Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

3. Bin Yılın Başında Tarihe ve Bugüne Bakış

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

3. Bin Yılın Başında Tarihe ve Bugüne Bakış

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 23:18

3. Bin Yılın Başında Türk Milliyetçiliği Tarihine ve Bugüne Bakış

Esasen, 21. yüzyıla girerken, Türkiye ve Türkiye'nin ötesinde bütün bir Türk dünyası, 16. yüzyıldan bu yana en şanslı olduğu yüzyıla girmiştir. 16. yüzyıl "Türk yüzyılı" diye de adlandırılır. Bu yüzyılda dört ayrı devlet çatısı altında örgütlenmiş olan Türkler, 85 milyon km2 olan eski dünyanın 40 milyon km2'sini kontrol altında tutmaktadırlar. Sadece Osmanlı İmparatorluğu'nun yayıldığı alanın 19 milyon km2 olduğu hatırlanmalıdır.

17. yüzyılın başında, 1601'de İstanbul'da Türk imparatorluğunu yönetenlerin, dönemin süper gücünü yönettikleri sabittir. Ancak, gücünün zirvesinde gibi görünen bu güç, öte yandan Hristiyan Batı ve Hristiyan Kuzey'in iç hatlar kıskacına düşmeye başlamıştır.
1701 yılı, 1699'da gerçekleşen Karlofça'nın üzerinden geçen iki yılın ardından, Karlofça'nın şokunun devam ettiği bir yıldır. 1801 ise gerilemenin belirginleştiği, 16. yüzyılda geniş bir alanda başlayan iç hatlar kıskacının sıkışmaya başladığı bir dönemdir. Napolyon orduları, Mısır'a çıkmışlardır. Yunanistan'ın ve Sırbistan'ın kopuşları yakındır. Kafkasya'da Rus işgal savaşları başlamanın arifesindedir. Türkistan'da Rusya ilerlemektedir.

1901 ise 1918'e kadar sürecek milli felaketlerin habercisidir. Burada çok kısaca özetlenen 500 yılı Türk tarihinin jeo-politik konseptine yerleştirirsek, karşımıza çıkan manzara şudur:

ÖnTürklerin, yani Sümerlerin, Kimmerlerin, Anav, Kelteminar kültürlerinin, İskitlerin doğduğu alan, Avrasya coğrafyasıdır. Burada kastedilen Avrasya, Anadolu ve Mezapotomya'yı da kapsamaktadır. Ancak, daha sonraki dönemde, Hunlar ile birlikte, Türklerin Anadolu ve Mezapotomya'dan Asya'ya çekildikleri ve bu alanla sınırlı ve dünya siyaseti ölçeğinde ilgilendikleri bilinmektedir. O günlerin yeni sürecinde, bugünkü Moğolistan ile Çin Seddi kuzeyi arasındaki alandan Karaorman Avrupası'na ve Balkanlar'a kadar uzanan geniş stepleri kapsayacak şekilde, Avrasya üzerinde egemenlik kurdukları görülür. Ancak, Çin İmparatorluğu karşısında tedrici, fakat kesin bir yenilgiye uğrayarak, bir anlamda Göktürkler dönemi sonunda batıya doğru itilen Türkler, Uygurlar ile birlikte, siyasi ağırlıklarını bugünkü Moğolistan'dan Türkistan'a kaydırmışlardır. Karahanlı ve Gazneliler ile Türkistan-Hindistan-İran üçgeninde hakimiyet kuran Türkler, Dandanakan Savaşı'nın (1040) Selçuklulara yolu açmasıyla, İran platosu üzerinden Anadolu'ya tekrar ulaşmışlardır.

1071, Türklerin Anadolu'ya üçüncü girişlerinin değil, kitlesel olarak girişlerinin tarihidir. Esasen Türklüğün Anadolu'daki tarihinin Sümerler ile başladığı bilinmektedir. Saka Türklerinin ve Hunların da Anadolu'ya girdikleri bilinmektedir. Daha sonra, MS 4., 5. ve 6. yüzyıllarda Türkleri, Anadolu'da Balkanlardan ve Kafkaslar'dan gelip yerleştirilen bir kavim olarak görürüz. Bizans ile işbirliği yapan bu kavimlerin birçoğu Hristiyanlaşmışlardır. Abbasi ordusundaki Türk hassa birliklerinin de Tarsus'dan başlayıp Erzurum'a kadar uzanan hat üzerine yerleştikleri bilinmektedir. Özellikle 9. yüzyılda bu bölgelerdeki Türk nüfusu artmış, Eskişehir'e kadar uzanan hatta birçok kent, geçici olarak Türkler tarafından işgal edilmiştir.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu'daki Türk askeri varlığına Bizans, ancak 928964 arasında son vermiş; Erzurum'dan Adana'ya kadar olan bölge, Bizans orduları tarafından geri alınmıştır. Bu bölgedeki Türklerin yenildikleri dönemde, 100.000 atlı çıkardığı bilinmektedir; yani, sayıları küçümsenecek bir ölçüde değildir.

Selçukluların ilk Anadolu seferini, 10151016'da Çağrı Bey gerçekleştirmiştir. Daha sonraki yıllarda Selçuklular, Anadolu'nun sınırlarını, özellikle de Güney Kafkasya'yı denetim altına almışlardır. 18 Eylül 1049'da Kutalmış Beyin kazandığı Pasin Muharebesi, askeri açıdan, Malazgirt'ten daha az önemli değildir ve Bizans 100.000 esir vermiştir. 1054'te Tuğrul Bey, 1055'de Yakuti Bey Anadolu'ya tekrar girmiş; 1058'de Malatya'yı almışlardır. Selçuklular, 1059'da Urfa'yı kuşatıp, aynı yıl Sivas'ı almış; 1068'de, 60'lı yıllarda Anadolu'ya birçok kez giren Afşin ise Sakarya nehri kıyısına ulaşmış ve yine Afşin komutasındaki Türk ordusu, 1070'de Denizli'ye girmiştir.

Böyle bir çalışma için oldukça ayrıntılı sayılabilecek bu izahların nedeni, Türklerin Anadolu'ya aniden, 1071 yılında Malazgirt'te gelmediklerini; hem tarihsel ve etnik bir derinliğe sahip olduklarını hem de bu coğrafyada hakim siyasi ve askeri güçlerle, 1071 öncesindeki 50 yıl içinde değişik boyutlarda mücadele içinde olduklarını vurgulamaktır. Bu mücadelenin bir başka boyutta ve aynı tarihlerde Orta Avrupa ve Balkanlarda da cereyan ettiği, fakat ortaya Anadolu'da olduğu gibi kalıcı sonuçlar çıkmadığını göz önünde tutmak gerekir.

Malazgirt 1071'in önemi, bir Avrupa devletinin, Doğu Roma'nın, nihai olarak yenilmesi ile Anadolu'nun, bir Avrupa devleti topraklarının, Türklerin kesin hakimiyetine girmesi ile bağlantılıdır. Nitekim, 1071'den dört sene sonra, Süleyman Şah, İznik'i taht şehri ilan etmiştir. İznik'in Türk başkenti olması ve 325 konsilinin toplandığı Ayasofya Kilisesinin cami yapılması Avrupa'da şok etkisi yaratmıştır. Anadolu'nun fethi, 1083'te tamamen bitmiştir.

2. bin yıla girerken gerçekleşen bu gelişme, Türklerin 1000 ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir. Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef batıya, Avrupa'ya ilerleyerek, Avrupa kıtası üzerinde hakimiyet kurmak olmuştur. Öte yandan, Asya'da kalan Türkler için doğuda Çin, batıda Osmanlı, güneyde Hint ve kuzeyde Sibirya tundralarının çevirdiği ve tıkadığı ölü bir jeopolitiğin hakim olduğu dönem başlamıştır.

Denizlerden ve İpek Yolu'nun niteliğini yitirmesi ile birlikte, dünya ticaret yollarından uzak kalan bu coğrafya, gerçi Cengiz ve Timur gibi cihangirler çıkararak belirli süreçlerde Asya'nın tümüne yakın bir alanına ve Doğu Avrupa'ya yayılan imparatorluklar kurduysa da, bu imparatorlukların da siklet merkezi daima İç Asya olmuştur. Ve bu imparatorluklar, siklet merkezinin jeopolitik zayıflığı yüzünden, hızlı dağılış ve çöküşler yaşamışlardır.

Öte yandan Avrupa'nın Anadolu'nun fethine ilk tepkisi, Malazgirt'ten 24 sene sonra olmuş, 1095'de ilk Haçlı Seferi gerçekleşmiş ve 1270'e kadar yedi Haçlı Seferi yapılmıştır. Türk ilerleyişi ise, bazı kısmi gerilemelere rağmen kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Türkler Anadolu'dan Avrupa'ya ilk adımlarını 1352'de atmışlar; 101 sene Balkanlar'da ilerledikten sonra, 1453'te İstanbul'u fethetmişlerdir. Bu yüz sene içerisinde, I. ve II. Kosova, Niğbolu, Sırp Sındığı, Ankara Savaşı vardır. İstanbul'un 1453'te fethi, Avrupa'nın zihni haritasında bir kayma yaratmış ve Avrupa sınırlarını İstanbul'a kadar geri çekmiştir.

İstanbul'un fethinden sonra, önce Balkanlar'daki varlığını sağlamlaştıran Osmanlı, daha sonra Kırım'ı ve Doğu Karadeniz bölgesini sınırları içine katarak kuzeye karşı güvenliğini sağlamıştır. Yavuz döneminde, İran ve Suriye/Mısır'daki Türk devletlerini yenerek sırtını, doğusunu güvence altına almıştır. Yavuz'u doğuya dönen ilk Osmanlı sultanı yapan, eğer Fatih'in Trabzon'u fethi ve Akkoyunlu Devleti'ni yıkan doğu seferi sayılmaz ise, İslamı devlet ideolojisinde bir vurgu noktası yapması değil, İran-Türk imparatorluğu'nun Osmanlı'ya Şiayı ideolojik bir araç olarak kullanarak meydan okumasıdır. Diğer bir ifadeyle, iki imparatorluk arasında rekabet din değil, jeopolitiktir. İslamın farklı yorumları sadece bir iktidar aracı olmuştur.

Doğuda imparatorluğun sınırları güvence altına alındıktan sonra, Avrupa içine yönelik Osmanlı ilerlemesi devam etmiş:

1521'de Balkanlar'ı Avrupa'nın geri kalan kısmına bağlayan Belgrad, 1526'da Budapeşte alınmış, 1529'da ilk kez Viyana'nın önüne gelinmiştir. Artık Osmanlı gücünün ve jeopolitik yayılışının zirvesindedir. Ancak, bu zirveden düşüş, sanıldığı kadar hızlı da olmamıştır. Kanuni 1566'da ölmüştür.

Onun ölümünden 30 yıl sonra, 1596'da Türkler, Haçova'da Kocatepe'den önceki son büyük meydan muharebelerini kazanmışlardır. İmparatorluğun genişlemesi hızını kaybetse dahi devam etmiştir. 1669'da, yani Kanuni'nin ölümünden 103 sene sonra, Girit fethedilmiştir. Artık Osmanlı'nın batı karşısında ezici bir üstünlüğü yoktur; ama tek başına başa çıkılmazlık konumunu da yitirdiği söylenemez. Belirgin bir askeri üstünlük içinde olduğu söylenebilir. 1677'de ilk Türk-Rus savaşı gerçekleşmiştir. Osmanlı Türkleri ile Ruslar arasındaki bu çatışmayı, daha sonraki yüzyıllarda, diğerleri izlemiş ve Türk devlet yönetiminin jeopolitik bilincinin şekillenmesinde önemli bir yer tutmuştur.

Klasik tarih yazınımızın gözden kaçırdığı bir nokta, Osmanlı İmparatorluğu'nun küresel bir iç hatlar kıskacına düşmeye bu dönemde başlamış olmasıdır. İç hatlar kıskacının bir kanadını Ruslar oluştururken diğer kanadını da Batı Avrupa'nın denizci ulusları oluşturmuştur. Rusluk, Osmanlı'nın kuzey kanadından, Altın Ordu mirasının geriye bıraktığı Türk ülkelerini kontrol altına almıştır. Rusların işgal ettiği ilk Türk ülkesi olan Kazan 15 Ekim 1552'de düşmüştür. Osmanlı hala zirvededir. 1556 yılında Tatar Türklerinin ikinci başkenti olan Çalım ve yine aynı sene Astrahan Rus işgali altına girmiştir. 1556 yılı aynı zamanda Kanuninin öldüğü yıldır.
1557'de Başkurdistan da Moskova'nın hakimiyetine girmiştir.

Daha sonraki dönemde Kırım'ın doğusundan Kafkasya ya, batısından da, Balkanlar'a sarkan Rus gücü, Osmanlıyı her iki taraftan sıkıştırmıştır. 1598'de Sibirya Hanlığı, 1606'da Nogay ordusu Ruslar tarafından ortadan kaldırılır.
Osmanlı, Rus yayılmasının uzun vadede, belki de 100 yıl içinde kendisini sıkıştıracağını görmüş; bunun tedbirini almak için, Sokullu Mehmet Paşa, DonVolga Kanalı'nı açtırıp Karadeniz'den Hazar denizine girmeye çalışmıştır. Bu kanalın, hem Türkistan'dan Anadolu'ya Türk göçünü canlandırması düşünülmüş hem de Osmanlı'nın Asya içine yayılan Ruslarla mücadelesi hedeflenmiştir. Ancak Osmanlı bunda başarılı olamamıştır. Rusların açıktan kuşatması devam etmiş, 1632'de Saha-Yakutistan'ı, 1731'de Batı Kazakistan'ı, 1756'da Altay'ı fethetmişlerdir.

Osmanlı'nın güneyden Batılı denizci uluslar tarafından kuşatılması ise, Ümit Burnu'nun keşfedilmesi ve ardından Hint Okyanusu'na ulaşılmasıyla gerçekleşmiştir. Osmanlı, her ne kadar bunun farkına varmış ve oluşturduğu Hint Okyanusu filosu ile mücadele etmeye çalışmışsa da, başarılı olamamış ve geri çekilmiştir.

Şimdi, tekrar Avrupa içindeki Türk ilerlemesine dönersek, 1683'te, yani Birinci Viyana Seferi'nden 154 sene sonra, Türkler, ikinci kez Viyana önüne gelmişlerdir. Viyana'dan geri çekiliş 1699 da Karlofça ile sonuçlanmış ve Osmanlı'nın ilk toprak kaybı gerçekleşmiştir. Karlofça Anlaşması, Kanuni'nin ölümünden 133 sene sonra imzalanmıştır. Bazı tarihçilere göre Karlofça, gerileme döneminin başlangıcını teşkil eder; çünkü Osmanlı ilk kez toprak kaybetmiştir.

Ancak Karlofça'nın nihai bir mağlubiyet olup olmadığı tekrar sorgulanmalıdır. Çünkü 1739'da, 40 sene sonra, Osmanlı ordusu Almanları yenerek kaybedilen yerleri geri alacaktır. Ancak nihai ve geri çevrilmez yenilgi, 1768-1774 Savaşı sonunda Ruslar karşısında alınır. Çünkü, ilk kez Osmanlı, Türk ve Müslümanların meskun olduğu bir toprağı kaybeder ve bir daha geri alınamaz. Rus kuşatması dış hatlardan içe yönelir ve doğrudan Osmanlıyı hedef alır. 1783'te Kırım Hanlığı ortadan kaldırılır. Böylece Küçük Kaynarca Anlaşmasıyla 1774 ten 1920 ye 156 sene devam eden büyük bir geri çekiliş başlar.

Fransızların 1801 de Mısır dan çıkarılması için İngiliz ve Rus desteğine ihtiyaç duyulur. İngilizlerin 1807'de Çanakkale'yi zorlamaları karşısında, Fransız yardımına başvurulur. 1812'de Gagauz Yeri Ruslar tarafından işgal edilir. 1827'de Navarin'de Osmanlı donanması İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarının ortak harekatı ile yakılır ve 1828-29 da Osmanlı orduları Rus Çarlık ordularına yenilirler. 18131828 arasında Rus orduları Kuzey Azerbaycan'ı İran Türklüğü'nü yenerek işgal ederler. Fransa 1830'da Cezayir'e el koyar. Rusluk 18221848 arasında Kazakistan'ın doğusunu da tamamen ele geçirmiştir. 1828 de Karaçay-Balkarya Moskovanın hakimiyetine girer. 1865'te Taşkent, 1868'de Buhara Hanlığı, 1873'te Hive Hanlığı, 1875'te Hokand Hanlığı Çarlık orduları tarafından işgal edilir. Ruslar, 18631876 arasında Asya'nın merkezinde Kırgızistan'ı fethederler ve 187778 Osmanlı-Rus Savaşı Osmanlı için çöküşün başlangıcıdır. 1881'de Aşkabat, Göktepe Türkistan'ın son ordusu, Türkmenler de yenilir ve 1885'te Londra Anlaşması ile Moskova ve Londra arasında Türkistan-Afganistan sınırı belirlenir. Orta Asya Türklüğünün tamamen denetime alınmasından sonra, 19121913 Balkan Savaşı ile Türklük, Balkanlar'dan tasfiye edilir.

Anadolu ya yönelik olan bu geri çekiliş, üç kıtadan, Avrupa'dan, Afrika'dan ve Asya'dan geri çekiliştir ve sadece ordunun değil, bir halkın da geri çekilişidir. Türklerin geri çekilişi, özellikle 1878 den sonrası, çok acılı bir geri çekiliştir.
Londra ve Paris için Osmanlı Devleti'nin tasfiyesi, muhtemel bir savaşın planlarından birisi idi.

Nitekim, 1917'de Kudüs'e giren İngiliz ordusu, son Haçlı Seferini başarıyla bitirmiş; bir sene sonra, İngiliz Başbakanı, savaşın nihai hedefini açıklamıştır:

"Türkler geldikleri yere, Asyanın derinliklerine gideceklerdir". Türklerin Anadolu'da kalmasına da izin verilmeyecektir; çünkü 19. yüzyıl Avrupası, Anadolu'nun Avrupa'nın bir parçası olduğunu arkeoloji, Rum ve Ermenilerin varlığı vasıtasıyla hatırlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğunun yenildiği tarihte, Türk orduları, Cumhuriyetin sahip olduğu alandan daha büyük bir alanı kontrol altında tutmaktadırlar; ama, Anadolu'ya dönüş esas itibarıyla tamamlanmamıştır. Ancak yaşanan süreç içinde, son sığınak olarak düşünülen Anadolu'nun da, Türkler için güvenli bir yer olduğunu söylemek mümkün değildir. Birinci Dünya Savaşı'nın, Anadolu Türklüğüne yönelik siyasi hedefi, Balkan Türklüğünün başına gelenin, yani aynı durumun Türkiye Türklüğünün de başına getirilmesi esasına dayanır. Yani, etnik olarak, işgallerle, soy kırımlarıyla, sürgünlerle Türklerin yok edilmesi hedeflenmiştir. Batı, bu hedefe oldukça yaklaşmıştır. 1920 yılında, dünya Müslümanlarının ancak % 2'si, 400 milyonun 10 milyonu, yani Sakarya ile Aras nehirleri arasında yaşayan Türkler özgürdür. Onlar da, kelimenin gerçek anlamında, bir ölüm kalım mücadelesi vermektedirler.

Büyük Zafer'den ancak beş yıl sonra, M. Kemal Atatürk, 1927'de, Büyük Nutuk U, Batı'ya karşı kazanılan savaşın nihai bir galibiyeti temsil etmediğini; ancak, bir ateşkes olduğunu anlatan "Gençliğe Hitabı" ile bitirir. Çünkü, İstiklal Savaşı'nı kazanan kadro, bütün bir Batı emperyalizmini ağır bir askeri yenilgiye uğratmadığını; ancak, Bolşevik Devrimi'nden sonra ortaya çıkan yeni küresel şartlarla, savaş bıkkını ve sosyalizmin ideolojik tehdidi altında bulunan Batı Avrupa halklarının Anadolu'ya ordu sevk edememelerinin yarattığı koşullarda, çıkarabildikleri son ordu ile Yunan ordusunu yendiklerinin farkındadır. Bu nihai bir galibiyet değil sadece ateşkestir. Bundan dolayı, "Gençliğe Hitap", bir gün Batı Avrupa'nın Türkiye'yi yine yenilgiye uğratabileceği ihtimali üzerine kurulmuş bir öngörü olarak yorumlanabilir.

1922 ile 1071 arasındaki 861 senenin özeti, bir ulusun, Türk milletinin, tek başına bir uygarlık adına, İslam medeniyeti adına, birleşik bir kıtanın uluslarına karşı ve bir uygarlıkla yaptığı mücadeledir. Dünya tarihi boyunca, bir milletin birleşik bir uygarlıkla tek başına böyle bir mücadele verdiği görülmemiştir. Ancak bu 861 sene süren ve hala bitmiş görünmeyen mücadele, Türk ulusunu çok yıpratmıştır ve hala yıpranmanın derin izlerinin tam anlamı ile silindiğini söylemek mümkün değildir.
Batı uygarlığına karşı son savaşından Atatürk'ün önderliğinde galip çıkan Türkiye, Cumhuriyet'in üzerine kurulduğu akılcı strateji ve küresel dengelerden azami istifade ile 19011921 arasındaki felaket koşullarından, bugün olduğu noktaya ulaşmıştır ve bu nokta gerek Türkiye gerek dünya Türklüğünün son dört yüz yılda yakaladığı en olumlu tarih dilimidir.

2004 yılından tarihe bakarsak, Cumhuriyet, Türkiye halkı için ikinci bir Ergenekon olmuştur. 861 sene süren sürekli savaştan sonra, Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" ilkesine, kendisine karşı girişilen bütün dolaylı saldırı ve örtülü harp yöntemlerine rağmen, mümkün olduğunca sadık kalan Türkiye, Osmanlı'dan devraldığı, 10 milyonluk, fakir, hastalıklı, bitap düşmüş ulusu, 75 milyonluk genç, sağlıklı, dinamik bir nüfusa ulaştırmayı başarmıştır. Anadolu Türklerinin sayısı 75 yılda yüzde 600 artmıştır.

2004 senesinde, dünya Türklüğünün büyük bir bölümünün de bağımsızlığa kavuştuğunu görürüz. Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bu ülkeler, bütün olumsuzluklara rağmen, geçtiğimiz on yılı, Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği heyecan ile geçirmişlerdir. Dünya enerji kaynaklarının önemli bir bölümüne ve genç ve eğitimli bir nüfusa sahip olan bu zinde ülkeler önemli bir potansiyeli temsil etmektedirler.

M.Ö. başlayıp M.S. 3. bin yılın başına uzanan Türk tarihinin jeopolitik eksenini özetlersek, karşımıza çıkan manzara şudur:

İlk bin yılda Türk tarihinin ana ekseni Asya'da dönmüştür. İkinci bin yılda özellikle Osmanlı çağlarında küresel bir hegemoni peşinde olması ve üç kıtaya yayılmasına rağmen, jeopolitik yayılmanın siklet merkezini Avrupa oluşturmuştur. İkinci bin yılın son iki yüzyılında ise amaç jeopolitik yayılım olmaktan çıkmış, Atatürk'ün kısa süren yönetimi hariç, Avrupa'ya ilhak politikası şeklini almıştır. Üçüncü bin yılın başında, Türkler için amaç ne Asya jeopolitiğine dönüş ne Avrupa'ya ilhak olabilir.

Olabilecek ve olması gereken, Avrasya'da konsolide olmayı sağlayacak bir jeo-stratejinin izlenmesidir. Türkiye, Avrasya'nın kardeş toplumları ile Azeriler, Gürcüler, Kürtler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Özbekler ve diğerleri ile; Araplar, Farslar ve Ruslarla dostça bir etkileşim ve işbirliği içinde, kökleri bu coğrafyanın manevi ve maddi kültür unsurlarına dayanan bir jeopolitik üzerinde yeniden uyuyan Avrasya uygarlığını diriltmenin mücadelesini vermelidir.

Bu tespitin genel geçerli anlayışın temel kabullerinden tamamen ayrıldığı açıktır. Az gelişmiş ülkelerin siyasal seçkinlerinin ve kültürel yaşamının temel sorunu, hegemonik dünyanın ürettiği ideolojik söylemin sınırları içinde düşünmeleridir. Bu tür bir düşünce tarzı akılcı olmaktan, yenilikçi olmaktan, sorgulayıcı olmaktan çok uzaktır. Bu düşünce tarzı esasen azgelişmiş ülke siyasal seçkinlerine düşüncelerinin kendilerine ait olduğu inancını verir. Ama bu düşüncede özgün olan, milli olan, yerel olan hiçbir unsur yoktur. Gelecek için önerdiklerimiz gerçekçi görünmemiştir. Eğer gerçekçi olsaydı bu projeler tarihsel bir dönüşüm veya büyük bir olay olarak tarihe geçmezdi. Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu proje, kuru ve monoton bir gerçekçilik değil, rasyonel temelleri ve büyük bir coşkusu olan bir gelecek planıdır. Gelecek, geçmişin karalanması ve küçümsenmesi üzerine değil, geçmişin kazanımları ve olumlu birikimleri üzerine inşa edilmelidir. Bu gelecek planı, Türkiye'nin birikmiş ve kronikleşmiş ağır politik, ekonomik, sosyal ve etnik sorunlarına cevap niteliği taşıyacak, radikal çözümler olmak zorundadır.

Kaynakça
Kitap: Yeniden Türk Milliyetçiliği
Yazar: Ümit Özdağ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir