Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Nasıl Bir Zulüm Karşısındayız?

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Nasıl Bir Zulüm Karşısındayız?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Kas 2010, 03:25

NASIL BİR ZULÜM KARŞISINDAYIZ?

"Dinler tarihi, insanın, tanrısal güce katılmaya ve onu beşeri amaçlar için kullanmaya yönelik girişimleriyle doludur." Paul Tillich

Bizzat Kur'an'ın, 'Allah ile aldatmak' diye andığı bir büyük zulüm karşısındayız. Bu zulmün küresel düzeyde en dikkat çekici göstergesi, süper zulümlerin imparatorluğu olan süper güç ABD'nin dünyayı talan aracı olarak kullandığı Dolar'ın üstündeki o bilinen sözdür: "In God we trust!" yani "Allah'a güvenip dayanırız biz!" Evet, süper bir devletin parasının üstündeki bu söz, bazılarınca dindarlığın, Tanrı'ya saygının bir göstergesi gibi tanıtılır. Kur'an açısından baktığımızda gerçek bunun tam tersidir. Kur'an, dindarlık belge ve ifadelerinin insanlar arasında bir değer ölçüsü olmasını yasaklamakta, dindarlığın (takvanın) sadece Tanrı ile insan arasında bir değer ölçüsü olması gerektiğini bildirmektedir.

Takvanın kimde olduğunu da sadece ve sadece Allah bilir. O halde, en masum niyetlerle de olsa, dindarlığın bir 'insanlar arası değer belirleyici' olarak öne çıkarılması, Kur'an'a göre bir insanlık suçudur; dine-imana hakarettir. Allah ile aldatmanın en şerir şeklidir. Süper sömürgeci güç bu şerri dünyanın gözünün içine baka baka yaymaktadır. ABD parasının üstündeki sözün, Kur'ani ve İslami vicdanla değerlendirilmesi şöyle yapılabilir:

ABD, parasının üstündeki bu ifadeyle demek istemektedir ki, ben insanları, dünyayı, sömürdüklerimi iki şeyle aldatırım:

Para, Tanrı. İşte, bizim bu kitabımızda sakındırmak istediğimiz de bu ikisidir. Kitabın ileriki sayfalarında göreceğiz ki, Allah ile aldatanların gerçek Tanrısı paradır, maldır, dünyalıktır. Allah ile aldatma zihniyetinin paranın üstüne konan bir sloganla ifadesi bu bakımdan çok anlamlıdır.

O halde, önce, nasıl bir zulüm karşısında olduğumuzu bilelim. Bunu bilmeden, yakamıza yapışan dehşeti tanıyamayız. O dehşeti tanımadıkça yeterince ürperip kendimize gelemeyiz. Ve böyle olunca da çare aramak ihtiyacı duymayız... Aynı zamanda bir matematikçi olan, fakat tarihe bir mistik olarak geçen ve dinler tarihinin en ünlü mistik dindarları arasında bulunan Fransız bilgin-düşünürü Rlaise Pascal (ölm.1662), tarihin derinliklerinden insanlığa şunu duyuruyor:

"Dinsel inançlara sığınmadıkça, insan, kötülüğü büyük bir zevkle ve acımasızca asla yapamaz."
(James A. Haught ; Kutsal Dehşet, 3)

Şimdi, Türkiye'yi sarsmış ve basının gündeminde haftalarca kalmış üç olayı bir kez daha ürpererek okuyup Allah ile aldatmanın yaratabileceği büyük dehşetin nerelere uzanabileceğini yakından görelim:

"Gaziantep'in Kilis ilçesinde bir baba, bir yaşındaki kızını, düşünde gördüğü şeyh efendinin tekkesine götürüp gelin gibi süsledikten sonra taşa üç kez sürdüğü bıçağıyla kurbanlık koyun gibi kesmiştir.

Baba, yakalandıktan sonra şöyle demiştir:

"Şeyhim, en sevdiğim varlığımı Allah'a kurban etmemi istedi, ben de verdim."
(Milliyet, 7 Haziran 1988)

13 Ekim 1990 tarihli Güneş gazetesinden:

"Otuz yaşındaki bir yurttaş Şanlıurfa'da bir mağarada, üç yaşındaki oğlunun başını bıçakla kesti ve yakalandıktan sonra şunları söyledi: "Devam ettiğim tekkenin şeyhi bana 'çocuklarını çok sevenlerde Allah sevgisi azalır. Bu sebeple üç çocuğundan birini kurban etmen gerekir' dedi. Bunun üzerine çocuklarımın en küçüğü olan Abdullah'ı evden alarak kendisine dondurma alıp söz konusu mağaraya getirdim.
Gözlerini bağlayarak bıçakla boğazını kestim. Olay gecesi şeyhin, oğlumu geri getirmesini bekledim. Çocuk geri gelmeyince ertesi gün tekkeye gidip şeyhin yüzüne tükürdüm. Aileme haber vererek cinayeti saklamaya karar verdik."

Araştırmacı-yazar Cengiz Özakıncı'nın önemli kitaplarından biri olan Dil ve Din'in 8. basım, 25. sayfasında şu satırları okuyoruz:

"Türbanlı bir kız, başörtüsü takmayan annesini, başını örtmediği için 30 yerinden bıçaklayıp gözlerini oyarak ve kollarını keserek 'din uğruna' gerekçesiyle öldürmüştür. Yakalanıp sorgulandığında, başını örtmemekte direten annesinin 'muzır ve münafık' olduğunu, katli vacip olduğu için öldürdüğünü söylemiştir. Genç kız kendisini İslam'ın bıçağı' olarak görmektedir."
(Cumhuriyet gazetesi, 9 Nisan 1997)

Yaşadığımız günlerin ünlü gazetecilerinden biri, yakamıza yapışan dehşeti şöyle anlatıyor:

"Birileri Allah'ın adını kullanıp paralar elde ediyor. Holdingler, şirketler kuruluyor, inançlı insanlarımıza kanca atılarak paralar toplanıyor. Bu amaçla hoca efendiler kullanılıyor.
Toplanan paraların belli bir miktarı cami avlularında komisyon olarak onlara dağıtılıyor..." "Allah adını kullanarak milyonlarca dolar para kazanıyorlar. Saf vatandaşlarımıza cami avlularında yaklaşıp Allah'ın adını kullandıklarında paralar oluk gibi akıyor. O paralar sonra ya bir siyasal partinin adamlarına teslim ediliyor ya da tefecilikte kullanılıyor..." "Allah adını kullananların yelpazesi fevkalade geniş.

Bunlarda her yol var:

Dolandırıcılıktan cinayete kadar. Oyun, Müslümanların, müminlerin üzerinden oynanıyor. Ve Türkiye'de milyonlarca gerçek Müslüman, bu kesime tepki gösteremiyor..." "Allah adına terör örgütleri kuruluyor, vahşi cinayetler işleniyor. Mezar evlerden, toplu mezarlardan cesetler fışkırıyor. Beş, on, yirmi, otuz..." "Sivas'ta ülkemizin nice aydını Allah adına diri diri yakılıyor..." "Allah adına ortaya çıkan dinci gazetelerde her gün insanlara yalan, iftira, kin ve nefret kusuluyor. Yakası açılmadık küfürler acımasızca yağdırılıyor. İnsanlar, öldürülmeleri için hedef gösteriliyor.

Allah adına cinayet teşvikçiliği yapılıyor. Yalancı, yüzsüz, riyakar, dedikoducu, karanlık suratlı bir yığın adam bir araya gelmiş Allah adına sövüyor, iftira yağdırıyor..."
(Emin Çölaşan; Hürriyet, 25 Ocak 2000)

Emin Çölaşan'ın yazdıkları, dinci siyaset çevrelerinin 'din dışı' saydığı bir aydının tespitleridir. Fakat Türkiye'de Allah ile aldatma zulmü o kerteye gelmiştir ki, Emin Çölaşan gibilere yıllarca hakaret yağdırmış bir 'İslamcı' yazar (Mehmet Şevket Eygi) bile artık isyan etmiş ve Emin Çölaşan'ın söylediklerinden daha ağırlarını söylemek zorunda kalmıştır. Eygi isyanının önemli cümleleri, ilginçtir ki, Emin Çölaşan tarafından alıntılanmıştır. M.Ş. Eygi'nin müthiş satırlarını Çölaşan'ın 1 Temmuz 2003 tarihli yazısından aktarıyorum.

Diyor ki M. Şevket Eygi:

"Sevgili din ve iman kardeşlerim! Biz hepimiz bir ümmet teşkil ediyoruz. Ümmet, en medeni, en olgun, en faziletli, en şerefli topluluk demektir. Biz maalesef bir İslam ümmeti olamamışız ve bugünkü acınacak, perişan duruma düşmüşüz. Bizim topluluğumuz şu anda yığınlardan veya sürülerden ibaret bir kuru kalabalıktır." "Biz, 1950'lerden bu yana 40 bin cami binası, bu iş için trilyonlarca dolar harcama yaptık. Ama bunlar İslam medeniyet ve kültürüne uygun, güzel, estetik vasıflı binalar olmadı. Bunların mihraplarına geçecek kaliteli imamlar, minberlerine çıkıp hutbe okuyacak kaliteli hatipler, Müslümanları uyaracak kaliteli vaizler yetiştirmeyi düşünmedik. 70 bin camiye hela, imam ve müezzin lojmanı yaptırdık. On binlerce camiye kalorifer yaptırdık, pahalı klima cihazları taktık. Camileri hoparlörlerle, ışıldaklarla, vantilatörlerle doldurduk. Evet, son elli yıl içinde bunlara trilyonlar harcadık." "Bütün gücümüzü Kur'an kursu, imam-hatip mektebi, ilahiyat fakültesi açmaya sarf ettik.

Hesabı yapılsa, bunlara akıllara durgunluk verecek miktarlar harcadık. Daha bitmedi. Birtakım din baronları için her yıl milyarlarca dolar para topladık. Bu paraların yerli yerince, akıllıca harcanıp harcanmadığını hiç sorgulamadık, kontrol etmedik." "Ramazanlarda birtakım din cemaatleri beş yıldızlı lüks otellerde bin kişilik ihtişamlı, israfil, gösterişli, günahlı iftarlar veriyordu. O fücur yuvalarında verilen iftarlar dinimize uygun muydu?" "Zengin olan Müslümanların çoğu ipin ucunu kaçırdı, şaşırdı, dağıttı. Milyon dolarlık lüks meskenler, yüz binlerce dolarlık yazlıklar, lüks limuzinler, israf, sefahet, rezalet gırtlağa kadar çıktı." "Biz; bir sürü hizip, fırka, grup, cemaat ve tarikata ayrıldık ve birbirimizle çekişip tepişmeye başladık. Yığın ve sürü haline gelen on milyonlarca Müslüman şu anda vahim bir kırsal kesim ve varoş zihniyeti, marjinallik, parçalanmışlık içindedir." "Hazretim yanılma/, bizim cemaatin ulu zatı hata yapmaz, hoca efendi yanlış yapmaz... dedik. Sorgulama yok, hesap sormak yok, kontrol yok.

Bu şartlar altında ümmetin işleri elbette kötüye gider." "Bizi mahvedenler, militan din düşmanları değil, içimizdeki din sömürücüsü, din rantı yiyen işbirlikçi, hain alçaklardır..." Şuraya aktardığım satırlarının altına imza atmakta asla tereddüt göstermeyeceğim Mehmet Şevket Eygi, biz bu gerçekleri yıllar boyu dile getirirken, sırf nefsani dürtülerle bize karşı çıkanlardan biridir. Ama, gerçek ortaya çıktı, o bile şu satırları yazacak bir noktaya gelmiştir. Keşke bunları on yıl, yirmi yıl önce yazmış olsaydı. Yıllar ve yıllar kaybedildi. Yazık oldu Müslümanlara, yazık oldu Türkiye'ye. Evet, 16. yüzyıldan iki binli yıllara, Pascal'dan Emin Çölaşan'a, M. Şevket Eygi'ye hep aynı kahırlı şikayet, hep aynı acı. Bunlara daha yüzlercesini, binlercesini eklemek mümkün. Allah ile aldatmanın toplum ölçeğinde hangi kahırlara mal olduğunu anlamak isteyenler, genelde tüm İslam dünyasına, özel olarak da Taliban Afganistanı'na bakmalıdır.

Taliban vahşetine kocasını kurban vermiş ama kendisi kaçıp kurtulabilmiş bir hanımın dünyaya gözyaşları içinde anlattıklarından bazı cümleler:

"Cin, şeytan gibi çıkıyorduk sokağa. Birbirimizi tanıyamıyorduk. Erkekleri tanıyabiliyorduk sadece... Çader denen çarşaf topuğa kadar olduğu için çıplak ayaklar fark ediliyordu. Çıplak ayakla yakalanan kadınlar beyaz tenli ve güzel ayaklıysa daha çok kırbaçlanıyordu.

Çader öylesine sert ve ağırdı ki başımda taş taşır gibi oluyordum. Başımı yana çeviremezdim. Tıpkı koşumdaki atlar gibiydik. Kadınsı hatlarımız belli olmasın diye 5 metrelik çader kumaşı tepemizde kalın plilerle birleşiyordu. Göz bebeklerimiz hizasında toplu iğne başı kadar iki delik vardı sadece. Kokuları bile alamıyordum." "Evlerin perdeleri bile kalın olacak. Evin içinin görünmesi de suçtur. Sokaklarda dolaşan, 'kötülüğü engelleme grupları'nın uygunsuz bulduklarını söyledikleri kadınlara istedikleri kadar kırbaç vurma hakları vardı." "Erkekler sarık yahut külah takmaya mecbur. Eğer saçları bunların dışında kalıp görünüyorsa hemen kazınıyor. Sakallar avuçlanıp ölçülüyor. Avucun dışına çıkacak uzunlukta değilse dayak ve hapis cezası var. Ezan sesi duyulduğu an herkes panikle camiye koşuyor. Abdest var mı, yok mu bakılmıyor. Toplayıp namaza götürüyorlar..." (Hürriyet gazetesi Pazar Eki, 22 Temmuz 2001) Kısaca, tarihin en büyük kanlarının, dehşetlerinin, iftiralarının, ihanetlerinin, soygun ve vurgunlarının arkasında, aldatma ve susturma aracı olarak hep Allah var, din var, 'kutsal' yaftalı kavramlar, kişiler var. Peki, ne oluyoruz? Kim ne yapıyor da din, insan hayatına bir zulüm ve kan aracı olarak giriyor? Kim ne yapıyor da bu böyle oluyor? Bu zehirli kahırdan kurtuluşun yolu nedir? Bu, 'olmak yahut olmamak' sorusunun, bu ölüm-kalım sorusunun cevabını kalıcı ve kurtarıcı biçimde veren tek kaynak var, o da Kur'an'dır.

Kur'an'ın bir mucizeler kitabı olduğu hep söylenir. Ama o mucizelerin insan hayatına çıkışlar, ışıklar getirecek kısımlarına asla değinilmez. Hatta işin o tarafı bir soru konusu bile yapılmaz. Yapılsa. ve sorulsa bilinirdi ki, Kur'an'ın en büyük mucizelerinden biri işte bu soruya getirdiği cevapta yatmaktadır. O cevap, asırlardır gündeme getirilmemiştir, üstü örtülmüştür. O cevabı gündeme getirecek soru sordurulmamıştır. O soruyu sorduracak Kur.'an ayetlerinin (bazı toplumlarda ve devirlerde tüm Kur'an'ın) üstü, akıl almaz oyunlarla örtüldüğü için, kitleler o soruyu soracak bilgi ve bilinç çizgisine asla ulaşamamışlardır. Elinizdeki kitapla, o müthiş sorunun cevabını iyiden iyiye ayrıntıladık. Karşımıza, 'İsrafil suru' gibi bir cevaplar serisi çıktı.

Bu nefesle de uyanmayanlara, şu Kur'an'ın ayetini okumaktan başka yapacağımız hiçbir şey yoktur:

"Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini/birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur.
Ve onlar için, Allah dışında koruyucu bir dost da olamaz."
(Ra'd, 11)

MESELENİN ÖNEMİ

Tarihin vicdan kulağımıza ve aklımıza ilettiği gerçeklerden biri de şu:

İnsanlığın akıttığı kanların hemen tamamı din adına, dine fatura edilen kanlardır. Yani dinler bir anlamda kan dökmenin özendirildiği, zaman zaman, yer yer ibadete dönüştürüldüğü birer şiddet ve dehşet ocağı olarak da kayda geçmiş bulunuyor. Tarihin en büyük savaşları 'Tanrı için' tabelası altında yapılan savaşlardır.

Bunun anlamlarının ilki şudur:

Kanı en rahat ve en bol akıtmanın yolu onun Tanrı için aktığını iddia etmek ve bu kanı akıtacakları bu iddiaya inandırmaktır. Din hayatının, Allah ile aldatma zulüm ve hıyanetine bulaşmasını engelleyemeyen toplumların din kaynaklı zulümlere, o arada, din kaynaklı terör kahrına uğramayacaklarını düşünmek, varlık yasalarını tersine işletmeye kalkmak kadar abestir. Allah ile aldatılan toplumlarda, mutlu bir dünya için yeryüzünde Allah'ın iyileri kullanması engellenir, mutsuz bir dünya için kötülerin Allah'ı kullanması yürürlük kazanır.

Bu gerçeği iyi bilenlerden biri ve Engizisyon kahrı çekmiş bir coğrafyanın çocuğu olan İtalyan düşünür Giordano Bruno (ölüm.1600) ne güzel söylemiş:

"Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Allah'ı kullanırlar."

Bu, şu demek: Din eksenli bir toplumda kitle, ana başlık olarak üç tip insandan oluşuyor:

1. Allah ve din adına hegemonya peşinde koşmadıkları (hatta Allah adına hiçbir iddiada bulunmadıkları) halde sürekli iyilik ve güzellik üretenler,
2. Tüm iddiaları Allah adına olduğu halde sürekli kötülük ve haksızlık üretenler,
3. Hiçbir şey üretmeden yiyip içerek gün geçiren ot takımı. Bruno bunları elbette biliyordu.

Uğraşını, öncelikle 2. gruptaki 'kötülük üretenler'i tanıtmaya ve mümkün olursa uyarmaya adamıştı. Uğraşının ona kazandırdığı onur ve sonsuzluğun faturasını çok ağır ödedi: Kiliseyi ve din adamlarını eleştirdiği gerekçesiyle Roma'da diri diri yakıldı. Onu yakan zihniyetin çocukları ileriki zamanlarda küllerini törenle gömerek adına anıt mezar yaptılar. Neye yarar! Allah ile aldatanların zulüm ve kahırları yıllar ve yıllar, milyonları aldatmış, soyup soğana çevirmiş, sadece kentleri, köyleri değil, umut ve beklentileri de yakıp yıkmış, kitleleri inim inim inletmiştir. Bu böyle olduğu içindir ki, Kur'an, insanlığı 'Allah ile aldatma' zulmüne karşı ısrarla uyarmaktadır. Daha doğrusu, böyle bir uyarıyı ilk yapan kitap Kur'an'dır. Allah ile aldatılmayı önlemenin tek çaresi Allah ile aldatmaya giden yolları tıkamaktır.

Bu ana çareyi biraz ayrıntılarsak karşımıza şu üç alt başlık çıkar:

1. Dinin gerçeğini öğrenmek, sahte dini dinsizliklerin en kötüsü bilmek, bildirmek. Sahte dini yaşamaktansa dinsiz kalmanın yeğlenmesi gerektiğini önemle ve ısrarla anlatıp belletmek.
2. Dinin saltanat ve siyaset aracı yapılmasını durdurmak, yani laikliği esas almak,
3. ALLAH-insan arası bir değer ölçüsü olması gereken dindarlığı insanlar arası bir değer ölçüsü olmaktan çıkarmak.

Kaynakça
Kitap: Allah ile Aldatmak
Yazar: Yaşar Nuri Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2015: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir