Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

TÜRBANIN ALLAH İLE ALDATMA ARACI YAPILMASI

AKP'nin uyguladığı ABD projelerinden birisi

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

TÜRBANIN ALLAH İLE ALDATMA ARACI YAPILMASI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 11 Ara 2010, 00:02

TURBANIN ALLAH İLE ALDATMA ARACI YAPILMASI

Allah ile aldatanların dayandıkları geleneksel Emevi yapımı fıkıh, kadın ve örtünme konusunda iki ayrı icma'dan söz eder:

1. Köle ve cariye kadınların avretlerine (örtünmesi gereken yerlerine) baş ve göğüslerin dahil bulunmadığı,
2. Hür (cariye olmayan) kadınların el ve yüz dışındaki tüm vücut bölgelerinin avret olduğu ve sonuç olarak da örtünmesi gerektiği.

Şimdi bu icma'lar doğru ise hür kadınların, belirtilen şekilde örtünmeleri bir din emri olmaktan çıkar, bir sosyal konum gösterici örf olur. Aksini söylemek, Allah'ın, kadınlar için iki türlü din gönderdiğini söylemekle eşanlamlıdır. Nitekim, İmam Malik (ölm. 179/795), bu çelişkiye dikkat çekerek başı örtmeyi bir örf olarak algılamış, başı örtmenin namazda bile bir din emri olmadığına vurgu yapmıştır.
Geleneksel fıkha göre, kadınlar hür ve cariye olarak iki kısma ayrılmaktadır Cariyelerin örtünmesi tıpkı erkeklerinki gibidir. Yani onlar edep yerlerini örttüklerinde örtünme görevlerini yerine getirmiş olurlar.

Dahası da var:

Cariyeler, örtünmeme serbestisine sahip olarak kalmazlar, örtünmemeleri şart koşulur. Hatta, namaz kılarken bile, örneğin başlarını örtmelerine izin verilmez.
Allah, kullarından her sosyal sınıf için ayrı bir din göndermemiştir. Örtünme, kadınların bir sınıfı için bir türlü, ötekisi için başka bir türlü oluyorsa bir din emri olmaktan çıkar, sosyolojik bir sınıf göstergesi olur.

Allah kullarına iki tane din göndermemiştir ki, birine göre kadınlar başlarını açmak, ötekine göre ise örtmek zorunda olsunlar. Geleneksel fıkhın bu çelişkiyi çözecek hiçbir söylemi yoktur. "Ulema böyle buyurdu" diyerek kenara çekilmektedir.

Geleneksel fıkhın çelişkilerini bir yana koyarak olaya Kur'an açısından bakalım:

Şu bir gerçek ki Kur'an'da kadının örtünmesiyle ilgili açık emirler vardır. Ancak bu emirler, bugünkü İslam dünyasında, özellikle Arap-Acem coğrafyalarda siyasal bir simgeye dönüştürülen ve adına 'tesettür' (kelime anlamı: zorla, baskı ile kapanma ve kapatma) denen uygulamanın iddialarına asla destek vermez.
Bu konuda özellikle, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi'nin, 'İlahi Hikmette Kadın adlı eserine bakılmasını öneririz.

Günlük çıkar politikalarından uzak bilimsel çalışmalar şu noktaları açıkça ortaya koymaktadır:
Kur'an'ın örtünme emri, abdest organlarını, o arada başı içermemektedir:

Yüz ve baş, kadın ve erkekte eşitliğin gösterge bölgeleridir. Ve iki cinste de açık havaya maruz bölgelerdir. Bunun için de iki cinste de abdestin ortak organları arasındadır.
Yukarıda, hür-cariye ayrımını incelerken de gördük; başın örtülmesi bir sosyal durum göstergesidir, bir din buyruğu değil. Eskiden, toplumun hürler sınıfına mensup olanlar 'serbest' sözcüğüyle tanıtılırdı. Serbest, Farsça'daki ser (baş) kelimesiyle 'best' (bağlanmış) kelimesinin birleşmesidir ki 'başı bağlı' demektir. Başı açık olanlar köleler, işçiler ve cariyelerdi; başı bağlı olanlar ise hür ve seçkin tabaka idi. Fıkhın, kadınları hürler ve cariyeler diye ikiye ayırmasının dayandığı mantık da budur; Kur'an'ın herhangi bir ayeti değil. Günümüzde bazı çevrelerin "Başörtüsü özgürlüğün simgesidir" söylemlerinin anlamı da bu olsa gerek.

Nur Suresi 31'deki emir kipi, başa ilişkin bir emir değil, göğse ilişkin bir emirdir. Yani mutlak emir göğsün kapatılmasına yöneliktir, başın örtülmesine değil. Ayetin iniş sebebi ile siyak ve sibaktan (ayetin önünden ve sonrasından) emrin, göğsün kapatılmasını amaçladığı anlaşılmaktadır.

Durumu başka bir biçimde ifade edelim:

Nur 31'deki örtünme emri baş için düşünüldüğünde, nassın sübutu kesindir ama manaya delaletin kat'iyeti yoktur.

Üstelik, kat'iyetsizlik bir değil, iki noktadandır:

Birincisi, hımar kelimesinin herhangi bir örtü ve başörtüsü anlamlarını aynı anda ifade etmesinden kaynaklanır. İkincisi ise, "Örtün!" emrinin taalluk noktası baş değil, göğüstür.
Kısacası, Nur 31'deki "Örtün!" emrinin baş bakımından manaya delaletinde kat'iyyet söz konusu edilemez. Oysaki vücup (gereklilik) ifade eden bir emir için nassın hem sübutu hem de manaya delaleti kesin olmalıdır. Nur 31 "Başı örtün!" veya "Hımarlarınızı başlarınıza örtün!" şeklinde bir emir getirmemektedir. Kesin delalet, göğüslerin Örtülmesindedir. Bunun başörtüsüyle yapılıyor olması başın örtülmesi için ancak zanni bir delalete vücut verir ki bunun sonucu vücup değil, nedb (tercihe bağlı tavır, edep tavrı) olur.
Fıkıh usulcüleri dediğimiz metodolojistlerin tümünün ortak kabulü, Kur'an'daki bütün emirlerin vücup (gereklilik, farzıyet) ifade etmediği merkezindedir.

Bunun da ötesinde, vücup ifade etmeye, emir kipinin kullanılmış olması yetmez, o kipin farzıyet (gereklilik) anlamında bağlayıcılık ifade ettiğinin başka yollarla (karinelerle) gösterilmiş olması gerekir.
Kur'an'da kullanılan emir kiplerinin hangi anlamları ifade ettikleri fıkıh ve tefsir usulcüleri tarafından uzun uzun anlatılmaktadır. On ila on beş arası anlamdan söz edilmiştir. Fahreddin Razi (ölm. 606/1209), fıkıh usulüne ilişkin eseri el-Mahsul'de Kur'an'daki emir kipinin on beş anlam ifade ettiğini, bunlardan sadece birinin vücup olduğunu bildirmektedir.

Aynı zamanda bir usulcü olan İmam Gazali, metodolojiye ilişkin ünlü eseri el-Mustasfa'nın 'emir' kavramını ele alan bölümünde (bk. 1/737-777; 2/5-35) Kur'an'daki emir kiplerinin fıkıh açısından durumunu incelerken şu noktaların altını çizmektedir:
İmam Şafii, emrin temelde iki anlam ifade ettiğini söylemiştir:

Vücup (gereklilik, farzıyet), nedb (edep ve terbiye tavrı). Emir kipinin vücup ifade etmesi sırf emir kipin kullanılmasıyla gerçekleşmez, başka karinelere ihtiyaç vardır Bu karinelerin başta geleni, emir kipiyle bildirilen hususun aksini yapanların hesap ve ceza ile tehdit edilmeleridir. Gazali burada 'emrin yerine getirilmemesinin isyan anlamı' ifade etmesinden söz ediyor, (bk. 1/763) Yani emir kipi kullanılarak bildirilen bir husus, eğer vücup ise (aksini yapmak haram işlemek ise) o emri çiğnemenin Allah'a isyan olduğunun Kur'an'da ayrıca bildirilmesi gerekir. Gazali'ye göre, emrin birkaç kez tekrarı da vücup ifade etmenin kanıtlarından biridir. Eğer bu iki özellik yoksa emrin nedb (mendupluk, edep ve terbiye tavrı) ifade ettiği kabul edilir.

Ve Gazali ekliyor:

"Ümmetin nedbe hamlettiği emirler, çoğunluktadır."
(Müstasfa, 1/773)

Yani ümmetin genel kabulü emrin nedb ifade ettiği merkezindedir. Gazali'ye göre, enirin vücup veya nedb ifade ettiği hususunda tartışma çıkarsa 'tevakkuf (hüküm vermekten kaçınıp beklemek) esas alınır.

Gerek Gazali'nin gerekse diğer usulcülerin emir kavramı ile ilgili bu anlayış ve kabulleri dikkate alındığında Nur Suresi 31'deki emrin, başı örtmek anlamında vücup ifade ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü ne o emri terk edene hesap ve ceza tehdidi vardır ne de emrin defalarca tekrarı. O halde, emri, Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz gibi 'nedb' kabul edip "Örtünme sünnettir" diyenler olabileceği gibi, Gazali'nin koyduğu ölçüyü işleterek hüküm vermeyenler de olabilecektir. Bunun ötesine geçilemediği içindir ki, geleneksel kabul, örtünmeyi, köle, hür tüm kadınlar için farz görememiş, sadece hür kadınları bağlayan bir sosyal konum göstergesi olarak değerlendirmiştir.

Nur 31. ayette vücup ifade eden bir emir vardır ve o da göğsün kapatılmasıdır. Başın-saçların kapatılmasına ilişkin bir emrin o ayetten çıkarılması zorlama ile bile mümkün olmaz. Sünnetten de buna kanıt yoktur. Hanefi fıkhının ve fıkhi tefsirin öncülerinden biri sayılan el-Cassas (ölm.370/980) Ahkamü'l-Kur'an adlı tefsirinde Nur 31. ayeti açıklarken oradaki örtünme emrinin 'göğüs ve boyunları örtmeyi' amaçladığını bildirmektedir.

Cassas şöyle diyor:

"Bu ayetten anlaşılır ki kadının göğsü ve boynu avrettir, yabancı erkeklerin görmesi caiz olmaz." (Cassas; Ahkamü'l-Kur'an, 3/461) Cassas'ın aynı yerde bildirdiğine göre, tabiun (sahabe kuşağından sonraki kuşak) devri müfessirlerinin en ünlülerinden biri olan Said b. Cübeyr (ölm.95/713)e göre de saçların açılması haram değil, sadece mekruhtur.
Demek oluyor ki, başın kapatılması yönünde bir icma'ın varlığından söz etmek de tutarlı değildir. Said b. Cübeyr gibi bir zatın onaylamadığı bir görüşe, icma' demek mümkün olamaz. Namazda setri avretin (örtülmesi gereken yerleri örtmenin) sadece sünnet olduğunu söyleyen İmam Malik'i (ölm. 179/795) de Said b. Cübeyr'in yanına koymak gerekir. Peki, bu durumda icma' nerededir? Bu görüşlerin gerçekten Said'e ve İmam Malik'e ait olup olmadığı tartışılabilir denirse, o zaman şu veya bu konuda icma'ın olup olmadığı da tartışılabilir demek gerekir.

Bu durumda da söz varacağı yere varır:

Onun-bunun dediğini, deyip demediğini teftiş yerine Kur'an'a bakıp çözümü orada bulalım!

Böyle bakıldığında, söylenecek şeyin şu olduğu kanısına varıyoruz:

Vücubun, başın örtülmesine bağlanması geleneksel kabullere çok uygun bir yorum olduğu için tutulmuş ve kurallaşmıştır. Nur 31'den açıkça çıkan tek emir, göğüslerin kapatılmasıdır.
Ayette geçen 'zinet: süs' tabirini kadının vücudu olarak değerlendirip el ve yüz dışında (bazı kabullere göre yüz de dahildir) tüm vücudun 'avret' olduğunu ve kapatılması gerektiğini söylemek bir saptırmadır.
Kadın vücudunun 'zinet' olarak düşünülmesine dayanak olacak hiçbir Kur'an ayeti yoktur. Bunlar, egemen anlayışın hesabına uygun geldiği için dinleştirilmiş yorumlardır. İsteyen, din adına bu yorumları elbette ki izler, ama başkalarının bunları din yapmasını isteyemez. Din, Tanrısal kitap Kur'an'dakidir.

Şunu da unutmamak zorundayız:

Abdest, vücudun açık havaya maruz bölgelerine uygulanır. Eller-kollar, yüz, ayaklar ve baş bu organlardır ve abdest bu organlara uygulanan bir temizlik hareketidir. Asrısaadet'te, abdesti, kadın-erkek herkes toplu halde aynı yerde, hatta aynı kaptan alabilmekteydi. Bunun, örtünme emrinden önce olduğu, sonradan kaldırıldığı yolunda en küçük bir beyan yoktur. Olsaydı, özellikle kadını baskı altında tutmak isteyenler, bunu anında kayıtlara geçirirlerdi. Bu sünnet olgusu da, Nur 31'deki emrin nedb ifade ettiği yolunda aşılmaz bir kanıttır.
Burada verdiğimiz açıklamanın ortaya koyduğu gerçeği, Allah biliyor ya, herkes de biliyor. Gerçeğin açıklanmasından başka kaygısı olmayanlar bunu itiraf ediyor, siyasal hesapları gerçeğin saklanmasına bağlı olanlar itiraf etmiyor.

Özdemir İnce'nin 5 Mart 2008 tarihli yazısı tam bu noktada, çok önem taşıyan bir yazı olarak öne çıkıyor Müslüman Kardeşler örgütünün kurucusu Hasan el-Benna'nın kardeşi, İslam alimi Cemal el-Benna'dan "Kadın korunması gereken değerli bir varlıktır. Örtünme ve hicap bu hazineyi güvence altına alan bir mücevher kutusudur" söylemi hakkında görüş soruluyor.

Cemal el-Benna'nın yanıtı şöyle:

"Kadının başını örtmesi gerektiğine dair hiçbir yerde yazılmış tek satır yoktur. İleri sürülen tek talep, kadının göğsünü örtmesinden ibarettir. Ne var ki örtü çok eski bir gelenek. Gelenekler ise dinden güçlü. Geleneği devam ettirebilmek adına din kisvesi kullanılıyor. Kuran'dan böyle kadın düşmanı yorumları çıkaranlar öncelikle iktidarla ilgilidir. Bu bir iktidar meselesidir.

"Halid Fuat Alem in, 'La legge del Corano non impone il velo' (Kur'an yasası türbanı dayatmaz) başlıklı yazısından birlikte okuyalım:

"Aksi iddia edilse de; 'hicap' (başı örtme) hiçbir zaman İslam'da bir dogma, yasal zorunluluk ya da dini simge olmamıştır. Bunun Kuran'da fiili bir temeli yoktur. Sözcük itibarıyla çok geniş anlamlar içeren hicab ın başörtüsü anlamında özel kullanımı; XIV. yüzyıl İslam fıkıhçısı İbni Teymiyye'nin icadıdır. Köleden (ya da cariyeden) farklı olarak özgür kadına örtünme kuralı, bir aidiyet ve kimlik sembolü olarak İbni Teymiyye (ölm. 728/1327) ile çıkmıştır. İbni Teymiyye, Nur Suresi 31. ayetteki genel ilkeyi, ilkesel içeriğinden soyutlayarak 'ınaksimalist' (aşırı) bir yoruma tabi tutar ve 'normatif bir değer yükler. Altı çizilmesi gereken husus bunun bir yorum olmasıdır. Yorumdan kural çıkartılmıştır."

"O halde, İbni Teymiyye'nin yorumunu kendisine bırakarak gerçeğe dönmenin zamanı gelmiş olmalı artık. İnsanın yorumu ne zamandan beri Allah'ın buyruğu oldu?"
"Türban konusunda dinci-İslamcı cephe yalan söylemekten, gerçeği saptırmaktan başka bir şey yapmıyor. Her zaman olduğu gibi. Türkiye'nin huzurunu kaçıran, ülkemizi ve insanlarımızı büyük kaosa sürükleyen türban fesadını Allah'ın buyruğu olarak yutturmak, fitnecilik yapmaktır."
"Pandora'nın kutusu artık açılmıştır, yalanlar birer birer ortaya çıkacak, putlar birer birer kırılacak ve kadınlarımız gerçekten özgürlüğe kavuşacaklardır. Anlamı yoruma izin vermeyecek kadar açık bir ayet konusunda iki Diyanet İşleri Başkanı anlaşamıyorsa, o zaman, AKP iktidarının uşağı Hacivat feylesofların iznine gerek kalmadan, bu konuda herkes söz söyleme hakkına sahip olur."

Özdemir İnce'nin bu yazısının daha açık anlamı şudur:

ABDEST UZUVLARI ÖRTÜNMEYE TABİ DEĞİLDİR

Kur'an ve sünnetin verileri, abdest uzuvlarının örtünmeye dahil olmadığını göstermektedir. Kaldı ki kolların dirseklere kadarının avret olmadığı, yani örtünmeye dahil bulunmadığı ayrıca dile getirilmiştir. Irak fıkıh ekolünün babası sayılan İbrahim en-Nehai (ölm. 96/714) bu konuyu dile getirenlerin başında gelir. (bk.Taberi; Tefsir, 18/120) İmam Ebu Yusuf (ölm. 182/798), İmam es-Serahsi (ölm.483/1090), Abdullah el-Mavsıli (ölm. 684/1285), İbnü Nüceym (ölm. 971/1563) bunlardan bazılarıdır. (Bu konuda bk. Ali Akın; İslam Kaynakları Işığında Güncel Konulara Açıklama, 54)
Örtünmeyi başı ve saçları içerecek şekle getirmek, bir tel saç görülmemeli kuralı koyarak kadının başını saç bitiminden itibaren çift bantlarla kapatmak İslam'la izah edilemez.
Halkımızın 'sıkma baş' diye tanıttığı bu 'kapatma'. İslam ile değil. Talmut Museviliği ve Pavlus Hıristiyanlığı ile izah edilebilecek bir tavırdır. Bir rahibe kıyafetidir. İslam adına bir Hıristiyanlaşma eğilimidir.
İsa yaşadığı sürece ona hep kötülük eden, ölümünden sonra ise İsa'nın dinine girerek bu dini teslise oturtmayı başaran Yahudi asıllı Pavlus, kadının başkaları içinde konuşmasını bile yasaklıyordu. İslam dünyasına bulaştırdıkları rahibe usulü baş kapatmayı da kadının ev dışına çıkmamasını da dinleştiren Pavlus'tur.

Şöyle diyor:

"Kiliselerde kadınlar sükut etsinler; çünkü onlara söz söylemek için izin yoktur; ancak şeriatın da dediği gibi tabi olsunlar. Eğer bir şey öğrenmek isterlerse, evde kendi kocalarına sorsunlar."
(I. Korintoslular, 14/34-35)

Müslüman dünyanın kadına bakışı, özellikle siyasal İslamcıların türban anlayışı Pavlus paralelinde bir anlayıştır Kadın, erkeğin hakimiyeti altında olduğunun simgesi ve belgesi olarak başını örtecektir; anlayışın esası budur.

Pavlus, bu anlayışını dile getirirken, kadına karşı adeta sadist bir aşağılama ifadesiyle şöyle diyor:

"Başı örtüsüz olarak dua eden bir kadın başını küçük düşürür. Eğer kadın örtünmüyorsa saçı kesilsin. Fakat saç kesmek veya tıraş olmak ayıp ise örtünsün. Erkek, kadının sureti ve izzeti olduğu için başını örtmemelidir; fakat kadın erkeğin izzetidir. Çünkü erkek kadından değil, kadın erkektendir. Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı. Bunun için kadın, başı üzerinde erkeğin hakimiyet alametine sahip olmalıdır."
(Korin-toslulara I. Mektup, 11/5-10)

Örtünmenin şekline, desenine, rengine, inceliğine, kalınlığına ait beyanların hiçbirinin dinle. Kur'an'la. sünnetle ilgisi yoktur. Bu mealdeki sözlerin tümü sonraki devirlerin ulema fetvalarıdır.

Özetlersek:

Müslüman kadın, başı, yüzü, dirseklere kadar kolları, bileklere kadar ayakları dışındaki vücut bölgelerini zamanı-zemini, iş şartlarını, iklim ve coğrafyanın özelliklerini dikkate alarak kapatır. INur 31, kapatılacak bölgelerde de 'açık kalabilecek yerler müstesna' kaydıyla değişik zemin, zaman ve şartlara, kısacası örfe bir pay bırakmıştır. Müslüman kadın, yaşadığı yerin örfünü de dikkate alarak elbette ki o paydan da yararlanır.
Anılan ayetteki 'İstisna edilen kısımlar hariç' ifadesi Müslüman kadının önünde bir esneklik alanı açarak onun rahatlamasını sağlamaktadır.

Bu istisna edilen kısımların nereler olabileceğini gösteren en güzel ifade bizce Kaffal'in (ölm. 365/975) şu sözüdür:

"Açılabilecek kısımlar müstesnadır ifadesinin anlamı insanın, yürürlükteki adetlere göre açabileceği kısımlar demektir."
(bk. Razi; Tefsir, 23/206)

Kaffal (Ebu Bekr Muhammed b. Ali eş-Şaşi. Büyük Kaffal diye anılır. Müfessir, muhaddis ve fakihtir), bu ilkesel sözünün ardından kendi yöresinin adetini ifade eden şu sözü söylüyor: "Bu da kadınlarda ellerle yüzdür." Kaffal'in bu tespiti, yaşadığı zamanın, esas ilkeden ne anladığını gösterir. Önemli olan, ilkedir. İlke ise 'yürürlükteki adetlerin dikkate alınması dır

Örtünme emrinden ne anlarsanız anlayın, bu nihayet 'vesail: araç' hükümler cümlesindendir. Düzinelerle 'makaasıd: amaç' hükmün çiğnenişini kılı kıpırdamadan seyredenler, örtünmenin kendilerine göre birkaç santimlik eksikliğini İslam'ın biricik Allah-iman meselesi gibi gündemde tutup Müslüman dünyanın yıllarını bu işle harcamışlardır. Anlaşılan o ki, birileri, Müslümanları listenin en sonundaki 'vesile: araç' konularla oyalamakta ve esas amaç meselelerin gündem dışı kalmasını çok kurnaz bir biçimde sağlamaktadır.
Örtünme ile ilgili yanlışlardan biri de 'bir ayeti saklama' şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kur'an, Nur 60. ayette, hayıztan kesilmiş kadınların örtünme yükümlülüklerinin kalktığını söylemektedir. Bunlar, açık ve sırıtkan bir teşhirciliğe sapmamak şartıyla, diğer kadınların bağlı oldukları örtünme kayıtlarına bağlı tutulmazlar. Belli ki Kur'an bunları artık 'toplumun bir tür ortak anne kadınları' olarak görmektedir.
Kadının namaz sırasında örtünmesi meselesine de değinmek gerekir. Kadının namazda örtünmesi ilmihal kitaplarında namazın şartlarından biri (setr-i avret şartı) olarak gösterilir. Bu hangi vahyi beyana dayanmaktadır, söyleyen yok. Örtünme bağımsız bir emirdir ve yabancı erkeklere karşı uygulanır. O halde, kadın yabancı erkeklerle karşılaşma durumunda kalacaksa örtünmesi namaz içinde veya dışında gereklidir. Yabancı erkeklerle karşılaşma durumu söz konusu değilse kime karşı, ne için kapanacaktır? Allah'a karşı kapanma söz konusu olamaz.

O halde, namazda örtünme meselesini iki durumu bir-birinden ayırarak değerlendirmek zorundayız:

1. Namaz sırasında yabancı erkeklerin (namahremlerin) kadını görmesinin söz konusu olduğu durum: Bu durumda kadın örtünme şartlarına uymuş olmalıdır.
2. Namaz sırasında yabancı erkeklerin görmesi söz konusu olmayacak durum: Bu durumda kadın namazını istediği giysi ile kılar. Allah'a karşı örtünme söz konusu edilemez. Kadın, evinde-odasında bir başına namaz kılacaksa neden örtülere bürünsün! Nitekim, fıkıh usulcüsü Şatıbi (ölm.790/1388), el-Muvafakaat'ında bu konuyu değerlendirmiş ve kadının namaz sırasında örtünmesini 'tahsiniyattan' yani zerafet ve estetikle ilgili hususlardan biri olarak göstermiştir.

Şöyle diyor:

"Avret yerlerinin örtülmesi namazın güzel görünmesini sağlayan hususlardandır. Eğer namazda örtünme mutlak bir emir (şarta) olsaydı örtünme imkanı bulamayanın namaz kılması mümkün olmayacaktı. Oysaki durum bunun aksinedir."
(Şatıbi; Muvafakaat, 2/15-16)

Şatıbi'nin bu açıklaması da göstermektedir ki fıkıh kitaplarının, özellikle ilmihal kitaplarının sıraladığı her şart veya rükün, vahyin esas aldığı farzı veya yasağı ifade etmiyor. Bu tip şart ve rükünlerin büyük bir kısmı, fıkıhçıların kendi metodolojileri (kendi teknikleri de denebilir) içindeki düzenlemeye uygunluğu sağlayan teknik terimlerdir. Halk bunların birçoğunun Allah'ın gerekli gördüğü farzlarla ilgili olduğunu sanır. Bunun içindir ki biz, ilmihallerin Kur'an ve sünnete göre yeniden oluşturulmasını hayati bir zorunluluk olarak görmekteyiz. Sapla saman birbirine karışmış, Allah'ın istediği ile mezhep imamlarının ve hatta mezhebin ikinci, üçüncü dereceden fakihlerinin istedikleri iç içe girmiştir.
Başın ve saçların örtünmesi iddia ve talebi. Haçlı kurmay odakların Müslüman dünyayı kendi içinde bölmek için kullandıkları bir oyundur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TURBANIN ALLAH İLE ALDATMA ARACI YAPILMASI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 11 Ara 2010, 00:09

TURBANIN 'NİFAK UNSURU1 YAPILMASI

Türban için, 'Nifak unsuru' tabirini Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş kullanmıştır

Örtünme adı altında Müslüman kadının başını, rahibe usulü sarıp sarmalamanın bir ayrımcılık unsuru olarak devreye sokulması, 1960'lı yıllara gider. Fitne kotarımının patronu ABD, destekçileri ise ABD'nin kullandığı 'Allah ile aldatma basını' ve onun öncü kalemleridir. Bu öncü kalemlerin başında hızlı ABD'ci Mehmet Şevket Eygi ile onun gazetesinde istihdam ettiği Şule Yüksel vardır.
ABD, ektiği bu fitne ve tefrika tohumlarının meyvelerini 1990'lı yılların sonlarında, 'Türban Misyoneri' olarak adlandırdığı Merve Kavakçı ile almayı denemiş, başarılı olamamıştır.
Başarılı olamamıştır ama Merve Kavakçı aracılığıyla, bu işe verdiği önemi ve bu yolla Türkiye'ye darbe vurma iradesini ortaya koymayı da ihmal etmemiştir. ABD'nin bu işler için kullanmak üzere CIA'ya kurdurduğu 'ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu' eliyle davet edilen Merve Kavakçı tam bir şov aracı olarak eyalet eyalet dolaştırılmış, Türkiye aleyhinde konuşturulup alkışlanmıştır.
Merve Kavakçı, 'Türban Misyoneri' unvanı yanında 'İnancın Bedeni' unvanıyla da tebcil edilmiştir.

Destek verenler açıklanmıştır:

Vatikan Birleşmiş Milletler Elçisi Silvano Maria Tomasi, Birleşmiş Milletler ABD Elçisi Kevin Edward Moley, ABD Dinsel Özgürlükler Komisyonu temsilcisi Miclıael Cromartie, ABD Dışişleri Bakanı Collin Powel, Becket Fonu temsilcisi Christina Arriaga, HiIIary Clinton, eski CIA istasyon şefi ve Ilımlı İslam tabirinin mucidi Graham Fuller ve benzerleri. O kadar ileri gitmişlerdir ki, Becket Fonu temsilcisi, Kavakçı'nın 2 Mayıs 1999 da TBMM'de taktığı ve Genel Kurul Salonu'ndan kovulmasına yol açan türbanı, yapılan etkinliklerde özel bir cam sanduka içinde sergilemiştir.

Dışarıda bunlar olurken, fitne ve fesadın Türkiye ayağı da önemli denemeler yapmaktaydı. Türkiye'nin dört bir yanda 'soykırımcılığını' tescil ettirmek isteyen Ermeni güç odakları, Türkiye'deki Ermenilere, türbana destek vermelerini telkin etmişlerdir. Türkiye'deki Ermeniler bu isteğe çok işe yarar eylemlerle cevap vermediler ama 'türban mağduru' edebiyatıyla öne çıkarılan bazı hanım grupları toplu halde Ermeni ayinlerine götürerek onlara destek gösterisi yaptılar. Ve o 'türban mağduru' Müslüman hanımlar da bunu keyif ve memnuniyetle kabul edip Ermeni ayinlerine katıldılar.

Merve Kavakçı üzerinden oynanan oyun bu kadarla da kalmamıştır:

Hazırlanan ve işletilen bir tezgahla, Birleşmiş Milletler'de, ABD Kongresi'nde ve daha onlarca kurumda konuşturulan Kavakçı, İngiltere tarafından da ele alınıp Lordlar Kamarası'nda, 'Türkiye'de din özgürlüğü olmadığı' yönünde bir konuşma yapmak üzere davet edilmiş ve bu konuşmayı Lordlar Kamarasında 2 Kasım 2000 tarihinde yapmıştır (Ayrıntılar için bk. Özakıncı, İblisin Kıblesi, 103-114)
Tarihte, bir dinin mensuplarını birbirine düşürmek ve bir ülkeyi kardeş kavgasına itmek için böylesi vicdansız ve ahlaksız tahrikler çok az görülmüştür.
2008 yılındaki RT Erdoğan kotarımlı AKP denemesi üçüncü denemedir. ABD, Bakalım bunda başarılı olabilecek mi?

Allah ile aldatan dinci siyasetlerin, türban meselesini, Haçlı fesadın beklentisi yönünde bir nifak sebebine dönüştürmeleri, bir bilim insanı olan ilahiyat Doçenti Bahriye Üçok'un, "Türban, dinin açık emri değil, bir örftür" demesi üzerine, Allah ile aldatma tezgahının katilleri veya onlar adına iş yapan birileri tarafından öldürülmesiyle başladı.
Yirmi yılı aşkın bir zamandır, Allah ile aldatan iç ve dış odaklar tarafından Türkiye'yi istikrarsızlaştırıp kardeş kavgasına itmek için kullanılan 'türban sorunu' (dikkat edilsin, Müslüman kadının örtünme sorunu değil), Cumhuriyet değerleriyle baştan beri kavgalı olduğu kanaati var olan AKP iktidarı tarafından, Anayasa değişikliği ile çözülmeye girişilince, çözülmek şöyle dursun 'kördüğüm' haline gelerek Türk halkının gırtlağını sıkmaya başladı. Çözümü beklenen bir sorun iken ve çözülebilecek iken, iktidarın, kimilerine göre beceriksizliği, kimilerine göre ise kasıtlı tavrı yüzünden bir 'temel bela'ya dönüştü. Başka bir deyişle, dikenli olduğu için şikayetimize sebep oluşturan bir yol, 'takıyyeci AKP' tarafından mayınlandı.

Halk arasında bazılarının sıkıntısı yüzünden sorun oluşturan 'türban', AKP'nin fiili müdahalesiyle bir bölücülük ve bölünme unsuru haline dönüştü.
Türban. AKP'den önce bazı yurttaşlar için sıkıntı konusuydu. AKP'nin müdahalesiyle tüm halk için bir nifak konusu oldu.
AKP, türban konusunda ilk günden beri gerilim yaratıcı, karıştırıcı, tahrik edici bir talihsizlik sergiledi.

3 Kasım 2002 seçimlerinin arifesinde AKP'nin en önemli kurmaylarından biri olan Bülent Arınç şu sözü söyledi:

"Türban bizim namus meselemizdir."

Bu söylem, türban sorununun çözülebilirliğini büyük ölçüde güçleştirmiştir. Çünkü bu söylem, özellikle başı açık kadınlar camiasında "Bizim namus zaafımız mı var, bunu mu demek istiyorlar?" kaygısına yol açtı. Bu talihsiz beyanın sebep olduğu gerginlik ve tedirginlik devam ederken, Türk yargısının en önemli yüksek kurumların-dan biri olan Danıştay'da bir katliam işlendi ve bir büyük yargıcımız şehit edildi. Katil, dinci ekiplerdendi ve cinayetinin sebebini 'Danıştay'ın türbana karşı çıkışı' olarak ifade etti. Gerilim ve kaygı birkaç kat daha büyümüş oldu.
2008 yılına gelindiğinde, sorun Anayasa değişikliği ile çözülmek istendi. AKP'nin bu süreçte sergilediği talihsizlikler, eskilerinden hiç de geri kalmamıştır. Bizzat Başbakan, İspanya'da verdiği demeçte 'Türban siyasal simge olsa ne yazar! Simge ise simge!" diyerek meydan okudu. Gerilim ve tedirginlik doruğa çıktı.
AKP kurmayları gerilim ve tedirginliği tırmandırmayı sürdürdüler. 6 Mart 2008 tarihli gazetelerde AKP'nin en önemli kurmaylarından biri ve RT Erdoğan'ın baş danışmanı olan Cüneyt Zapsu, türban konusunu Türk siyaset ve medya tarihinde görülmemiş bir üslupla değerlendirdi.

Şunu söyledi:

"Başörtüsünü çıkar demek donunu çıkar demekten farksızdır."
(Hürriyet, 6 Mart 2008)

Bu söz, özellikle başı açık Müslüman-Türk hanımları camiasınca "Yani biz donsuz mu sayılıyoruz?" kaygısına yol açtı.
Kısacası, AKP, ilk gününden itibaren türban meselesini bir tahrik ve kaygı unsuru olarak öne çıkarmış; konuya hep bu üslup ve zihniyetle yaklaşmıştır. Bu yaklaşım, türban konusunu, tam da 'çözülmesi beklenen bir zamanda' çok kahırlı bir nifak unsuru haline getirerek "Türk milletinin bağrına bir hançer gibi sapladı." (Tabir Ertuğrul Özkök'ündür.)
AKP, türban meselesinin kanlı bir geçmişi olduğunu unutmadan hareket etmeli ve bu geçmişin acılı izlerini silen bir siyasetle bir kardeşlik ve sezgi zemini oluşturduktan sonra çözüme geçmeliydi. Ne yazık ki, AKP bunun tam tersini yaptı. Bizzat AKP'nin başı olan kişi, İspanya'da verdiği 'Türban demeci' ile yangına müthiş bir benzin döktü.

Yıllardan beri, başlarını siyasal bir simge olsun diye değil, saf inanç kaygılarıyla örttüklerini söyleyen 'Türban mağdurları'nı yalancı ilan edercesine şöyle haykırdı:

"Türban siyasal simge imiş. Simge ise simge. Siyasal simge olsa ne çıkar!"

Ve ip, işte orada koptu. RT Erdoğan'ın bu tarihi ve talih-siz demeci, türban meselesinin çözümünün:

1. AKP ve ona eşlik edenlerce,
2. Anayasa değişikliği ile,
3. Türbanın dinin kesin emri, namus ve iffet meselesi olduğunu iddia ederek dine yalan söyletenlerce çözüle-meyeceğini kesin bir biçimde ortaya koymuştur.

Çözüm için çok şaşırtıcı teklifler telaffuz edilmeye baş-landı. Örneğin, İmam-Hatip menşeli iki yazar, Ahmet Hakan Coşkun (Hürriyet) ve Sevim Gözay (CNN Türk) 'Türban sorununun çözümü için İmam-Hatip Okulları'nın kapatılması gerektiğini savundular.
(Vatan gazetesi, 17 Şubat 2008)

Allah ile aldatanlar, İslam'ın düşmanları olan Batılı emperyalistlerin de oyununa gelerek baş örtme meselesini veya türbanı bir nifak (bölünüp parçalanma) aracı halinde Türk milletinin adeta gırtlağına tıkadılar. Bir hançere dönüştürerek halkın bağrına sapladılar. Tarih önündeki görünen müsebbipler ise iktidar partisi olan AKP ile, TBMM'ye girdiği günden beri ona koltuk değneği (tabir halkındır) olan MHP'dir.
Türbanın bu şekilde dayatılmasının, sonra da demin değindiğimiz 'nifak yöntemi' ile çözülmeye çalışılma-sının temelinde Allah rızası ve din değil, siyasal çıkar ile erkek hegemonyasını tehlikeye atmama kaygısı vardır.

Haçlı siyaset kurtları böyle bir kabulün bugünkü insanlık tarafından yaşatılması ve yürütülmesinin insan yaradılışını zorlayacağını bilmektedirler. Bu zorlamayı bir 'öz-gürlük' ve 'bireysel serbestlik' gibi yutturarak Müslüman kitlelerin akılcı kesimleriyle duygusal-tabucu kesimlerini karşı karşıya getirmekte, Müslüman ülkeleri istikrarsızlaştırmakta, İslam'ı çirkin gösterme oyunlarına da güçlü bir kanıt bulmaktadırlar. Özellikle Cumhuriyet Türkiyesi'ne bu yolla yaptıkları kötülük kelimelerle izah edilemeyecek kadar büyüktür.

Alpaslan Türkeş'in yakın danışmanı İlham Gencer'in şu sözleri bu konuda derin bir hakikatin ifadesi olarak kabul edilmelidir:

"Türban, emperyalist şeytanın en son ve çok tehlikeli bir oyunudur. Buna kimse, hiçbir siyasal parti alet olmamalıydı. Daha önce Türk-Kürt, Alevi-Sünni diye bu ülkeyi böldüler. Şimdi de türbanla bölüyorlar."
(Hürriyet gazetesi, 12 Şubat 2008)

AKP'nin 'nifak yöntemiyle çözüm' tavrı, Türkiye'nin dört bir yanında istisnasız her kesimde çok derin kaygılar yarattı. Birkaç örnek verelim:

İlber Ortaylı: Türkiye'nin küresel düzeyde bilim adam-larından biri olan Ortaylı, ilk kez siyasal sayılabilecek bir açıklamayı bu türban konusunda yaptı ve şunu dedi:
"Bu türban düzenlemesi Türkiye'yi iç savaşa götürür." (Gila Benmayor'un 'İlber Ortaylının Söylediklerine Kulak Verelim' başlıklı yazısı, Hürriyet gazetesi, 12 Şubat 2008)

Oktay Ekşi, türbanın anayasa ile düzenlenmesini değerlendiren yazılarından birinde özetle şöyle diyor:

"Beş yılı aşkın süredir dokunmadığı türban meselesine 16 Ocak 2008 günü cepheden girerek üç haftayı aşkın süredir kamuoyunu bu konuya kilitleyen Başbakan Tay-yip Erdoğan'ın Türkiye'yi nereye getirdiğine hiç dikkat ediyor musunuz? Türkiye daha öncekilerle kıyaslanamayacak kadar ciddi ve derin bir bölünme sürecine girdi. Herkes görüyor ki türban, buz dağının ucudur. Asıl yapılacaklar geride beklemektedir. Nitekim Başbakan Tayyip Erdoğan zamansız bulup kızsa da kendi dünyasından gelen öteki sesler gerçek niyeti ifşa ediyor."
"Konya AKP Milletvekili Hüsnü Tuna'nın, Hedefimiz, kamu hizmeti veren personelde de böyle bir yasağın olmamasıdır' şeklindeki sözü, AKP Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin'in -sonradan tevil etmeye kalksa da- 28 Ocak 2008 günü, 'Kamuda çalışanların türban takması konusunu bugünden konuşmak yanlış olur. Çünkü konjonktür uygun değil' diye verdiği müjde (!?), AKP'li İsparta Belediye Başkanı Hasan Balaman'ın 'Hedefimiz kamu hizmeti veren personelde de böyle bir yasağın olmamasıdır' şeklindeki sözleri neyi ifade ediyor?"
"Görüldüğü gibi Tayyip Erdoğan'a yakın çevreler artık 'memur da, ilk ve orta öğretim öğrencileri de kapansın' türü istekleri pervasızca dile getiriyorlar."
"Tüm bunlar Türkiye düşmanlarının ellerini ovuşturarak keyifle izledikleri bir süreç başlattı. Daha önceki bölünmelerle kıyaslanmayacak kadar ciddi bir süreç bu. Çünkü içinde dine ilişkin değerlerin siyasi amaçla kullanıldığı gerçeği var."
"Sağ-sol çatışması, o dönemin konjonktürüne göre yükselir de kaybolur da. Maddi çıkarlara ilişkin bölünmeler, dengeler değişince uçar gider. Ama içine dinin girdiği bölünme kuşaklar boyu kapanmayan yaralar açar. Nitekim üniversitelerdeki öğretim üyeleri bölündüler. Hukuk dünyamızdan, bölündüğünü ortaya koyan sesler geliyor. Yüksek Öğretim Kurulu daha şimdiden kamplara ayrıldı bile." (Hürriyet, 9 Şubat 2008)

Yalçın Bayer, kaygısını şöyle dile getiriyor:

"Ortaya şu soru çıkıyor; Allah korkusu mu, erkek korkusu mu?"

"Daha şimdiden yaşanmaya başlanan bu tablo karşısında türbanı sorgulamak zamanının geldiği ortaya çıkıyor. Bir tespit yapmak gerekiyorsa, türban toplumsal hayatta hiçbir zaman sorgulanmadı."
"1984'ten beri PKK gerçeği ile karşı karşıya; ama bir iç çatışma yaşanmadı. PKK, ülkeyi bölmeyi başaramadı; ama 'din' böyle bir bölünmeye neden olursa bir daha bir araya gelmek çok zor olabilir." (Hürriyet, 9 Şubat 2008)

Yalçın Bayer, 10 Şubat 2008 tarihli yazısında a şu önemli gerçeğin altını çiziyor:

"Bugün türbanı simge yapanların arkasında emperyalist ABD ve AB var. Açıkça destekliyorlar. Ama unutmasınlar ki onların hiçbir zaferi yok. Yenilgiye mahkumlar."

Rahmi Turan'ın kaygısı ve uyarısı şöyle:

"70 milyonluk Türkiye ikiye bölünmüş durumda. Aslında Başbakan Erdoğan'ın, onun yardımcılığını yapan Devlet Bahçeli'nin türban sorununu gerçekten çözmek istediklerinden emin değilim. Daha girift, daha içinden çıkılmaz bir hale getirdiler. Yalnız üniversitede serbest bırakılacağı söylenen türban, ileride Türkiye'nin sırtında kocaman bir kambur oluşturacak, bundan kurtulmak için mutlaka bir cerrahi müdahale gerekecek."

"Hedefleri yalnız üniversitede değil, kamuda türban! AKP Konya Milletvekili Hüsnü Tuna, bunu açıkça dile getirdi zaten. "Üniversitelerde kılık serbest olursa kamu hizmetinde yasak devam eder mi?" sorusuna verdiği cevap çok net:

'İnşallah, hedefimiz kamu hizmeti veren personele de böyle bir yasağın olmamasıdır. Zamanı gelince bunlar da gündeme gelecektir.'' Demek ki, zamanını bekliyorlar?
"AKP ve onun destekçisi MHP, doğrudan düzenlemelerle laiklik ilkesini delmeye, yıpratıp yıkmaya çalışıyor. Laik rejimi içine sindiremedikleri açıkça belli.

"Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu uyarıyor:

"Bu gidiş hayırlı bir gidiş değildir. Bu gidiş, dinci bir dikta rejimine gidiştir. Bunu önlemek, her Türk yurttaşının vazgeçilmez görevi olmalıdır."
(Hürriyet, 10 Şubat 2008)

Serpil Yılmaz, 'Ülke Bölünüyor' başlıklı yazısında, bir bilim ve iş adamı olan Prof. Dr. Güntekin Koksal'ın Başbakan'a hitaben yazdığı açık mektubu yayınladı.

O mektupta uyarı yapan şu cümleler de var:

"Sayın Başbakan! Ülke bölünüyor. Biz ve onlar diyorsunuz. Bu ne demek? Tarihimizde hiçbir başbakan halka böyle hitap etmemiştir. Kendinize hakim olun."
(Milliyet, 17 Şubat 2008)

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, dindarlığıyla bilinen, yanılmıyorsam eşinin başı da örtülü olan bir iş adamımız.

Türban konusunun Anayasa'da düzenlenmesinden duyduğu kaygıyı şöyle dile getiriyor:

"Anayasa moda dergisine benzerse bunun sonu iyi olmaz. Burada iş siyasete düşüyor. Siyasetçiler toplumsal uzlaşmayı sağlamak zorundalar. Eğer bir kaygı varsa o kaygıyı gidermek lazım. Kamplaşarak bir yere gidemeyiz."
(Hürriyet, 8 Şubat 2008)

Ertuğrul Özkök, gazete okuyan hemen herkes bilir ki, AKP iktidarına çok büyük destek veren bir gazeteci-yazar ve basın yönetmenidir. Buna rağmen türban konusundaki bozgun yaratıcı tavır üzerine adeta vücut kimyası değişti ve en sarsıcı uyarıları peş peşe sıraladı. 1 Şubattan 28 Şubata kadar yazdığı yazıların neredeyse tamamı bu konuya ilişkindir. O yazıların çok sarsıcılarını, kısmen özetleyerek buraya almayı tarihe not düşmek açısından son derece anlamlı buluyoruz.

İşte Ertuğrul Özkök'ün birer ibret tablosu olan 'Türban yazıları' serisi:

1 Şubat 2008:

"Gerekli uzlaşmayı sağlamadan, çevre tertibatını almadan, kurumlar arasında mutabakatı sağlamadan, anayasacılarla, hukukçularla konuşmadan ve en önemlisi bunları halka açık güvencelerle izah etmeden bu işe kalkışmayın."

2 Şubat 2008:

"Ne yazık ki, türban meselesi artık din istismarı olmaktan çıkıp, daha da kötüsü, bir 'din istismarı yarışına' dönüşmüştür. 'masum bir genç kız talebi' noktasını çoktan geçmiştir. Bilerek, taammüden geçirilmiştir."

"Siyasiler türbanı sömüre sömüre paçavraya çevirmiş ve siyaset meydanının ortasına fırlatıp atmışlardır. Sonunda iş, türban takan genç kızları üniversiteye sokmaktan çıkıp, üniversiteye türban giydirmeye dönüşmüştür. Artık toplumsal bir sorunu çözmüyor, içimizdeki inadı hayata geçirmeye çalışıyoruz. Şu hale bakın. AKP ve MHP milletvekilleri bir nevi "Davadan döneni vurun" psikozuna girmişler. 'Dava antları' içiliyor. Bir adım sonrası silah üzerine yemin etmek. Neden? Çünkü dini istismar yarışı başlamış. Herkes birbirini kolluyor. Kimse geride kalmak istemiyor."
"Sorun mu çözüyoruz, yoksa rövanş mı alıyoruz? Bünyesinde tek kadın bulunmayan Anayasa Komisyonlarından, ittifak andı içen komiteler, türbanlı kızlardan oluşan bir işgal ordusu yaratır gibi davranıyorlar. Hani bu sorunu uzlaşarak çözecektik? CHP'nin önüne, rektörlerin önüne, halkın önüne, korkusu olan insanların önüne uzlaşmacı bir çözüm getirdiniz de bunu konuşmayan mı oldu?"
"MHP de 'Ben türban kozunu senin elinden alacağım' diye topa daldı. Olan Türkiye'nin huzuruna oldu. Buyrun hepinize hayırlı olsun. Gazanız da mübarek olsun. Yakında üniversitenin çenesini bağlamış olacaksınız."

5 Şubat 2008:

"Yarış başladı. Ne diyor MHP'nin önde gelenleri: 'Türban AKP'nin elinde siyasi kozdu. Onu elinden alacağız.' Peki, onu alacaksınız, ya ondan sonraki? Yani, 'ilkokulda, ortaokulda, lisede türban serbestliği?' Ne diyecek günü gelince, 'Onu da elinden alacağız'. Eee, devlet daireleri? Elbette, zamanı gelince onu da alacağız."
"Önümüzdeki seçimin startı şimdiden verildi. Bu yarış din istismarı ile milliyetçilik istismarı şeklinde olacak. Geçen seçimin konusu "dindar cumhurbaşkanıydı", bu seçimin konusu da, 'ınüslüman ilkokul önlüğü', 'dindar memur' olacaktır. O kızları, 'kutsal türban taburlarına' çevirip fetih ruhuyla üniversiteye sokmaya çalışan siyasetçilerin ve onların pervanelerinin antidemokrat zorlamalarını kabul edemiyorum."
"Görüyorum ki, amaçları türbanlı kızların üniversiteye girmesini sağlamak değil. Asıl arzuları, rövanş almak, laiklerin kafasını duvara çarpa çarpa türbanlıları üniversiteye sokmak. Yani üniversite kapısından kızlar girmeyecek; onları kullanan hoyrat erkeklerin egoları, intikam duyguları içeri sokulacak. Şimdi yanlarına, Diyarbakır'ı kaybetme telaşına düşen DTP'yi de aldılar. Üniversite surlarına doğru savaş nizamında rap rap yürüyorlar."

6 Şubat 2008:

"İş iyi niyete kalsa, altında başka arzular, megali idealar, tarihe geçme ihtirasları olmasa, emin olunuz türban sorunu üç günde çözülür. Üstelik öyle kanuna falan da ihtiyaç kalmaz. Yapmanız gereken tek şey, iyi niyetinizi ve uzlaşma arzunuzu samimiyetle ortaya koymaktır. Bir de bu din meselesini daha ileriye götürmeyeceğiniz konusunda vereceğiniz güvence."
"Bülent Ecevit yüzde 42 oyla başbakan bile olamamıştı. Hitler ise yüzde 33 oyla insanlık tarihinin en acımasız diktatörü oldu. Bir siyasetçi arkasındaki çoğunluğun hesabını yaparken, demokrasinin bu matematiğini de dikkate almalı. Ortada derin, toplumu bölen böyle büyük bir sorun varsa, onu sadece arkanızdaki çoğunluğa dayanarak değil, bütün ülkenin ruh sağlığını dikkate alarak çözmeye çalışmalısınız."

7 Şubat 2008:

"Türban sorununun çözümünde ilerlemek için, önce türbanın etrafındaki sahtekarlıkları, yanlışlıkları temizlemek lazım. Mesela, 'türbana izin verildiği zaman, üniversitenin özgürleşeceği' tezine sarılan aydınlar. Sanki dünyada türban serbestisi olduğu için akademik seviyesi, özgürlüğü, saygınlığı artmış bir tek İslam ülkesi varmış gibi, bu palavrayı bize yutturmaya çalışıyorlar."
"Bir de türbanı demokrasiye çıpa olarak takmaya çalışanlar. Yani bunu 'temel bir demokratik hak' olarak satmaya kalkanlar. Gırtlağına kadar 'biat kültürüne' batıp da, bize demokrasicilik oynayanlar. İşte öyleleri türbanı bana demokratik bir hak olarak sunmaya kalkınca, güleyim mi ağlayayım mı karar veremiyorum. İster istemez, üç beş köşe yazısına bile tahammül edemeyen bir kültürün, üniversiteye kapağı attıktan sonra başı açık insanlara nasıl tahammül edeceğini düşünüyorum. Kabuslar görüyorum."
"Bu sorunu ancak samimi insanlar çözebilir ve ben kimsenin buna itiraz edeceğini de sanmıyorum."

8 Şubat 2008:

"Büyük yalanlar tek tek ortaya çıkıyor. Neydi? Zavallı kızlar, türbana izin verilmediği için okullara gidemiyor, değil mi?"
"Buyurun Radikal Gazetesi'nin dünkü manşeti. Bilimsel yeteneğinden hiç kuşku duyulmayacak iki öğretim üyesinin araştırmasının sonuçları. Okula gitmeyen kızlar üzerinde yapılan araştırmanın ortaya koyduğu gerçek. Bu kızların sadece ve sadece yüzdel'i türban yüzünden okumaya gidemiyor."

"Soruyorum: AKP'nin türban militanları ve onun destekçileri bugüne kadar kızını okula göndermeyen o babaya ne söyledi? Hiçbir şey. Çünkü o 'çekirdek kadronun' neferlerinden biri. Ona 'Çocuğunu okula gönder' demek yerine, sonu rejime kadar gidecek bir yola giriyorsunuz."
"Bir başka büyük yalan da 'Türkiye'nin ilk sivil anayasasını yapıyoruz' iddiası."

"Ne yazık ki o şans kaçtı. Çünkü, cumhuriyetin sınırlarına dayanan böyle bir zihniyetle işe başlayanların sivil anayasa yapmaları mümkün değildir. Çünkü bu kadar kötü bir niyetle sivil anayasa yapılamaz. 1982 Anayasasını askerler yapmıştı. Bunu ise Milli Görüşçüler yapacak. Aralarında ne fark olacak ki?"
"Sonunda yaptıkları anayasa, şahsi bir ihtirasın, bir cemaatin arzusunun ve rövanş duygusunun anayasası olacaktır. İsterse dünyanın en iyi anayasası olsun ne fark eder?
"Bu zihniyetle yapılacak anayasa, benim gözümde bir dernek tüzüğünden farklı olmayacaktır. Dedim ya, anayasa kadar onu önünüze getiren zihniyet de önemli. Şimdi görüyorum ki, o niyet iyi bir niyet değil."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TURBANIN ALLAH İLE ALDATMA ARACI YAPILMASI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 11 Ara 2010, 00:10

13 Şubat 2008:

"Başbakan'ın konuşmasını dikkatle izledim. Ben kontrolden çıkmış öfkelerden korkarım. En büyük hatalar o ruh halinde yapılır. Tabii en büyük mantık hataları da... Başbakan ilk döneminde birkaç defa yine buna benzer çıkışlar yapmış, aba altından sopa göstermişti. 'Hortumlarını keseceğiz, hortumcuları açıklayacağız' gibi sözler söylemişti. Aradan neredeyse dört yıl geçti, hala kamuoyuna onların kim olduğunu söylemedi. Oysa bütün bilgiler elinde. 2002 yılından bu yana hangi medya grubu ne kadar büyümüş, hangi ihale kime verilmiş? Bir başbakana yakışan, bildiği ne varsa gereğini yapmasıdır."
"Başbakan, demokrasiyi sadece çoğunluktan ibaret bir İstediğimi yaparım' rejimi olarak görüyor. Çoğunluk her istediğini yapabilecekse, parlamentoda muhalefete, basında eleştiriye ne gerek var? Demokrasinin çoğunluk zorbalığına dönüşebileceğine bugün dünden daha çok inanıyorum."

14 Şubat 2008:

'Kürsüde Başbakan konuşuyor. 'Beyaz gömleklerden' söz ediyor. Yani kefenlerden, idam gömleklerinden. Aşağıda Bülent Arınç ağlıyor. Başka bazı milletvekillerinin gözleri yaşarmış. Sahneye baksanız, sanki cihat kararı almıyor. Bir şehadet psikolojisi bütün sıralara yayılmış. İnsan irkiliyor. Nedir bütün bunlar?
"Başbakan savaş haleti ruhiyesine girmiş, cesaret gösterileri yapıyor. Bu ülkenin tek cesur insanı o.

Aklına şu soru da gelmiyor:

Ya yarın bir gün ona kızan başkaları da beyaz gömleklerini giymeye kalkışırsa ne olur? Ağlayan, gözyaşlarıyla Başbakanı dolduruşa getiren insanlar da bunu hiç düşünmüyor."
"Ben bir Başbakan'ın, 'beyaz gömlek giyme psikolojisine' girmesinden çok korkarım. O ruh hali iyi bir şey değildir.

Ama itiraf edeyim, en az onun kadar başka bir tehlikeden de korkarım:

Bir Başbakan'ın 'kara gömlek giymesinden.' Çünkü "çoğunluk tek iradedir" diyen bir zihniyet, insanı yavaş yavaş o gömleklerin asılı olduğu gardroba götürür. Önce, 'İstediğim kanunu çıkarırım' dersiniz. Sonra, 'İstediğimi sustururum'a gelirsiniz. Sonra "Kendimden başka kimse konuşamaz" spiraline girersiniz."

"Bu öfke niye? Başbakan'a şunu söylemek isterim:

Geçmişte bu beyaz gömlek edebiyatı benim de içimi gıcıklardı. Yaştan mı nedir, artık sadece irkiltiyor. Beyaz gömlek sıkıntısını bu ülkenin gazetecileri de çok iyi bilir. Meslek tarihinin duvarları, öldürülmüş gazetecilerin anılarıyla doludur. O nedenle diyorum ki, beyaz gömlek meselesini bir kenara bırakıp, önce kara gömlek meselesini tartışalım. Çünkü yakın ve açık tehlike odur. Çünkü kara gömlek, sadece askeri darbeyle gelmez. Hatta çoğunluğa tapan siviller tarafından getirilir. Kara gömlek sorununu çözüp, itiraz kültürünü içimize sindirebilirsek, bütün beyaz gömlekler çöpe gider. Benim türbandan çıkardığım demokratik edep ve adap dersi budur."
'Türban konusu akıl almaz bir hesap ve hoyratlıkla, bir hançer gibi Türk toplumunun bağrına saplanmıştır. Onu oradan çıkarmak sanıldığı kadar kolay olmayacak."

"Artık şuna kesinlikle inanıyorum:

Siyasiler türban sorununu çözemez. O 'hasat toplamak' sözü var ya, o da hepimizin bağrına bıçak gibi saplanmıştır. Bu ülkeyi seviyorsak, ilk işimiz, türban sorununu 'siyasal hasat' meselesi olarak görenlerin elinden almak olmalı.

İkinci adım şu:

Devlet dairelerinin, Meclis çatısının, ilk ve ortaöğretimin kapılarını ister siyasi, ister dini simge olarak türbana kesinlikle ve sonsuza kadar kapatacak bir sosyal mutabakatı kurmalıyız."
"Gelelim Başbakan'a ve onun 'Biz yüzde 73'üz, siz yüzde 27' hesabına. Türban sorunu bu basit matematikle çözülemez, çözülmemelidir. Türbanı isteyenler yüzde 73, ötekiler azınlıkta olduğuna göre bu iş çözülmüştür hesabı tutmaz. O zaman aynı mantıkla öteki sorunları da çözmeye devam edelim. Kürtler azınlıkta olduğuna göre, Türkler istediğini yapabilir. Aleviler azınlıkta olduğuna göre, Sünniler istediğini yapabilir. Bugünün demokrasisinde böyle basit bir matematik çoğunluk hoyratlığı yok."
"Türbanı, 'hasat mevsiminin' heyecanı ile kendinden geçmiş siyasetçilerin elinden alma zamanı geldi."

16 Şubat 2008:

"Yüzde 46.5 zaferinden sonra ilk tayin, YÖK Başkanı. Bu arkadaş işe neyle başladı? 'Ben türban sorununu çözeceğim' beyanatıyla. Sorunu bırakın çözmeyi, daha çözümsüz hale getirdi. Yani yeni başkan işe 'arızalı' başladı. Her yeni gelen daha koltuğuna oturmadan, ilk işlerinin imam hatiplerin katsayı meselesini halletmek olduğunu gözümüze sokuyor. Türban marazası yetmiyormuş gibi, başımıza bir de imam hatip meselesi sarılacağı şimdiden belli."

19 Şubat 2008:

"Başbakan'ın son günlerde yaptığı konuşmalardan ve ona koşulsuz destek veren köşe yazarlarından anladığım kadarıyla en çok kızdıkları şey, oylamanın ertesi gününde Hürriyetin verdiği '411 el kaosa kalktı' manşeti olmuş. Nitekim el kaldıranlardan biri, o manşeti kendi terbiyesine uygun bir ifadeyle 'salyalı manşet' olarak nitelemiş. Herhalde ağzındakilerden bir bölümü bulaştığı için öyle görmüştür diye düşündüm."

"Bugün hala o manşetin arkasında duruyorum. Başbakan her şeyi 'kendimleştiriyor', en küçük eleştiriyi hemen şahsileştiriyor. 'Başı açık kardeşlerimizin güvencesi de benim' deyince herkesin güvenmesini bekliyor. Niye güvensinler? Cumhurbaşkanı'nı uzlaşmayla seçeceğiz deyip, yüzde 46.5'i görünce bundan vazgeçmediniz mi? Türbanı uzlaşmayla çözeceğinizi söyleyip, sonra olup bittiye getirmeye kalkmadınız mı? Ek 17'nci madde konusunda, bir protokolün altına imza atıp, sonra onu buzdolabına koymadınız mı? Bütün bunlar daha dün yaşandığına göre, şahsi güvencelerin bir anlamı olamaz. Demokrasi şahsi değil, kurumsal güvencelerin rejimidir."

"Bu devirde kimse padişah değil.' Ne seçilmiş başbakanlar, ne seçilmiş krallar, ne medya, ne ordu, ne muhalefet, ne de sivil toplum örgütleri. Bu devirde tek padişah var. O da, demokrasinin vazgeçilmez kurumlarının karşılıklı dengesi ve kontrolü."
"Türban sorununun ele alınışındaki hoyratlık her şeyi berbat etti. Böyle bir sosyal harabe üzerine kimse zafer bayrağı çekemez. Toplum hezimete uğruyor, farkında değiller. Bu aynı zamanda parmak hesabı demokrasisinin hezimetidir. Bu hezimete de, kaldırdıkları parmakla, türbanı zafer bayrağına çevirmek isteyenler yol açmıştır."

27 Şubat 2008:

"Türbanla ilgili Anayasa değişikliğinin Meclis ten geçtiği günün ertesi sabah Hürriyet şu manşetle çıkmıştı: '411 el kaosa kalktı.'
"Başbakan ve AKP'nin önde gelenleri bu manşete çok sinirlenmiş."
"Keşke Rifat Hisarcıklıoğlu'nun girişimi başarılı olsa ve türban sorunu, iki partinin 'hasat' zihniyetinden kurtulup, toplumun tamamının çözümü olarak önümüze konsa. Böyle bir çözüm mümkündü. Üniversitede türbana izin verirken, ilköğretim ve lisede, TBMM çatısı altında ve devlet dairelerinde türbanı kesinlikle yasaklayacak bir uzlaşmaya imza atılabilirdi. Ne yazık ki insanların ciddi bir güven sorunu var. Bu uzlaşma, öyle Başbakan'ın, Cumhurbaşkanının şifahi sözleri ile sağlanacak bir şey değil. Kurumsal güvenceler, yazılı teminatlar gerekir. Bugüne kadar hükümet kanadından ikna edici samimi güvenceler gelmedi."
Ertuğrul Özkök'ün sözünü ettiği ve Hürriyet'in manşetlediği kaosun elle tutulur göstergeleri de var.

5 Mart tarihli Hürriyet şu haberi verdi:

"Hemşire oldular ama erkek eli sıkmadılar: Kayışdağı'ndaki Darülaceze Müdürlüğü'nde, 8 ay boyunca bakım hemşiresi ve bakım görevlisi eğitimi alan 50 kişi dün törenle belgelerini aldılar. AB ülkelerinde çalışma hakkı da kazanan kadın kursiyerlerin büyük çoğunluğu türbanlıydı ve sertifikalarını aldıkları erkeklerle tokalaşmadılar. Bu görüntü, erkek eli sıkmayan kadın bakıcıların, erkek hastalara nasıl bakacağı sorusunu akla getirdi..."

İşte esas kaos bu. Anlaşılan, "Başımı örterek okumak istiyorum"un arkası böyle gelecek:

"Erkek kadavrada çalışmam, laboratuarda pardesümü çıkaramam, çünkü vücut batlarım belirginleşiyor, günaha girerim" vs. Sonu gelmeyecek. Hele hele birileri bunun sonunun gelmemesini istiyorsa -ki işiyor- sonu gelmez bunun. Milletin, türbana serbestlik söylemini Cumhuriyet'e tuzak olarak algılanmasının arka planında bu kaygı var. Haklı bir kaygıdır bu. Bazı kızlarımızın üniversiteye başlarını örterek gitmelerinin yasaklanmasından tek Allah kulunun memnuniyeti yok. Mesele, o kapının aralanmasıyla akın edecek kaos, dayatma ve taleplerin ortaya çıkaracağı manzara.
Yani, türban diye anılan meselenin çözümü, yasa çıkarmakta veya anayasayı değiştirmekte değil, dine yalan söyletme ile yürütülen tahribin durdurulmasında yatıyor. Yaranın enfeksiyon noktası burada. Öteki tedbirler enfeksiyon noktasına ilişmek yerine varanın üzerine pomat sürerek halkı aldatmaktan ibaret.
Sorun, bir metre kumaş sorunu değil. Üniversiteye başörtüyle girmek meselesi hiç değil.

Mertçe konuşalım:

Enfeksiyon noktasına parmak basacak mıyız, basmayacak mıyız? Buna cevap verelim.

Yılmaz Özdil, türban meselesini anayasayla düzenleme garabeti sergileyen ve bunu, 'Dini duyarlılıkla' açıklamaya kalkan AKP iktidarına şunları sorarak bir uyarı yapıyor:

"Deniyor ki, "Araplaşıyor muyuz?" Hayır. Araplara haksızlık etmeyelim. Mesela, Ürdün Kraliçesi Raina. Kuveyt doğumlu, Filistinli. Başı açık mı? Açık. Suriye first ladysi Esma, sarışın. Açık. Mısır first lady'si Suzan Mübarek? Açık. Fas Kraliçesi Laila Salma? Açık. Kızıl saçları var. Cezayir first lady'si Emel Triki? Açık. Libya Lideri Kaddafi'nin top modelleri kıskandıran doktor kızı Ayşe, saçlarını sarıya boyattı. Eskiden siyahtı. Tunus first lady'si Leyla bin Ali? Açık."

"Hatta, Tunus Cumhurbaşkanının oğlu Muhammed Ali Mabrouk, gizlice İstanbul'a geldi, Reina'ya bir sarışınla girerken yakalandı, tam "Çapkınlığa geldi" demeye hazırlanıyordu ki, meğer eşiymiş."
"Ya, Katar? Cumhurbaşkanı oradaydı iki üç gün önce. Katar Emiri'nin eşi Sheikha Mozah binti Nasır el Missned, 'Hello' dergisinden fırlamış gibiydi... Sophia Loren'in gençliğine çok benziyor. Sanırım o nedenle Sophia Loren tarzı, saçlarını açıkta bırakan tülbent benzeri bir şey takıyor. Saçları kahverengi, uzun, beline kadar iniyor. Saddam'ın ilk eşi Sacide, açık. İkinci eşi Samira, açık. Kızları Rana, Raghad, Hala, açık. Gelinleri de. Rahmetli Arafat'ın eşi? Süha Arafat, açık."

"Birleşik Arap Emirlikleri Başbakanı ve Dubai Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Raşid el Maktum'un eşi? Ürdün eski Kralı Hüseyin'in üçüncü eşinden, en büyük kızı. Bu nedenle, hem Dubai Prensesi, hem de Ürdün Prensesi. Sporcu, binici. Üstelik, öyle böyle sporcu değil. 2000 yılında Avustralya Sydney'de yapılan olimpiyatlara Birleşik Arap Emirlikleri adına katılan milli sporcu. Kadın haklarının ateşli savunucusu. Arap kızlarının umudu, Prenses Haya. Açık."
"Anlaşılan o ki, bunlarda imam hatip liseleri yok. Nasıl giyineceklerini bilmiyorlar!"
(Hürriyet, 10 Şubat 2008)

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş'tan gelen bir açıklama da düşündürücüdür. Türban sorununu çözme söylemiyle Türkiye'ye nasıl bir oyun oynandığını en iyi gösteren açıklamalardan biridir.

Dindarlığı, eşinin başının örtülü oluşuyla bilinen ve AKP'nin kurucularından biri olan, ancak 22 Temmuz 2007 seçimlerinde RT Erdoğan tarafından liste dışı bırakılan Yalçıntaş şöyle diyor:

"Türban sorunu ithal bir sorundur. Konu Türkiye'ye bir nifak gibi sokuldu. Nifak fitnedir. Fitne ise adanı öldürmekten daha kötü bir şeydir. Ankara yakınlarında yapılan gizli toplantıda, denizaşırı müttefiklerimizle Batılı gazeteciler, üst düzey subaylara ve ilgili devlet birimlerine brifing verdiler. Tuğgeneral Sami Karamı sır bana anlattı. Orada bir sualin cevabını verirken, İran'daki olaylara dikkat çekildi."
(Hürriyet, 10 Şubat 2008)

Haçlı stratejistler, Kur'an'ın emri olan örtünmeyi, Kur'ansal ruhundan uzaklaştırarak 'Bir tel saç görünürse yetmiş yıl yanarsın' Pavlus engizisyonu tehdidiyle, rahibe kıyafetine dönüştürerek ve başını örtmeyenleri 'İslam dışı' görme ve gösterme tehditleriyle yarattıkları kaos ve kavga yüzünden, hem kadınlarımıza kötülük ettiler hem de Türkiye'ye.

Özetleyelim:

Siyasal İslam'ın savunduğu tesettür, İslami hassasiyetlere değil, Hıristiyani hassasiyetlere uygundur ve bu şekliyle, bir Hıristiyanlaştırma temayülünün göstergesidir. Zaten bu gösterge, bunun yıllarca siyasal istismarını yapan AKP Genel Başkanı RT Erdoğan tarafından da dolaylı bir biçimde ifade edilmiştir. Erdoğan, İspanya'da verdiği ünlü demecinde, bugünkü türbanın bir siyasal simge olarak alınmasının kimseyi ilgilendirmediğini ifade ederek türban bayraktarlığı yapan siyasetlerin esas niyetini ve arka planını ortaya koymuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 2002-2015: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir