Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Milliyetçilikte Demokratik-Jeoekonomik Yaklaşım

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Milliyetçilikte Demokratik-Jeoekonomik Yaklaşım

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 23:23

Milliyetçilikte Demokratik-Jeoekonomik Yaklaşım

21.yüzyılda ülkemize yönelik milli, bölgesel ve küresel nitelikli çelişkilere cevap verebilmek için Türk milliyetçiliğinin temel hedefi, devletin kurulması ve savunulmasından devletin geliştirilmesi/yetkinleştirilmesi ve etkinleştirilmesi, toplumun zenginleştirilmesi ve demokratikleştirilmesi anlamında jeo-ekonomik geliştirilmesine dönüşmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin geliştirilerek korunması ve jeo-ekonomik savunması için gerçekleştirilmesi gereken reformların yedi temel alanı kapsaması lazımdır.

Türk milliyetçiliğinin ideolojik yenilenme sürecinde bu yedi süreç üzerinde öncelikle odaklanması kaçınılmazdır. Diğer bir ifade ile bir yandan temel sorunlarını dayattığı meseleleri çözerek, tüm Türk dünyasını, tarihi kapsayan, mezhep merkezli bakış açısını geride bırakan, Türk töresi ve İslam dinine dayanarak ahlaki temellerini yükselten Türk milliyetçiliği, öte yandan yenilenme sürecinde siyasal reform programını da geliştirmek zorundadır. Aşağıda ileri sürülen yedi süreç, ideolojik yenilenmenin politik sonuçları olmalıdır.

Bu reform alanları:

a) Yeniden bağımsızlaşma,
b) Stratejik barış,
c) Ekonomik yeniden yapılanma,
d) Yeniden milli devlet,
e) Demokratik gelişim,
f) İnsan unsurunun moral açıdan inşası,
g) Etkin hukuk devletinin kurulmasıdır.

Bu yedi alanda gerçekleştirilecek radikal reform süreciyle hedeflenen, Türk Devleti ile yurttaşlarının yaşadıkları temel kriz ile Türkiye'nin yaşadığı bölgesel ve küresel boyutlu krizlerin aşılmasıdır. Bu yedi ana politik reform süreci eş zamanlı olarak gündeme getirilmeli ve sürdürülmelidir. Bu yedi radikal reform süreci köklerini Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinden ve ideolojik yenilenmeden alarak güçlenmelidir. Ancak unutulmamalıdır ki, Türk milliyetçiliğine özgün radikal her çözümün temelinde Türk tarihi, Türk töresi ve Türk mitolojisi de olmalıdır.

a) Yeniden Bağımsızlaşma

Türkiye'nin önündeki temel sorunlar, ülkenin politik, ekonomik ve kültürel bağımsızlığının tehdit altında olmasıdır. Bu anlamda alınacak önlemlerin başında, Türkiye'nin yeniden bağımsızlaştırmasını sağlayacak tedbirler gelmektedir. Bir kısım yarı aydın ve işbirlikçi zihniyet sahibi, 21. yüzyılda hiçbir ülkenin tam bağımsız olmadığını, bütün ülkelerin birbirlerine bağlı/bağımlı olduklarını söylemektedir.

Türk milliyetçileri ülkeler arasındaki ilişkilerin onları birbirlerine bağladığının farkındadırlar ve buna karşı çıkmamakta-dırlar. Ancak, Türk milliyetçileri, Türkiye'nin diğer ülkelerle olan ilişkilerinin, Türkiye'yi edilgen bir bağımlılığa sürüklemesine karşıdırlar. Türk milliyetçileri, ABD veya Almanya'nın Kongo veya Danimarka'ya bağımlılığı ne kadar ise o kadar bağımlı olmayı kabul edebilirler.

Yeniden bağımsızlaşma ve stratejik barış, Türk dış politikasının temel eksenleri olmalıdır. Bağımsızlaşma, bütüncül bir süreçtir. Ekonomik bağımsızlığa sahip olmayan bir ülkenin politik ve kültürel bağımsızlığı sadece kağıt üzerinde kalmaktadır. Ancak, ekonomik bağımsızlık dünyadan soyutlanma değil, aksine dünya pazarları ile daha fazla bütünleşme, ancak bütünleşmede etkin taraf olmayı gerektirmektedir. Ekonomik bağımsızlığı sağlayacak sürecin ilk adımı ise bağımsızlıkçı siyasal ve kültürel tavır alınmasına, ekonomik bağımsızlaşma sürecini ileri taşımasına bağlıdır.

Bundan dolayı, bütün politik süreçler, ülkemizin politik ve ekonomik anlamda tek taraflı bağımlılığından çok karşılıklı ve dengeli bağımlılığını sağlayacak şekilde tasarlanmalıdır. Karşılıklı ve dengeli bağımlılık, 21. yüzyılın bağımsızlığıdır. Bu sürecin gerçekleşmesi için Türkiye'nin düşmanlıklarını azaltacak ve çevresinde etkin ve yararlı bir barış alanı oluşturacak bir politikaya, diğer bir ifade ile stratejik barışa ihtiyacı vardır.

Yeniden bağımsızlaşma ve stratejik barış, ancak bugün Türk Devleti'nin ruhuna sinmiş olan "bitkisel savunma" anlayışının ortadan kaldırılması ve Türkiye'nin kendisini sınırlarının ötesinden başlayarak savunmaya başlaması ile olabilir. Yeniden bağımsızlaşma ve stratejik barış, öncelikle Türkiye'nin önündeki yaşamsal tehdit olan federalleşme ve iç çatışma sürecini durdurarak milli birliğin tesisini sağlayacaktır.

İkinci aşamada, bu iki politikanın 21. yüzyıl içinde Türkiye'yi götürmesi gereken uzun vadeli politik hedef, Batı dünyası ile ilişkilerini geliştiren, NATO güvenlik sistemi ile Atlantik ötesi ilişkilerini sürdüren Türkiye, Avrasya ve Türk dünyası ile kendi içinde aşamaları olan bir politik işbirliği olmalıdır.

Bu hedef çerçevesinde, yapılması gereken, Türkiye üzerindeki tek yanlı ABD ve AB etkisini azaltırken, ilişkileri bugün olduğundan daha güçlü temeller üzerine oturtan bir denge politikasının oluşturulmasıdır. Bazı çevrelerde AB'yi ABD'nin veya ABD'yi AB'nin alternatifi olarak ortaya koyan Türk dış politika modellemeleri ileri sürülmektedir. Oysa, Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin niteliği ile ABD ile olan ilişkilerinin niteliği farklıdır ve birbirlerinin yerini dolduramaz.

aa) AB ile İlişkiler

Türkiye-AB ilişkileri köklü bir değişimden geçmek zorundadır. Halen, Türkiye'yi içine almama konusunda kararlı olan AB ülkelerinin çoğu, ülkemizi oyalamaya ve bu süreçte Türkiye'den elde edilebilecek tavizleri elde etmeye çalışmaktadır. AB-Türkiye ilişkilerinde temel gerginlik nedeni, AB içinde AB'nin geleceği ile ilgili iki farklı projenin çarpışmasıdır. Bunlardan birisi İngiltere'nin savunduğu ulus devletlerin konfederal AB'sidir. Bu modelde Türkiye'nin AB üyesi olma şansı vardır. Diğeri ise Fransa ve Almanya'nın öncülüğünü yaptığı federal bir Avrupa Birleşik Devletleri projesidir. Türkiye'nin federal bir Avrupa'nın parçası olması mümkün görünmemektedir. Çünkü, Türkler Avrupalılarla federal bir Avrupa için gerekli olan "Avrupalı kimliğinin" oluşmasını engelleyecek bir tarihsel ilişki modeli içinde olmuşlardır. Bundan dolayı Türklerin AB üyesi olmasını AB'nin federalleşmesinin engelenmesi olarak gören Almanya ve Fransa, Türkiye'nin tam üyeliğine karşı şiddetli bir muhalefet içindedirler. Ama gerek federalist Almanya ve Fransa gerek konfederalist İngiltere, Türkiye'yi AB kapısı önünde bekletirken Türk iç politikası üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmuşlardır. Türkiye, bu süreçte sürekli jeopolitik tavizlere zorlanmaktadır. Ayrıca, kuruluş esaslarını tasfiye etmektedir. Bu sürece artık son verilmesi bir zorunluluktur.

Türkiye, Avrupa Birliği tam üyelik sürecini durdurmalı ve Gümrük Birliği sürecini serbest ticaret bölgesine dönüştürmek üzere görüşmelere başlamalıdır. Türkiye'nin AB tam üyelik sürecini tek taraflı olarak durdurması ve Gümrük Birliği sürecini askıya alması, bir yandan Türkiye'nin iç ve dış politikasında hegemonik bir pozisyon kazanmaya başlayan AB'nin bu konumunu sona erdirirken, öte yandan AB ile daha sağlıklı bir dialog zemini kurulmasını sağlayacaktır. AB sürecinin kavuşacağı yeni yapı, Türkiye'yi Kıbrıs, Ege, insan hakları, Ermeni meselesi, Fener Rum Patrikhanesi konularında baskı altına girmekten kurtaracaktır. Serbest ticaret bölgesi anlayışı üzerine oturmuş Türkiye-AB ilişkileri, gerilimlerden kurtulacak, daha sağlıklı bir zemin üzerinde şekillenecektir.

ab) ABD ile İlişkiler

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler de önümüzdeki dönemde tekrar yapılandırılmalıdır. Türk milliyetçiliğinin ne ABD'ye ne de başka bir ülkeye yönelik politikası, kısır bir "anti"cilik üzerine inşa edilmemelidir. Türkiye-ABD ilişkileri de anti-Amerikancılık değil, her zaman Türkiyecilik üzerine kurulmalıdır. Bugün iki ülke arasındaki ilişkilerin temel açmazı, ABD'ye manevi olarak teslim olmuş olan Türk siyasal elitinin, Türkiyeci bir tavır izleyememesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye'nin 1940'lı yıllardan bu yana izlediği genellikle teslimiyetçi nitelik taşıyan politikalar Washington'da ciddi bir alışkanlık yaratmıştır. ABD, Türkiye'nin kendisi ile herhangi bir pazarlığını bile hakaret kabul etmektedir. Öte yandan, jeopolitiği etkili bir şekilde kullanmak yerine jeopolitiği satma üzerine kurulan politikalar ve her ekonomik krizde kredi veya hibe için ABD'in kapısının çalınması, Washington'da Ankara'dan her şeyi talep edebileceği ve bunun da yerine getirileceği duygusunu uyandırmıştır. Türk-Amerikan ilişkilerinde ulaşılan bu ruh halinin aşılması için Türkiye, izleyeceği politikalar ile ABD'nin saygısını kazanmak zorundadır. Bugün, Washington, Ankara'ya bir kısım yeteneksiz ve muhteris, kendi halkını soyan politikacı sınıfı tarafından yönetilen ve ikide bir borç isteyen bir ülke olarak bakmaktadır. Saygı duyulan bir Türkiye, itirazları daha fazla dikkate alınan, görüşleri karar alma sürecini daha fazla etkileyen bir ülke olmalıdır.

Ayrıca, Türk milliyetçileri ABD ile ilişkileri "ABD için önemli olmak" şeklindeki klasik Türk dış politikası anlayışının çerçevesinden çıkartmalıdır. Türkiye'nin önemi bir ülkeye veya onun stratejisi içindeki önemine bağlı değildir. Ama, 21. yüzyılın başındaki güçler dengesi gözönüne alınarak Türk dış politikası şekillendirilirken ABD'nin çok önemli bir belirleyici olduğu gözönünde tutulmalıdır.

Türkiye'nin ABD ile ilişkilerini tanımlamada kullanılan stratejik müttefiklik içi yeniden doldurulan ve tanımlanan bir kavram olmalıdır. Öte yandan ortada son dönemde çok dolaşan ve hiçbir ciddi zemini olmayan stratejik ortaklık kavramından da vazgeçilmelidir. İki ülkenin stratejik ortak olabilmesi için her şeye aynı gözle bakabilmeleri gerekmektedir. Bu çerçevede ABD; İsrail, İngiltere ve Kanada ile stratejik ortak olabilir. Oysa, Kıbrıs ve Türkmenler konularında Türkiye ile ters düşen ve düşmekte ısrar eden ABD'nin, Türkiye'nin stratejik ortağı olması mümkün değildir. Türkiye'nin çıkarları ile ters düşmekte ısrar eden bir ABD ile müttefikliğin sadece NATO çerçevesinde tutulması ise en sağlıklı olanıdır. Zaman zaman bu iki kavram bile birbiri ile karıştırılmakta ve birbirinin yerine kullanılmaktadır. Ancak, biz burada bu iki kavramı birbirinden ayırmayı ve yeniden tanımlamayı öneriyoruz.

ABD, 21. yüzyılda Amerikan tek kutupluluğunu sürdürmek amacı ile Avrasya ve Orta Doğu alanlarını kapsayan bir atılım içine girmiştir. Washington, Orta Doğu'da içine girdiği sürecin bir çıkmaz olduğunu ve Türkiye'siz Orta Doğu operasyonunun mümkün olmadığını anlamıştır. Ankara, bir yandan Orta Doğu'nun şekillenmesi süreci üzerinde Washington ile Türkiye'nin menfaatlerinin gerçekleşmesini sağlayan bir pazarlık yapmalı, öte yandan bugün Türkiye'nin Orta Doğu genelinde ve Irak özelinde Kürt meselesinde önünü kesen İsrail ile yeni bir düzlemde amacı Orta Doğu'da bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını engelleyen Türk-İsrail stratejik pazarlığı yapılmalıdır.

İsrail kendisini Orta Doğu'da güven içinde hissetmediği sürece, Türkiye'nin güvenliğinin ABD tarafından ihanete uğra-ması tehdidi ortadan kalkmamış olacaktır. Ancak, İsrail'e Kürt devleti projesini desteklemenin uzun vadede çok pahalıya patlayacağı açık bir şekilde anlatılmalıdır. Araplığın ve Farslı-ğın düşmanlığı ile yaşayan İsrail, Türklüğün de düşmanlığını üzerine çekerse, kukla bir Kürt devletinin dostluğu İsrail'e yetmeyecektir. Türkiye, Arap-İsrail çatışmasının sona erdirilmesinde ve tarafların barışı yakalamasını sağlamak için etkin bir Orta Doğu angajmanı gerçekleştirmelidir. Bölgeyi 400 sene yöneten güç olan Türkiye'nin desteklediği bir barışın daha sağlam temelleri olacaktır.
ABD'nin Türkiye'ye sadece Orta Doğu'da değil, Avrasya'da da ihtiyacı vardır. ABD'nin Afganistan üzerinden Avrasya'daki

varlığı Amerikan gücüne karşı bir ittifak yaratmıştır. ABD'nin Avrasya'nın derinliğinde bulabileceği tek Avrasya içi ve dışı güç olan müttefik Türkiye'dir. Türkiye, Rusya ile çatışmadan hatta stratejik barış çerçevesi için de, ABD ile Kafkasya ve Orta Asya'da işbirliğini sürdürmelidir. Türkiye'nin ABD için önemi önümüzdeki dönemde daha da keskinleşecek olan AB-Çin-Hindistan-Rusya ile ABD arasındaki küresel boyutlu çatışmada ortaya çıkacaktır.

ac) Türk Dünyası İle İlişkiler

Türk dünyası ile ısrarcı ancak acelesi olmayan bir sosyal ve ekonomik bütünleşme süreci izlenmelidir. Esasen, böyle bir süreci kimseyi tehdit etmeden şekillendirmek zor değildir. Ancak, Türk dünyası ile ilişkiler, hamaset ve tek taraflı yardım esasından çıkarılarak karşılıklı somut menfaat çerçevesine oturtulmalıdır. Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerde, ve gereksiz yere Türkiye'ye düşmanlık uyandıracak Turancı bir söylemden kaçınarak, gerçekçi bir temelde ilişkilerin şekillendirilmesi ön plana çıkarılmalıdır.
Taraflar arasında azalan ticaret önümüzdeki yıllarda stratejik bir planlama çerçevesinde hızla geliştirilmelidir. Türkiye'nin Türk cumhuriyetleri ve komşuları ile olan ekonomik ve ticari ilişkileri, özel bir konseptle hazırlanmış, "stratejik ticaret planlamasına" dayanmalıdır. Bu politika ile amaç, önceden belirlenmiş sektörlerde devlet-özel sektör işbirliği ile yabancı piyasalar üzerinde kontrol oluşturmak olmalıdır.

Türkiye ve Türk cumhuriyetleri kurumlarının katılacağı değişik ortak kurumsal mekanizmalar oluşturulmalıdır. Bu ortak kurumsal mekanizmaların oluşturulmasının temel hedefi, gelecek 20 yıl içinde Arap Ligi'nden daha güçlü bir "Türk ligi"nin oluşturulması olmalıdır.

b) Stratejik Barış

Türkiye tarihi, milletimizin yüklendiği misyon ve ülkemizin jeopolitik konumu itibarı ile bir çok komşu ve komşu olmayan millet ile mücadele içinde olduğunu göstermektedir. Türk milliyetçiliği açısından en sağlıklı ve en etkili mücadele yolu, milletin ve devletin enerjisini düşmanlıkları tırmandırarak eritme değil, gerekli politikaları geliştirerek, Türkiye'nin ekonomik gelişmesine aktarmak olmalıdır. Stratejik barış Türkiye için bir savunma ve işbirliği politikasının temelini oluşturmalıdır.
Stratejik barış için Türkiye'nin aktif bir dış politika izlemesi, komşularını işbirliği ve barışın faydalarına ikna etmesi gerekmektedir. Komşuları barışa ikna etmenin değişik yolları olduğu akılda tutulmalıdır. Suriye ile başlayan barış sürecinin hemen öncesinde bu ülkeyi savaş ile tehdit ettiğimiz unutul-mamalıdır. Dış politika bir ısrar ve akıl sürecidir. Bu süreçte, teşvik, ödül, ceza, tehdit gibi mekanizmalar eşgüdüm içinde barış için kullanılmak zorunda kalınabilir.
Ekonomik açıdan bir dev haline gelecek Türkiye'ye bugün düşman olan ülkeler dahi yarın ekonomik ortak hale geleceklerdir. Gaziantep-Adana-Hatay ekseninin bütün bir Suriye-Ürdün-Lübnan-Irak alanını kendisine eklemleyecek şekilde yoğun bir ekonomik işbirliği coğrafyası olarak geliştirilmesi gereklidir. Keza, Trabzon-Erzurum-Van hattının Kafkasya-İran coğrafyasını ekonomik işbirliği ve etkileşim alanı olarak şekillendirmesi mümkündür. İstanbul'un Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu yanında Rusya-Ukrayna içinde önem taşıdığı ortadadır.

c) Ekonomik Yeniden Yapılanma

Dünyanın en büyük yirmi ekonomisi arasında olan Türk ekonomisi, soyguncu bir siyasal elitin akraba-aşiret-sözde iş adamı işbirliği ile soyulmakta, kaynakları heba edilmektedir. Türkiye, yıllardan bu yana "paran kadar değil, kredin kadar yaşa" sloganı ile üretmediği zenginliği tüketen bir ülkedir. Kamu kaynaklarını sömüren, istismar eden ve kamu kaynaklarına dayanarak politika yapan Türk politikacıları, önce para basarak, sonra, dış borç alarak ve nihayet iç borç alarak Türk halkını istismar etmiştir.
Ülkemizi bir anda zengin, güçlü ve mutlu kılacak hiçbir sihirli formül veya ittifak yoktur. Zengin, güçlü ve mutlu bir millet olmanın yolu uzun erimli, sabırlı, etkili, verimli, sistemli ve çalışkan bir yaşam tarzının bütün bir millet tarafından benimsenerek yaşama geçirilmesidir. Halen ülkemiz 30 gün yıllık izin ve 17 gün resmi tatil ile Dünya'nın en fazla tatil yapılan üçüncü ülkesidir. Türk milliyetçiliğinin inanç tazelemesinin temelinde hamasi çözümlemeler değil, yüksek teknoloji üretimi, verimlilik artışı, refahın yaygınlaşması, yüksek-değer ekli meta üretimi, dış ticaret fazlası, geniş para stoku, düşük enflasyon, yabancı şirketlerin satın alınması, küresel rekabette üstün Türk firmaları, borç alan Türkiye'den borç veren Türkiye'ye geçiş yatmaktadır. Türk milliyetçiliğinin hedefi Türkiye'nin büyük ekonomik güç haline gelmesidir.

Ekonomi mucizeler üzerinde yükselmez. Ekonomi, çalışma, ısrar, yaratıcılık, rekabet, yatırım, tasarruf, yeni keşifler, yeni pazarlar gibi kavramlar/süreçler ile gelişmenin sağlandığı bir alandır.

Ekonomik vizyonu olmayan bir siyasal milliyetçilik ile kit-lelerin desteğinin alınmasının çok zor hatta imkansız olduğu meydana çıkmıştır. Nitekim şimdiye değin de siyasal milliyetçilik tek başına iktidara gelecek ölçüde geniş kitlelerin desteğini sağlayamamıştır. Çünkü kitleler çok olağanüstü kriz dönemleri hariç olmak üzere, idealizmden uzak daha çok bireysel çıkarlarına yakındırlar. Milliyetçi ideolojik yapı için belirli bir entelektüel düzey gerekmektedir ki, bunu kitlede bulmak mümkün değildir.
Bu çerçeveden bakıldığı zaman gerek siyasal Türk milliyetçiliğinin başarılı olabilmesi, gerek Türkiye'nin 21. yüzyılda küçük orta sınıf bir devletten büyük bir devlet haline gelmesi için milliyetçiliğin ideolojik ekseninin, kültürel-siyasal milliyetçiliğini geliştirerek jeoekonomik eksenli ekonomik milliyetçiliğine kaydırması şarttır. Siyasal-kültürel milliyetçiliğin kitleler tarafından benimsenmesi Türk milliyetçiliğinin ekonomik-teknolojik milliyetçiliği geliştirmesine bağlıdır. Esasen bir sanayi politikasına, bir mali politikaya, bir dış ticaret politikasına dönüşmeyen bir milliyetçi anlayışın ülkeye bir yön, bir vizyon vermesi mümkün değildir.

Türk toplumu bir süreden beri umutsuzluk ve hayal kırıklığı içinde bocalamaktadır. Vizyonsuz sistem partilerine olan inanç gittikçe zayıflamaktadır. Toplumu ortak bir hedefe yöneltecek ve heyecan verecek bir politik-ekonomik hedefin yokluğu bir yana, hızlı bir toplumsal kutuplaşma ve ayrışma gözlemlenmektedir. Toplumun bütün kesimleri ciddi bir sıkıntı ve arayış içindedirler. Böyle bir ortamda, Türk milliyetçilerinin toplumu ateşleyecek bir politik vizyon ortaya koyması ancak siyasal-kültürel milliyetçiliğin ekonomik-teknolojik milliyetçilik ile geliştirilerek, topluma yeni bir proje sunması ile gerçekleşebilir.
Ekonomik milliyetçilik kapalı, ekonomiyi gümrük duvarları arkasında korumaya alan değil, küresel rekabet için devlet-özel sektör-toplum işbirliğini öngören bir yaklaşımın ürünü olmalıdır.

Esasen son on yılda iyice yoğunlaşan küreselleşme-bölge-selleşme ikilemindeki dünya ekonomisindeki rekabet savaşında, Türk ekonomisinin ayaklar altında kalmaması için hızlı bir yapısal dönüşüm sürecine girmesi şarttır.
1983'ten bu yana her ne kadar Türkiye'de temel ekonomik söylem devletin ekonomiden çekilmesi üzerine bina edilmiş ise de, bu söylemin baş temsilcisi olan siyasal kadrolar devletin ekonomik kaynaklarını siyasal amaç ve kadroları için sömürmek amacı ile ekonomik yapıyı sakatlamışlar ve asla devleti ekonomiden çekmeyi düşünmemişlerdir.

Esasen hiçbir gelişmiş sanayi toplumunda, değişik kalkınma yaklaşımlarına sahip olan ABD, Almanya ve Japonya da dahil olmak üzere, devlet ekonominin dışında değildir. İdare-i maslahatçı siyasal yapılar, Türkiye'nin ekonomik değişimi ve gelişimi için hiçbir kapsamlı politikaya sahip değildirler. İdare-i maslahatçıların ekonomik yaklaşımları günü kurtarmaya yönelik olup, stratejik ve uzun vadeli bir niteliğe sahip değildir.

İdare-i maslahatçılar gerçek ekonomik kalkınmanın toplumca ödenmesi gereken bir bedeli olduğunu, tasarruf yapan ve üreten toplumların ciddi bir ekonomik kalkınmayı gerçekleştirebileceği gerçeğini göz ardı ederek, nerede ise çalışmadan iyi yaşamayı vaadetmektedirler. Bu halka söylenen en büyük yalandır. Bu yalanın bir sonucu olarak, Türk toplumu ürettiğinden fazlasını tüketen bir tatil, fiesta toplumu haline dönüşmüştür. Bu durumun değişmesi için toplumun, üreten, biriktiren bir toplumsal-ekonomik yapıya kayması şarttır.

Ekonomik milliyetçilik, Türkiye'nin hem ürün bazında dış-satımının nitelik ve nicelik değiştirmesini hem halihazırda yoğun ilişkide olduğu pazar sayısını ve pazar oranını artırarak küresel planda yoğun bir atılımı yaşamasını hedeflemelidir.
Jeo-ekonomik milliyetçiliğin amacı, Türkiye'yi teknoloji üretme ve keşfetme konusunda en gelişmiş ülkeler ile rekabet eder hale getirmektir. Bu hedef ilk bakışta imkansız gibi görünse de, esasen ciddi bir bilim politikası ve sanayi alanında devlet-özel sektör işbirliği ile mümkündür. Türkiye'nin hedeflediği ekonomik sıçramanın nesnel alt yapısı mevcuttur. Ancak üretken ekonomik yapı şimdiye değin istikrarsız politikalar ile sürekli sakatlanmıştır. Sanayi devi Japonya'nın 1980'de 2.1 milyar Dolar olan dış ticaret fazlası 1991 senesinde 110 milyar Dolar'a çıkmıştır ki bu da, istikrarlı ve stratejik ekonomik politikalar izlendiği takdirde ekonomik gelişmenin ulaşabileceği seviyeyi göstermektedir. Keza Çin'in 1978-1997 seneleri arasında kişi başına milli geliri dört katına çıkardığı düşünülür ise Türkiye'nin çok hızlı bir ekonomik yapılanmayı daha kısa zamanda gerçekleştirmemesi için neden olmadığı da anlaşılır.

Özetlersek, jeoekonomik milliyetçilik, ekonomiyi küresel rekabete kapatmadan, yüksek değer ekli, görece ucuz, rekabet değeri yüksek ve küresel geçerliliğe sahip yüksek teknoloji ürünlerini üretebilen bir refah ekonomisinin politik alt yapısını oluşturan politik yaklaşımdır.

jeoekonomik milliyetçiliğin Japonya ve Asya Kaplanları diye anılan ülkelerin Türkiye'ye uygulanma çabası olduğu akla gelebilir. Ancak böyle bir tespit doğru değildir. Ekonomik milliyetçilik belirli bir ekonomik modelin kopyasından ziyade, Türkiye'nin ekonomik ihtiyaçları ile dünyanın en güçlü ekonomilerinin ekonomik yaklaşımlarının olumlu yönlerinin sentezlenerek. ekonomik-politik bir program haline getirilmesidir.

Bu program devlet-özel sektör stratejik yatırım ortaklığını ve araştırma-geliştirme sürecinde devlet desteğini benimsemeli; ancak devletin özel sektör üzerindeki hakimiyetini ve verimsiz ekonomik birimleri yaşatma ısrarını reddetmelidir.

Jeo-ekonomik milliyetçiliğin yaşama geçmesinin somut sonuçları şöyle sıralanabilir:

Türkiye yüksek teknoloji temelli bir stratejik sanayi politikası çerçevesinde yeni bir üretim hamlesini gerçekleştirecektir. Türk ekonomisinin amiral gemisi olacak stratejik sektörlerin belirlenmesi ve devlet-özel sektör işbirliği ile dünya pazarında rekabet edecek ürünler ortaya çıkacaktır. Özel sektör, stratejik, yüksek değer ekli ve yeni teknoloji üreten alanlara yatırım için teşvik edilecek ve desteklenecektir.

Türk ekonomisinin küresel rekabet gücünü zayıflatan ve ekonomik kalkınmayı yavaşlatan enflasyona karşı kapsamlı, ısrarlı ve toplumsal uzlaşmaya dayalı bir politika geliştirilecektir. Yatırımların durmasına neden olmadan ve işsiz orduları yaratmadan, devlet-iş dünyası-sendika işbirliği ile enflasyon hızla % 5'in altına çekilecektir.

Yatırımların ve ihracatın artması için iç tasarrufun artması bir zorunluluk olarak belirmektedir. İthalat-ihracat dengesinin sağlanması için dış satım teşvik edilecek ve dış ticaret fazlası hedeflenecektir. İhracat politikasının temelini ucuz ve kaliteli mal satımı oluşturacaktır. Gerçi Türk sanayiinin ürettiği malların kalitesinin son dönemde ciddi bir artış gösterdiği şüphe götürmez. Ancak Türk mallarının kalitesinin yarattığı olumlu ortamdan faydalanan bazı çevreler kalitesiz mal ihraç ederek Türkiye'nin özellikle eski Doğu bloğundaki pazarının daralmasına neden olmaktadırlar. Devlet Türk ekonomisine orta ve uzun vadede ağır zarar veren bu tür dış satımı engelleyecek TSE kalite damgasını, ihracat için şart koşmalıdır.

Türk sanayiinin desteklenmesi amacı ile devletin açtığı uluslararası ihalelerde, aynı teknolojik düzeye sahip olması kaydı ile Türk firmalarının daha fazla fiyat verdiği durumlarda

da Türk firmalarının ürünleri tercih edilmelidir. Devlet harcamalarında ciddi bir tasarrufa gidilmesi gerekmektedir. Ancak bu tür tasarruflarda temel ilke devlet yatırımlarında yapılacak tasarruftan çok devlet harcamalarında, tüketimde kısıtlama olmalıdır.
Jeoekonomik milliyetçi yaklaşım, topluma ait olan değerlerin yine toplumun menfaatleri ön planda tutularak değerlendirilmesini savunur. Bu çerçevede toplumsal refaha ve milli güvenliğe katkısı olmayan kuruluşlar özelleştirilerek, değer yaratır hale getirilmelidir. Ancak teknoloji üreten kuruluşların özelleştirilmesinde teknoloji üretme vasfının kaybolmaması için gerekli tedbirler titizlikle alınmalı ve örneğin altın hisse uygulaması ile bu husus temin edilmelidir. Jeo-ekonomik milliyetçilik, ülke ekonomisinin zenginliğini artırarak genel refahı yükseltecektir. Ekonomik başarı Türk milli kimliğinin güçlenmesini sağlayacaktır. Yurttaşların devlete ve geleceğe olan inançları pekişecektir. Ekonomik verimlilik sosyo-politik birçok sorunun rahatlıkla aşılmasını sağlayacaktır.

Jeoekonomik milliyetçi yaklaşım sağlıklı bir ekonomik ge-lişmeyi, sağlıklı bir toplumsal yapıdan ayrı düşünmez. Ekonomik sıçrama politikası ile refah devleti politikası arasında bir zıtlaşma görmez. Gerçi birçok sanayileşmiş ülke, 1980'li yılların başlarından beri sosyal refah devletinde kısıtlamalar yaparak Pasifik kuşağının ucuz emek politikaları ile rekabet edebilir kalmaya çalışıyorlar ve/veya sermayelerini düşük ücretli ülkelere kaydırıyorlar. Türkiye'de ise işgücünün Avrupa ile kıyaslandığında pahalı olduğunu söylemek mümkün değildir. Türkiye'de amaç, işgücünün alım gücünü artırırken işçi üretkenliğini de artırarak verimli ve rekabet edebilir kalmadır. Jeo-ekonomik milliyetçi yaklaşım, Uzak Doğu'daki ekonomik kalkınmanın temelinde yatan ucuz işgücü sömürüsüne dayanan ekonomik kalkınma programlarına da terstir. Jeoekonomik milliyetçi yaklaşım, Türk ekonomisine güç katan, üretimde verimliliği artırma çabası içinde olan, teknolojik yenilik peşinde koşan her insanımızı Türk milliyetçisi olarak değerlendirmelidir.

Bağımsızlaşmanın en önemli boyutunu, ekonomik bağımsızlık oluşturmaktadır. Türkiye'nin ağır iç ve dış borç kısır döngüsünü aşacak bir modelin bulunması zorunluluktur. Türkiye'nin ağır ekonomik sorunlarının aşılmasında, şimdiye kadar izlenen ekonomik politikaların ülkeyi sadece ağır hasta vaziyette tuttuğu, ancak iyileşmesine izin vermediği anlaşılmalıdır. Bundan dolayı, ekonomik krizin aşılarak güçlü bir ekonomik yapıya kavuşmanın ancak radikal önlemlerle gerçekleşebileceği görülmelidir. Bu radikal süreçlerden birisini ve en önemlisini muhakkak bugün toplumun % 44'ünü oluşturup, GSMH'nin ancak % 14'ünü üreten tarım sektöründeki nüfusun, hızlı bir şekilde % 10-6 seviyesine çekilirken, GSMH'yi artırması için alınacak önlemler oluşturmalıdır. Bu süreç, bir yandan toprakların birleştirilerek, modern tarım ve hayvancılığa geçilmesi, öte yandan Anadolu'nun değişik merkezlerinde yeni büyük kentler doğarken, mevcut kentlerin de büyümesi anlamına gelmektedir.
Türk milliyetçiliği, Türk halkını zenginlik ve refah üreten ve paylaşan bir ekonomik yaklaşım ile bir araya getirebilmelidir. Zengin olmayan bir ülkenin ulusal menfaatlerini gerçekleştirme şansı çok zayıftır. Üstelik, ulusal çıkarlar konusunda milli uzlaşma sağlayabilmek için zenginliğin toplumsal bölüşümünde adil olunması gerekmektedir.

Avrupa Birliği tam üyeliği vaadi ile gerçekleşen uygulamaların şu ana değin Türk ekonomisine değişik verilere göre 5575 milyar ABD Doları zarar verdiği ortaya çıkmıştır. Gümrük Birliği'nin devam etmesi durumunda Türkiye'nin ekonomik krizi aşması mümkün olmayacaktır. Bundan dolayı, Gümrük Birliği anlaşmasının sona erdirilmesi gerekmektedir. Ancak, Gümrük Birliği'nden çıkarken yerine AB ile serbest ticaret bölgesi anlaşmasının imzalanması hem Türkiye hem Avrupa Birliği için en iyi çözümdür.

Dünyanın en borçlu ülkeleri arasına giren ülkemizde nüfusun % 18'i uluslararası yoksulluk seviyesinin altında yaşamaktadır. %2.4'ü aşırı yoksuldur ve günde 1 ABD Doları'nın altında para kazanmaktadır. En zengin % 10 tüketimden % 32.3 pay alırken, en fakir %10 ise, %2.3 pay almaktadır. 9 milyon kişi işsizdir (2 milyon resmi işsiz). Kişi başına düşen yıllık 2.160 ABD Doları ile ülkemiz Peru, Irak, Batı Şeria, Fas, Bosna, Namibya ve Bulgaristan ile aynı grupta yer almaktadır.

Ekonominin % 66.2'si vergi kapsamı dışındadır ve bunun parasal büyüklüğü 202 katrilyon TL=125 milyar ABD Doları'dır (Nisan 2003 rakamları ile). Son yedi yılda kazanılan gelirin % 63.1 i kaçırılmıştır. Yıllık olarak kaçırılan vergi tutarı 80 katrilyon TL=50 milyar ABD Doları'dır. Son yıllarda ortaya çıkarılan yolsuzlukların Türk ekonomisine maliyeti 165 katrilyon TL=101 milyar ABD Doları'dır. Çalışanların % 52.8'inin hiçbir sosyal güvenlik kaydı bulunmamaktadır; yani vergi ödememektedirler. Bundan doğan yıllık vergi kaybı 86.4 katrilyon TL=52 milyar ABD Doları'dır. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Türkiye gibi jeopolitik yüklerin sürekli ülkemizi yeni ekonomik baskılar altına soktuğu, on beş seneden fazla bir süre düşük yoğunluklu bir savaşı yaşamanın dışında Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu'da yaşanan savaş ve gerilimlerin neden olduğu ekonomik zararlara katlanan, güvenliğini sağlayabilmek için silahlanmak zorunda olan bir ülkenin güvenliğinin bu çerçevede uzun süre sağlanması mümkün değildir. Ekonomik güvenliği kalmayan bir ülkenin, silahlarla sınırlarının uzun süre korunamayacağını yakın tarihte gösteren en büyük örnek, dünyanın en büyük ikinci ordusuna sahipken çöken SSCB'dir.

Türkiye ekonomisinin içinden geçtiği krizi aşabilmesi için IMF, dış borç ve iç borç krizlerini milli bir ekonomik politika ile denetim altına alması lazımdır. IMF'yi suçlamakta bir anlam olmamak ile birlikte, IMF ile ilişkilerimizin sona erdirilmesi, ancak IMF tarafından önerilen birçok reçetenin "milli ihtiyaçlarımız çerçevesinde" ısrarla uygulanmaya devam edilmesi gerekmektedir. Ekonominin düze çıkması, ekonomik rasyonalitelere bağlı olduğu kadar, psikolojik faktörlere de bağlıdır.

Türk ekonomisinin gelişmesinin önündeki en önemli engel, devletin ve toplumun kaynaklarını acımasızca ve hovardaca harcayan politik sınıftır. Bundan dolayı öncelikle alınması gereken ilk iki önlem, devlet kaynaklarının soyulmasının durdurulması ve devletin iç borç yükü ile ekonomi üzerinde oluşturduğu kısır döngüyü kıracak bir kararlılığın sergilenmesidir. Mevcut ve geçmiş iktidarların sergilediği yaklaşım, iç borç kısır döngüsünü kıracak bir politika değildir. Devletin kaynak kullanımında iç borç almayı engelleyecek ölçüde radikal bir tasarruf süreci başlatması kaçınılmazdır. Buna koşut olarak, atılması gereken ikinci adım vergi oranlarını düşürerek, verginin gereken sert hukuk tedbirleri ile desteklenerek tabana yayılması ve vergi kaçakçılığının % 5'lerin altına çekilmesidir. Vergi oranlarının düşürülmesi ile vergi gelirlerinde düşme gerçekleşeceği ileri sürülse de, eş zamanlı olarak verginin tabana yayılması gelir kaybını engelleyecektir. Bu gerçekleşince devletin kredi piyasasında oluşturduğu baskı kalkacak ve faizler düşerek reel sektörün kredi kullanımı mümkün hale gelecektir.

Devletin, özel sektörün yatırımlar için önünü açması ve rekabet gücünü artırması şarttır. Devletin bugünkü yaklaşımı her anlamda özel sektörün gelişmesinin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Devlet, sanayinin ve yeni istihdam alanları yaratan yatırımların önünü açmak için bedava arazi, ucuz kredi, yatırımların kolaylaştırılması, ucuz enerji, ucuz su gibi üretim girdilerinin ucuzlatılarak rekabet gücünün desteklenmesi yoluna gitmelidir. Devlet ile özel sektör, tespit edilecek stratejik sektör ve stratejik pazarlarda işbirliği yapmalıdır.

Dış piyasalara açılarak rekabet etmek ekonomik gelişmenin ana dinamiklerinden birisi olmak ile birlikte, Türk sanayiinin korunması ve teşviki için Türkiye'nin her yola başvurması kaçınılmazdır. Ancak, bu arada üretim kalitesini artırmak amacı ile özellikle TSE'nin bugün olduğundan çok daha farklı bir anlayışla çalışması kaçınılmazdır.

Türkiye'nin "ekonomik güvenliğini" sağlamadan güvenliği sağlanmış sayılamaz. Ekonomik güvenlik ise ancak yüksek teknoloji, yüksek verimlilik, düşük işsizlik ve enflasyon, düşük iç ve dış borç, ihracat fazlası ile sağlanabilir. Bunların Türkiye için hayal olmadığını, Cumhuriyet'in ilk 15 yılında %7.7'lik kalkınma sağlayan Mustafa Kemal Atatürk göstermiştir.

d)Yeniden Milli Devlet

Yeniden milli devlet politikasının temel hedefi, yıpranan ulus devlet sürecinin, gerçekleştirilecek demokratik özlü siyasal ve bürokratik reformlarla yeniden ayağa kaldırılmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin 21. yüzyıla güçlü, demokratik, zengin bir hukuk-refah devleti olarak taşınmasının şartı, modernleşme ve demokratikleşmenin, milli devletin korunarak gerçekleştirilmesine bağlıdır. Unutulmamalıdır ki, gerçek bir demokrasinin yaşama geçirilebilmesi için uygun zemini hala milli devlet oluşturmaktadır.
Türk milliyetçileri, küresel rekabette başarılı olan, etkin, üretken, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı, etnik hastalıkları aşan ve yenen, toplumsal talepleri karşılayan bir ulus devlet inşası ile karşı karşıyadırlar. Bu ise devletin yasama, yürütme ve yargı alanında baştan aşağı yeniden örgütlenmesi ve etkinleştirilmesi anlamına gelmektedir.

Küreselleşme ve AB sürecinde Türkiye ulus devlet yapılanmasından etnik yapılanmaya doğru önemli bir mesafe kaydetmiştir. AB paradigması dışına çıkış ile büyük bir bağımsızlık alanı elde edecek olan Türkiye, milli devleti ve sosyal/etnik bütünleşme sürecini tekrar başlatabilecektir.

Öte yandan devletin etkinleştirilmesinin ana yolu, devletin küçültülmesi gibi sloganlar değil, bürokrasinin işler bir hale getirilmesidir. 1980'lerde oluşan, politikacı-bürokrat-hortumcu işbirliği mekanizmasının kırılması, bürokrasinin yeni yasalarla yeni bir ahlaki zemine oturtulması gerekmektedir.

Yolsuzluk, rüşvet, politika ve mafya zincirinin çok sert tedbirlerle kırılması, halkın devlete olan güvenini artıracaktır. Ankara ve İstanbul sokaklarında yurttaşlar, arabalarının çizileceği korkusu ile değnekçilere haraç vermekten kurtuldukları gün, Türkiye'de bir şeylerin değişmeye başladığına inanacaklardır. Ancak, yolsuzluk döngüsü ile sadece hukuksal planda değil, toplumsal planda da mücadele edilmelidir.

Milli devletin etkinleştirilmesinde ve oluşturulmasında alınması gereken önlemlerin başında, son yirmi yıl içinde ortaya çıkan ve Türkiye Cumhuriyeti içinde paralel bir devlet oluşturan özerk kurulların tekrar ele alınması ve bir kısmının ortadan kaldırılması gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, bugünlerde yerel idareler ve benzeri bu süreci tamamlayıcı kanunlarla federal bir dönüştürmenin alt yapısını hazırlayan ve AKP iktidarı tarafından gerçekleştirilen bütün yasaları hemen tasfiye etmek zorundadır. Kamu yönetimi reformu, etnik güdü ve bakış açısı ile değil, milli devleti etkinleştirirken, yerel yönetimleri güçlendirecek bir bakış açısı ile gerçekleştirilmelidir.

Milli devlet aynı zamanda milletin ve milli devletin temeli olan milli kültürün güçlü bir şekilde varlığına bağlıdır. Küre-selleşme çağında milli kültürlerin; sınırların gerisine çekilerek, yerelleşerek kendisini küresel dayatmalar karşısında koruması mümkün değildir. Milli kültürün korunmasında en etkin yol, onun evrensel bir etki kazanmasını sağlayacak yolların bulunmasına bağlıdır. Diğer bir ifade ile milli kültürü geri çekilerek değil, ilerleyerek savunmalıyız, sınırlarımızın gerisinde değil, sınırlarımızın ötesinde savunmalıyız. Örneğin, Türk mutfağı ve Türk müziği ancak küresel bir etki alanına kavuşur ise varlığını daha güçlü savunabilecektir. Yeniden milli devletin oluşum sürecinde, yabancı dilde eğitimin yasaklanarak, yabancı dil eğitiminin etkili bir şekilde orta öğretim sürecinde çözülmesi, yabancı dilde isimlerin kentlerimizin görüntüleri arasından silinmesine kadar uzanan önlemler de gerçekleştirilmelidir.

e) Demokratik Gelişim

Demokratik anlayış ve inanç milliyetçi düşüncenin temel ilkelerinden birisidir. Milliyetçiler, mensup oldukları milletin bir başka milletin boyunduruğu altında yaşayamayacak kadar onurlu ve kendi kendisini yönetecek kadar da erdemli olduğu noktasından hareket ederler. Bir ulusun kendi kendisini yönetmesinin en doğru ve etkin yolu demokrasidir. Demokratik ilkeleri kapsamayan, demokratik temele inanmayan bir milliyetçilik eksik kalmış bir yapıya sahiptir.

Türk milliyetçiliğinin 21. yüzyıla cevap verebilmesi için yeniden yapılanması gerekmektedir. Diğer bir ifade ile Türk milliyetçiliği, rönesansını yaşamak zorundadır. Bu rönesansın özünü yukarıda da vurguladığımız gibi, Türk milliyetçiliğinin devletçi-milliyetçilikten demokratik-ekonomik milliyetçiliğe geçişi oluşturmalıdır. Bu devletin öneminin geri plana itilmesi değil, toplumun demokratik yollarla daha fazla devlet yönetimine katılması, idarenin demokratikleşmesi, milletin ise zenginleşmesini hedefleyen bir milliyetçi yaklaşımdır.

Esasen milliyetçilik ve milli devlet ile demokrasi arasında tarihsel ve teorik anlamda doğrudan ve olumlu bir ilişki vardır. Demokrasi, milli devlet çerçevesinde en rahat gerçekleşeceği kurumsal çerçeveye kavuşur. Milliyetçilik ise aile, sınıf, kişi hakimiyetine son vererek, insanlara bir milletin ferdi ve bir ülkenin yurttaşı olmaktan kaynaklanan haklarını vermiş ve iktidarı millete teslim etmiştir. Bu çerçeveden bakıldığında demokrasiye inanç Türk milliyetçileri için bir lüks değil, bir zorunluluktur. Türk milliyetçileri, kendilerinden, sistemden hesap sorarken akıllarında tutmaları gereken husus hesap sormanın demokratik bir şuur meselesi olduğudur.

Türk milliyetçiliği özü itibarı ile her zaman demokratik ol-muştur ve demokrasinin gelişmesini hızlandırıcı bir işlev üst-lenmiştir. Türk milliyetçiliği milleti en önemli siyasal olgu olarak değerlendirir. Millete saygı milletin kararlarına saygıdır. Millete saygı, milletin kararlara en geniş katılımını sağlayacak demokratik politik alt yapıyı oluşturmaktır. Türk milliyetçiliği ve demokratik değerler sistematiği birbirlerinden ayrı düşünülemez. Ayrıca, Türk milliyetçiliği demokratik sistemi, milleti en kısa zamanda yetkinliğini geliştirici sistem olarak görür.

Türk milliyetçiliği, çoğulcu demokrasinin önündeki bütün engellerin kaldırılması için mücadele etmelidir. Türk milliyetçiliğinin demokratik tavrı, devletin ve/veya hakim politik yapının kişilerin ve/veya grupların var olan özelliklerini ezici ve imha edici siyasal yaklaşımları reddeder. Türk milliyetçiliği yüzde yüz türdeşliği ve tek-düzeliği hedef alan totaliter bir anlayışa sahip değildir. Ancak Türk milliyetçiliği kişiler ve gruplar arasındaki her türlü farkın vurgulanarak kurumsallaştırılmasına karşıdır. Milli varlığımızın sürdürülmesi için, toplumsal dokumuzda zaten var olan ve binlerce yıllık tarihsel-toplumsal birikimin neticesi olan milli türdeşliğin korunması gerektiğine inanır.

Özetle, Türk milliyetçiliğinin 21. yüzyıla girerken demokratik-milliyetçi yapısını geliştirmesinin bütün ideolojik-politik temeli zaten mevcuttur. Gereken bu zeminin yaşama aktarılmasıdır.

Türk milliyetçiliği demokratik doğası gereği düşman resimleri çizerek, tahrik üzerine kurulu olumsuz-saldır-gan bir millliyetçilik değil, toplumu daha adil ve insanca hedefler etrafında harekete geçirmeyi amaçlayan, barışçı, toplumsal refahı hedefleyen bir milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliği ayırıcı, dışlayıcı ve bölücü değil, birleştirici, uzlaştırıcı, çoğulcu ve barışcıdır. Türk milliyetçiliği, diğer milliyetleri küçümseyen ve aşağılayan saldırgan milliyetçi bir yaklaşımı reddeder. Türk milliyetçiliği, diğer milletler ile çatışmayı ve düşmanlığı değil, bilimde, üretimde, sanatta rekabeti ve yarışmayı hedefler. Türk milliyetçileri saldırgan olmamak kaydı ile diğer milletlerin milliyetçi politikalarına saygı duyar.

Türk milliyetçileri iktidara, devlet kaynaklarını parti kadroları için talan amacı ile değil, toplumu daha üretken hale getirmek ve üretim verimliliğinin önündeki engelleri kaldırmak amacı ile taliptirler.

Cumhuriyetin kurulması aşamasında devletimizin kurucuları haklı endişelerle demokrasinin kurulması sürecinde ihtiyatlı adımlar atmışlardır. Gerek tarihsel mirasın akıllarda ve yüreklerde bıraktığı endişeler, gerek iç isyanlardan dolayı devlet merkezli bir demokratik yaklaşımı tercih etmişlerdir. Ancak, bu süreçte ülkemizde demokratik rejime geçişin maddi alt yapısı da hazırlanmıştır.

Türk demokrasisi sağlıklı bir gelişme çizgisi izlememekle beraber, Türk halkının demokratik rejime olan inancı asla sarsılmamıştır. Ancak, ulus devletin hızla yıpranması sürecinde demokratik rejim etnik merkezli sözde demokrasi talepleri ile hızlı bir yıpranmaya maruz kalmıştır. Türk demokrasisinin geliştirilmesi, hukuk devletinin gelişmiş bir insan hakları bilinci üzerine oturtulması gerektiği konusunda Türk milliyetçilerinin en ufak bir şüphesi olmaması lazımdır. Esasen, en yüksek değer olarak bilinen Türk milletinin mensuplarından bu hakları saklı tutmak isteyen bir yaklaşımın, Türk milliyetçiliği ile yakından uzaktan ilgisi yoktur.

Bağımsızlaşma ve milli devlet süreçlerine koşut olarak geliştirilmesi gereken bir süreç de, Kopenhag Kriterleri ile etnik merkeze çekilen demokratikleşmenin tekrar yurttaşlık merkezli insan hakları esasına oturtulmasıdır. Demokratikleşme süreci bir yandan milli devleti güçlendirecek ve bir toplumsal uzlaşmayı sağlayacak önlemleri almalı, öte yandan devlete sadakati artırmalıdır.
Demokratik gelişim ve insan haklarının yurttaş merkezli gelişimi devam ederken, Türkiye; etnik sorunu aşmak için etnik haklar vermek gibi sadece merkez-kaç eğilimleri artıracak bir yola gitmemeli, etnik sorunu sosyal bir sorun haline getirmemek için politikalar üretmelidir. Türk milliyetçilerinin demokratik gelişim anlayışı, devletin kuruluş ilkeleri ve demokratik gelişim, milli devlet içinde en geniş yurttaşlık hakları olarak özetlenebilir.

f) İnsan Unsurunun Moral Açıdan İnşası

1071-1922 arasında 861 sene tek başına "bir uygarlığın" Türk-İslam medeniyetinin ve bütün bir İslam dünyasının kılıcı ve kalkanı olan Türkler, birleşik bir kıtaya, Hristiyan medeniyetinin bütün unsurlarına karşı tek başlarına savaşmak zorunda kalmışlardır. Tarihte benzeri bir mücadele vermiş başka bir millet yoktur. Türklüğün hak din için bu büyük ve emsalsiz mücadelesi, yüce dinimiz İslamı Arap yarımadasında sıkıştırılmaktan, Kuzey Afrika'dan atılarak Orta Doğu'nun dar alanında boğulmaktan kurtarmıştır. Abbasiler çağında dinamizmini tüketmiş olan Araplıktan devralınan emanet, büyük bir mücadele sonunda bütün küreye yayılmış olan bir din, bir inanç sistemi haline gelmiştir. Ancak, Türk milletinin tek başına bir medeniyet ile giriştiği amansız mücadele, bizi sonuçlarını hala tamamen ortadan kaldıramadığımız emperyal bir yorgunlukla karşı karşıya bırakmıştır.

1000 seneye yakın bir süre dövüşen, yorulan, yıpranan, örselenen bir millet. İstiklal Harbi bu milletin boğazlanmamak için yaptığı son hamledir. 1774'te Küçük Kaynarca'da başlayan nihai geri çekiliş 154 sene sonra 1920'de Sakarya'nın kıyılarında durmuştur. Ancak Sakarya'da düşmanı durduran, Kocatepe'de emperyalizmin kiralık ordusunu yenen ordu, Türk ordusu, 1529'da Viyana önüne ilk kez gelen Kanuni'nin komutasındaki ordu gibi yediği üzümlerin dallarına altın kesesi asabilecek bir ordu değildir. İhtimaldir ki, Kanuni'nin Viyana önünde kurulan Otagi Humayunun maddi değeri bütün bir İstiklal Harbi'nin maddi harcamalarından daha fazladır. Özetle, Cumhuriyet; yıkılmış, geri kalmış, maddi kaynakları tükenmiş bir Anadolu devralmıştır. 154 sene süren yenilginin ardından Batı karşısında direniş ve galibiyeti temsil eden Kuvayı Milliye hareketi, Türk milletine İstanbul'u fetheden Türk ordusunun büyük moralini vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ile başlayan büyük uyanış ve Türk halkının moral rehabilitasyonu Atatürk'ün ölümü ile son bul-muştur. Türkiye, Türk insanı emperyal yorgunluğu ortadan kaldıracak adımları atamadan yeni bir yıpranma süreci içine girmiştir. 2. Dünya Savaşı'na girmemekle birlikte savaşın ülkeye verdiği zararlar gözle görülebilir durumdadır. DP-CHP çatışmaları, Türkiye'ye yönelik örtülü istila hareketinin bir parçası olan örgütlü Marksist saldırılar, Alevi-Sünni gerilimi, PKK terörü Türkiye'ye yönelik stratejik saldırılardır. Bu noktada yapılması gereken, her şeyin temel ölçütü olan insanın, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının güçlü bir rehabilitasyon sürecinden geçmesinin sağlanmasıdır.

Bu yeniden yapılanma sürecinin bir yandan uzun vadeli ve yapısal niteliğe sahip olan emperyal yorgunluğun izlerini ortadan kaldırmaya yönelmesi, öte yandan kısa bir geçmişe sahip olan krizlerin yarattığı tahribatı ortadan kaldırmak üzere şekillendirilmesi gerekmektedir. Toplumun kısa vadeli yeniden yapılanmasında, Türkiye'nin spor, eğitim, sanat gibi alanlarda kazanacağı başarıların büyük bir önemi olacaktır. Bu tür başarılar, toplumun kendisine olan inancını tazeleyecek, ileriye daha güvenle bakmasını sağlayacak, toplumsal birliktelik duygusunu güçlendirecektir. Ancak, bütün bu tür önlemler, kısa vadeli yapısal sorunları çözmekten uzak, populist nitelikli geçici çözümlerdir. Bu çözümleri kalıcı hale getirecek olan, yapısal nitelikli sorunları teşhis ederek, onları ortadan kaldıracak çözümler üretmektir.

Ayrıca emperyal yorgunluğu ortadan kaldıracak olan sadece geçmişe yönelik önlemler değil, bugün ve geleceğin değişik boyutlu saldırılarının engellenmeside gerekmektedir. Emperyal yorgunluğun silinmesinde milli kimliğin onarılması da çok önemli bir rol oynamaktadır. Bunun için milli kimliği tahrip eden her şeye karşı önlem alınmalıdır.

Türk milliyetçiliğinin ortaya koyacağı model ile yıpranmış, örselenmiş; hedefini, ülküsünü yitirmiş; kendine ve ülkesine olan güveni ortadan kalkmış, hukuk sistemine olan bağlılığı zayıflamış; üretkenliğe değil rantiyenin tarafına tercih koyan Cumhuriyet yurttaşlarının kendine, ülkesine, devletine, hukuk sistemine, üretkenliğe ve geleceğe inancını sağlayabilmelidir.

g) Etkin Hukuk Devleti

Hiçbir siyasal-toplumsal proje insanlara ve milletlere yeryüzü cenneti vadetmemelidir. Çünkü, insanlara yeryüzü cenneti vadeden politik projelerin sağlayabildikleri ancak yeryüzü cehennemi olmuştur. İnsanlığın gelişiminin ulaştığı aşamada insanlık ailesinin en kadim üyelerinden birisi olan Türk milletine sunulan milliyetçi siyasal projenin hedeflemesi gereken, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü ilkesine sadık, yenilenmiş bir siyasal ahlaka toplumsal meşruluk ve geçerlilik kazandırmış, demokratik sistemi ulus devlet yapısı içinde eksiksiz olarak uygulayan, sosyal devlet ilkesini üretken bir toplum ilkesi ile birleştirmiş, etkin ve güçlü bir ulus devlet modelidir.

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının içinde bulunduğu çok boyutlu buhrandan çıkarak, üretken, demokratik değer ve sisteme inancı tam, hukuk devletine saygılı, kanunlara riayet eden, toplumsal çifte standart talep etmeyen yurttaşlar olmaları, ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin, devletimizin mutlak bir hukuk devleti anlayışı içinde çalıştığına kesin bir şekilde inanmaları ile mümkündür.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Türk vatandaşları arasında güçlü bir karşılıklı inanç ve bağlılık/sadakat bağı oluşturulmalıdır. Bugün her iki tarafta da karşılıklı olarak sadakat ve inanç azalması yaşanmaktadır. Bir devletin yurttaşlarının sadakati olmadan güçlenmesi nasıl mümkün değil ise bir yurttaş da devleti kendisine güvenmez ise ona sadakatini uzun süre sürdürmesi mümkün değildir. Türk milleti, büyük tarihsel bilinci ile devletin olmadığı yerde onurun da olmayacağını bilerek, devlete en fazla sahip çıkan milletlerin başında gelmektedir. Ancak, devletin Türk milletine karşı tavrının karşılıklı inanç ve sadakati güçlendirici şekilde olmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşlarında bu inancı sağlaya-bilmesi için son 50 yılda yavaş yavaş, ancak son yirmi yılda çok büyük bir hızla mutlak bir çürümüşlük süreci içine giren siyasal ve bürokratik yapının demokratik hukuk devletine dayanan yeni bir siyasal ahlak temelinde örgütlenmesi gerekmektedir.
Devlete bağlılık ve sadakatin bir başka önemli ölçütü de, adalet sisteminin hızlı ve adil işlemesidir. Bugün, adalet sistemimiz ne hızlı ne de adildir. Hukuk sistemimizin birçok unsuru yeniden yapılandırılmalı, cezalar kamu vicdanını tatmin eder hale gelirken, genel ve özel af uygulamaları anayasa ile yasaklanmalıdır.
Bugün Türk insanının içinde bulunduğu sosyal bunalımın niteliğini ortaya koymak açısından her yedi vatandaştan birisinin sabıkalı olduğuna dikkat çekilmesi uygun olacaktır.

Bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti'nin yeniden yapılanması anlamına gelecek bu süreçte, siyasal ahlakın temelini:

a) tarihsel süreçte oluşmuş Türk devlet anlayışı,
b) hukuk devletinin etkin bir şekilde yaşama geçişi,
c) evrensel hukuk standartları oluşturmalıdır. Devlet, bürokrasinin etkin ve adil çalışmasını sağlamakla yükümlüdür. Bunun için bürokraside iç denetim mekanizmaları güçlendirilirken, sivil toplumun denetleyici işlevi geliştirilmelidir.

Etkin hukuk devletinin vazgeçilmez bir parçası da, insan haklarına saygı duyulmasıdır. Soğuk Savaş döneminde Marksist ideolojinin insan haklarına yüklediği ideolojik işlev ve Soğuk Savaş sonrasında ise etnik milliyetçiliğin politikanın AIDS'i olarak insan haklarını sadece etnik haklar boyutuna indirgeyerek istismar etmesi, Türk milliyetçilerinin tepkili bir yaklaşımla insan hakları üzerinde yeterince düşünmelerini engellemiştir. Bu yaklaşım, Türk milliyetçiliğinin kültür temelini oluşturan en önemli unsurlardan birisi olan dinimizin insan anlayışı ile de ters düşmektedir.

Önümüzdeki süreçte, Türk milliyetçiliği, insan hakları merkezli politika anlayışını, iç ve dış politik kavrayışlarında muhakkak gündemin önemli bir parçası haline getirmelidir. Türk milliyetçiliğinin insan hakları anlayışı, gerici, etnik-merkezli, feodal bir çerçeveyi değil, yurttaş hakları merkezli bir insan hakları anlayışını ön plana çıkarmalıdır.

Toplumsal çifte standart, Türk halkında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin adil olmadığı inancını güçlendirmektedir. Günlük yaşamımızın her alanında görebileceğimiz çifte standart olgusu, Türk halkının çifte standart uygulamalarından en fazla mağdur olan özellikle dar gelirli katmanlarını, haklı bir kızgınlıkla doldurmaktadır. Türk ulusunun devletine olan güveninin artırılması, çifte standart uygulamalarının ortadan kaldırılmasına bağlıdır.

Kaynakça
Kitap: Yeniden Türk Milliyetçiliği
Yazar: Ümit Özdağ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir