Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Takva Veya Dindarlığın Allah ile Aldatma Aracı Yapılması

Recep Tayip Erdoğan Müslümanlara Soykırım Yapan BOP Amerikan Projesinin Eşbaşkanı

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Takva Veya Dindarlığın Allah ile Aldatma Aracı Yapılması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Kas 2010, 04:21

TAKVA VEYA DİNDARLIĞIN ALLAH İLE ALDATMA ARACI YAPILMASI

Takva (dindarlık, daha dindar olmak) kavramını Kur'ansal mihverinden çıkarmanın iki ana tahribatı var:

1. Dinde ğulüvv (aşırılık, fanatizm): Parsa toplamak için başlayan 'daha dindar olmak' yarışının götüreceği yer budur.
2. Şiddet ve terör: Ğulüvvün yarattığı sahte dine uymayanlar giderek dinsizlikle itham edilir ve bu sahte dine karşı çıkanlar düşman caniler gibi görülür.

Özdemir İnce'nin araştırmasından öğreniyoruz ki, Fransa'daki dinci fanatikler mini etekli bir kızı yakmışlar. Jacgues Chirac tarafından kurulan Laiklik Komisyonunda üye olan Gaye Petek anlatıyor:

"Son bir yılda mahallelerde, sitelerde kızlara karşı yoğun baskılar ortaya çıktı. Gündelik hayat tarzı tehdit edilmeye başlandı. Bir genç kız, mini etekle dolaşıyor diye bir sitenin çöp odasında diri diri yakıldı. Bazı erkekler mahalle ve sitelerin Ali kıran, baş keseni olmaya ve işi, insanların nasıl yaşayacaklarına karar vermeye kadar vardırdılar. 20 yıldır gettolarda olup bitenler gizlendi."

Paris'te kardiyolog olarak çalışan Demir Fırat Onger şöyle diyor:

"Kadın bir hukukçu jüri üyesi seçildiğinde, ön görüşmeler sırasında başı açık geldiği mekana, duruşma sırasında başı burmalı olarak geliyor."
(Hürriyet, 20 Aralık 2003)

Toplumu dinamitleyen bir numaralı bozgun işte bu ayindir. İmam-Hatip savunuculuğu buna dayandırılmıştır. Kur'an kursu sektörü buna dayandırılmıştır. Hu sektörler ayaklarını sağlam bastıklarında bunun arkasında 'birinci sınıf Müslüman' olmamanın neden ve niçinleri gündeme getirilecek, yani "Neden daha iyi Müslüman değilsin?" sorgulaması başlayacaktır. Yıllardan beri, "Dinde ikrah yoktur ama bu ilke, dinin içindekiler İçin geçerli değildir" diye Kur'an dışı bir hezeyanı ha bire canlı tutmaları boşuna değildir. Onu canlı tutuyorlar, çünkü yakın bir gelecekte kullanacaklarını biliyorlar. Türbanda da aynı anlayış ve taktik geçerli olacağa benziyor. RT Erdoğan'ın İspanya'dan seslendirdiği "Türban siyasal simge olursa ne yazar, simge ise simge" mealindeki meydan okumasının startını verdiği süreç böyle bir süreçtir. Anlaşılan o ki, bütün mesele ayağını sağlam basmakta.

Alman Cumhurbaşkanı Johannes Rau şu sözü söylerken din adına dayatmanın acısını çeken bir tarihin çocuğu olarak konuşuyor:

"Kökten dincilik engellenmeli, tüm dinsel semboller yasaklanmalı"(Cumhuriyet, 13 Aralık 2003)

İbadeti saptıranları hayat, ahlaksızlık manzaraları sergileterek rezil etmiştir. Siyasal İslam'ın sahneye çıktığı günden beri, mesela Türkiye'de, en büyük ahlaksızlık, soygun ve talanların dosyaları siyasal İslamcı-dinci ekiplerin dosyaları oldu.

Hz. Peygamber diyor ki:

"Kişi, ahlakının güzelliği ile geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla geçirenlerin ulaşacakları derecelere kesinlikle ulaşabilir."
(Elbani; el-Ahadis esSahiha, 2/421-423, 503, 569)

Temel aldatma aracı olarak namaza dikkat çekmeliyiz. Türkiye'de, siyasal İslamcılığın devreye girdiği günden beri namaz artık bir meydan malzemesine döndürülmüş, bütün ruhaniyeti, erdiriciliği, saffet ve güzelliği yok edilmiştir. İslam tarihinin en kahırlı aldatma tabloları, namaz kullanılarak yaratılmıştır. Namaz bugün hala insanları aldatmanın temel araçlarından biri olarak insafsız ve acımasız bir biçimde işletilmektedir. Kur'an, dinde riyakarlık konusunu işlerken örnek olarak namazı öne çıkarmaktadır. Hz. Peygamber de aynı yolu izlemiştir. Çünkü takvanın saptırılmasında Allah ile aldatma aracı olarak namazdan daha rahat kullanılacak bir araç yoktur. Bu konunun temel Kur'ansal dayanağı Maun Suresi'dir.

Şöyle diyor:

"Gördün mü o, dini yalan sayanı? İşte odur yetimi itip kakan. Yoksulu doyurmayı özendirmez o. Yay haline o namaz kılanların/dua edenlerin ki, namazlarından/ dualarından gaflet içindedir onlar! Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar. Ve onlar, kamu hakkına/yardıma/zekata/iyiliğe engel olurlar." Bu sureden anlaşılmaktadır ki, kamu hak ve imkanlarına musallat olan, yoksulu yetimi horlayan yani sosyal devleti işlemez hale sokan, sonra da bunlar olmamış gibi pişkin pişkin namaz kılan insanlar dini yalan saymış olurlar ve kıldıkları namaz onlara lanet ve cehennemden (veylden) başka bir şey kazandırmaz. Takvanın Allah ile aldatma aracı yapılmasıyla oynanan şeytani oyun çok tehlikeli ve kurumsaldır. İslam dünyasını, o arada ülkemizi perişan eden kahırların başında bu oyun gelmektedir. Bu oyun, takvanın insanlar arasında bir değer ve üstünlük ölçüsü olduğu yolunda Kur'an dışı bir anlayışın kabul ettirilmesinden ibarettir.

Bu Kur'an dışı tahrip oyunu, 2000'li yılların Türkiyesinde hem de TBMM çatısı altında şu Kur'an ve akıl dışı talebin gündem yapılmasına yol açmıştır:

"Millet, dindar cumhurbaşkanı istiyor." Millet böyle bir şey istemişse bu vahimdir, eğer istememiş de birileri onun adına avukatlıkla söz söylüyorsa bu daha vahimdir. Ama sonuç her hal ve şartta vahimdir. Çünkü millet ve din adına vicdansızca yalan söylenerek ülke atlatılıyor, dinin kredileri kullanılarak siyasal çıkar sağlanıyor. Din adına dinsizlik yapılıyor. Kur'an'ın insanlık tarihinde yaptığı en büyük devrimlerden biri, belki de birincisi, takvanın, insanlar arasında bir değer ve üstünlük ölçüsü olmaktan çıkarılmasıdır. Kur'an'ın bu en büyük devriminin üstü, din çıkarcılığı tarafından sistemli ve ısrarlı bir biçimde örtülmüştür. Bu gerçeği, bir hakkımızı kullanarak diyebiliriz ki, İslam dünyasında, özellikle Türkiye'de kitlelere ilk duyuran ilim ve fikir adamı, bu satırların yazarı olmuştur. 'Kur'an erileri Açısından Laiklik' kitabımız bunun belgesidir. Kur'an ilkeyi son derece açık koymuştur: "Allah katında en değerliniz, takvada en ileri olanınızdır."
(Hucurat , 13)

Kur'an, bu anlayışını, Zühruf Suresi 35. ayetle bir kez daha teyit ve tekrar etmiştir. "Kabbinin katındaki ahiret, takva sahipleri içindir." Takvanın karşılığı 'Rabbin katındaki'dir, kamu mallarının talanı veya ABD'de CIA'nın hazırladığı çiftlikte oturmak değildir. Basının, "Türbanla kapat eşinin başını, kap dinci hükümetten işini" sloganıyla ifade ettiği talanın içine girme aracı hiç değildir.

Takva konusundaki bu belirleyici ayetler, tarih boyunca din üzerinden itibar ve üstünlük sağlamak isteyen çevrelerin baskı ve yönlendirmesiyle, Kur'an'daki anlamının ve amacının tam tersine çekilmiş ve şöyle bir Kur'an dışı ilke oluşturulmuştur:

"En üstün insan, takvada en ileri olan insandır." Yıpratılmak istenen birçok değerli insan, 'dindar değil' teranesiyle yıpratıldı. Bu terane ilerledikçe her türlü olumsuzluk bunun arkasında gizlenir ve yıpratılmak istenenlere bindirmede en kahredici silah bu 'dindar değildir' hezeyanı olur. Tarihte bu namert hezeyandan en çok ıstırap çekenlerden biri de Mustafa Kemal Atatürk'tür. Milli Mücadele günlerinde hem İngilizler hem onların uşağı gibi çalışan hain Damat Ferit hem de Padişah ve avanesi Atatürk'ü sürekli 'dindar olmayan adam, ahlaki zaafları olan adam' diye karalamışlardır. Çünkü Allah ile aldatılmış bir kitleyi bir kişinin aleyhine çevirmenin en emin yolu bu alçak iddiadır.

Türk Kurtuluş Savaşı'nın büyük kumandanlarından Kazım Karabekir Paşa (ölm. 1948) şöyle diyor:

"Ajanslarla, gazetelerle, ağızdan hücumlar hep Kemal Paşa'ya idi.

Ahlakı, ihtirası hakkında her gün ağız dolusu laflar söylendiğini kendisi de biliyordu." (Karabekir, İstiklal Harbimiz, 1/464) Karabekir Paşa, Fevzi Paşa gibi önemli bir askerin bile, ilk zamanlarda Atatürk hakkında bu düşünceleri taşıdığını yazmaktadır:

"Fevzi Paşa, Mustafa Kemal'i tutmaklığımın felaketini, ileride kötü nam alacağımı anlattı.

Söylediği şudur:

"Mustafa Kemal muhteris ve menfaat düşkünüdür. Ahlakı herkesçe fena tanınan bu zatın milletin başına belalar getireceğini seni seven bütün arkadaşlarınız ve ben yakından biliyoruz." (Karabekir, aynı eser, 2/849) Karabekir Paşa'nın Fevzi Paşa'ya cevabı, dindarlık adı altında hangi bozukluk ve alçaklıkların gizlendiğini, dindarlık maskesinin neleri örtmek için kullanıldığını dolaylı yoldan gösteren müthiş bir belgedir.

Şöyle diyor Fevzi Paşa'ya:

"Mustafa Kemal Paşa'ya başımıza geçmesini daha İstanbul'da teklif eden benim. Bugün bütün kuvvetimle tutmayı en büyük vazife bilirim. Ondan daha hamiyetli ve değerlisini aradım, bulamadım. Hanginiz esaret altındaki İstanbul'dan çıkıp geldiniz? Bugün de sizden rica etsem ihtimal yine gelmezsiniz. Siz ve emsaliniz esaret altında oturmayı tercih ediyorsunuz. İstanbul'da dedikodu yapan arkadaşlar, iş bu raddeye kadar başarıyla geldikten sonra olsun, Anadolu'ya gelseler ya!

Doğunun aydın evlatları bile İstanbul'dan çıkmazken Doğulu olmayan bizim gibiler, en felaketli günlerde halka teselli ve emniyet verdik. Halk da tabii olarak rehberlerini gördü ve onlara yetki ve kuvvet verdi. Milli varlık ve milli birlik teessüs etmiş, milli karar verilmiştir. Artık Mustafa Kemal Paşa ile uğraşmak yanlıştır, milli karara karşı gelmektir, ihanettir, felakettir..."
(Karabekir, aynı eser, 2/850-851)

Dindarlık ölçüsünün kullanılmasının nelere mal olacağına yine ilginç bir örnek yine Karabekir Paşa'dan:

"Erzurum'da yakaladığımız Müslüman olmuş bir Rus casusunu temize çıkarmak için bir mahalle halkının karargahıma geldiği zaman hallerine bakıp hatıratıma şunu kaydetmiştim: Ey Türkoğlu! Sen pek safsın, seni herkes aldattı. Erdim diyen, döndüm diyen çemberinden atlattı." (Karabekir, aynı eser, 2/717) Tam bu noktada, İslam düşüncesinin anıt isimlerinden biri ve Hanbeli mezhebinin kurucusu olan Ahmed b. Hanilerin, takva kavramına getirdiği muhteşem bir yorumunu alıntılamak isteriz. İmam Ahmed b. Hanbel (ölm.241/855)'e sordular: "İki adamımız var: Biri takva sahibi ama zayıf, öteki günahkar ama güçlü.

Hangisiyle gazaya çıkalım?" imam şöyle dedi:

"Takvası değil, gücü fazla olanla yola çıkın! Takvası fazla olanın takvası kendine, zayıflığı Müslümanlara mal olur. Gücü fazla, takvası az olanın ise günahı kendine, gücü Müslümanlara mal olur!" Kur'an vahyi, Ahmed b. Hanbel'in sözlerinde özetlenen bu anlayışını hayata iyice sokmak için din sınıfı, din kisvesi, hatta din adamı anlayışını da yıkıyor. Bunların hiçbirisi yoktur, bunların hiçbirinin ifade ettiği olumlu bir anlam yoktur. İbadet için lidere, özel ve beratlı mekana ihtiyaç yoktur. Cami, ibadethane değil, adından da anlaşılabileceği gibi, aynı zamanda ibadetin de yapılabileceği bir toplantı yeridir. İbadet için bu toplantı yerine gelmek, orada görevli bir ibadet memurunun liderliğine sığınmak gibi bir şart Cuma namazı için bile yoktur.

Bu gerçeğe dikkat çeken müfessir Sıddık b. Hasan Han (ölm. 1307/1889) diyor ki:

"Cuma namazı için varlığı öne sürülen devlet reisi izni, şehirde bulunmak şartı, muayyen sayıda cemaat, tek ve büyük cami vs.nin tümü Kur'an ve sünnet dışıdır, hiçbirinin bir dayanağı yoktur."
(Sıddık Hasan; Ravdatu'n-Nediyye, 1/134-136)

Cuma namazı da, cemaatle olmak koşuluyla, her yerde, her mekanda kılınabilir. Ruhsatlı cami, görevli imam diye bir şart asla söz konusu değildir. Kısacası, eğer takva, kamusal alanda bir üstünlük ölçüsü yapılırsa bunun sonu, dine önce riyakarlığın, daha sonra İkrah denen baskı, zorlama, aldatma oyunlarının ve nihayet şiddet ve terörün girmesi olur. Tarih bize göstermektedir ki, takvanın kamusal alanda üstünlük ölçüsü yapılması birinci sınıf-ikinci sınıf dindar tartışmasını, o da giderek siyasal ve ekonomik hesaplara ters düşenlerin kafir ilan edilmesi sürecini mutlaka yaratır. Tüm dinci zümreler, az veya çok tekfir (başkalarını kafir ilan etme) tezgahını mutlaka işletirler. Bu tezgah, dine karşı olanların kafir ilan edilmesi değildir; bu tezgah, dini (dindar değil) kesimin hesaplarına uymayanların din dışı ilan edilip etkilerinin kırılması tezgahıdır.

Allah ile aldatma siyaseti, işgalci ABD Başkanı Bush'un din ve İslam adına kucaklanıp desteklenmesine 'Allah'a hizmet' gibi bakabilmiştir.
Ve mesela, Ortadoğu'da Müslüman kanı dökmeyi ' Tanrı'nın kendilerine verdiği görev' olarak ilan eden Bush-Blair ikilisinin BOP stratejisinde 'eşbaşkanlık görevi' üstlenebilmiştir.

Recep Tayip Erdoğan, İstanbul'da partisinin bir kongresinde yaptığı konuşmada şunu ilan etmiştir:

"Türkiye'nin Ortadoğu'da bir görevi var. Nedir o görev? İtiz, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'nin eşbaşkanlarından bir tanesiyiz. Bu görevi yapıyoruz." (Vural Savaş, AKP Çoktan Kapatılmalıydı, 2008) Hu görevi Erdoğan ve ekibine Türk millet vermedi. Çünkü bu görevin esası olan proje, Müslümanlara hizmet değil, kötülük projesidir. Peki, bu görevi AKP'ye kim verdi? Bunun cevabını Erdoğan ve ekibi versin.

Türkiye ve Ortadoğu'da yaşananların önümüze koyduğu gerçek şudur:

Bu görevi Erdoğan ve ekibine verenler, onları, Müslümanlar aleyhine kullanmak üzere teslim almışlardır.

Kaynakça
Kitap: Allah ile Aldatmak
Yazar: Yaşar Nuri Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TAKVA VEYA DİNDARLIĞIN ALLAH İLE ALDATMA ARACI YAPILMASI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Kas 2010, 04:25

TAKVA BU MU?

Takva veya dindarlık unvanını kendilerinden başkasına bırakmayan 'Allah ile aldatma ekipleri' yıllardan beri çok tutarsız, çok kaygı verici örneklerle toplumun gündemine oturmaktalar. Bu örnekler içinde, yüzyılımıza damga vuran tutarsızlıklar vardır.

İşte bir tanesi:

7-8 Ağustos 2005 tarihli gazeteler, İstanbul'da yeri yerinden oynatan bir düğün haberini manşetlere çekti. Bu düğün, Peygamber topraklarının ülkesi Suudi Arabistan'ın petrol eski bakanı Zeki Yamani'nin kızının düğünüydü.

Çırağan sarayında yapılan düğünün patlayan haberi, bakan Yamani'nin şu isteği veya siparişi idi:

Misafirlerine içecek ikram etmek için, içki değmemiş 30 bin altın işlemeli bardak istiyordu Şeyh Yamani. İçki, yani alkol değmemiş, ama altın işlemeli!
Nasıl? Beğendiniz mi? İçki değmesin ama 30 bin altın işlemeli bardağın parası ödensin. Bu 'içki değmemiş bardak kafa'dır ki, İslam aleminin kaderini değiştirecek atılım ve uygulamalara öncülük etmiş, işgalciliğin, sömürgeciliğin, zulmün amansız düşmanı olarak tarihe geçmiş Atatürk'ü, içtiği rakılar yüzün- den 'din dışı' ilan etmiştir. Çünkü 'içki değmemiş bardak dinciliği'ni bu 'şampiyon' Müslümanlara, petrol ve parayı kendine ayıran İngiliz lordları, Allah ile aldatanların zih- niyet yapılarını böyle oluşturmuştur. İngiliz'in istediği mi, Muhammed'in istediği mi? Haçlı şefaati mi, Peygamber şefaati mi?

AKP'nin kurmayları, "Ankara'nın şerrinden Brüksel'in şefaatine sığındık" dediklerine göre, Suutlu Şampiyon Müslümanlar da aynı şerden Londra'nın şefaatine sığınıyor olabilirler. Zaten Araplar, Osmanlı'yı arkadan vurdukları günden beri hep İngilizlerin şefaatine sığınmışlardır. Müslümanlıkla, Brüksel'in veya Londra'nın şefaati yan yana nasıl gelebiliyor? Bu soruya cevap bulan varsa beri gelsin! Yamanı, İstanbul'daki düğüne, kendi yatıyla (dünyanın en büyük yatlarından birisi) geldi. Konuklarını dünyanın orasından-burasından 17 özel jet uçağı İstanbul'a taşıdı. Düğün münasebetiyle yüz limuzin otomobil hizmet verdi. İçki değmiş bardakların sokulmadığı İslami düğün'e renk katmak için Çırağan Sarayı'nın bahçesine özel koşullarda getirilmiş 40 palmiye ağacı ile 100 adet çam ağacı dikildi. Esas ibret bundan sonrası. 8 Ağustos tarihli Cumhuriyet , ünlü düğünden çok ibret verici bir fotoğraf yayınladı. Bir grup erkek, omuzlarında Yamani'nin kızı (gelin hanım) ve damat bey havalarda. Gelinin başı ve göğsü açık, dekolte bir gelinlik giymiş. Damat bey, smokinli. Onca namahrem erkeğin omuzların- da havalara atıldığına göre, gelinlikte-giyimde bir gariplik yok.

O fotoğraftaki gariplik şu iki noktada:

1. Zeki Yamani'nin ülkesinde kadınların durumunu düşünün. Burunlarını bile rahat açarak doyasıya nefes alamıyorlar. Omuzlarda havalan gezen gelin hanım da Peygamber beldesi Suut ülkesine gidince aynı şekilde giyecek. Hani , din öyle emrediyor ya! Suut ülkesi de dinimizin şampiyon ve hami ülkesi ya. Güzel de, biz şuna cevap arıyoruz: İslam'ın tanıttığı Allah, sadece Suut Arabistanı ve İran gibi bazı şampiyon ülkelerde hüküm- ferma olup diğer ülkelerde ahkamını geri mi çekiyor? Eğer öyle değilse, bu şampiyon ülkelerin din diye yaşadıklarına riya dini' denmez de ne denir?

2. Yamani'nin kızı hanımefendinin omuzlarda havalara kaldırıldığı fotoğrafın arka planında bir büyük ibret daha seyrediliyor: Türkiye Cumhuriyeti'nin o günkü dışişleri bakanı Abdullah Gül ve eşi hanımefendi , otomobillerinin arka koltuğunda yan yanalar. Hanımefendinin başı türbanlı, sıkıca sarılmış. Gel de bu akıl zorlayan tezadı görme! Peygamber topraklarında kurulmuş 'şampiyon Müslüman' bir ülkenin bakanının kızı, erkeklerin omuzlarında. Öte yanda, aynı törenin bir parçası olan, 'ikinci veya üçüncü sınıf Müslüman' sayılan bir ülkenin bakanının eşi pür tesettür: Yüzünün bir kısmından başka yeri görünmüyor; otomobilin arkasında eşinin yanında oturuyor. Dünya sormaz mı: Bu nasıl dindir, nasıl imandır, nasıl anlayıştır?

Siz bunca tezatla bugünkü dünyanın önünde ayakta nasıl duracaksınız? Sözü ne uzatıyoruz, riya., Müslüman dünyanın bahtını karartmaya devam ediyor. Son olarak, şölendeki fotoğrafların (ve onlarla ilgili haber ve yorumların) ortak ibret yanlarına bakalım: Birincisi, bu fotoğraflar, İslam dünyasının, o arada Türkiye'nin bir riya saltanatının hegemonyasına sokulduğunu, bu riya cehenneminde çürütüldüğünü, vicdanı ve aklı çürümemiş her insana haykırarak söylemektedir. İkincisi, bu fotoğraflar, İslam dünyasında, yalan, hile, ikiyüzlülük, aldatma gibi temel olumsuzlukların başını çekenlerin dincilik söylem ve siyasetleriyle öne çıkan kişi ve gruplar olduğunun şaşmaz kanıtı olarak insanlığın önündedir. İslam dünyasında, o arada Türkiye'de, dinci söylem ve yaygara ile ahlaksızlık, riyakarlık ve aldatma arasında doğru orantı vardır. Dinci söylem ve yaygaranın yüksek olduğu her yerde ahlaksızlık, riyakarlık ve erdemsizlik de yüksek orandadır.

Bu fotoğraflar göstermektedir ki, İslam dünyasının son yüzyılda en samimi ve güven verici İslami yaşam, gelişim ve oluşumları, Mustafa Kemal Atatürk'ün vücut verdiği zihniyetin ürünü olarak Cumhuriyet Türkiyesi'nde gerçekleşmiş, Atatürk mirasından geriye gidiş, İslam'ın gerçek anlam ve yaşantısından da bir geriye gidiş olmuştur. İslam dünyasında din şampiyonu geçinen zihniyetlerin Atatürk'e din ve İslam adına saldırmaları, dinin gerçek anlamından bakıldığında, tam bir dindışılık ve alçaklık ürünüdür. Bu ürünler, İslam düşmanı Haçlılarca tezgahlanıp pazarlanmakta, böylece, İslam dünyası denen aldatılmış kitlelerin uyanışı, şeytani Haçlı siyasetleriyle önlenmektedir.

İslam dünyası, önce Evlad-ı Resul'e, sonra ali Osman'a, daha sonra da Mustafa Kemal Atatürk'e reva gördüğü nankörlük ve zulmün bedelini çok ağır bir kahır fa- turasıyla ödemeye devam etmektedir. Takva ve İslam'ı temsilde şampiyon Suut ülkesinin, müteveffa kralı Fahd'ın ölümü üzerine yayınlanan fotoğraflar da muhteşem bir ibret tablosudur. Bize göre, çağın en önemli ibret tablolarından biridir. Çünkü bu çağda, Allah ile aldatmanın Haçlı engizisyon icraatı olmaktan çıkıp 'şampiyon Müslüman icraatı' haline geldiğinin en yaman belgelerinden biri de Kral Fahd'ın cenazesi münasebetiyle yayınlanan fotoğraflardır. Sadece Türkiye değil, bütün dünya bu fotoğraflardaki kralın hayatı, mirası ve zihniyetiyle ilgili pek çok haber yayınladı, yorum yaptı.

Müteveffanın geride bıraktığı servet:

32 milyar dolar nakit para, Riyad ve Cidde'de 5 milyar dolar değerinde iki saray, Fransız Rivierası'ında bir şato, Boeing 747 tipi bir uçak, Cadillac marka onlarca araba, İspanya'nın Marbella kasabasında 250 dönüm alanda yaptırılmış bir saray.

Verilen bilgiye göre, Peygamber Beldesi Kralı'nın Marbella'daki sarayında 800 kişilik bir hizmet ekibi çalış- makta, şoförlere 5 bin, diğer hizmetçilere 3 bin dolar aylık verilmektedir. Sarayın hizmeti için 4 uçak, 600 Mercedes otomobil, 50 limuzin, seçkin otellerde 300 oda ve ayrıca aylığı 180 bin Euro'luk villalar kiralanmış. Kral, her yıl, 100 milyon dolar değerindeki el-Diriyah yatıyla Fransız kıyılarını dolaşırdı. 1987'de Monaco kumarhanelerinde 6 milyon dolar kaybederek medyanın gündemine oturmuştu. 3 karısı ve 8 oğlu var. Kızlarının olup olmadığı, varsa sayıları her ne hikmetse bildirilmiyor.

Kral, 83 yaşında öldü. Son yıllarında bol bol cami yaptırdığı söyleniyor. Bu durum akla hemen şu soruyu getiriyor:

İslam dünyasında ve 'geleneksel Müslüman' tipin hayat ve icraatında cami neyin maskelenmesinde kullanılıyor ve neyi ifade ediyor? İslam dünyasında cami sayısı arttıkça ahlak, irfan, iz'an, basiret, hürriyet, bağımsızlık ve insana saygı gibi temel değerlerin paydası düşüyor. Bunun anlamı, İslam dünya- sının yanlış bir rotada ilerlediği, kendisini, kitleleri ve Allah'ı aldatmayı hüner sandığı merkezindedir. Kralın dünya ölçeğinde hamisi, garantörü, bilindiği gibi, ABD idi. İslam dünyası denen bir buçuk milyarlık kitle, bu anlayışla, felaket ve hezimetten başka hiçbir şey elde edemez.

Kur'an'ın, defalarca tekrarladığı şu cümle hakkın ta kendisidir:

"Allah insanlara zulmetmez; insanlar kendi benliklerine zulmederler."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 2002-2015: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir