaylılar ve Yakutlar) arasmda, özellikle W. Radloff, W. Seraşevskiy ve V. Verbitski, A. Anohin vb. gibi Rus araştırıcıların yaptıkları tesbitler sonucunda hasıl olmuştur.

Bu şaman Türklerin kozmogonisine göre, esas itibariyle, tanrıların en yükseği, insan-oğullarının atası olan Tengere Kayra Han (veya Bay Ülgen) «kişi»yi ve bunun aracılığı ile de yeryüzünü, dağlan, vadileri yaratmış, kişi'nin kendisi ile mücadeleye girişmesi üzerine, ona Erlik adım vererek ışık diyarından yeraltına atmış ve yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek, her dalında bir cins insan yaratmıştır. Samanlık inancına göre, kainat üst-üste katlardan kuruludur. Katlar muayyen şeylerle birbirinden ayrılmıştır. Bundan dolayı şaman «sanatını icra ederken» bir kattan diğerine geçmek için büyük kuvvet sarfına mecbur kalmaktadır. Yukarıda 17 kat vardır ki, ışık alemini teşkil eder. Aşağıda 7 veya 9 kat da karanlıklar dünyasıdır, İnsanlar bu iki alem arasındaki yeryüzünde otururlar. Koruyucu bütün iyi ruhlar, kahramanlar ve tanrılar ışık dünyasında, zararlı ruhlar ve kötülük tanrıları karanlıklarda yaşarlar. Gök'ün en üst katında bir altın taht üzerinde oturan Bay Ülgen'in 9 kızı ve 9 oğlu vardır vb...

Fakat bu nakledilenleri Türklerin asıl inançları saymakta acele edilmemelidir. Çünkü önce, Radloff' un da belirttiği gibi, bu hususlarda anlatılanlar o kadar çeşitlidir ki, bunlardan gerçek inanışa yakın olanını bile tesbit etmek son derecede güçtür, ikincisi, dünyanın ve insanın yaratılışı ile ilgili bu rivayetlerin hemen biçbirisi orijinal, yani şaman Türklerin kendi düşüncelerinin mahsulü değildir. Bunlar, çeşitli dinlerden gelen tesirlerin birbirleri ile karmakarışık şekilde örülmesinden meydana gelmiş bir tasavvurlar kaosundan ibarettir. Rivayetlerde geçen özel isimler (birkaçı müstesna), mesela, kuday, kurbustan, körmös, maytere, mangdaşire, matman vb... yabancıdırlar. Adem-Havva ve yasak meyve hikayesini andıran motiflerle bazı terimler (mesela, tamu: cehennem) de böyledir. Bunlara «kıyamet» ve «Tufan» rivayetlerini de ilave etmek lazımdır. Mütehassıslarınca belirtildiği üzere, bu Orta Asya rivayetleri, Hind, İran, Yunan, Yahudi efsaneleri ile belki eski Türk telakki ve menkıbelerinden bazı kırıntıların da katıldığı- ve Moğol devrinde peydahlanan birtakım hikayelerin karışmasından doğmuş oldukları için, bunlardan Altaylı ve Yakut şamanlığındaki hakiki tasavvuru, yani şaman Türk'ün kendi «dini» düşüncesini bulup çıkarmak hemen hemen imkansız görünmektedir.

Bu bakımdan en ciddi teşebbüse, dünya şamanlığının kudretli araştırıcılarından biri olan M. Eliade'nin eserinde rastlamaktayız. Büyük eserinde Orta -ve kuzey Asya toplulukları sihri- dini hayatının daha ziyade «şaman» etrafında merkezileştiğini kaydeden müellif, ancak bunun bütün dini faaliyetler icracısının şaman olduğu manasına gelmediğini, birçok yerlerde tanrılara kurban sunucuların şaman olmadığını, hatta aile reislerinin bile bu işi yapabildiklerini, ayrıca, sihri-dini hayat şamanlıktan ibaret bulunmadığından, her sihirbazın «şaman» sayılmadığını ve, şamanlıkta hastalara şifa vericilik esas unsurlardan olmakla beraber, her şifa sunucu (medicine-man) nun da şaman'lıkla vasıflandırılmayacağım belirttikten sonra, şamanlığı kısaca «vecd ve istiğrak (extase) tekniği» diye tarif eder. Bununla beraber dinler tarihinde ve din etnolojisinde görülen çeşitli «vecd» hallerinin hepsi de vecdin şamanik tekniğine dahil edilmiyor. Eliade'ye göre, şaman, herşeyden önce, kendi özel usulleri sayesinde ulaştığı «extase» hali içinde ruhunun, göklere yükselmek, yeraltına inmek ve oralarda dolaşmak üzere, bedeninden ayrıldığını hisseden bir aşkın (transe) ustasıdır. Bu esnada bir alet durumuna düşmekten uzak, ve tersine olarak, kendisi ruhları hükmü altına alarak, ölülerle, tabiat ruhları (cinler, periler) ile ve şeytanlarla bağlantı kurmağa muvaffak olur. Ateş üzerinde hakimiyet kurmasıyla hastalanan (ruhu çalman) kimselere şifa vermesi, ölülerin arzularım yerine getirerek zararlarını önlemesi, dertli insanların şikayet ve dileklerini arzetmek üzere, gökteki ve yeraltındaki tanrıların yanına giderek aracılık yapabilmesi böylece mümkün olmaktadır. Bu özellikleri ile topluluk üzerinde korku ve saygı uyandıran ve «dini» otorite kuran şaman, vasfını ve kaderini bildiği insan ruhunun mütehassısı olarak, topluluk maneviyatınm düzenleyicisi durumundadır. Fakat fonksiyonu umumi sihri-dini inançlardaki temsilcilerin ölçüsünde şümullü değildir. Ruhun vasıtasız olarak müdahale etmediği, hastalık (ruhun kaybolması) veya ölüm veya bir talihsizlik bahis konusu olmadığı, yahut bir kurban sunma töreninde herhangi bir «extase» tekniğinin (gök'e veya yeraltına seyahat) yer almadığı hallerde şaman için yapılacak iş yoktur. Hayat şaman'ın müdahalesi olmaksızın devam eder.

Halbuki Asya bozkırları sahasında yaşayan toplulukların türlü dini inançları vardı. Mesela GökTürkler ateş'in kutsallığına inanırlardı. 568 yılında Bizans elçisi Zemarkhos, Orta Asya'da Batı Gök-Türk sınırına vardığı zaman, Türkler onu ve arkadaşlarını ateş alevleri üzerinden atlatmak suretiyle, kötü ruhlardan temizlemişlerdi. Ayrıca ocağa tazim, bir kült halinde gelişen «ata»lara saygı; yeryüzündeki tabiat parçalarından herbirinin bir «ruh»a sahip olduğu düşüncesinden dolayı dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, ağaç, orman, demir, kılıç vb. ruhlarına inanış (Yer-su'lar); güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi tabiat-üstü güçler tasavvuru bozkır Türklerinin inançları arasında idi. Ruhlar iyi-kötü (iyüik seven ve kötülük yapan) olmak üzere iki grupa ayrıldığı gibi, «Umay» adı verilen ayrı bir «kutsal güç» vardı.

Orhun kitabelerinde Türklerin faydasına çalışan manevi kuvvetler olarak Yer-su'lar tabiri oldukça sık geçer ki, bu da Gök-Türk çağında Türk topluluğunun «kutsal» (kitabelerde: iduq) saydığı yeryüzü avarızını da ayrı birer «ruh» un varlığını kabul ederek onların yardımcı, iyilik sever kuvvetler olduğuna inanıldığını ispat eder. Bunlar arasında en mühimleri: dağ, orman ve ağaç, ateş ve ocak kültleri idi. Uygurlardaki «Kutlu Dağ» efsanesi ile Gök-Türklerde başkent bölgesi «Ötüken»in kutsal yer olduğu telakkisi bunun tipik örneklerini teşkil eder.

Kaynakça
Kitap: ESKİ TÜRK DİNİ
Yazar: İBRAHİM KAFESOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Eski Türkler Şaman mı idiler?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 22:32

Asya Hunları ilkbaharda (Mayıs ortalarında) Lung-ç'eng bölgesinde yer-su'lara kurban sunarlardı. Tan-hu (Hun hükümdarı) gündüz güneşe, gece dolun aya tazim ederdi. Hunlar, Gök-Türkler, Uygurlar yapacakları işte başarı şansını ayın, yıldızların hareketleri ile kontrol ederlerdi. Tabgaçlar da, Hunlar gibi, ilkbahar ve sonbaharda atalara kurban kederlerdi ve tapınak yeri olan bir «taş-ev» içinde sundukları kurbandan sonra, civara kayın ağacı dikerlerdi ki, bunlardan kutlu orman meydana gelirdi. Gök-Türkler 5. aym 2. yarısında Gök-Tanrı'ya ve atalara, kurt-ata mağarasının önünde tanrılara kurbanlar takdim ederlerdi. Ölüm halinde yas törenleri yapılırdı, matem sırasmda saç-baş dağıtılır, yüz ve kulaklar bıçakla çizilerek kan akıtılırdı. Bundan soma yemek vermek adet halinde idi. Hunlarda, Gök-Türklerde, Uygurlarda ve Oğuzlarda ölünün hatırasına tertiplenen bu törenlere «Yoğ» denirdi.

Türk hükümdarları ve kahramanları öldükleri zaman kabirlerinin başına, hayatta iken savaşıp öldürdükleri tanınmış kimselerin sayısı kadar, insan biçiminde yontulmuş taş (balbal) dikilirdi. Ayrıca, Orta Asya'dan Tuna kıyılarına kadar uzanan bozkırlarda vaygm şekilde görüldüğü üzere, taşnene'ler (göbek hizasında tutulan sağ elde and kadehi taşıyan kaba taş heykeller) vardı.

Zikrettiğimiz bu inançlar, «semavi» dinler sistemlerine girmeden önceki hemen bütün Türk topluluklarında umumidir ve görüldüğü gibi, geçen yüz yılın sonlarına kadar, hatta zamanımızda bile, st mavi veya «yüksek» dinlerin çerçevesi dışında kalmış, başka büyük Türk ve dünya kültür cereyanlarının tesirinden uzak düşen kuzey-doğu Asya bölgesindeki Yakutlarla, Altay dağlarının kuytuluklarında oturan Türk zümreleri arasında varlıklarını muhafaza etmiştir. Ancak bu dini mahiyetteki inanışlardan hiçbiri şamanizme dahil değildir. Yukarıda belirtildiği gibi, bir inancın şamanik karakter taşıması için, gayesi tanrılarla bağlantı kurmak olan ruhi «miraç»m temel prensip teşkil etmesi ve yine şaman-lığa mahsus «extase» ın tatbik yeri bulması lazımdır.

Şamanlıkta ruhun uçuşu (göklere yükselmesi, veraltlarına inmesi) ile '<extase», bir arada ve aynı zamanda vaki olan bir faaliyet belirtisidir. Şaman, evlerin etrafından ayrılmadıkları, öfkeli anlarında, hayattaki akrabalarına zarar verebileceği sanılan ölülerin ruhlarını uzaklaştırır, bazılarını yeraltı katları-ne kadar kovalar, kurbanları yüksek tanrılara sunmak üzere kat,kat göklere çıkar. Gerek semada Bay Ülgen, gerek karanlıklar dünyasında Erlik gibi tanrılarla dostluk kurar, onları- görür ve onlarla konuşur. Hastanın bedeninden çıkıp gitmiş olan ruhunu arar, bulur, getirir, yerine koyar (hastalığı iyi eder). Böylece, insanların ruhları ile de sıkı temas halinde-dir. Şaman törenleri de, bu suretle, tanrılar ve ruhlar (esprits) la kendisi arasında bağlantı kurmağa kabiliyetli şamanın'vecdi hareketlerinden ibarettir. Şamanlar, bunun için, her parçası üzerine takılan her madde veya yapılan her tasvir veya şekil ayrı bir mana ifade eden veya ayrı bir varlığın sembolü olan garip elbiseler, külahlar giyer, maske takar, yine türlü maddeler takılı ve tasvirlerle özel tarzda hazırlanmış davulunu veya defini çalar. Bu esnada kendinden geçinceye -yani tanrılar ve ruhlarla temas sağlayıncaya- kadar zıplar, sıçrar, acaip sesler çıkarır, yalvarır, söylenir, yerlerde sürünür, bazan da bayılır, düşer. Böylece maksadına ulaşmış olur.
Şamanın, diğer insanlar üzerinde garip tesirler uyandıran bu davranışında, başarı temin eden bazı şartlara ihtiyaç olduğu aşikardır.

Bu şartlar şaman olma konusunda kendini göstermektedir:

Tesbit edildiğine göre, şaman olabilmenin yollarından biri, bir şaman ailesinden gelmek (veraset), öteki de şahsi kabiliyet sayesinde «hidayete ermek» dir. Bu ikincisi doğrudan doğruya irade mahsulü, yahut topluluk veya klan tarafından «seçilme» yoludur. Kendi iradeleri ile veya «seçilme» yolu olan şaman olanlara umumiyetle az rastlanmaktadır. Bunlar, mesleğini atadan tevarüs eden veya tanrıların ve ruhların «davet» i ile icra eden şamanlardan daha zayıf sayılır ve fazla itibar görmezler. Daha mühim olan ve çeşitli gruplara göre, verasetle geçtiği veya doğrudan doğruya tanrının, gök'ün bağışı kabul edilen birinci yol şamanlığımn ortak belirtisi, şamanın, etrafındaki insanlardan farklı bir ruh hali göstermesi, yalnızlıktan hoşlanması, bedeni bir arıza ile malul olması, sinir hastalığı arazı ortaya koyması, sar'a nöbetlerine tutulması gibi hallerdir.

Herhangi bir şaman şu iki hususu kesinlikle iyi bilmek durumundadır:

a — Extase'ın gerektirdiği manevi-ruhi tutarlılık,
b — İlgili topluluğa mahsus gelenek ve teknikler, yani, tanrıların, «esprit» (peri, cin) lerin adları, alışkanlıkları, neler yaptıkları, görünmez kuvvetlerin birbirleri ile münasebetleri ve gizli dil. Şaman'ın teknik ve gelenekler bakımından mutlaka yaşlı, tecrü: beli bir şaman tarafından yetiştirilmesi icap eder.

Kendini şaman olmağa hazırlayan kişi, rüyasında veya bir hastalığı anında veya «extase» başlangıcında, bir ata ruhu, bir yarı-tanrı varlık, bir hayvan perisi ile karşılaşır ki, bu ilk temas ona, mesleğinde kesin rol oynayan ruhları görmesine, onlarla «mahremiyet» kurmasına sebep olur ve bunu meslekdaşları olan ölü şaman ruhları tamamlar. Kendini bütün diğer ruhlarla temasa getiren, gökyüzüne yükselten veya yeraltına indiren ölü şaman ruhları sayesinde şaman adayı, yalnız ölüler tarafından bilinmesi mümkün gerçekleri öğrenmek iktidarına kavuşur. Ruhları görmek, onların manevi «tabiat»larına iştirak etmek manasına gelir. Bu suretle ruhlar ve tanrılar dünyası ile doğrudan doğruya ve «müşahhas» şekilde münasebete girişen şaman bir sürü «ruh»lara sahip olur ki, bunlardan bir kısmı şamanı korumakla, bir kısmı da «mahremiyet» içinde ona yardım etmekle vazifeli bulunurlar. Bu ruh(esprit)'lar büyük çoğunlukla hayvan biçimindedirler.

Bunlar Sibirya kavimlerinde ve Altaylılarda:

Ayı. kurt, geyik, tavşan ve çeşitli kuşlar, özellikle kartal, baykuş, karga suretinde görünebilirler; ayrıca, büyük böcek, ağaç, toprak, ateş halinde de tecelli edebilirler. Kendini diğer dünyalara (gök'e, yeraltına) taşıyan ve ona sırları ifşa eden ata ruhlarından başka,şaman, vecdi seyahati sırasında, başını koruyan «baş perisi», yeraltına inerken yanında bulunan «ayı perisi» ve üzerine binerek gökyüzüne çıktığı at ruhu taraflarından himaye edilir ve yardım görür. İhtiyaç anında şaman bütün yardımcı ruhları, hem de dünyanın her köşesinden, davet edebilir, onlar da birbiri arkasından gelerek işe girişirler. Bu daveti şaman davulunu veya defini çalarak yapar. Törenin başlangıcında, yani göklere veya yeraltına seyahat hazırlığında bu yardımcıların rolü büyüktür. Onların geldikleri ve yardıma giriştikleri, şamanın o hayvanların seslerini, bağırış ve ötüşlerini aynen taklide ve onlar gibi hareket etmeğe başlaması ile anlaşılır. Mesela, Tunguz şamanı, baş yardımcılarından biri yılan olduğu için, yerlerde sürünmeğe çalışır. Eskimo şamanı kurt gibi ulur. Japon şamanı ren geyiği olmağa gayret eder. Veya birçok yerlerde şamanlar kuşlar gibi ötmeğe, uçuşmağa girişirler. Şamanlar yüzlerine bazan mahrem ve yardımcı hayvanı tasvir eden maskeler takmak suretiyle aynı sonuca ulaşırlar. Şaman, davet ettiği hayvanlarla konuşmak için, öğrendiği onların «gizli» dillerini kullanır. Bu daha ziyade, uluma, böğürme, meleme vb. şeklindedir. Başta kuşlar olmak üzere, hayvanların «gizli dillerini» bilen şaman dünyadaki bütün tabiat sırlarını tanıma imkanını bulur, çünkü tanrıların dış görünüşlerinden ibaret olan bu hayvanlar ona bütün gizlilikleri açıklarlar ki, bu da şamana gelecekten haber verme yetkisini kazandırır. Artık şaman için, her ruh, peri, cin ile, her cins tanrı ile konuşmak, arzu ve istekleri onlara aktarmak, kes silen kurbanların ruhunu takdim etmek, ricada, şefaatta bulunmak ve bu maksatlarla kainatın 3 kozmik bölgesinde (yeryüzü, gök, yeraltı) serbestçe ve rahatça gezip dolaşmak, ve ölüleri diriltmek dahil, her türlü sırra vakıf olmak imkanım engelleyen hiçbir şey kalmamıştır.

Davulunu çalarak cinleri, perileri toplayan şamanın elindeki ip veya asa bir kozmik bölgeyi diğerine bağlayan «yol» dur.

Esasen aşağı-yukarı her varlığı, her gözle görünen ve görünmeyen kuvveti emri altında tutan şaman için mistik seyahatlerinde kullanacağı birçok araçlar vardır:

Kayın ağacı dalından yaptığı dokuz basamaklı, merdiven taklidi kertikli veya, kurban edilmiş atın derisinin asıldığı sırık, şamanın gezi sırasında yürüyeceği «yol»lardır. Gökkuşağı gökyüzü ile yeraltını birbirine bağlayan köprüdür. «Dünya ağacı» da bunlardan biridir. Şaman, elindeki merdiveni vasıtasıyla, yüksek dallan gök' ün 17. katındaki Bay Ülgen'in sarayına dokuna» «dünya ağacı»nın tepesine çıkar. «Hayat ağacı» ise bunun başka şekli olup, kozmik bölgeleri birbirine bağlar . Bazı yerlerde 7 katlı gösterilen ve kutup yıldızı ile ilgili «kainat dağı» ve dünyanın merkezinden geçen «kainat mihveri» veya «dünyanın direği» de aynı vazifeyi görmek suretiyle, şaman tarafında* kullanılır vb...

Görülüyor ki, şamanlık bir dinden ziyade, temel prensibi ruhlara, cinlere, perilere emir ve kumanda etmek, gelecekten haber vermek düşüncesi olan bir sihirdir. Yalnız, Eski-ve Orta çağlarda çok yaygın bulunan malum sihirden farkı, bunun ferdi ve şahsi olmasına karşılık, şamanlığın orta-ve kuzey Asya topluluklarında ve dünyanın birçok yerlerinde az veya çok kalabalık «cemaat» lere sahip olmasıdır. Gerçekten, belirtelim ki, burada kısaca tanıtmağa çalıştığımız özellikleri ile şamanlık, zannedildiği gibi, yalnız Asyalı Türk topluluklarına mahsus değildir. Başta M. Eliade olmak üzere, birçok araştırıcıların tesbit ettiklerine göre, hiç olmazsa bu tesbitlerin yapıldığı son yarım yüzyıl içinde Tunguzlarda, Moğollarda, Mançularda, Laponlarda, Eskimolarda, Vogui, Ostiyak ve Samoyetlerde, Kafkaslarda, Hindistan'da, Çin'de, indonezya'da, Malezya'da, Melanezya'da, Polinezya'da, Avusturalya'da, Büyük Okyanus'un öteki adalarında, Alaska'da. Groenland ve İzlanda'da, Kuzey Amerika'da, Güyan'da, Amazon bölgesinde ve Afrika'nın birçok yerlerinde hayvan cinslerinin değişmesi ruh, cin, peri, telakkileri, törenlerin icrası bakımlarından ufak-tefek ayrılıklar yanında- temel prensipler değişmemek şartıyla şamanlık yaşamıştır.

Tekrara hacet yoktur ki, gerçek şamanlığın tarihi Türk topluluklarında görülen yer-su inançları ile bir ilgisi mevcut değildir. Ancak şaşırtıcı bir uygunluk göze çarpar. Esasen şamanlığın en dikkate değer bir özelliği de girdiği bölgelerdeki halkın maneviyatına, ruh dünyasına bürünme kabiliyetidir. Şamanik «extase», ruhun seyahati ve tanrılarla bağlantı kurması konusunda, eski Türk topluluğunun tabiatta var kabul ettiği esrarlı kuvvetleri iyiden iyiye istismar etmiştir. Bu, özellikle, atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at kurbanının şamanik vasıf kazanmasında görünür. Böylece şamanlık eski Türk inanç sistemini yavaş yavaş işleyerek, bütün maneviyat alemini belirli bir kadro içine almağa muvaffak olarak kendini adeta bir «din» sağlamlığına ulaştırmıştır.

Hemen belirtelim ki, dini inançlara dış tesirler yalnız bizde görülen bir durum değildir. Din tarihçilerine göre, bütün dinlerde böyle yeni unsurlarla birleşmeler, yenileşmeler olmuştur ve olmaktadır. Dünya tarihinde, belki en eski taş-devri'nden önceki zamanlar dahil, hiçbir yerde «asli» ve «saf» bir dinin bulunamayacağım, hiçbir dinin tamamıyla «yeni» olmasının imkansızlığını ve «tarihin, dini inançları ve telakkileri, mitolojik yaratmaları değişikliklere uğratarak, usullere ve törenlere başka şekiller vererek, onları zenginleştirerek veya fakirleştirerek akıp gittiğini» söyleyen araştırıcılar her dinin içinde şamanlık izlerinin bulunacağını, Orta-ve Kuzey Asya şamanlığının da esasen «orijinal» karakter taşımadığını, oralardaki şamanın düşünce ve «extase» tekniğinin o bölgeler halkı tarafından ilk defa ortaya konan şeyler olmadığını, şamanlığın orta-ve kuzey Asya sahasının gerçek dini sayılamayacağını belirtmişlerdir".

O halde şamanlık nerede doğmuş ve bizim ülkelere nasıl gelmiştir?
Şamanlığın menşei hakkında başlıca iki teori vardır. (Bazı şamanlık törenlerinin «aşıkane» sahnelerinden dolayı, şamanlığı, cinsi heyecanları tatmin duygusuna bağlayan üçüncü bir fikir, itibar görmemiştir.)

Bu teorilerden ilki A. Ohlmarks'a aittir. Ona göre şamanlığın kökünde daha ziyade «arctique» bölgede kendini gösteren bir çeşit asabi hastalık yatmaktadır. Kuzey kutbuna yakın veya biraz daha güney bölgeler (subarıtique)deki şiddetli soğuklar, uzun geceler, tenhalık, inziva, vitamin eklikliği gibi haller bölgede yaşayan insanların sinir sistemleri üzerinde bazı tesirler uyandırmakta ve onları özel bir asabi rahatsızlığın (hvsterie arctique) pençesine düşürmektedir. Şamanların sık sık sar'a nöbetine tutulmaları bundandır; hakiki sar'alıdan farkları da kendi iradeleri ile aşkın (transe)ı gerçekleştirebilmeleridir. Şamanlığın bu açıklanmasını takviye eden daha bazı müşahede ve kayıtlar da vardır. Büyüçülerin ve hastaları iyi eden sihirbazların çoğunlukla aynı rahatsızlığa tutulmuş oldukları görülmüştür. Buna göre şamanlığın kutup bölgesinden güneye doğru yayılmış olması gerekir.

Fakat umumiyetle şamanlarda tesbit edildiği söylenen ruhi, zihni rahatsızlıklara dünyanın her yerinde rastlanmaktadır. Üstelik belirtilmiştir ki, şamanlar, kendileri hasta olmaktan ziyade «hastaları tedaviye kabiliyetli» kimselerdir. Kendi rahatsızlıklarım bizzat tedavi eden şaman başkalarını da has-talık ve huzursuzluktan kurtarır. Bu itibarla çoğunlukla tam bir sıhhate sahiptirler. Hatta topluluk içinde zihin sağlamlığı bakımından en ileri durumdadırlar. Orta Asya kavimlerinden Buryatlarda şamanlar zengin şifahi destan edebiyatının koruyucuları olmuşlardır. Yakut şamanının söz hazinesi 12 bin kelimeyi bulduğu halde, halkın konuştuğu kelime sayısı 4 bini geçmez. Kazak-Kırgız şaman (baksı) lan, şarkıcı, şair, müzisyen, kahin, hekim, ve halk gelenek ve menkıbelerinin yaşatıcılarıdırlar.

Bundan dolayı, başta M. Eliade olmak üzere, ikinci teori taraftarlarınca, şamanlığın menşeini güneyde, sıcak bölgelerde aramak lazımdır. Gerçekten dünyanın çeşitli yerlerindeki şekil ve belirtileri arasında yapılan araştırmalar bu görüşün doğruluğunu ortaya koymaktadır.

Şaman olmanın, yukarıda söylediğimiz, iki şartı Güney - Afrika, Güney-Sudan, Malezya, Sumatra, Gü-yan, Amazon topluluklarında büyücü ve sihirbazın şartlarıdır. Bazı Orta Asya topluluklarında «Ak şaman», «Kara şaman» ayınınındaki ikilikde iran tesirini görmek mümkündür. Yakutlardaki «hayvan ana», «semavi zevce» tasavvurları, ana hukukuna dayalı aile telakkisinin hatıralarındandır. Yine Yakutlarda, adına ilkbaharda ve yazın şenlikler tertiplenen, bereket ve doğum tanrıçası Ayzıt da öyle. Altaylı şamanların en ulu Tanrı saydıkları Bay Ülgen'-in durumu da bununla karşılaştırılabilir. Çünkü 9 erkek, 9 kız evladı olduğuna inanılan bu Tanrı daha ziyade bereket Tanrısı olup ürünün bolluğu ve iyi vasıflı olması ile ilgilenmektedir ki, toprağa bağlı güney kültürlerin tasavvurlanndandır. Ölülerin ruhları ile münasebetler Kuzey Amerika'da, Eskimolarda, Avusturalya'da, hatta eski Keklerde görülür. Altaylılarda uyuşturucu madde (özellikle genevir tohumu) kullanmanın kaynağı eski İranlılardır. Üç kozmik bölge ile bunları birbirine bağlayan «mihver» (dünyanın direği) telakkisi eski Germenlerde, Hind'de, Mısır'da, eski Yunanistan'da, Babil'de mevcuttu. «Dünyanın merkezi», «kozmik dağ» açıkça Hind tesiri; «dünya ağacı» Hind-lran; ağaç-kuş terkibi, eski Germen; «hayat ağacı», «akıbet kitabı», «canlanan kemik», İran, Hind, İbrani, Mezopotamya; 7 ve 9 sayılan vb., güney tesirleridir. Şamanın kutsal cüb-besinin temsil ettiği hususlar Eskiçağ hükümdarlarının ve din adamlarının elbiselerinde görülür. Şaman aynası da güney menşeli olduğu gibi, şamanın meşhur davulu da; Budizm yolu ile, Hindistan'dan gelmiştir. Şamanlık, «sihirli uçuş»u ve diğer özellikleri ile bütün eski Hind'de ve Hind-Avrupalılarda, eski Çin'de mevcut olmuştur.

Şaman kelimesi de bu sihri inancın menşeinin güney olduğunu göstermektedir. Şaman terimi Tunguzcadan -Rusça yolu ile- Batı ilim dünyasına geçmiş ise de, aslen Sanskritçenin kollarından bir dile bağlanmaktadır. Bundan 60 yıl kadar önce «şaman» kelimesi ile bunun Türkçe karşılığı kabul edilen «kam» sözünün, fonetik bakımdan, birbirinin aynı olduğu ileri sürülmüştü. Daha sonra bu iddianın yetersizliği gösterilirken, Hind-Avrupa dillerinden Toharcada (Samane = Budist rahip) ve Sogdçada (smn = saman) kelimelerinin keşfedilmesi, terimin Hind menşei olduğu düşüncesini destekledi ve bu husus tarihi ve etnografik vesikalarla büsbütün kuvvet kazandı". Şaman kelimesi Tunguzcaya yabancı görünüyordu ve şamanlığın güneyden kuzeye doğru yayılışında Budizm (lamaizm) tesiri sezilmekte idi. Budizm 4. yüzyılda Kore'ye, sonraları Uygurlar arasına, 13. yüzyılda Moğollara, 15. yüzyılda Amur nehri bölgesine nüfuz etmişti. Mançular arasında ise Budizm 9. yüzyılda görünmüş, fakat Ming sülalesi zamanında (14-17. yüzyıllar) yayılmıştı. «Ruh» adlarından bir kısmı Moğol ve Mançu dillerinden alınmış ise de, «ruh» larının çoğunluğu Budist menşeli olan ve şaman cübbesinin üzerindeki tasvirlerin Budist rahipleri kostümlerinin taklidi bulunan Tunguzlar nihayet, komşuları olan Yakutlara tesir etmişlerdi. Şüphesiz «mirac» gibi bazı şamanik unsurları ihtiva etmekle beraber Budizm, şamanlık demek değildir. Fakat bu güney kültürleri mahsulünün Orta ve Kuzey Asya'ya nüfuzunda başlıca aracı rolünü oynamıştır.

Gerçekten eski Türk topluluklarında şamanlığa benzer bir inancın varlığına ihtimal verdirecek hiçbir kayıt mevcut değildir. Altay Türkleri tarafından bugün «şaman» manasında kullanılan Kam sözü, Gy. Nemeth'in araştırmalarına göre, hiç olmazsa 5. yüzyıldan beri yaşamaktadır. Avrupa Hunları tarihinde Atakam ve Eşkam adlarında iki «şef» den bahsedilmiştir. Buradaki «kam» hecesi «din adamı»nı anlatan bir tabir ise, bu, «şaman »ı değil, fakat eski Türk dininin temsilcisi manasını ifade etmiş olmalıdır. Çünkü Hunların örf ve adetleri hakkında oldukça geniş bilgi veren Latin (mesela, A. Marcellinus, 4. yüzyıl sonları) ve Germen (mesela, Jordanes, 6. yüzyıl ortaları) yazarların «Hunların dini törenleri yoktur» diyecek yerde, garip ve ilgi uyandırıcı şaman ayinleri ve şamanik telakkilerden haber vermeleri beklenirdi. Hükümdar ailesinin Budizmle yakın ilgisine rağmen Tabgaçlarda (5. yüzyıl) şaman-lığı hatırlatan bir şey yoktur. Uygurlarda (8-11. yüzyıl) bile bu hususta açık bir delile tesadüf edilmese. Hatta Uygurlarda kam sözü, «din adamı» değil, büyücü, sihirbaz manalarında kullanılmıştır. Orhun kitabeleri dahil, şimdiye kadar ele geçen Gök-Türkçe yazılı metinlerde ne umumi olarak «din adamı» manasında, ne de «şaman» manasında kam kelimesine rastlanmadığı gibi, bütün bu vesikalarda şaman-lığı ima eden bir kayıt bulunmamıştır. Bundan dolayı, Gök-Türkler zamanında bile Türk dini itikadlarını gelişi-güzel şamanlık telakki etmenin tehlikesi üzerine dikkat çekilmiş idi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir