Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sudan'a Darfur Oyunu!

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Sudan'a Darfur Oyunu!

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 16:35

Sudan'a Darfur Oyunu!

Mart2008 Yolculuğu


Babam küçük bir çocukken Sudan'ı anlatırdı bana. Afrika'nın en güzel insanlarının orada yaşadığını söylerdi. Sudanlı dostlarından söz ederdi... Ve işte yıllar sonra Osmanlı'nın isim babalığı yaptığı Hortum şehrinde, babamın anılarını yad ediyorum. Kent, Nil Nehri'nin kıvrımları hortuma benzediğinden bu ismi almıştı. Şimdilerde Türkler bile kente, İngilizlerin telaffuzuyla Hartum diyor ama Sudanlı için Hartum hep Hortum olarak kalmış!
Afrika'nın yüzölçümü en büyük ülkesi Sudan. Üstelik petrol ve uranyum zengini.

Çin'le olan yakın ilişkisi Amerika'nın hiç hoşuna gitmiyor. Üstelik Çin, Sudan halkı tarafından sevgiyle selamlanıyor... Kıyamet de oradan kopuyor!

Sudan, Afrika boynuzunun en iştah kabartan toraklarına sahip. Son zamanlarda Batı bölgesi Darfur'daki isyanlarla adını duyuruyor. Yıllar süren, Güney Sudan'daki ayaklanmaları şimdi Darfur krizi izliyor. Çin'le dost Sudan'ın başı dertten kurtulmuyor!

Nihayet Darfur'dayım. Buraya gelmek için büyük çaba harcamıştım. Türkiye'de haftalarca alınması gereken izinlerle uğraşmış, başkent Hortum'da uzun bir bekleyiş yaşamıştım. Kameraman arkadaşım İsmail'le her gün İçişleri Enformasyon Bakanlığı izin birimine gidip eli boş dönmüştük.
Sonunda haber geldi. İzin çıkmıştı. Darfur'a gidebilecektik.
Bir insan selinin içinde havaalanına girdik. Yoksulluğun ağır yükünü taşıyanlar arasında saten elbiseli şık bavullu aileler de dikkat çekiyor.

Belirsiz saatlerde havalanan uçaklardan birinde Nyala'ya doğru uçuyoruz. Nyala iki saat uzaklıkta. O iki saati yan koltuktaki Muhammed'le oynayarak ve kara kıtanın bereketli topraklarını seyrederek geçirdik. Altımızda Nil, bir hortum gibi kıvrılıyordu.
Nyala'ya geldiğimizde Kızılay ekibi tarafından karşılanacaktık. Ve hemen ardından da gözaltına alınacaktık. Elimizde bir kamera vardı ve bu topraklara kamerayla gelenler genellikle iyi şeyler yapmıyorlardı.

Akşamüstü hava limanındaki polis karakolunun kızgın beton duvarına oturmuş 15-16 yaşındaki "güvenlik" elemanlarının kaba komutlarını dinliyordum. Bozuk bir ingilizceyle "Kasetleri ver!" diye bağıran çocuğa arkamı dönünce elindeki silahın dipçiğini yere çarpmış ve "look!" (bak!) diye bağırmıştı.

Kızılay'da çalışan genç Sudanlı doktor Meşayir'in Darfur Sağlık Bakanı olan babası havaalanına gelmeseydi geceyi orada geçirebilirdik. Geldi ve biz nihayet birkaç saat sonra, birkaç kasetimizi rehin vererek, serbest bırakıldık.

Kızılay Melekleri

Kızılay sorumlusu Orkun, Sağlık Bakanlığı görevlileri Süleyman ve diğer birbirinden cevval ekiple unutulmaz bir gece yaşadık. Onlar Darfur'u anlattı. Biz Afrika'nın büyülü gecelerinden birinde Kızılay binasını çevreleyen uzak ışıkları saydık. Ertesi sabah Kızılay'ın çocuk doktoru Meşayir Abdurrahman'a, ünü Çad'a ve diğer komşu ülkelere uzanmış Kızılay hastanesinde soluğu alacaktık.
Günde 400 hastayı muayene eden, bedava ilaç dağıtan maddi ve manevi yardımlarla bölge halkının büyük sevgisini kazanan doktorlarımızla, hemşirelerimiz, ebelerimiz, sağlık görevlilerimizle gurur duyacaktık.
Konuştuğumuz bir kadın, "Kızılaya özel bir sevgimiz var" diyordu, "buraya geldikleri günden beri, bizlere bedava sağlık hizmeti verdiler, ilacıyla, ameliyatıyla her türlü sağlık hizmetini bedava sundular. Doktorlarıyla, cerrahlarıyla, sağlık görevlileri, ebeleriyle buradalar. Yemek dağıttılar, giysi verdiler, bağışlar yaptılar"^

Kadının oğlu 7-8 yaşlarındaydı. Meşayir'in çadırında muayene masasına yatmıştı, ince bedenini saran beyaz dizlerine kadar inen gömleği toz içindeydi. Meşayir onu muayene ederken, kadife siyahı kolunu okşadım. Kocaman simsiyah gözlerini bana çevirdi ve gülümsemeye çalıştı. Adı Celil'di.

Çadırın dışında abartısız 40-50 hasta çocuk vardı. 2-3 yaşlarında biri, çadırın önündeki banklarda yer kalmadığı için yere çömelmiş annesinin kolunun altındaki gölgeye sığınmıştı. O kadar güzellerdi ki...
Henüz Kızılay'ın tellerle çevrili bahçesinden içeri girememiş olanlar, yol ile bahçe telleri arasındaki alanda yere çömelmişlerdi. Güneşin altında çikolata rengi tenlerini saran hardal sarısı, bej, pembe ve turuncu renk cümbüşü içinde beklemedeydiler.
Bazıları yere serdikleri bir yaygının üzerinde çocuklarına, darıdan yapılmış bir bulamaç yediriyorlardı.
Darfurlu Meşayir, Batı'nın profesyonel sivil toplum örgütlerinden sonra Kızılay'ın sıcak kucağının paha biçilmez değerde olduğunu anlatıyordu.

"Baştan beri en büyük sorun gıdaydı, konuttu, sağlıktı, eğitimdi. Yanıt temel ihtiyaçlardı. Hükümet ve sivil toplum örgütleri bugün bile, sadece kamplarda yaşayanların, temel ihtiyaçlarının yüzde yetmişini sağlayabiliyorlar.

Darfur'u Kurtarmak?

Sudan'ın batısında Darfur'da, bu bereketli topraklarda bir isyan patlamış ve çiftçiler ile göçebeler birbirine girmişti. Üzerine kuraklık gelmiş, iç çatışma alevlenmişti. Bölgeye bir anda silahlar da girmişti! Afrika'da oynanan eski oyundu bu. İç kargaşaya bilinmez eller müdahale ederlerdi, kabileler arasında çıkan çatışma büyürdü. Kontrol edilemez hale gelince Batılı devletler, arabulucu olarak devreye girerler, kaosu kalıcı kılarlardı.
Kongo da, Ruanda da, Somali de hep aynı kaderi paylaşmıştı. Darfur'da da aynı senaryo sahneye konuyordu.

Hortum Üniversitesi öğrenci temsilcisi Abdullah, arabuluculuğa soyunanların gerçek amaçlarını sorguluyordu:

"Avrupa ve Amerika, Darfur halkının içinde bulunduğu durum için Sudan'ı suçluyorlar. Darfur sorunu bizim iç sorunumuzdur. Sudanlıları ilgilendiren ve Sudanlıların çözeceği bir sorun. Batı, buraya elindeki tüm gücüyle müdahale ediyor... Çünkü Sudan'da altın ve petrol var. Onların derdi halk değil, Sudan'ın doğal kaynakları! Sudan'da kontrolü ele geçirmek için bir bahane arıyorlar aslında."

"Peki ya Birleşmiş Milletler?" diye soruyorum.
"Onların da Sudan'a hiçbir faydası yok. Birleşmiş Milletler, sadece Amerika'nın kararlarını uygular. Amerika'ya sorarlar, 'Sudan'da bu programı mı, öbürünü mü uygulayalım!' diye. Ona göre gereğini yaparlar. Onlar Amerika'ya bağlıdırlar."
İşte Sudanlı için, işin özeti buydu.
Önce Batı dünyasından "Darfur'u kurtaralım!" (Save Darfur) nidaları yayılmıştı. Afrika'nın her yeri ve Filistin, Irak, Afganistan kan gölüne dönmüşken, Batı birden, "Darfur'u kurtaralım!" diye ortaya çıkacaktı. Böylece Darfur, tüm diğer sorunlu bölgeleri gölgede bırakacaktı.

İşin aslı, uluslararası çapta yürütülen Darfur reklam kampan-yasına harcanan meblağ Darfur'a harcansa, Darfur gönenmiş olurdu.
2007'de Amerika'nın ne kadar devlet adamı, Hollywood'un ne kadar aktörü varsa, bu bölgeden söz ediyordu... Halk şaşkındı, yabancı görünce elektriğe tutulmuş gibi oluyordu.
Meşayir, halkın, Batılı yetkililerin, onlara bir tür tarihi kalıntı ya da soyu tükenmekte olan bir hayvan gibi bakmasından büyük rahatsızlık duyduğunu anlatıyordu.
"Halk buraya gelen yabancıları kolay kabullenmiyor. Bu konuda ikiye ayrılıyorlar. Kimisi, onlar sayesinde sorunların çözüleceğini düşünüyor. Büyük çoğunluk ise yabancıların başka sorunlar yaratacağına inanıyor."

Barış Gücü: işgal Gücü!

Nitekim Sudan hükümeti, 2006 yılında Birleşmiş Milletler temsilcisi Jan Pronk'un üç gün içinde ülkeyi terk etmesini istemişti. Sudan hükümeti, Birleşmiş Milletler'e bağlı örgütlerin faaliyetlerinin, Sudan için "askeri tehdit" oluşturduğunu ifade etmişti.
Bu kararın akabinde Darfur'a acil müdahale kampanyası başladı. Sudan'ın Batı bölgesi Darfur, yabancı barış gücüne kapılarını açmalıydı! Sudan hükümeti bu kampanyaya bir yıl dayandı ama sonunda pes etmek zorunda kaldı. Darfur'da on binlerce yabancı asker arabulucu rol oynayacaktı!

Hortum Büyükelçimiz Fatih Ceylan açıklamıştı:

"Kaynaklan bu kadar zengin bir ülkenin kendi başına bırakılacağını var saymak pek doğru olmaz. Bu kaynaklardan, bu ham-maddelerden yararlanmak isteyen ve Afrika'daki nüfusunu arttır-maya çalışan güçlerin buradaki gelişmelerle elbette doğrudan ilgisi var. Böyle bir bölgeye sadece insani amaçlarla gelindiğini iddia etmek herhalde fazla iyimserlik olur."
Peki Darfur, bu noktaya nasıl gelmişti? Nasıl bir anda yabancı askerlerin, sivil toplum örgütlerinin kalesi oluvermişti? Amerika'nın insan hakları için savaştığı bir simge haline nasıl gelmişti?

Sudan Cumhurbaşkanı danışmanı Dr. Gazi Atabari, Darfur krizinin altında yatan sebeplerden söz ediyordu:

"Bildiğiniz gibi Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından, Amerika, kendini süper-güç ilan etti. Dünyadaki her ülkeyi kendi menfaatları açısından değerlendiriyor Amerika. Her ülkenin Amerikan menfaatlarına hizmet etmesini bekliyor. Bu türlü bir dünya düzeninde bağımsız fikirlerini ifade edenlere; bağımsız politikalarını, stratejilerini uygulayanlara yer yok. Sudan da bu bağımsız ülkelerden biri. Kendi kaderine, kendi ulusal ve tarihi mirasına güvenen bir ülke. Tıpkı onlar gibi, biz de bu dünyada bir yer istiyoruz. Onlar bunu kabul etmek istemiyorlar..."

Cumhurbaşkanı Ömer el Beşir'in danışmanı Gazi Atabari, Nil'in kıyısında yer alan Omdurman'daki hükümet binasının penceresinden Türk yapımı köprüyü ve tüm bereketiyle akan Nil'i gösteriyordu.

Afrika boynuzu diye bilinen bölgenin stratejik önemini vurguluyordu:

"Afrika boynuzu nerede yer alıyor, iyice bir bakın. Kızıldeniz'in tam karşısındayız. Kızıldeniz, Avrupa'ya ve Ortadoğu'ya açılan su yoludur. Oradaki limanlar hayati önemdedir. Afrika boynuzu, bölgenin petrol alanlarına; Mısır'a, Filistin'e, Ürdün'e yakın olduğu kadar, Avrupa'ya da yakındır. Bu yüzden buraya el koyma gayretleri var..."

Bu gayretlerin işareti, önce basında kendini göstermişti:

Amerikan basını, Darfur'da etnik temelde bir kıyam olduğunu dünyaya duyurmuştu. New York Times, Nicholas Kristof imzalı ha-berde "Darfur'da Araplar, Afrikalı Müslüman kabileleri kesiyor, onlara tecavüz ediyor, soykırım suçu işliyor" başlığını kullanmıştı.
Darfur'a 26 bin BM askeri gönderilme kararı, bu gürültülerin ardından alındı. Sudan önce direndi... Ama 9 bin civarında BM askeri, bölgeye girebildi.

Sudan 2008'in ilk aylarında baskılar karşısında yıldı. Bir şart öne sürerek, yabancı askerlere kapılarını açtı. Afrika Birliği barış gücü askerleri ile Birleşmiş Milletler askeri gücü karma birlik oluş-turacaktı. Yabancı askeri güç, Sudan'da bir yıl görev yapacaktı.
Birleşmiş Milletler önce mutabık kaldı. Ama sonra BM'de görevli General Martin Luther Agwai "Çarpışan taraflar esnek olmaz ve müzakereye yanaşmazsa daha on yıllarca burada kalmamız gerekir!" diyecekti.

Yine Petrol, Yine İşbirlikçiler!

Darfur, Sudan'ın zayıf karnıydı. Bir yandan yönetim hataları, dış yardımlarla palazlanan muhalefet, kuraklığın getirdiği kıtlık; bir yandan petrol peşindeki güçlerin satranç oyunu, bölgeyi arap saçına çevirmişti.
Sudan'ın Batı komşusu Çad'da içsavaş vardı. Zaire çatışmalarla yanmaktaydı. Amerika ile İsrail'in yoğun desteğiyle, Kızıldeniz'in kıyısında bağımsızlığını ilan eden Eritre'den Sudan'daki muhaliflere para ve silah yardımı geliyordu.
Darfur'da isyancı güçler, dış yardımlarla gönenmiş, minnettarlıklarını göstermek için İsrail'e temsilcilik açmışlardı!
İnsani yardım örgütü temsilcisi Mike McDonough Darfur'daki isyancı grupları sınıflandırıyordu. "Darfur'da üç büyük isyancı grup vardı. Şimdi iki büyük grup kaldı. Bu gruplardan bazıları,

2006'da hükümetle barış masasına oturdu. İsrail'de büro açanlar, bu barış anlaşmasına imza atmayanlar. İsyancılar da kendi içlerinde bölünmüş durumda. Bazılarının hükümetle diyalogu var. Bir grup hala savaşıyor."
Michael McDonough, Sudan'da yabancı insani yardım kuruluşu OCHA'nın başkanı. 50'li yaşlarını süren bir İrlandalı. Son üç yılını Sudan'da geçirmiş. Bölgede Batı karşıtları ile Batı yandaşlarının savaşını anlatıyor. Batı ise, Sudan hükümetini düşman cephe ilan etmişti. İçeride kendine yakın gruplar yaratıyor, bazen bunları da birbirine düşürüyordu.

Cumhurbaşkanı danışmanı Dr. Gazi Salahaddin Atabari, üstünde bembeyaz uzun elbisesi ve başında özel kıvrımlı sarığı, hükümet binasındaki makamında durumu değerlendiriyordu:

"Amerika'nın amacına ulaşmak için her yöntemi denediği açık. İslami grupları, laikleri, milliyetçileri, herkesi kullanıyorlar. Afganistan örneğini düşünün. Orada ne yaptılar? Sovyetler, Afganistan'ı işgal etmişti. İşgal güçlerine karşı verilen bir mücadele vardı. Amerika bundan faydalandı. Mücadeleyi kendi çıkarları yönünde kullandı. Benzer bir durum, burada da yaşandı. Siyasi hareketler, ülke savunmasmı zayıflattı. Sudan'da ortak bilinci oluşturmakta zorlanıyoruz. Milli bilinç, bize kimlerle müttefik olmamız gerektiğini söylüyor. Karşımıza dost gibi çıkan müttefiklerin gerçek amaçlarını işaret ediyor. Şu anda bazı gruplar Amerikan çıkarlarına alet olmaktadır!"

Gazi Atabari, isyancı grupların ilişki ağından söz ediyordu:

"Bir isyancı grup, gidip İsrail'e büro kurdu. Kendi adamları arasında bile, buna isyan edenler var.
Ama tüm bu süreçte bir şey iyice belirginleşti:
Darfur'la ilgili baskının, kumpasların ardında İsrail ve Amerika vardı... Darfur olayı olabildiğince büyütüldü... Darfur bir maskeydi. Filistin'deki cinayetleri, Irak'taki katliamı, Lübnan'daki saldırıları perdelemek için kullanıldı..."

Kabile Bazında Nifak!

Büyük bir doğal servetin üzerinde yoksul yaşayan bir halk. Çeyrek asır süren, Kuzey-Güney Savaşı'nin ardından şimdi de doğu-batı çatışması... Başkent Hortum, ülkenin her yanından aldığı göçle kalabalıklaşıyor...
Çevirmenimiz Magdoleen Sıddık, pembe başörtüsünün ucuyla oynayarak, güzel gözlerini açıp eğiliyor, "Bir ulus devleti daha parçalamaya çalışıyorlar!" diyor, "biz bir bütünüz. Aramızda bir uyum var. Ayrılmaz bir biçimde birbirimize karışmışız... Evlilikler yapmışız. Ama iç ve dış müdahalelerle karşı karşıyayız. Kabile, bazında, nifak yaratma girişimleri var. Bunlar çatışmaya dönüşebiliyor... Yine de inanıyorum ki Sudan halkı bir bütündür ve öyle de kalacaktır!"
"Peki Darfur'da neler oluyor?" diye soruyorum.

"Darfur'da tamamen siyasi bir oyun oynanıyor. Sudan halkı birbirine nefret beslemez. Bir kabile başka bir kabileden nefret etmez. Siyasi çıkarları olanlar, onları kamplara bölüyor!"
Çarşının içinde dolanarak konuşuyorduk.
Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) ait bir jip yanımızdan geçerken, Magdoleen, beni dürtüyor, "İşte bunlar!" dercesine yüzünü ekşitiyor...

Hortum'da bir öğleden sonra...

Her sokakta, Dünya Sağlık Örgütü nün, BM'nin ya da bir başka insani yardım heyetinin izleri... Sudan, gölge faaliyetlerin memleketi...

Atabari açıklıyor:

"Sudan'a doluştular. Darfurlular onların umurunda mı! Onlar için ne Afrikalıların, ne Asyalıların, ne Arapların önemi var! Onlar sadece kendilerinden yanalar! Dünyayı yönetme fırsatını ele geçirdiler ve bunu sonuna kadar kullanıyorlar. Sudan, Batı için kolay bir hedef. Sudan'a saldırmak kolay. Afrika'da bir ülke... İstediklerini yaparlar, asla da yargılanmazlar! Şimdi bizi kullanarak Çin'e de saldırıyorlar. Ama Çin'in eli kuvvetli."

Siyasiler, Darfur meselesinin bu boyutlara gelmesinin altında, Amerika'nın Çin korkusu olduğundan söz ediyor. Hortum Üniversitesi öğrenci temsilcisi Abdullah, "Darfur bahane. Hedefte Çin var!" diyor. "Çin ile Sudan'ın ilişkisi çok sıcak. Ve umarız hep böyle devam eder. Çünkü Çinliler, Sudan'da siyasi bir amaç için bulunmuyorlar..."

"Yani, Çin'in Sudan'da sadece ekonomik hedefleri var, siyasi amaçları yok mu, diyorsun?"
"Evet. Bize de bu lazım. Çin'le, petrolümüzü çıkarmada, sanayimizi geliştirmede, kültürel bağlamda işbirliği yapıyoruz. Ve bu ilişkiden memnunuz."

ABD'nin Hortum Elçiliği Önü

Sudan'ın Başkent Üniversitesi'nde birbirinden ışıltılı genç insanlar. .. Bana küresel oyunları anlatıyorlar...
Çin ile Amerika arasında kalan Sudan'da rüzgarlar Çin'den yana.

Doktor Usame Reis Çin ile Sudan'ın eşit çerçevede ilişkiler kurabildiğini ve bunun değerini açıklıyor:

"Sudan, Afrika ve Arap dünyası için, Çin'e açılan en önemli limandır. Çin devletiyle başından beri iyi ilişkilerimiz vardır. Çin, Sudan'da petrol aramak için çok adil bir anlaşma yapmıştır..."

Amerika ile Çin'in Afrika'ya yaklaşımını kıyaslıyordu:

"Çinlilerle ilişkilerimizde, her iki taraf da durumdan karlı çıkıyor. Amerikalıların yaklaşımıysa çok farklı. Onlar sadece kendi çıkarları peşinde..."

Amerika'nın yaklaşımı farklıydı! Sudan'daki durumu sormak için Hortum Amerikan Büyükelçiliği'nden, Hortum'daki büyükelçiliğimiz kanalıyla, TRT olarak randevu istemiştik. Kabul edildiğine dair bilgi ve randevu saati büyükelçilik sekreteri tarafından bildirildi, iki saat sonra elçiliği saran parmaklıkların önüne geldiğimizde güvenlik görevlileri, demir parmaklıkların ardında beklememizi emretmişti! Az sonra kolsuz siyah elbisesiyle bir hanım, demir çubukların ardından, randevumuzun iptal edildiğini söyleyecekti. Demir kapıya yaklaştım. "Pek uygar bir konuşma olmuyor. Güvenliğe söyler misiniz içeri girelim!" dedim. Amerikalı hanım, "Kamerayla geleceğinizi bilmiyorduk!" gibi garip bir bahaneye sığındı. Güvenliğin durduğu demir kapıyı elimle iterek "Tamam o zaman. Ben yalnız geleyim" dediğim anda üç güvenlik görevlisi üzerime atladı... Demir kapının otomatik kilidi kapandı. Elimi zor çektim.

Kadın kapıya yaklaşırken, öfkeyle bağırıyordum:

"Siz, kölelerinizle parmaklıklar arasından konuşun. Biraz uygar olun, barbarlar!"

Muhtemelen randevuyu verdikten sonra hakkımda istihbarat yapılmış ve randevunun iptaline karar verilmişti. Kosova'da da benzer bir olay yaşamıştım. Aslında bu son olay da beni şaşırtmamıştı.
Amerika 2006'da Çin'i Sudan'dan uzaklaştırma operasyonuna hız vermişti. Pentagon, Afrika ülkelerinin sivil ve askeri liderleriyle eşgüdüm halinde çalışacak, bu ülkelerin ordularını eğitecek Afrika Komutanlığı'nı kurdu. Pekin'e zemin kaptırılmamalıydı. Nijerya'dan Sudan'a kadar kara kıtanın petrol kaynaklarını denetim altına almak lazımdı. Oysa bugün Çin, Sudan petrolünün yüzde 70'inin alıcısıydı...

Bir Davet ve Çinli Diplomat

Gece, büyükelçimiz Fatih Ceylanla birlikte Bulgaristan elçiliğinde bir davete katıldık.
Çin Büyükelçisi Li Chen Wen'le orada karşılaştık.
"Çin'in Sudan'daki yatırımları Amerika'dan ve diğer tüm ülkelerden fazla.

Çin, Sudan'da ne yapıyor?" sorumu, "Petrolden söz etmeden önce suyu anlatayım!" sözleriyle yanıtladı ve devam etti:

"Buradaki en büyük sorun su sorunu. Darfur'da da susuzluk en büyük problem. Çin burada su çıkarıyor. Su kaynaklarını birleştiriyor. Bölgenin günlük su ihtiyacını karşılamaya çalışıyor. İnsani yardım ve kalkınma desteği bağlamında da 80 milyon yenlik yardımda bulunduk, bu yardım tıbbi malzemelerden, prefabrik evlere, su tulumbalarından jeneratörlere kadar uzanıyor..."

Bulgar Büyükelçiliği bahçesi ağzına kadar diplomat dolu. Büyükelçilikler serbest içki içilen nadir mekanlardan olduğundan, sesler giderek yükseliyor, kahkahalar artıyor, büyükelçilik bahçesinin karşısında yer alan camiden yükselen ezan sesi Bay VVen'in sesine karışıyor...

"Sizce Sudan'da sevilmenizin nedeni bu yardımlar mı? Halk Batılılardan pek hoşlanmıyor ama Çinlileri seviyor. Neden?" diye soruyorum.

Kibarca gülümsüyor:

"Bunu tuhaf bulanlar var, biliyorum ama yanıtı basit: Biz onlara saygı duyuyoruz. Aramızdaki ilişki karşılıklı saygıya dayalı bir ilişki... Çin-Sudan dostluğunu, 50 yıllık bir süre içinde emek har-cayarak kurduk."

Çin, 2006'yı Afrika yılı ilan etmişti. Afrika'yla iyi ilişkileri vardı. Su konusunda mükemmel sonuçlara ulaşmıştı ve petrol ihtiyacının bir kısmını Sudan'dan karşılamaktaydı...

Amerika'nın, Dünya Bankası ve IMF'nin Afrika ülkelerine yaptığı toplam 2 milyar dolar civarındaki yardıma karşın, Çin'in katkısı, bunun dört katı yani 8 milyar dolardı! Resepsiyonda bir araya gelen Afrikalı, Asyalı ve Batılı diplomatların büyük çoğunluğu Bay Wen'le konuşabilmek için birbiriyle yarışıyordu. Sudan'daki diplomasi çemberinin ağır topu, tartışmasız Çinli diplomattı...
Büyükelçimiz Fatih Bey, tarih içinde Osmanlı-Afrika ilişkilerini anlatıyordu...

"Aslında Osmanlı imparatorluğu Afrika'ya büyük önem veriyor. Tarihte ilk yerleştiği yer Savakin şehri. Oradan Kızıldeniz'i ve dolayısıyla Hint Okyanusu'nu kontrol altında tutmayı hedefliyor. Kıyı şeridini takip eden Osmanlı yerleşimi daha sonra, Sudan'ın içlerine ve Hortum'a kadar geliyor. Hortum'un başkent olmasında Osmanlıların büyük rolü var. Sudanlı tarihçilerin de belirttiği gibi başkentin adını Osmanlı koyuyor."

Petrol ve Darbeler

Sudan Birinci Dünya Savaşı'nda ingiliz yönetimine girmişti. 1956'da bağımsızlığını ilan etmiş ama. uzun bir süre ingiliz kontrolünde yönetilmişti. Petrol yataklarının varlığı ve Sudan'ın stratejik konumu onu emperyalizmin hedefine koymuştu.
1970'li yılların başında açılan güneydeki petrol yatakları, yıllarca Amerika tarafından kuuanümıştı. Bölge, içsavaşla kana bulanınca, petrol şirketi Chevron'un çalışmaları da durmuştu!

Gazi Atabari anlatıyordu:

"Amerikan petrol şirketi Chevron, tüm imtiyazları elinde tut-maktaydı. Çatışmalar sonucu ülkeden ayrıldılar. Biz de petrol arama ve çıkarma için Çinliler ve Hintlilerden yardım istedik. Bu, Amerikalıları hem şaşırttı hem de çok öfkelendirdi. Sonuçta kendi petrolümüzü kendimiz çıkarır duruma geldik. Amerikan hegemonyası ve dış talimatlar olmadan da, kendi meselelerimizi halledebileceğimizi gösterdik. O gün bugün öfkeleri dinmedi. Güneydeki savaşı, Sudan'a karşı kullandılar. Şimdi Darfur sorununu kullanıyorlar. Terörizmi, insan haklarını bahane ediyorlar. Bahanelerden oluşan listelerinin sonu yok. Amaçları, gelişmekte olan bir Afrika ulusuna zulmetmek!"

Bugünün hesapları yıllar önce yapılmıştı. Uzakdoğu'da da, Ortadoğu'da da, Afrika'da da formül aynıydı... Albay Cafer Numeyri, 60'h yılların sonunda Sudan'da artan huzursuzluk sonucu, sol hareketin de desteğini alarak bir darbeyle yönetimi ele geçirmişti.
Sudan halkı, bundan sonra bir dizi darbeyle yüz yüze kalacaktı. Numeyri vaatlerinde durmayınca, Binbaşı Haşim el-Atta, 19 Temmuz 1971'de bir askeri darbe yapacak, Numeyri yönetimini devirecekti.
Haşim el-Atta iktidarı üç gün sürecek; Numeyri yeniden yönetime geçecekti.
Numeyri kendini zayıf hissediyordu. Filizlenmekte olan İslami hareketle ittifak kuracaktı. İslami Milli Cephe adıyla ayrı bir grup oluşturan Hasan Abdullah el-Turabi'yi de yanına alacaktı...
1983, Sudan için bir dönüm noktası olacaktı.

"Sudan: Coğrafyanın Kurbanı!"

Numeyri, Turabi'yle işbirliğinden sonra, Eylül 1983'te, ülkede İslam kanunlarını uygulamaya koyma kararı aldı. Amerika önce onayladı. Ardından ekonomik yardımı kesti.
George Bush o dönemde Amerika'nın başkan yardımcısıydı. 1984'te Hortum'u ziyaret etti. İslami harekete karşı tedbir alınmalıydı.
Bu ziyaret sonunda Numeyri, yol arkadaşı Turabi'ye sırtını dönecek, daha sonra da onu içeri attıracaktı. Sudan politik yaşamı karma karışıktı.

Karmaşa 1989'a kadar devam etti.
30 Haziran 1989 tarihinde, Genelkurmay Başkanı Ömer Hasan Ahmed el-Beşir'in liderliğinde bir askeri darbe daha gerçekleştirildi.
Cumhurbaşkanı danışmanı Dr. Gazi Atabari "Coğrafyamızın kurbanıyız!" diyordu...

"Afrika boynuzu çok önemlidir. Burası Kızddeniz'deki, Hint Okyanusu'ndaki deniz ulaşımı denetimini elinde bulunduruyor. Mısır denetimindeki Süveyş Kanalı'ınn çıkış noktası burası. Suudi Arabistan, Mısır, İsrail, Ürdün, Eritre, Etiyopya ve Sudan, kanalın çevresindedir. Bölge istikrarsız bir bölgedir. Bakın Amerika önce Eritre'ye el attı. Etiyopya ile Eritre arasmda anlaşmazlık çıkınca, Etiyopya onun yerini aldı. Kızıldeniz çok önemlidir... Kızıldeniz'den çıkışla yakından ilgilenen İsrail, hemen Eritre'yle ilişki kurdu. Aynı anda Etyopya'ya destek verdi. Yani bölge son derece stratejik. Batı burada üslenmek istiyor. Afrika'nın pek çok bölgesi için Fransa ve Amerika birbirleriyle alenen yarışıyor. Darfur'a gelince, Batılı devletler, Afrika'dan Atlantik'teki ihracat noktalarına petrol götürmek istiyor. Darfur'u kullanarak Kızıldeniz ve Körfez'deki boğazların çetin şartlarından kurtulmuş olacaklar. Darfur bu yüzden de önemli."

Sudan, kendi gemisinin kaptanı olmaya kalkınca işler değişmişti. Çin'le yakınlaşıp Batı'ya sırt çevirince, tehdit geçikmemişti.
Amerika Birleşik Devletleri, 3 Kasım 1997 tarihinde, Sudan'ı, "Uluslararası terörizme destek vermekle, komşu ülkelerin istikrarını bozmakla, insan hakları ihlalleriyle ve Amerika'nın ulusal güvenliğini ve dış politikasını tehdit etmekle" suçladı; ardından da Sudan'a ticaret ambargosu uygulama kararı aldı. Sudan bu karardan sonra Asya'ya daha çok yaşlanacaktı...

Bee Petroleum'un sahibi Widad Yagoup "Çok zenginiz" diyordu... Onunla, Bee Petroleum'un görkemli binasının üçüncü katındaki ofisinde konuşuyorum. Özenle bağladığı başörtüsü ve modern pantolon takımı içinde, sert hareketleri ve mücevherleriyle bir patronun tüm özelliklerini taşıyordu. Ama "Müslüman Sudan"ı ve şeriat yönetimini savunan tarzı öne çıkıyordu.

"Sudan çok büyük bir ülke. Tarım ülkesiyiz. Suyumuz var. Petrolümüz var. Birçok yerde bunlar bulundu. Minerallerimiz var" diyor.
"Madenler de var" diye de ekliyor, "bunlar sayesinde Sudan'ın büyük bir ülke potansiyeli var. Uygun firsatlar arayan yatırımcılar var. Bunlar bir araya gelmeli!".

Darfur krizini, o da Çin sermayesinin Sudan'daki varlığına bağlıyor...
"Darfur krizi, buradaki Çin sermayesiyle ilişkili!" diyor, "ama ben politikacı değilim, ben iş yaparım!".
"Amerika'yla ya da karşıma kim çıkarsa onunla iş yaparım" diye vurguluyor. Başörtüsünü düzeltiyor.

Dayanamayıp soruyorum:

"İyi de Irak'ta, Afganistan'da, Filistin'de bir sürü insan katlediliyor. Müslüman isek ortada bir sorun var. Seçim yapmak zorunda değil miyiz?"

Hafif peltek konuşmasıyla tekrarlıyor:

"Ben bir işkadını olarak konuşuyorum, siyasetçi değilim."
"Işkadmısınız ama aynı zamanda Müslümansınız da" diyorum.
Yine başörtüsünü düzelterek önüne bakıyor. "Elhamdülillah Müslüman'ım tabii" diyor.
"Ama..." diye devam ediyor... İş dünyasının kurallarından söz ediyor...

"Benim için iyi bir teklif, ister bir Müslüman, ister bir gayri-müslim tarafından yapılsın, mantıklıysa kabul ederim."
"Bir işkadını olarak baktığınızda Amerikalıların neyin peşinde olduğunu düşünüyorsunuz?" diyerek gözlerine bakıyorum, "Sudan'dan ne istiyorlar? Irak ve Afganistan'a yaptıklarından sonra neden şimdi de Sudan'a dikkat çekiyorlar?".
Sıkıntıyla içini çekiyor, "Bence olan, birtakım ekonomik nedenlere dayanan siyasi bir oyun" diyor.
Bee Petroleumun sahibi Widad Hanım, olan biteni böyle yorumluyor.

Devasa iş merkezinden çıkınca binanın tam karşısında san bir renk cümbüşü içinde Fatma'yı fark ediyorum. Fatma, Darmr'dan göç etmiş. Sık sık yollarda rastlanan "çayhane"lerden birinde çay satıyor... Çadırın altındaki küçük taburelerden birine oturuyorum. Yüzünde sessiz ama içe işleyen bir tebessüm asılı. Sudan zarafetiyle çaylarımızı dolduruyor. Widad Yagoup'a hiç benzemiyor. .. Sudan'da elit ile halk arasında uçurum var...

Saha Lokantası ve Ferhad

Akşam yemeğinde, Tarık Nur ve film yapımcısı Ferhad'la buluştuğumuz Saha Lokantası'nda, Hortum'un diğer yüzünü görecektim. Hortum'da iş yapan yabancılarla, diplomatlarla, burada iş tutmuş Türklerle orada karşılaşacaktım. Bu kentte nostaljinin an-lamının "Osmanlı tarzı" olduğuna tanık olacaktım.

Garsonlar fesliydi, kahve mangal ateşinde pişirilmekteydi. Avlunun ortasında fıskiyeli bir havuz... Rengarenk bir kalabalık. .. Sarışın ve beyaz adam çoğunlukta... Zaman tünelinin garip karakterleri Hortum'da buluşmuşlardı.
Yabancı yardım örgütleri, Birleşmiş Milletler askerleri, Batılı işadamları, petrolcüler ve daha kimbilir kimler, Sudan'ın batı ucu

Darfur, Güney Sudan ve Port Sudan arasında mekik dokurken Saha Lokantası'na düşmüşlerdi...
Atalarının Türk olduğunu söyleyen Dr. Gazi Atabari, Sudan'a giren "yumuşak güç"ten bahsediyordu.
"Batı, kendi sistemini, her ülkeye farklı şekilde uygulamaya çalışıyor. Mesela ilişkiler en az seviyeye indiğinde bile, 'insani yardım' adı altında bir ağla ülkeyi kuşatıyor... 'İnsani yardım' dedikleri şey, halkın sadakatinin satın alınması demek oysa. Aydınlarımıza, bürokratlarımıza, öğrencilerimize bu kapsamda iş veriyorlar. Toplumun kılcal damarlarına giriyorlar.

İşte bu 'yumuşak güç'tür! O yüzden Amerikalı diplomatlarla görüştüğümde hep aynı şeyi söylüyorum:

'Sizin insani yardım dediğiniz şeyin insani bir yanı yok!' Bunun altında farklı amaçlar güdüyorsunuz, gizli hedefleriniz var. Halkı bağımlı hale getirerek güçsüzleştiriyorlar. İşte Darfur! insanlarımızı kamplara topladılar. Orada yaşam kolay. Su var, hizmet var, gıda var. Çalışma yok, üretim yok. Sadece elini açıp bekliyorsun. Yavaş yavaş birilerine bağımlı oluyorsun... Şimdi Darfur'da üretimden uzak bir nüfus var. Darfur krizinin sonuçlanmaması, Batı'nın çıkarma. Çünkü orada sorun devam ettikçe, şekillenmeye müsait bir nüfus emirlerine amade olacaktır."

Konuşması, Kızılderililere yapılanları hatırlatıyordu... Geçen yüzyılın başında beyaz adam onları bereketli topraklarından sürüp kamplara kapatmıştı. Ellerine, çektikleri acılara, sıkıntılara dayanabılmeleri için incil vermiş, daha isyankar olanları ateş suyuyla terbiye etmişti... Sonunda o kamplar etnik turizm beldesi oldu... Beyaz adam, topraksız, işsiz umutsuz Kızılderili kabile mensuplarını kamplara doldurmuş böylece onların boş kalan zengin topraklarına konmuştu.
Darfur, bana Dakota'yı, Kuzey Amerika'nın talihsiz yerlilerini hatırlatıyordu...

Darfur'da Acı Oyun

Fransa büyüklüğünde bir bölge Darfur. 198 5'ten beri süper-güçlerin oyun alanı. Hükümetle işbirliği içindeki Arap kabilelerin Afrikalı kabilelere zulmettiğinden söz ediliyor. Oysa Darfur'da, Araplık Afrikalılık gibi bir ayrım yok...
Dışarıdan beslenenler ve hiçbir yerden beslenmeyenler arasında bir ayrım var...
Darfur'da sokaklar, kamplar, sivil örümceğin ağlarıyla sarılıydı... World Vision, American Refugee Center, USAID, Sweden Health Organization, Kiliseler Birliği, Sınır Tanımayan Doktorlar onlarcasından sadece birkaçıydı. Darfur kuşatılmıştı.
Yabancı yardım örgütleri, yiyecek, çadır, ilaç dışında, kiliseleri, Incilleri, dil eğitmenleriyle de gelmişti.
Kızılay çocuk doktoru Meşayir, misyoner faaliyetlere üstü kapalı değiniyordu.

"Bizler Müslümanız. Yüzde doksanımız Müslüman. Bu bir zorlamayla olmadı. Aramızda Hıristiyanlar da var... Özgürce bir arada yaşarız. Ama insanlarımız cahil. Aynı zamanda çok zor şartlar içinde yaşıyorlar. Bu şartlarda onlara bazı dayatmalar yapılabiliyor."
"Dinlerini değiştirmeleriyle ilgili dayatmalar mı?"

Başıyla onaylıyor. Daha fazla konuşmak istemiyor ama herkes Darfur'u çevreleyen Birleşmiş Milletier yardım kamplarında, Katolik ve Evanjelist Kiliselerin çalışmalarını yoğunlaştırdığını anlatıyor. Kamplarda önce İngilizce okulları açılıyor, buralarda din eğitimi de veriliyor, öğrencilere ve ailelerine İncil dağıtılıyordu.

Nyala'da, Kızılay kampının hemen yanında bir anaokulu sahibi olan Hatice'ye konuk olduğumuzda sormuştum:

"Hayır faaliyetleri için gelen BM gurupları arasında Hıristiyan misyonerlere rastladınız mı?"
"Kamplarda bu gibi baskılar ve din değiştirtmeye yönelik çalışmalar var. Çünkü kamplar denetimden uzak, bir anlamda yardım kuruluşlarının kontrolü altında. Ve oralarda istedikleri gibi faaliyet gösteriyorlar" demişti.
Batı, Arap Cancevid gerillalarının zulmünü bahane ederek bölgeye yerleşiyordu...
Darfurlu katliama uğruyordu! Kadınlara tecavüz ediliyordu! Çocuklar açlıktan ölüyordu!

O nedenle Batı, Sudan hükümetiyle ilişkili Arap kabileler cezalandırılıncaya kadar Darfur'da "arabulucu ve koruyucu" olarak varlığını sürdürecekti.
Doktor Usame Reis'e göreyse ölümlerin asıl suçlusu Batı'ydı. Filistinli, Iraklı, Afgan, Batının umurunda değilken, Darfurlu neden umurlarında olsundu?

"Esas savaş kıvılcımını onlar çaktı" diyordu Usame Reis.
"İsyancılara silah verdiler. Yataklık ettiler. Onları şemsiyelerinin altına aldılar. Çocuğunuz yanlış bir şey yaptığında, siz ona doğruyu öğretmeye çalışırken komşunuz onu korumaya kalkarsa, çocuğunuz gider komşuda kalır, işte olan buydu."
Batı basını, Sudan'da kabileler savaşı senaryosunu servise koy-muştu. Ama acaba gerçek durum bu muydu?
Bir akşamüstü Hatice'nin bahçesinde kardeşi Adem'le konuşuyoruz. Akşam düşerken, anaokulunun bahçesinde, sedirlere oturmuşuz. Etrafta Hatice'nin ve Adem'in çocukları koşturuyor.. . Kızıl lacivert bir Darfur akşamında Adem'in sadece gözlerinin akı görünüyor. Ağır ağır anlatıyor...

"Sudan halkı arasında hiç böyle bir sorun yoktu. Zaman içinde bu ayrım körüklendi... Özellikle Batı'da eğitim görmüş aydın kesimden bazıları ülkemizde ayrılık tohumlarını körüklediler. Bizi zenciler ve Araplar diye ikiye ayırdılar. Mesela bana Arap diyorlar, ben buranın yerlisiyim. Bu ırkçı bir bakış açısı... Birbirimizden farkımız yok ama bizi ikiye böldüler!"
Çiftçiler ve göçebeler arasında kuraklıkla başlayan ve yanlış politikalarla büyüyen çatışma, ırkçı bir bölünmeyle sonuçlanmıştı.

Usame Reis, tüm Afrika'da aynı senaryonun sahnelendiğine dikkat çekiyordu:

"Darfur'un neredeyse yüzde yüzü Müslüman. Etnik yapı farklılığı yok. Hepsi siyah! Sorun göçebeler ile yerleşik çiftçiler arasında. Aralarında anlaşmazlıklar çıkıyor. Ama zamanla bu etnik bir savaşa dönüştürülüyor. Darfur'a uluslararası güçler gelince savaş daha da büyüyor. Savaş Darfur'la da sınırlı kalmadı; Çad ve Nijer'de de sorun var. Aynı sorun oralara da taşındı."

Gazi Atabari Afrika'da oynanan oyunun, "cetvelle çizilen em-peryal sınırlar" sonucu oluştuğuna dikkat çekiyordu...
"Toplumumuz pek çok etnik öğeden, kabileden oluşuyor, doğru. Ulus olma sürecini yaşamadık. Bu tüm Afrika ülkeleri için geçerli bir durum. Mısır, Fas gibi ulus olma sürecinde uzun bir geçmişe sahip ülkeler hariç, özellikle Güney Afrika'da, Sahara'da toplumları birbirinden ayıran sınırlar tesadüfi. Afrika'daki sınır çizgilerini sömürgeci güçler, kendi menfaatlarına göre belirlemişler."

Otach Kampı'nda Tebelli Ağacı

Nyala'da bir sabah. Otach Kampı'nı ziyaret edeceğim. Kızılay hastanesine 10 dakika mesafede aracımız toz kaldırarak kamp ka-pısından içeri giriyor, ilk önce küçük sepetlerin içine kıvrılmış sı-caktan bitkin çocuklar ve bir ağaç dikkatimi çekiyor. "Bu ağaç Tebelli Ağacı" diyor Kızılay'daki arkadaşlar; "Fakirlerin anası" derlermiş onun için Darfurlular. Koca gövdesi büyük gölge veriyor. Gövdesinin içine su saklanabiliyor... Otach Kampı'nın ortasında bir dramı seyrediyor...

Kampın içinde dolaşmaya başlıyoruz. Sersefil, anasız babasız kalmış çocuklar; her yeni heyete olduğu gibi bize de şaklabanlık yapıyorlar. İnce bedenleriyle kameranın önünde zıplayıp du-ruyorlar. Paçavralar içinde sıcaktan eriyen küçük bir kız çocuğu, kendisinden iki-üç kat büyük sazları başının üzerinde ustalıkla ta-şıyor. Rehberimiz, içinde yatmak için kendisine bu sazlardan sepet öreceğini söylüyor küçük kızın. Küçük saz kulübeler arasında ilerlerken bir müzik sesi kulağımıza geliyor...
Kampın bir tarafında bir küçük çarşı. Seyyar satıcılar yaygılara yatmış; önlerindeki mangallarda et pişiyor. Mangalların önünde biriken küçük ve aç çocuklar, pişen etlerden gözlerini ayırmıyor.

Kampın içinde yaşayanların iki gruba ayrıldığı açıkça gözleniyor. Parası olan, en iyisinden; et de süt de meyve de yiyebiliyor... Aynı kampta bazıları açlıktan ölüyor... Birileri kamp yönetimini ele geçirmiş, Birleşmiş Milletler yardım örgütlerinden aldığı yiye-cekleri, kampa sığınmış olanlara satıyor.

Evinden köyünden olanlar, köklerinden koparılmış çiçekler gibi kampın içinde dolaşıyorlar; tüm gün gölgelikte yatıyor ve bir daha evlerini görüp göremeyeceklerini düşünüyorlar.

Hava 45 derece. Tebelli Ağacı bile gölge vermiyor. Kampın içinde ailesini kaybetmiş çocuklar, doğadan medet umuyor... Kampın zengin sakinlerinden yemek çalıyor ya da dileniyorlar... Hemen hepsi hasta ve bitkin görünüyor...
Kızılay'ın kapısında uzun kuyruklar oluşuyor. Kızılay, her gün, çoğu çocuk, 400 hastaya bakıyor.

İngilizlere Karşı Birlikte Savaşmıştık!

Afrika'da bir halk daha siyasetin kurbanı oluyor... Ahmed el Hadi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi mezunu bir Darfurlu. Olan bitene şaşıyor...

"2005 yılma kadar kimse Darfur'un adını ağzına almıyordu" diyorum, "ne oldu da Darfur herkesin diline düştü. Al Göre, 'Darfur!' diyor, Bush, 'Darfur!' diyor. Rice, Darfur'dan bahsediyor. Darfur dünyanm bir numaralı sorunu haline geldi. Sizce neden?".
İnce uzun bedenini saran beyaz giysisi siyah tenini daha da koyu gösteriyor. İri simsiyah gözlerini kısarak, "Darfur'da hesapları olanlar var!" diyor, "kriz, göçebeler ve çiftçiler arasmda sıradan bir olay gibi baş gösterdi. Çatışmanın tırmanmasının nedeni doğal kaynakların yetersizliği, iyi kullamlamamasıydı. Ancak bu durum siyasete alet edildi. Çoğu Batı ülkesi, bu durumu sömürmek, için üstün bir çaba gösterdi. Dışarıdan eller işin içine girdi. Anlaşmazlık daha da büyüdü. Batı basmı, yalan haberler verdi. Darfur belli amaçlar için kullanılıyor... Neden Filistin'den bahsedilmiyor? Irak'ta her gün toplu katliam yaşanıyor neden kimsenin umurumda değil?".

Görüşlerinde yalnız değildi, insani Yardım Örgütü direktörü Mike McDonough da ayni fikirdeydi...
"Bu denli gözden uzak olan Sudan'ın bir vilayetinin, Batı dünyasında böylesine ünlü olmasını tuhaf buluyorum. Yirmi ülkede çalıştım. Sudan'ı bilmeyen insanlar bile Darfur'u biliyor. Amerika'daki Darfur lobisi çok iyi çalışıyor! Kuzey Sudan, güney Sudan çatışmasında da aynı lobi etkili çalışmalar yapmıştı..."
Anlaşılan o ki Sudan da küresel güçlerin hedef tahtasma çoktandır yerleşmişti...

Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere karşı birlikte savaştığımız Sudan halkı, 100 yıl sonra yine küresel saldırının hedefindeydi...
Biri "coğrafyanın laneti bu!" demişti. Sudan, Afrika boynuzunun en kıymetli ülkesiydi... Kara elmas dışında uranyum, elmas ve diğer madenlerle süslenmişti... O zaman güneyi kuzeyine, doğusu batışma düşman edilirdi... Ne de olsa "Bir damla petrol bir damla kandan değerliydi". Senaryoya göre, Darfurlu, Filistinli, Afgan ölmeliydi!

Kaynakça
Kitap: Batı'nın Politikaları Bugün de Aynı: 'BÖl VE YUT!'
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir

cron