Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkiye'de Türk Milliyetçiliğinde Temel Çelişki

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Türkiye'de Türk Milliyetçiliğinde Temel Çelişki

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 23:22

Türkiye'de Temel Çelişki

Temel kriz, Türkiye Cumhuriyeti ile yurttaşları arasında yaşanan, "inanç ve bağlılık/sadakat" krizi ile AKP iktidarının temsil ettiği "milli kimlik krizi"dir. Devletin yurttaşlarına olan inancı azalmakta, gittikçe daha geniş halk kitleleri devlet tarafından "şüpheli", en azından "güvenilmez" olarak görülmektedir. Öte yandan Türk halkının geniş kesimlerinde son 1000 sene içinde nadir ölçüde görüldüğü şekli ile devlete bağlılık/sadakat bağı zayıflamaktadır.

Burada sadakat ile modern bir hukuk devleti yurttaşlarının devletin anayasal sistemine ve varlığına bağlılığı kastedilmektedir. Yoksa, devletkul ilişkisi değildir ifade edilmek istenen.

Halkın geleceğe olan umudunun azalmasını, soyguncu siyasal yapılanmadan tiksinmesini, haklarının ihlal edildiğini görmesini bu sadakat krizinin başlıca nedenleri olarak görebiliriz. Şimdiye kadar olduğu gibi gelecekte de Türkiye'nin "zayıf yumuşak karnı" olan/olacak olan inanç ve sadakat ile milli kimlik krizinin Türk milliyetçileri tarafından telafi edilerek Türkiye'nin güç unsurları haline getirilmesi gerekmektedir.

Ancak, 1980'lerde PKK'nın saldırıları ile başlayan ve Türk milli dokusunda çok büyük hasarlar bırakan etnik bölücülük ve etnik-merkezli politikalar da inanç/sadakat krizinde çok önemli bir rol oynamaktadır. AB'ye tam üye olma sürecinde hukuksal yapımızda yapılan değişikliklerle, ulus devlet yapısından etnik merkezli bir devlet yapılanmasına ilk adımlar atılmıştır. "Milli kimlik krizini" temsil eden AKP hükümetinin etnik merkezli yapılanmaları güçlendirecek ve önümüzdeki yıllarda politik özerklik/federasyon söylemlerini gündeme getirecek politik/idari düzenlemeleri kamu yönetiminde reform başlığı altında gündeme taşıdığı düşünülür ise etnik temelli bir inanç/sadakat krizi yükselecektir.

Etnikleşme sürecinde ortaya çıkacak en önemli sorun, etnik grupların merkezkaç eğilimlerine Türk halkının "Türk sorunu" ile cevap vermesi olacaktır. "Ne mutlu Türküm diyene" paradigması zayıfladıkça yerini "Ne mutlu Türk olana" paradigması kaçınılmaz olarak alacaktır. Hatta, bu süreç derinden, ancak belirgin bir şekilde başlamıştır. Özetle, bir yandan idari/politik özerkleşme ve Türk üst kimliğinin bilinçli bir şekilde zayıflatılması, öte yandan Türk milliyeti anlayışının tepkisel olarak ortak tarih/kültür şuurundan etnikleşen bir milliyetçiliğe kaymasının ülkemizi götüreceği yer etnik bir çatışma, bir "Türk Kerbelası"dır. Bu noktada vurgulanması gereken bir başka önemli husus da milli kimlik krizi şeklindeki temel çelişki, Türkiye'nin iç dinamiklerinden çok dış dinamikler tarafından harekete geçirilmiş, ısrarla ve ustalıkla geliştirilmiş bir iç çelişki niteliği taşımaktadır.

Etnik yapılanmaya parallel olarak gerçekleşen bir alt kültürel bölünme süreci de dinsel/mezhepsel/tarikat/cemaat süreçlerinde gerçekleşmektedir. Elinde bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı, İlahiyat Fakülteleri ve İmam Hatip Okulları gibi İslamı doğru anlatmak ve öğretmek için büyük imkan sağlayan araçları kullanamayan; hatta anlamayan devlet, sahip olduğu ve devletin kuruluş ilkelerine yabancılaşmış bir "steril laiklik" anlayışı ile dinsel yapılanmalar karşısında büyük bir panik sergilemektedir. Alevi yurttaşlarımızı da kazanamayan devlet, özellikle Alevi gençlerin kimlik krizine girerek terör örgütü saflarına katılmasını kolaylaştırmaktadır.
Yukarıda saydığımız ve devlete ait olan mekanizmalar devlet tarafından kullanılmayınca dinsel/mezhepsel/tarikat/cemaat yapılanmaları bu süreçlerden daha etkili bir şekilde istifade etmektedirler. Sonuçta devlet "porselen dükkanına giren fil gibi" davranmakta ve gösterdiği tepkiler ile yurttaşların bir bölümünün yabancılaşmasına ve sadakat krizine girmesine yol açmaktadır.
Türkiye'nin temel çelişki sürecini daha da vahim bir duruma getiren AKP'nin iktidar olmasıdır. AKP, İstiklal Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nden dini kisve arkasına saklanan "etnik temelde bir intikamı" temsil etmektedir. Türk Devrimi, İstiklal Harbi ile Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun oluşturduğu bir bütündür. İstiklal Savaşı, 1774'te Küçük Kaynarca anlaşması ile Batı Türklüğü'nü oluşturan Osmanlı Türk İmparatorluğu'nun Avrupa'dan başlayan geri çekilişinin durdurulduğu savaştır. İstiklal Savaşı, Türklüğün nihai tasfiyesinin engellendiği savaştır.
Türk milliyetçiliğinin büyük direnişi olan İstiklal Savaşı'nı Türk milliyetçiliğinin eseri olan Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması izler.

Mustafa Kemal Paşa, İstiklal Savaşı'ınızın Türk milliyetçiliğinin eseri olduğunu, Mehmed Emin Yurdakul'un Anadoluya geçmesi üzerine kendisine çektiği şu telgraf ile dile getirir:

"Türk milliyetseverliğinin ilahi müjdecisi olan şiirleriniz, bugünkü mücadelemizin kahramanlık ruhuna doğuş ufku oluşturmuştur."
Türkiye Cumhuriyeti, birleşik Hristiyan medeniyeti ile tarihte emsali görülmemiş ve 860 seneden fazla süren bir savaş gerçekleştiren Türk milletinin yaralarını sarması, tekrar güçlenmesi için bir arayışı temsil eder. Bu anlamda Misakı Milli eğer etrafımızı saran dağlar ise Misakı Milli'nin içindeki ülke de bizim için ikinci bir Ergenekon'dur. Türkiye Cumhuriyeti'nin dayandığı ideoloji de Türk milliyetçiliğidir. Mustafa Kemal Atatürk'ün üzerinde Ziya Gökalp kadar etkili olabilen hiçbir düşünür yoktur. Prof.Dr. Mehmet Kaplan, "Bu yıllarda Gökalp'in en heyecanlı okuyucularından birisi, daha sonra Türkiye'de en büyük sosyal reformları yapacak olan Mustafa Kemal'dir" demektedir.

Cumhuriyetimizin kuruluş yılı ile Ziya Gökalp'in olgunluk eseri Türkçülüğün Esaslan'nın yayınlanış yılı 1923 olması hoş bir tesadüfün ötesinde teori ve eylemin zirveye doğru buluşmasını temsil etmesidir. Türk Devrimi'nin önderi Mustafa Kemal Atatürk'ün "Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu" derken, Türkiye Cumhuriyeti'nin dayandığı felsefeyi de ortaya koymuştur.

Türkiye Cumhuriyeti'nin modern bir ulus devlet olarak şekillendirilmesi çerçevesinde gerçekleştirilen çalışmaların kökeninde Gökalp'in millet ve modern bir milli teşkilatlanma için önerdikleri vardır.Bunlardan yola çıkan Mustafa Kemal Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına Türk milleti denir. Dünya yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir" diyerek, Türk Devrimi'nin Türk milleti anlayışını ortaya koymuştur.
1944'ten itibaren Türk milliyetçiliğinin Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ideolojisi olmaktan çıkması, içi boş bir bürokratik milliyetçiliğe, içinde Atatürk'ten başka her şeyin bulunduğu bir Atatürkçülüğe dönüşmesi süreci, 1990'dan sonra açık bir Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığına ulaşmıştır. Bu çerçevede kendilerine 2. Cumhuriyetçi adını takan, liberal, İslamcı, sosyalist, etnikçi görünümlü hareketler, İstiklal Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kazanımlarının ortadan kaldırılması konusunda her türlü işbirliğine girmişlerdir. 12 Eylül öncesinde MarksistLeninist öğreti arkasına gizlenen azınlık ırkçısı bölücülük, 12 Eylül sonrasında, dağlarda terör örgütü PKK ile, şehirlerde ise ikinci Cumhuriyetçi oluşumlarla Türkiye'ye saldırmıştır.

Bütün bu ikinci Cumhuriyetçi saldırıların ortak hedefi, Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini, üniter devlet yapısını terk etmeye zorlayarak, Türkiye'yi çok uluslu, çok kültürlü, etnik merkezli federal bir devlet yapılanmasına sürüklemek olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Avrupa Birliği süreci çerçevesinde gerçekleşen Uyum Yasaları'nın kabulü, Türkiye'nin etnikleştirilmesi ve federalleştirilmesinin önünü açmış, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş esaslarının tasfiyesi sürecini hızlandırmıştır.

AKP'nin iktidara gelişi, Türkiye Cumhuriyeti ulusdevleti ile ikinci Cumhuriyetçiler arasında yeni bir mücadele boyutunu temsil etmektedir. Çünkü, AKP, İslami, muhafazakar-demokrat görünümü ardında, Türk Devrimi'nden alınacak etnik bir intikamı temsil etmektedir. AKP lideri ve yakın çevresi ile bu partinin üst düzey yönetimi büyük bir "milli kimlik sorunu" içindedirler. AKP liderinin ve yakın çevresinin içinde olduğu "milli kimlik sorunu", Türkiye için bir "ulusal güvenlik tehdidi" oluşturmaktadır.
Çünkü ulus devletler için "milli kimlik" sadece bir kimlik/pasaport meselesi değil, onun çok ötesinde bir "ulusal güvenlik meselesi"dir. Oysa AKP lideri ve yakın çevresi, Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının tanımladığı anlamda kendilerini "Türk" saymamaktadırlar. AKP lideri, milli bir kimlik benimsemeyi reddetmekte, "Türk kimliğini kabul etmemeyi" öteki dünyada "bize milliyetimizin değil, Müslüman olup olmadığımızın" sorulacağı kabulüne dayandırmaktadır. AKP lideri, zaman zaman da Türk milli kimliği yerine, içini doldurmadığı bir "Türkiyelilik" koymaktadır. "Bir kültürün dominant kültür olmasına karşıyız" diyecek kadar Türk kültürüne düşmanca tavır sergileyen bir liderin önerdiği Türkiyeliliğin içinde Türk yoktur.

Özetle, AKP'nin hukuki yoldan karşı-devrim stratejisi Türkiye için büyük bir tehdit oluşturmakta, devlet-millet-sadakat-inanç krizine, iktidar-devlet-millet boyutunu eklemektedir. İktidar-devlet-millet krizinin önümüzdeki dönemde ağırlaşması, devlet-millet-sadakat-inanç krizini hafifletebilecek olmak ile birlikte, tamamen ortadan kaldırmayacaktır.

Bir devletin yurttaşlarının sadakati olmadan güçlenmesi nasıl mümkün değil ise bir yurttaş da devleti kendisine güvenmez ise ona sadakatini uzun süre sürdürmesi mümkün değildir. Türkiye'nin etnik ve dinsel süreçlerden kaynaklanan inanç-sadakat krizi ile AKP'nin temsil ettiği milli kimlik krizini aşması kaçınılmaz ana sorun olma niteliğine sahiptir.

Bu noktada AKP'nin uluslararası sistem ve özellikle de Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) içindeki işlevinin üzerinde durmak gerekmektedir. ABD'nin BOP'nin önemli bir bölümünü Orta Doğu'nun demokratikleştirilmesi oluşturmaktadır. Amerikalıların demokratikleşme/demokratikleştirme konusunda geçmiş deneyimlerinden çok şey öğrendikleri ve kazanımlarını yeni uygulamalara aktırdıkları görülmektedir.

Türkiye'nin bu krizi yaşarken, önümüzdeki dönemde içine gireceği yeni bir ağır sosyal-ekonomik bunalımı artık mevcut yapısı ile aşmasının gittikçe daha zor olduğu görülmektedir. Cumhuriyet'in iyice zayıfladığını, milli kimlik, sadakat ve inanç krizlerinin, zirveye çıktığını gören iç ve dış çevreler, Türkiye'nin "çözülmesi" ve federal bir modelde yeniden yapılandırılması için her büyük toplumsal kaosdan bile istifade etmeye çalışabilirler. Burada sadece durumun ne kadar vahim olduğunu göstermek amacı ile ortaya atılmış olan bu tespitin bilim çevrelerinde tartışıldığının altını çizmek gerekmektedir.

Türklerin Anadolu coğrafyasına üçüncü kez gelişlerinin üzerinden 1000 sene geçmiştir ve Türkler Anadolu coğrafyasında kesintisiz 1000 sene egemen olan tek millettir. Türklerin Anadolu'daki 1000 yıllık egemenliğinde, devlet-millet kaynaşması, karşılıklı inanç-sadakat çok önemli bir rol oynamıştır. Bermuda şeytan üçgeni de diğebileceğimiz, Kafkaslar-Balkanlar-Orta Doğu arasına sıkışmış olan Anadolu, yüzlerce büyüklüküçüklü halka mezar olmuş bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın temel özelliklerinden birisi Anadolu'nun sınırlarından başlanarak savunulmasının çok zor oluşudur. Ayrıca, bu coğrafya buraya yerleşen güçlü uluslara Anadolu'dan hareket ile çevreye yayılma imkanı vermektedir.

Cumhuriyet ile Türk milleti, savunulması zor olan bu coğrafyaya çekilmek zorunda kalmıştır. Bu sınırlar içinde geçmiş bin yılda olduğu gibi varlığımızı sürdürebilmenin ön şartı uygulanacak bütün politikalarda halk desteğinin alınabilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Türk vatandaşları arasında hızla ve güçlü bir karşılıklı inanç ve bağlılık/sadakat bağının oluşturulmasına bağlıdır.
Türk milliyetçileri, güven diyebileceğimiz bu ortamın sağlanması için, devlete olan sadakati artıracak politikaları geliştirirken devletin de halka duyduğu inancı ortaya koyacak politikalar tespit etmelidirler. Kararlı ve bağımsızlıkçı bir tavırla Türk milliyetçileri, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuruluş esaslarını esas alarak, etnik ve dinsel çözülme süreçlerini aşacak mekanizmaları oluşturarak, sağlıklı bir millet-devlet ilişkisini tekrar kuracak radikal reformlar gerçekleştirmek zorundadırlar.

Devlet, yurttaşlarını dini inançlarından dolayı tehdit olarak görmemelidir. Türkiye'de yaşanan cemaat-tarikat süreci ve buna kısmen bağlı olarak gelişen dinin siyasallaşması, ülkemizin yaşadığı çarpık kentleşme ile koşut olan ekonomik buhranın bir sonucu olarak ortaya çıkan bir görünümdür. Hangi nedenle olur ise olsun bu sürecin bir parçası olan insanların yurttaş olmaktan doğan haklarının kısıtlanmasının ve polisiye önlemlerin hiçbir çözüm olmadığı aksine millet-devlet çelişkisini güçlendirdiği görülmektedir. Keza, Alevi yurttaşlarımızın Türk milli bütünlüğüne daha güçlü bir şekilde bütünleştirilmesi için herhangi bir çaba içinde olunmaması büyük bir hatadır.

Öte yandan dış dinamiklerin etkisi ile Türk devlet yönetimine önce KGB tarafından, etnojenez tezine dayanan, Türkiye'nin bir mozaik olduğu efsanesi kabul ettirilmiştir. Son dönemde ise yeni bir tez gündeme getirilmiştir. Bu yeni tez, Alman istihbarat servisinin ürünüdür. Yeni tezin yaratıcısı, Alman Devleti'nin araştırma kuruluşu olan Orient Enstitüsünün Müdürü ve Alman askeri istihbaratının elemanı olan Prof. Dr. Udo Steinbach'dır. U. Steinbach'a göre "Sorun, Atatürk'ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün olan Türk Devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını Türkiye'de yaşayan TürkKürt, Müslümanlaik, Alevi-Devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları." Ancak bu tezin sadece Steinbach tarafından savunulduğunu düşünmek yanlıştır. Aksine bu tezin Batı Avrupalı oriyantalist sosyal bilimciler arasında hızla yayıldığı görülmektedir.

Steinbach'ın ve diğer Batı Avrupalı literatürün savunduğu yapay Türk milleti tezi, 2002 başında resmi platforma taşınmasının ilk deneyimini yaşamış; İsveç Büyükelçiliği İzmir'de düzenlediği toplantıda "Türk ulusu diye bir ulus yoktur; sadece Türkçe vardır" tezini savunan bir kitapçığı dağıtmıştır. 199095 yıllarında İsveç'in İstanbul Başkonsolosu olan Büyükelçi Kaj Falkmen'in yazdığı ve ön sözü İsveç Başbakanı Güran Presson tarafından kaleme alınan kitap, İsveç Devletinin yayınevi olan İsveç Enstitüsünce 2000 yılında basılmıştır.

Yazar şöyle diyor:

"Araştırmacılar, Türk sözcüğünün bir halk grubu veya bir ulusun değil de bir dil grubunun adı olduğunu ileri sürmektedirler... Atatürk ulusal bir devlet olan Türkiye'nin sınırları içerisinde yaşayan herkesin Türk olduğunu kararlaştırmıştır." Önümüzdeki yıllarda Avrupa ve AB kaynaklı olarak bu tez, bütün Avrupa'daki değişik kaynaklardan dalga dalga gelecektir. Çünkü eğer bir Türk milletinin olmadığı beyinlere işlenebilir ise Türklere ve devletlerine yapılacak her şey meşru bir temele oturacaktır.

Bu sürecin Türkiye içersinden de bilinçli-bilinçsiz desteklendiği görülmektedir. Türk Milli Eğitim Bakanlığı, bir yandan Türk tarihini yeni bir bakış açısı ile daha insancıl temeller üzerinde öğretme projesi geliştirirken, diğer yandan Tarih Vakfı ciddi bir şekilde milli tarih eğitiminin terk edilerek, bölgesel tarih eğitimine geçilmesini savunmaktadır. Oysa uluslara şahsiyetlerini, etnik yapılarına katılan tarih duygusu ve mazi şuuru verir. Tarihten kopan uluslar soy hasletlerini korusalar dahi soy şahsiyetlerini kaybederler.Uluslar yaşama gücünü milliyet duygusundan alırlar. Bu duyguyu, bu şuuru yaratan tarihtir.

Şimdi Milli Eğitim Bakanlığı, Tarih Vakfı Toplumsal Tarih Dergisi, bir grup mankurtlaşmış entel, Türklerin tarihini yenmek ve yok etmek görevini üstlenmiş durumdadırlar. Binlerce yıllık Türk edebiyatına yapılabilecek en büyük saldırıyı gerçekleştiren ve Türk edebiyatını, 60 yıla sığdırmaya çalışan Milli Eğitim Bakanlığındaki mevcut Türkiye ve Türk düşmanı zihniyetin, edebiyatımızdan sonra kutlu tarihimize de saldırması hiç de şaşırtıcı değil. TÜSİAD'ın görev alanı ile hiçbir ilgisi yok iken alternatif tarih ve coğrafya kitapları yazdırtması da Türk tarih ve ülkesine yapılan düşünsel saldırının bir parçısıdır.

Bu sürecin bir bölümünü de Türk milleti kavramının aşağılanması oluşturmaktadır. Basın mensupları ve aydınlar arasında Türk ulusuna hakaret etmek bir moda olmuştur. Psikolojik savaş yöntemleri kullanmada deneyimli düşman karargahlarının bu amaçla kiraladığı, güdümlediği, etkilediği medya ile yurttaşlarımızın dimağlarına, aziz Cumhuriyetimizin kuruluş esaslarına, milli bütünlüğümüzü temsil eden değerlere, Türk tarih tezlerine; dil, din, yurt, menşe, soy, kültür, kader ve emel birliği ile yekpare bir millet olma şuuruna, Türkiye ve Türklük ülküsüne sürekli ve sistemli bir şekilde saldırılmaktadır.

Özetle, medyanın Türk milletine, laik milli demokratik Cumhuriyete düşmanlığı belirgin önemli bir kesiti, meri yasaları hiçe sayarak mütareke dönemindeki işbirlikçi levanten basından daha cüretkar bir üslup ve içerikle; Cumhuriyetimizin temel değerlerine, milli birlik ve dayanışmaya, bağımsızlığa, Türk ulusuna modası geçmiş fikirler diye saldırı halindedir.

destekli çok küçük bir azınlıktır. Evinde Kürtçe konuşurken, bir milli maç sonrasında ağlayarak evinin penceresinden Türk bayrağı sallayan insanlarımızın sayısı, kaderlerini Türklükten, Türkiye Cumhuriyeti'nden ayırmak isteyen kandırılmış biçare insanlarımızdan hala çok fazladır. Türkiye'nin birliğini savunmak için savaşan Kürtlerin sayısı hep PKK'dan kat ve kat fazla olmuştur. Ve bugün PKK'nın siyasal kolunun seçimlerde aldığı oy bir iki il dışında bütün psikolojik baskılara rağmen diğer partilere verilen toplam oyun altındadır.

Türk milliyetçileri, demokratik bir hukuk devleti çerçevesi içinde milli devletin varlığının asla tehdit altında kalmasına izin vermeden, Türk kimliğini bir yandan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran halkın kimliği olarak görmeye devam ederken, öte yandan Türk kimliğinin, tarihin en kıdemli milli kimliklerinden birisi olarak, bir Avrasya kimliği şeklinde Türkiye'yi çok aşan bir alana yayıldığının bilinci içinde hareket etmelidirler.

Son dönemlerde bazı milliyetçi aydınlarımızı kapsayıcı şekilde başlayan ve kendisini Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran halkın dışında gören küçük gruplara karşı özür dileyici tavrın hiçbir anlamı yoktur. Türkler ne uzak geçmişte ne de Cumhuriyet döneminde kimseden özür dilemelerini gerektirecek bir şey yapmamışlardır.

Türk milleti, sahip olduğu büyük tarih bilinci ile devletin olmadığı yerde onurun da olmayacağını bilerek, devlete en fazla sahip çıkan milletlerin başında gelmektedir. Bundan dolayı, Türk milliyetçilerinin Türk halkını kazanmaları, mevcut inanç/bağlılık/sadakat krizini aşmaları hiçte zor değildir.

Bölgede Temel Çelişki

Türkiye, bölgesinin belirlenmesi en zor ülkelerin başında gelmektedir. Birçok ülke ancak bir jeopolitik alt sisteme dahil iken Türkiye birkaç bölgesel sistem içinde temsil edilmekte, bunların hepsindeki gelişmelerden doğrudan etkilenmektedir. Dünya üzerinde bu kadar çok bölgedeki gelişmeleri bünyesine emen, onlardan bu kadar köklü bir şekilde etkilenen başka ülke yoktur. Bu anlamda Türkiye, Avrupa, Balkanlar, Kafkaslar-Orta Asya ve Orta Doğu alanlarındaki değişimlerden etkilenmeye devam edecektir. Fakat, önümüzdeki 20 yılda Türkiye'yi en fazla etkileyecek dinamiklerin Orta Doğu'nun Irak savaşı ile başlayan yeniden şekillendirilmesi sürecinden kaynaklanacağı anlaşılmaktadır.

Irak savaşı, Orta Doğudaki Kürt dinamiklerini büyük ölçüde serbest bırakmış ve bu dinamikler bölge ülkeleri öncelikle de Irak, İran, Suriye ve Türkiye için temel çelişki haline gelmiştir. Kürt dinamiğinin Orta Doğu politikasına bu şekilde girişi beraberinde birçok öngörülür ve (şu anda) öngörülmez sonucu getirecektir. Kürt dinamiğinin, yukarıda açıkladığımız Türkiye'de PKK'nin Türk milli bünyesi üzerinde yaptığı tahribat göz önüne alındığında, ülkemiz üzerinde yıkıcı etkiler yapması kaçınılmazdır. Önümüzdeki yıllarda eğer ABD Irak'ta bütün Araplara örnek olacak "federal", "demokratik" ve "zengin" bir Irak oluşturabilir ise Türkiye de bölge ülkeleri ile birlikte ağır bir baskı altına alınmış olacaktır. Irak'ta Kerkük, Süleymaniye ve Zaho'da kişi başına gelirin 5.000 ABD Doları'na çıkması durumunda Diyarbakır, Mardin ve Cizre büyük bir merkezkaç süreçle karşı karşıya kalacaklardır. KKTC'de yaşanananlar bu açıdan çok öğretici olmuştur.

Daha açık bir ifade ile, Güneydoğu kentlerimizde örtülü operasyonlar ve Irak'taki fiili durum ile teşvik edilecek onbinlerce yurttaşımızın toplanarak federasyon veya Irak ile birleşmek isteyen gösterilerde bulunması eğer olaylar bugünkü akışına bırakılır ise hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Kürt dinamiğinin Türkiye ve İran'da ayrılma süreçlerini dinamitlemesi gerçekleşir ise ortaya yavaş yavaş gelişen Azeri Türk milliyetçiliği dinamiği çıkacaktır. Bu durumda İran'ın varlığını koruması imkansız hale gelecek, Kürtler ve Azeri Türkleri İran'dan ayrılarak kendi devletlerini oluşturacaklardır. Kürtlerin, Irak'tan ayrılmaları Irak'ı bir Şii devleti haline getirirken, Kürtlerin ve Azerilerin İran'dan ayrılmaları İran'ı bir güç olmaktan tamamen çıkaracaktır. Kürtlerin, İran'dan ayrılmalarının bir diğer sonucu da İran'ın bir Fars-Türk federasyonu/konfederasyonu şeklinde yeniden yapılanarak varlığını sürdürmesi ihtimalidir.

Ancak bölge ile ilgili yapılacak bütün hesaplamalarda göz önünde tutulması gereken bir husus da, Orta Doğu'da hemen hiçbir şeyin kesin olarak öngörülemeyeceğidir. Arap-İsrail barışının gerçekleşmemesi, Şiilerin kontrol dışına çıkması, El-Kaide ve benzeri örgütlerin küresel çapta stratejik terör saldırıları, Kürtlerin gündemden düşmesini de beraberinde getirebilir. Ancak, her durumda Kürt meselesi gelecek on yılda da Türkiye için bölgesel temel çelişki olmaya devam edecektir.

İkinci bölgesel nitelikli meydan okuma, Avrupa Birliği sürecinden kaynaklanmaktadır. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tutku niteliği taşıyan tam üye olma isteği, Avrupa Birliği'nin Türkiye üzerinde hegemonik bir kontrol oluşturmasına neden olmuştur. Avrupa Birliği, Ankara'nın içinde bulunduğu zaaftan faydalanarak bu süreçte Türkiye'yi federal bir yapıya sürüklemekte, aynı zamanda Türkiye'nin Kıbrıs ve Ege'de vereceği tavizlerle jeopolitik bir güç olmaktan çıkarmaya çalışmaktadır.

Türk milliyetçilerinin artık milliyetçiliği bir iç politik süreç olarak bölgesel ve küresel gelişmelerden ayrı düşünmesi/çözümlemesi döneminin tamamen kapanması ve gerçekçi, çözüm merkezli bir platforma taşıması gerekmektedir.

Küresel Temel Çelişki

Türkiye'nin küresel düzlemde temel çelişkisi, küreselleşmenin sonuçları ile başa çıkamayan, bu sonuçları milli menfaatlerimiz çerçevesinde kullanamayan bir ekonomik, politik, askeri, kültürel yapılanma içinde olmamızdır. Bu devam ettikçe, Türkiye'nin 21. yüzyılda başarılı olması mümkün görünmemektedir. Türkiye, küreselleşmenin ekonomik, kültürel ve politik meydan okumalarına cevap verebilecek küresel nitelikli bir milli çözümü üretmek zorundadır.

Modern bir bilgi toplumuna dönüşmeyen hiçbir toplumun 21. yüzyılda ciddi bir etkinlik kazanma şansı yoktur. Bunun anlamı, Türk ulus devletinin 21. yüzyılın gerekleri doğrultusunda yeniden, güçlü ve üretken bir model üzerinde, ileri bir bilgi toplumu esasında örgütlenme zorunluluğudur. Türk milliyetçiliği bu çerçevede artık bir üretim ve zenginleşme ideolojisine dönüşecek yapılanmayı gerçekleştirmek zorundadır.

Bu yeniden örgütlenme sadece devletin yeniden örgütlenmesi değil, yurttaş-devlet ilişkilerinin yeniden tanımlanması, devletin yurttaşa sunması gereken imkanlarla, yurttaşın devlete olan yükümlülüklerinin yeniden tanımlanması alanlarını da kapsamak zorundadır. Çünkü sadece Türk Devleti değil, genel yapısı ile Türk milleti de küreselleşmenin sonuçları ile rekabet edebilir durumda değildir.

Türkiye için 21.yüzyılın ilk on yılında temel küresel sorunlardan birisinin de ABD'nin Orta Doğu ve Avrasya'da izleyeceği politikaların ne ölçüde Türkiye'nin menfaatleri ile uzlaşacağı sorusu oluşturmaktadır. 21. yüzyılın büyük bir bölümünde de tek süper güç olarak görünen ABD ile ilişkilerini doğru tanımlamayan bir Türkiye'nin ciddi sıkıntılar çekmesi kaçınılmazdır. Diğer bir ifade ile Türk milliyetçileri, ABD'nin Türkiye için programını anlamak, bu programın Türkiye'yi tehdit eden noktalarını tesirsiz hale getirecek önlemleri alternatifli senaryolar çerçevesinde almak zorundadırlar.

Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinde "temel hatası" ABD'ye hiç karşı çıkmamış, ABD ile ilişkilerinde menfaatlerini ısrarla savunmamış olmasıdır. Bu Washington'da yanlış bir Türkiye algılaması ortaya çıkarmıştır. Washington, Ankara'nın en ufak bir milli menfaat savunmasını Amerikan menfaatleri ile çatışma süreci olarak görebilmektedir. Oysa, Türk ve Amerikan menfaatleri, birçok alanda büyük bir uyuşma içindedir. Mesele, her iki tarafın menfaatlerini açık bir şekilde tanımlayacak ve uzlaştıracak açık yürekliliği göstermesidir. Uzlaşılamayan noktalarda her iki ülkenin kendi milli menfaatlerini diğerine zarar vermeden izlemesi en doğru yoldur. Kıbrıs, bunun en iyi örneğini oluşturur.

Milli, bölgesel ve küresel düzlemdeki temel çelişkilerin analizinden yola çıkacak olan Türk milliyetçiliğinin yeni bir yapılanma gerçekleştirmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu yapılanma, bütün temel çelişkilere cevap verecek bir niteliğe sahip olmalıdır.

Kaynakça
Kitap: Yeniden Türk Milliyetçiliği
Yazar: Ümit Özdağ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir