Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

AKP'den Atatürk Cumhuriyeti'ne Son Darbe

Kuvvetler Ayrılığından Kuvvetler Birliğine

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

AKP'den Atatürk Cumhuriyeti'ne Son Darbe

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Kas 2010, 04:47

Kuvvetler Ayrılığından Kuvvetler Birliğine: AKP'den Atatürk Cumhuriyeti'ne Son Darbe

BOP' un eşbaşkanı olarak Cumhuriyet'i dönüştürmeye yemin edenler, son dönemde oldukça mesafe almış görünüyorlar. Yaşananları doğru olarak algılayabilmek için, geçtiğimiz yıllarda; Ali Babacan'ın 'Müslüman çoğunluk dini özgürlük sorunu yaşıyor' sözünü, Egemen Bağış'ın 'Türkiye'de demokratik sorun yaşayanlar var' sözünü, Dengir Mir Mehmet Fırat'ın 'Atatürk devrimleriyle topluma travma yaşatıldı, yargı yargıya bırakılmayacak kadar önemlidir' sözlerini bir kez daha anımsayıp yeniden değerlendirmek gerekiyor.

9'uncu Cumhurbaşkanı Demirel'in 'otur deyince oturan, kalk deyince kalkan yöneticilerle devlet ele geçiriliyor, bunun adı diktatörlüktür' değerlendirmesini önceki Adalet Bakanlarından Hikmet Sami Türk, bir başka ifadeyle teyit ediyor:

'Sadece yargı ile ilgili maddelerde halkoylamasına gidilmesi, yargı bağımsızlığının ve kuvvetler ayrılığının halk oylamasına sunulması demektir' diye değerlendiriyor. Gelişmeleri; 'Her zaman konsensüs olmuyor' şeklinde değerlendiren Cumhurbaşkanı Gül'ün yetkilerinin durduk yerde neden arttırıldığının yanıtı aranırken, satılmış medya 'Anayasa değişiklikleri kabul edilmezse Ergenekon zafer kazanır' yalanlarıyla bilgi kirliliğine devam ediyor.

Acelesi olan Başbakan Erdoğan, 'Size hafta sonuna kadar süre' diye muhalefete racon keserken, yardımcısı Arınç'ın hedefinde Yargıtay ve CHP vardı. Arınç'ın NTV'deki söyleşisi her zamanki gibi ilginçti: 'Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı koltuğunda başka biri otursaydı, Ergenekon davası sanıklarına verilen destekten dolayı CHP hakkında kapatma davası açardı.

Ben buradan ikaz ediyorum. CHP hakkında en azından on dava açılır.' Hitler'in Parti Mahkemesi Melih Aşık, gelişmeleri Milliyet'teki köşesinde bu başlıkla değerlendiriyor. "William Shirer'in 'Nazi İmparatorluğu' adlı kitabının 348 ve izleyen sayfalarını okuyoruz...

Adalet Müşaviri Dr. Hans Frank yargıçlara sesleniyor:

'Benim yerimde Führer olsa nasıl karar verirdi?'... Bazı yargıçlar yine de hukuktan tamamen vazgeçmemiş. Mesela 1934 Mart'ında Reichstag yangınının dört komünist sanığından üçünü Reichsgericht, yani Alman Yüksek Mahkemesi beraat ettirmiş. Bu olay Hitler ve Goering'i o kadar öfkelendirmiş ki... Vatana ihanet davaları yüksek mahkemeden alınmış, Volksgerichtshof, yani 'halk mahkemesi' adı verilen yeni bir mahkemeye verilmiş.

Okuyoruz:

'Yeni mahkeme, kısa sürede ülkenin en korkunç mahkemesi oldu. Mahkemede meslekten gelme dört yargıç vardı; öteki beş yargıç partilerden, S.S'lerden ve ordudan seçilmişlerdi. Böylece çoğunluk meslekten gelmeyen yargıçlardan oluşuyordu.'

Devam ediyor:

'Bu korkunç halk mahkemesinden bir süre önce kurulmuş olan bir başka mahkeme daha vardı; Sondergericht, yani Özel Mahkeme... Siyasi davalara bu mahkemeler bakardı. Amacı, 21 Mart 1933 tarihli kuruluş kanununa göre, 'hükümete karşı girişilen gizli saldırı olaylarına' bakmaktı. Özel mahkemelerde üç yargıç vardı ve bu yargıçlar her zaman güvenilir parti üyelerinden seçilirdi...' Mahkemeleri partiye bağlamak... Çoğunluğu yargıçlardan oluşmayan mahkemeler kurmak... Siyasi çıkarları hukuk diye yutturmak... Bugün bazı kafalar hala o sistemlerin peşinde..." Bir Gazetecinin Sorularını Yanıtlayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili Kadir Özbek, Hükümete Sert Uyanlarda Bulunuyor

— Son zamanlarda HSYK'ye hükümet kanadından çok sert eleştiriler yöneltiliyor. Buna ne diyorsunuz?

K.Ö. — Allah bize kolaylık versin. Çünkü bu kurul artık eski kurul değil. Burada görev yapan arkadaşlarımız kurulun anayasal çerçeve içinde olması gereken, ama düzgün işleyen bir sistem içinde üzerlerine düşen görevi yapıyorlardı. Fakat bizim zamanımızda maalesef böyle olmadı. Bizim zamanımızda, Türkiye'nin üzerine gelen sıkıntıların büyük bir bölümü yargının üzerini de kapladı. Biz de o kara bulutların arasından çıkmaya çalışıyoruz. Yargıyı olması gereken bağımsız konuma getirme ve muhafaza etme gayreti içindeyiz. Ama geldiğimiz noktaları da görüyorsunuz.

— Bu binaya girdiğim zaman HSYK'nin unvanına uygun bir hareketlilik bekliyordum, ama üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi bir izlenim edindim. Neden?

K.Ö. — Çok güzel bir noktaya temas ettiniz. Memlekette kesin olan bölünme burada da var. Yargıda da etkisini gösteriyor. Maalesef hakimler ve savcılar tedirginlik içindeler. Zaman zaman iki arkadaş konuşup bir üçüncü arkadaşlarından bahsederken, "Bakanlık tarafında mı, yoksa kurul tarafında mı?" diye sorduklarını işitiyoruz. Yürütmenin teşkilat üzerinde çok ağır bir etkisi var. Size bazı başsavcılarımızın kartlarını gösteriyorum. Ambleme bakar mısınız ne yazıyor? Adalet Bakanlığı yazıyor.

— İyi de o zaman hangi yargı bağımsızlığından söz ediyoruz?

K.Ö. — Evet. Durum bu işte. Maalesef öyle bir işlemişler ki, arkadaşlarımız özel kartlarında bile Adalet Bakanlığı ibaresini kullanabiliyorlar. Oysa onlar Türkiye Cumhuriyeti'nin hakim ve savcıları. Gittiğimiz yerlerde mümkün olduğu kadar kendilerini uyarmaya çalışıyoruz. Yeni yapılan adalet saraylarına bakınız. Tümü Adalet Bakanlığı'nın amblemleri ve flamalarıyla süslüdür. Oysa oraları Adalet Bakanlığı'nın sadece hizmet sağladığı adliye sarayı binalarıdır. Geçen yıl mesleki bir toplantı için bir adliyeyi ziyaretimde, bir ağır ceza mahkemesinin duruşma salonunda Türk bayrağının yanında Adalet Bakanlığı'nın flamasının asılı olduğunu görünce, kendilerini uyardım. Flamanın kaldırılmasını istedim. Bir hakim arkadaşımız kurumsal baskıdan söz etmişti. Arkadaşlarımızın birçok yerde bu baskıları hissettiklerini düşünüyorum.

— Siz, AKP ve yandaşları 'aydınlar' tarafından faşist olarak nitelenen Mahmut Esat Bozkurt Ödülü'nü almadınız mı?

K.Ö. — Evet. Bunlar faşist olarak nitelendiriyorlar, ama Mahmut Esat Bozkurt, bizim adaletin kutup yıldızıdır. Orada kısa bir konuşma yaptım. Bu konuşmam nedeniyle topa tutulacağımı da tahmin ediyordum. Ben 12 Eylül'ün sıkıntısını o zaman görevde olan bir hakim olarak çok çektim. 12 Eylül öncesinde gece yatarken bomba içeri girmesin diye pencere camının arkasına kontrplak koyuyordum. 12 Eylül sonrasında da hakkımızda soruşturmalar açıldı. Oysa biz gereği neyse onu yapıyorduk. Daha sonra görevimden ayrılırken, hem sağcısı, hem solcusu, 29 araçla beni uğurladılar. O zaman anayasa tartışmaları çok yoğundu. Bağımsız olan eski Yüksek Hakimler Kurulumuz, 12 Eylül tarafından kaldırılmıştı. Bundan en büyük zarar gören meslek grubunun bir mensubuyum. Ama 12 Eylül Anayasasında bile kuvvetler ayrılığı ilkesi korunmuştu. Oysa bugün, bu ilke kaldırılmaya, daha geriye götürülmeye çalışılıyor.

— Yani bir anlamda sivil darbe mi yapılıyor sizce?

K.Ö. — Başka türlü değerlendirebilir misiniz? Elbette bu hukuk devletine karşı bir sivil darbe girişimidir. Sizin geçmiş hükümetlerin uygulamaları sorusuna gelince. Biz çok ataktık. Yedi arkadaş olarak daha önceki Adalet Bakanlarına gittik. Onlardan istediğimiz 159. maddeyle ilgili değişikliklerin yapılması, Adalet Bakam ve müsteşarının kuruldan çıkarılmasıydı. Geçenlerde, "Yıllardır neredeydiniz? Neden bunları söylemediniz" diye sordular. Biz hep söyledik. Katıldığım panellerde, konferanslarda yaptığım konuşmalarda da var. Bunları söylerken de kendimiz için istemiyorduk. Bugünkü gibi tablolarla karşılaşmayalım diye bunları söylüyorduk. Şimdi, çizginin daha gerisine düşürülmek istenen bir yargı, sanıyorum bugünkünden çok daha büyük sıkıntılara neden olacaktır.

— Yeni bir tartışma başladı. CHP, önceki lideri Deniz Baykal anayasa değişikliği paketinde üç maddenin ayrılması, diğerlerinin ise TBMM'de görüşülmesi için Cumhurbaşkanı Gül'e çağrıda bulundu. Böyle bir kompozisyonda ne olur?

K. Ö. — Bu siyasi bir taktik olarak değerlendirilebilir. Şöyle olsa böyle olur diyebilecek yeterli uzmanlık alanım yok. Ama bütün maddelerin referanduma sunulması halinde sonucun yargı aleyhine sıkıntı yaratabileceği öngörüsü olduğunu sanıyorum. Sonuca gidebilmek için ne gerekiyorsa yapılmaya çalışılıyor. İzleyebildiğim kadarıyla da tümüyle halka, referanduma oynanıyor. Referandumda sonuç almaya yönelik çalışmalar yapılıyor. Daha önce de belirttim. Bu çalışmalar yargı aleyhine bir propagandaya, hatta saldırıya dönüştürüldü. Ne yazık ki bazı basın organlarınca bu iş kişisel saldırı noktalarına kadar uzatıldı. Yargıyı ve orduyu kötülemek kimseye bir yarar sağlamaz. Halkımız ariftir, sezer, erdemlidir, bilir, aklıselim sahibidir sorgular. TBMM'de saygıdeğer birçok milletvekili var. Akşam evlerine gittiklerinde eşleri ve çocukları neler olduğunu sorduklarında, onlara rahat cevap verebilecek bir vicdan muhasebesini de muhakkak yapacaklardır, diye düşünüyorum. Gün gelecek, biz bırakacağız. Ama onların baş başa kalacakları yargı, kendi yarattıkları yargı olacaktır.

Yani böyle bir anayasa değişikliği referandumda kabul edildiği takdirde sizler görevi bırakacak mısınız?

K. Ö. — Size şöyle yanıt vereyim. 1981'de Pakistan'da Ziya Ül Hak yönetime el koyduktan sonra yeni bir anayasa yaptı. O anayasanın hükümlerinden birisi de mevcut yargıçların anayasaya sadık kalacaklarına dair yemin etmeleriydi. Yüksek yargıçların darbe anayasasına sadık kalacaklarına dair yemin etmeleri, o anayasaya meşruiyet kazandıracaktı. Yanılmıyorsam, Yüksek Mahkeme Başkanı ve oniki hakim görevden ayrıldı. O anayasaya bağlılık yemini etmeyeceklerini, buna alet olmayacaklarını söylediler. Türk hakim ve savcıları, kesinlikle Pakistanlı hakim ve savcılardan daha az tepkili değillerdir. Üzerlerine düşeni yaparlar. Ne yapılmak istendiği tartışılabilir. Zaten bizi göndermek istiyorlar. Şimdi onu değerlendireceğiz. Mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Bu işi onurlu bir biçimde götüreceğiz. Bunu sadece kendi adıma değil, kuruldaki öbür çok değerli arkadaşlarım adına da söylüyorum. Teşkilatımızdaki oniki bin genç meslektaşımızın büyük çoğunluğunun da bunu böyle değerlendireceğini umuyorum. Umutsuz değilim.

— Başbakan Erdoğan'ın, "Hakim ve savcılar siyaset yapmak istiyorlarsa, cüppelerini çıkarsınlar ve siyaset yapsınlar" sözlerini nasıl değerlendirdiniz?

K.Ö. — Tam da o gün ben İstanbul'da Sayın Yargıtay Başkanımızın (Hasan Gerçeker) konuşmasına benzer bir konuşma yapıyordum. "Acaba benim sözlerime cevap mı verdi?" diye düşündüm, ama Yargıtay Başkanımızın, "Biz inandığımızı söylemeye devam edeceğiz" biçimindeki sözlerine yarat olarak söylendiğini anladım. O cüppeleri bize kimse giydirmedi. Biz onları bileğimizin hakkıyla giydik. O cüppeleri giyerken yemin de etmedik. O cüppeleri giymek tüm yeminlerden daha fazla önem arz ediyor. Bu cüppeleri kolay kolay çıkarmayız. Biz siyaset yapmıyoruz. Yargıyı savunma adına söylediklerimiz, haksızlıklara karşı çıkmamız siyaset olarak algılanacaksa, herkes istediği gibi değerlendirebilir. O zaman biz siyaset yapıyoruz. Ama biz bunu yargıyı savunma adına yapıyoruz. Bir yeri ele geçirmek, konumu muhafaza etmek ya da bir yere seçilmek adına değil.

Tamam da Türkiye'de artık yargı bölündü. Erzincan savcısı Erzurum savcısı tarafından gözaltına aldırılıp tutuklattırılabiliyor. Üçüncü dalga Balyoz operasyonunda iki savcı, 90 üst rütbeli subayı tutuklatmak istiyor. Ancak İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, operasyonun kendisinden habersiz yapıldığı gerekçesiyle bunu engelliyor. Siz yargıdaki bu kargaşayı nasıl karşılıyorsunuz?

K.Ö. — Yargıda kargaşa var. Vatandaşın da kafası karmakarışık. Ama şu arkadaşımız yanlış yapıyor diye dosyanın içeriğiyle ilgili konuşmak son derece yanlış olur. Fakat yöntem olarak ceza usul hükümlerini uygularken orada hata yapmamak, yanlış sonuçlara gitmemek çok önemlidir. Arkadaşlarımızın bu ilkeye yeterince uyup uymadıklarını bilemiyorum. Yönlendirilmiş bir yargı olmaması gerekir. Belki bu sorunu çözecek olan bağımsız yargıdır; yargının bağımsız bırakılmasıdır.

— Yani yargının Adalet Bakanlığı'nın vesayetinden kurtarılması mıdır?

K.Ö. — Evet. Bakanlığın teşkilat üzerinde yoğun bir etkisi vardır. Bu bize ifade ediliyor. İş o kadar kötü noktalara getirildi ki, hakimler ve savcılar, "Korkuyoruz efendim" deme sınırına geldiler.

— Zaten pek çok yargı mensubunun telefonlarının dinlendiği ortaya çıkmadı mı?

K.Ö. — Türk yargısının tarihi yazılırken, bugünler kara sayfalar olarak yer alacaktır. Demin yasama, yürütme ve yargının 12 Eylül Anayasasındaki konumlarına değindim. Biz bugün, bunu korumaya çalışıyoruz. Bu nasıl iştir? Kuvvetler ayrılığı ilkesi hukuk devletinin ana unsurlarından birisidir. Onu ortadan kaldırdığınız zaman, hukuk devletini zafiyete uğratmış sayılırsınız. Biz bunu defalarca ifade etmeye çalıştık.

— Bu anayasa değişikliğinin AB normlarına, Venedik Komisyonu kriterlerine uygun olduğu hükümet tarafından savunuluyor. Gerçekten öyle mi?

K.Ö. — Bir kere Venedik Komisyonu kriterleri 1992'den sonra ortaya çıktı. Yani 1982 Anayasasındaki kuvvetler ayrılığı ilkesi, Venedik Komisyonu'ndan on yıl önce benimsenmişti. Sanki onlar bizdeki ilkelerden daha ileriymiş gibi tanıtılmak isteniyor. Önümüze sürülenlerden bir tanesi, yargının demokratikleşme aşamasında AB'nin de önerileri doğrultusunda çalışmalar yapıldığı biçiminde. Oysa benim kişisel kanım, AB'nin bize karşı kullanıldığıdır. 2007'ye kadar AB'nin tüm ilerleme raporlarında, hep yargı bağımsızlığının sağlanması gereği vurgulanmıştır. Bunun anlamı da Adalet Bakam ve müsteşarının kuruldan çıkarılması ve Tetkik Kurulu'nun da HSYK'ye bağlanmasıydı. 2007'den itibaren inanıyorum ki birtakım ikna metotları ve kişisel etkileşmelerle, bu durum biraz seyrini değiştirdi. HSYK'nin yapışırım genişletilmesi, hakim ve savcılar dışında birtakım meslek gruplarından da kurula üye seçilmesi ve seçenlerin de biraz daha yaygınlaştırılması şeklinde eğilim belirdi. Bu da sık sık Adalet Bakam tarafından kamuoyuna duyurulmaya çalışıldı. Hatta ne yazık ki, bu konuda bakanlığın bürokratları dahi kullanıldı. Ancak Türkiye'nin durumu onlara uymuyor. Örnek olarak gösterilen o ülkelerin siyasi rejimleri, devlete yönelik bakışları, demokrasi anlayışı farklı. Bir de AB'nin Yüksek Yargı Kurumları Ağı (European Network of Councils for the Judiciary-ENCJ) var. Bu teşkilat yargı bağımsızlığım sağlamaya yönelik kurulmuş. AB ülkeleri bunun asıl üyeleri, Türkiye ise gözlemci üyesi. Örgütün ana sözleşmesinin 3/C maddesinde asıl üye olabilmek için ülkenin AB üyesi olması ve yargı teşkilatının yasama ve yürütmeden tamamıyla bağımsız olması gereği var. Ben Brüksel'de yaptığım bir konuşmada, "Yalan zamanda AB üyesi olarak aranıza katılırız" demiştim.

Ama Hollandalı eski başkan hemen şu tepkiyi vermişti:

"Yok. Bir şart daha var. Bağımsız da olmanız gerekiyor." Oradaki bağımsızlık koşulu bizim anayasa değişiklik taslağındaki bağımsızlıkla uyuşmuyor.

Bakın, Haziran 2007'de Budapeşte'de yapılan Yargısal Düzenleyici Kurumlar Uluslararası Konferansı'nın Örtak Açıklamasından birkaç cümle var:

"Bağımsız yargı, tüm toplumlar için demokrasinin en temel direğidir. Bağımsız bir yargı sisteminin tesisi için, bağımsız hakimlerin mevcudiyeti şarttır. Yargı bağımsızlığı ilkesiyle çıkar çatışması olması veçhesiyle yasama ve yürütme organlarının bu konuda yetkilerinin olmaması gerekir." Durum çok açık biçimde ifade edilmiş. Ayrıca Avrupa'daki meslektaşlarımızdan bizdeki sistemin düzgün işlemediğine dair yakınmalar aldık.

— Bakanlık önünde hakim adayı kuyrukları oluşmadı mı?

K.Ö. — Bu sakıncalardan söz ederken, teşkilatımızdaki genç meslektaşlarımızı istemediğimiz gibi bir izlenim vermek istemem.

Ama işleyiş şöyle olacak:

Bütün Türkiye'de bir seçim atmosferi olacaktır. Onun ötesinde kurulda Adalet Bakam ve müsteşarı varken teşkilattaki hakimin bakan ve müsteşara karşı ne derece dik durabileceği, hatta yüksek yargıdan gelen buradaki kurul üyesinden dahi etkilenebileceği söz konusu olmaz mı? Taslakta yüksek yargı bugünkü konumundan çok daha aşağılara çekilmek istenmektedir. Bunun nedeni de yüksek yargıyla yürütme arasındaki kavga. Bunu ben söylemiyorum. Kendileri defalarca ifade ettiler. Yani yüksek yargı olmasa daha rahat bir çalışma ortamı bulacaklarını, yüksek yargı tarafından kuşatıldıklarını tekrarladılar.

— Bunun nedeni yeniden bir kapatılma davası açılması korkusu olabilir mi?

K.Ö. — Onu bilemiyorum. Onların kendi içyapısıyla ilgilidir. Kapatılma davası olmasını da hiçbir şekilde arzu etmiyoruz. Her neyse. O kadar doluyuz ki. Bunu söylerken dertlerimizin çok olduğunu söylemek istedim.

Kaynakça
Kitap: Kansız Savaş
Yazar: Osman Özbek
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2015: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir