Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Gül Devriminin Ardından Tiflis

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Gül Devriminin Ardından Tiflis

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 16:33

Gül Devriminin Ardından Tiflis

Mart2008 Yolculuğu


"Gül Devrimi"nin ardından Gürcistan başlığıyla dönen program fragmanı Gürcistan Büyükelçiliği'nden yetkilileri TRT Genel Müdürlüğü'ne kadar getirdi. Demokrasi havarisi Amerika'nın demokrasi getirdiği Gürcistan bir başka ülkedeki basını bile susturma heves indeydi.

Program, TRT l'de yayına giremedi. TRT 2'de bir gece yarısı yangından mal kaçırır gibi gösterildi. Programın bitirilmesi emri o zaman verildi... Bu emir halkın doğru bilgi alma hakkına vurulmuş bir darbeydi... Gazeteci olduklarını iddia eden bazıları, "diplomatik skandala yol açan" böyle bir programın TRT ekranından uzaklaştırılmasını sevinç nidalarıyla karşıladılar. Bazıları programın "Gürcü halkını rencide ettiğini" iddia etti! Oysa programda Batı ve işbirlikçilerinin Gürcü halkına reva gördükleri eziyet anlatılmaktaydı. Gürcü halkından bahsedenler aslında Turuncu Darbecilerin tarafındaydılar, Gürcü halkı ile turuncu lider Saakaşvili'yi karıştırmışlardı...

Ukrayna, Kırgızistan, Lübnan, Gürcistan... Dünya son dört yıldır, Amerikan etiketli "turuncu" senaryoları seyretti.
Gürcistan'ın "Gül Devrimi", peşinden gelen turuncu darbelerin ilk örneğiydi.
Aradan dört yıl geçti. Rusya'nın güneyden çevrelenmesi harekatına devam ediliyor. Gürcistan, NATO'ya üye olmak için sırada bekliyor... Dış politikada hedefe yürüyen Tiflis, içeride sert iktidar mücadelelerine sahne oluyor.
Muhalefet, demokrasi vaadiyle gelen iktidarı diktatörlükle suçluyor. Amerika iki karşıt güç odağını dengelemeye çalışıyor... "Hedefte Rusya var!" diyor...

Gürcistan'da turuncu darbeciler, iktidar kavgası verirken acaba halk ne yapıyor? Onlara bir şey soran yok. Sokaklar eğitimli işsizlerle dolup taşıyor.
Bir zamanların mimarları taksi şoförlüğü yapıyor, mühendisleri evde oturuyor, pedagogları pazarda eşya satıyor. Onlar, Gürcü oligarkların çekişmeleri arasında tanesi yarım dolardan ekmek almaya çalışıyor.

İşte Özgürlük!

Tiflis'in tam ortası! Bir zamanların Lenin Meydanı, Özgürlük Meydanı olmuş. Meydan bu adı Gürcistan, Sovyetler'den ayrılınca almıştı...

O gün bugün bu meydan rahat yüzü görmedi... 2007 Kasımı'ndan beri yine kaynıyor. Muhalefet sık sık "Özgürlük" Meydanı'nı dolduruyor. Meydan sert görüntülere sahne oluyor.
Gül Devriminin zaferini kutlamak için Tiflis'e gelen George Bush, konuşmasını bu meydanda yapmıştı.

Şöyle diyordu:

"Bu meydan daha önce Lenin adını taşıyordu. Gürcü halkı, Lenin heykelini yıkarak özgürlük için kan döktü. Güller taşıyarak yozlaşmış yönetimi devirmeyi başardı! Gürcü halkı, demokrasi ve özgürlük uğruna nasıl mücadele edilmesi gerektiğini herkese gösterdi."

Gül Devriminin lideri Mihail Saakaşvili bu iltifatlara karşı minnetini şöyle dile getirecekti:

"Siz dünya lideri, yeryüzünün özgürlük ve demokrasi savaşçısısınız!"

O zaman güller henüz solmamıştı. Tiflis'te bir umut havası vardı... Aradan dört yıl geçti.
Özgürlük Meydanı'na bakan parlamento çıkışında kilitli bir kapı ve demir parmaklıklar var. Parlamentoya artık tek bir kapıdan girilebiliyor. Son aylarda güvenlik nedeniyle diğer kapılar kilitli. Meclis, sayıları arttırılmış muhafızlar tarafından. Bazı milletvekilleri tutuklu, bazıları yurtdışına kaçmak zorunda kalıyor... Bazıları açlık grevi yapıyor.
İyi de ne oldu?

2004'te iktidar ve muhalefetin tüm isimleri beraberlerdi. Abhazya ve Ösetya'dan sorumlu bakan Khaindrava, Saakaşvili'nin yanında yürüyordu... Şimdi muhalefet liderlerinden biri olmuştu... Sık sık gözaltına almıyordu.
Hepsinin tarafı aynıydı! Hepsi Batıcıydı ve "demokrasi" yanlısıydı!
Amerikalı para spekülatörü George Soros'un projesiyle "turuncu" bir yola çıkmışlardı. Eski Cumhurbaşkanı Şevardnadze'yi iktidardan atmışlardı.

İşte o meclise giriyorum bugün. Kapıdaki güvenlik elemanları mafya çetelerinin adamlarına benziyor. Ben içeri girerken kaş göz işareti yapan sivil bir adamı gören resmi kıyafetli güvenlik memuru, kafasını çevirmiş sigara içiyor. Her şey biraz dağılmış, kimse

nerede olduğunu bilmiyor... Meclis salonunda, Gürcistan milletini temsil edenleri izliyorum.
Meclis toplantısında mutsuz muhalefetin ve huzursuz iktidarın patlamaya hazır bir bombanın üzerinde oturduğunu düşünüyorum. Parlamento sözcüsü Jemal İnaişvili'yle meclisteki odasında buluşuyoruz. Yorgun ve bıkkın görünüyor. Dört yıl önce Poti Limanı müdürüydü. O günlerini özlüyor gibi.

"Muhalefet ne istiyor?" diye soruyorum. Yorgun bir sesle, "Her muhalefet iktidarı ister, parlamento da koltuk ister. Adaylarının kabinede olmasını ister, bu son derece normal bir süreç" diyor.
"Muhalefetin iktidardan farklı bir ekonomi politikası var mı?" diye üsteliyorum.
"Dış politikada, ekonomi politikalarımızda hiçbir fark yok. Hükümetin, icraatlarını muhalefet de destekledi. Bazı ufak fikir aykırılıkları vardı, bazı reformlara karşıydılar ama genel anlamda hükümetin programını onlar da destekledi..diyor.
Masasında bir aile fotoğrafı. Gümüş çerçeve içinde iki küçük çocuk, Amerikan bayrakları önünde poz veriyor.

Bugün parlamentoda oturanlar, gençliklerini Sovyet rejiminin çöküş döneminde yaşamışlardı. Liberal ekonominin özlemiyle yanıp tutuşmuşlardı!

Inaişvili'ye bakıyorum. 50 yaşında var yok. Onu dört yıl önce gördüğümde saçları beyazlamamıştı. Kaldıramayacağı yükün altına girmiş bir adam gibi görünüyordu. Dediği gibi, iktidar mücadelesine girenlerin arasında liberal ekonomiye duydukları iştah bakımından hiçbir fark yoktu...

"Asıl Biz Batıcıyız!"

İşte birleşik muhalefetin önde gelen isimlerinden milletvekili Levan Berdzenişvili...

Bana iktidarla ar alarmdaki çekişmeyi anlatıyor: "Neden muhalefet" sorumu öfkeyle yanıtlıyor:

"Neden mi muhalefet var? Birleştiğimiz zaman amacımız Şevardnadze'siz ve Abaşidze'siz bir Gürcistan'dı. Şimdi Şe-vardnadze ve Abaşidze yok ama yaşam en az o zamanki kadar kötü! Bağımsız basın yok, bağımsız yargı yok! Neden mi muhalifiz!? Çünkü yola çıktıklarımız devrime ihanet etti. Biz Gül Devrimi'ni savunuyoruz ama Saakaşvili'ye karşıyız. Çünkü Şevardnadze iyi değildi ama Saakaşvili ondan bin beter!"

"iyi de siyasi ve ekonomik anlamda iktidardan farkınız nedir? Cumhurbaşkanı Saakaşvili Batı politikaları yanlısı. Siz de Batı yanlısı değil misiniz?" diye soruyorum.
Sesimdeki sükunet onu kızdırıyor biliyorum.

Bağırarak cevaplıyor:

"Asıl biz Batı yanlışıyız. Saakaşvili Batı taraftarıymış gibi gözüküyor ama o Batı'nın samimi bir taraftarı değil!"
"Asıl biz Batılıyız" diyenler kıran kırana bir mücadelenin içine girmişlerdi. Sokaklar her gün muhalefeti ağırlamaya başlamıştı, iktidarın sert tavrı, Batı'dan destek arayışlarını arttıracaktı...
Muhalefet liderleri sık sık Amerika'nın, Avrupa'nın yolunu tutmaya başladılar... iktidar koltuğuna geçmeli ve gerçek demokrasiyi kurmalıydılar... Batı'nın onayını bekliyordu...
Bütün bu çekişme sırasında acaba sokaktaki adam ne yapıyordu? Nasıl yaşıyordu?

Anacaddede bir öğleden sonra... Tiflis'te, kaybolmuş karakterler ve umuda sarılı gençler, bu oyunun yazarını arıyor... Kürküne sıkı sıkı sarılmış, buruş buruş yanaklarında kir izleri, yaşlı bir kadın, elini bana doğru açıyor. Küçücük bir çocuk, belki 4 belki 5 yaşında gül satmaya uğraşıyor...
Muhalif milletvekili Levan, "Halkın yüzde 90'ı aç!" diyor...

Dayanamayıp soruyorum:

"Bunda, kapanan fabrikaların rolü olmalı. Burada neden kimse üretimden hiç söz etmiyor? Fabrikaların kapanmasından, işsizlikten şikayetiniz yok mu?"

Levan yüzünü buruşturuyor:

"Bundan söz etmiyorum çünkü bunlar sadece Saakaşvili'den kaynaklanan sorunlar değil, bütün ülkenin sorunu bunlar. İşsizlik, Gürcistan'daki en büyük sorun. Bütün Gürcüler işsiz. Belki tüm nüfusun yüzde 10'u normal seviyede maaş alıyordur, nüfusun yüzde 90'ında para yok."

Üretim konusuna hiç girmiyor. Halkın içinde bulunduğu durumun, muhalefet için verimli bir toprak olduğu anlaşılıyor... İş çözüme gelince...

"O zaman işsizlik için Saakaşvili'yi suçlamıyorsunuz..." diyorum.
"Evet onu suçluyoruz ama fabrikaları onun açması gerekmiyor" diye el kol hareketleri yaparak bağırıyor, "çünkü benim siyasi görüşüm de son derece özel sermayeci, yani liberal".

Badri, Temuri ve Diğerleri

İktidar da, sözüm ona muhalefet de sonuna kadar liberaldi. Özelleştirmeler hepsinin önceliğiydi...
Özelleştirmeler sonucu, Gürcistan'da çalışan fabrikalar yok denecek düzeye inmişti. Tiflis'te sadece inşaat sektörü patlamadaydı. Her yerden mantar gibi alışveriş merkezleri; lüks konutlar, yollar ve köprüler; büyük otellerin, plazaların inşaatları yükseliyordu...
Gürcülerin anası Kartuli Ana, bir oligarkın uzay üssüne benzeyen yeni inşaatının dibinde dikiliyordu. Helikopter pisti, tümüyle camdan inşa edilen devasa yapının en tepesindeydi. Ve onlarca işçi yolun atından kablo geçirmekteydi. Rehberim Şaşa onların vasıfsız işçiler olduğunu söyledi. Bütün gün amele pazarlarında bekleşen daha yüzlercesi kent merkezindeydi.
Kar giderek hızlanırken bir köprünün altında onları gördüm. Sert darbelerle yağan kardan korunmaya çalışıyorlardı. Ceketlerinin yakası kalkmış, ısınmak için, hızlı hızlı köprü altında yürüyorlardı.
Onlar bir zamanlar büyük fabrikaların işçileriydiler... Şimdi inşaatlarda yevmiye karşılığı çalışabilmek için günlerce kar altında bekliyorlardı...

Birine yaklaştım. irikıyım bir adamdı. Daha önce nerede çalıştığım sordum. "Tel örgü fabrikasında çalışıyordum" dedi, "o fabrika kapatıldı".
"Ne kadardır işsizsiniz?"
"10 yıldır!" Zorla gülümsedi.
Badri, Temuri ve diğerleri aslında yıllardır beklemedeydiler... Hepsi yakın yerleşimlerden Tiflis'e iş umuduyla gelmişlerdi...
Bir zamanlar kendi yörelerindeki fabrikaların işçileriydiler... Yıllardır Tiflis'in kargaşası içinde birkaç kişi bir odada, ekmek parası peşindeydiler...

Alex Rondeli: Hükümet Danışmanı

Alex Rondeli 70'ine merdiven dayamış emekli bir profesördü. Tiflis'e indiğim gün onu aramıştım. Hükümet binasının bitişiğindeki Stratejik Araştırmalar Vakfı'nda buluşmuştuk. Rondeli, vakfın başkanı, hemen hemen bütün bakanlıkların danışmam, Gürcistan siyasetinin en güçlü figürlerinden biriydi. Birçok bakan onun tavsiyesiyle atanmıştı; çoğu onun eski öğrencisiydi. Üç katlı modern ofisin toplantı salonunda bana Gürcistan ekonomisini anlatmıştı...
"Sovyet döneminden çok farklı bir durumdayız. Gübre üretiyoruz. Şuruplar, şaraplar üretiyoruz..."
"Eskiden ne üretiyordunuz?" diye soruyorum.
"Eskiden jet savaş uçağı parçaları üretiyorduk. Bilgisayarlar, elektrikli lokomotifler, makine parçaları üretiyorduk. Sovyet sis

temi böyleydi. Şimdi bu büyük fabrikalar öldü. Biz de yeni duruma uyum sağlamaya çalışıyoruz."
"Şimdi Rusya'yla ilişkileri nasıl görüyorsunuz?"

"Kötü" diyor. Kafkaslar'daki Amerikancıların ortak görüşünü özetliyor:

"Küçük bir ulus, büyük bir ülkeyle komşuysa ve o ülke, diğer ulusa geçmişte hükmettiyse, küçük ulus bunu hiç unutmaz. Küçük ve büyük ülke ilişkilerinde kuralları koyan hep büyük ülkedir. Bu coğrafyada Gürcistan'ın konumunu hep Rusya belirlemiştir. Rusya, Gürcistan'ın NATO üyesi olmasına, yüzünü Batı'ya dönmesine en büyük engeldir. Bugün ilişkileri normal seviyede tutmak gerektiğini düşünüyorlar ama sahne gerisinde aslında bize şantaj yapıyorlar, baskı uyguluyorlar.

Rusya'nın şartı şu:

Ya Batı'ya sırt dönersiniz ya da efendiniz kim size gösteririz! Gürcistan NATO'ya üye olmaya çalışıyor, Avrupa Atlantik yapısına dahil olmayı amaçlıyor. Çünkü Gürcistan'nın demokratik bir ülke olması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim için demokratik bir ülke olmak ve Batı'ya yönelmek, stratejik bir zorunluluk."

Bir solukta konuşuyor. Söylediklerine kendisi inanıyor mu acaba? Onu dinlerken, bir zamanlar bir Sovyet bürokratı olduğunu, hayatının büyük bir bölümünü inanmadığı değerleri savunarak geçirdiğini düşünüyorum.

Şiddetle savunduğu "Amerikan demokrasisi"ne bakışını soruyorum:

"Bir an için Gürcü olduğunuzu unutup sadece bir uluslararası ilişkiler uzmanı olarak bu soruya yanıt verin. Amerika'ya baktığınız zaman orada 'demokrasi' olduğuna gerçekten inanıyor musunuz?"

Ne demek istediğimi anlıyor, gülümsüyor, "Amerika'nın belli bir duruşu var" diyor, "ama biz Gürcüler onlara farklı bir gözle bakıyoruz. Çünkü burnumuzun dibinde öfkeli bir ayı var ve Amerika, binlerce kilometre uzakta bir ülke. Amerika 'demokratikleşme sürecinde size yardım edeceğiz' diyor. Bağımsızlığımızı ilan ettiğimiz günden beri Türkiye, Avrupa ve Amerika bize yardımcı oluyor".
"Biz" derken Gürcü halkını kastetmediği açıktı. Gürcü halkı, Avrupa ve Amerika'dan ithal edilen "demokrasi"nin kurbanıydı.

Kuru Köprü'nün Çocukları

Ertesi gün rehberimiz Zaza'yla Tiflis'in Kuru Köprü mahallesine gidiyoruz... Gürcüce adı da bu: Kuru Köprü...
Buradaki eski eşya pazarında Rus ve Ermeni satıcılar var. Onlar, Gürcistan'daki ekonomik krizden en çok darbe yiyenler... Köşede oturan ve önündeki yaygıya sıraladığı gümüşleri parlatan yaşlı bir Rus kadına soruyorum: "Emekli misiniz?" "Evet" diyor. Zaza'ya evinde kalan son eşyaları da pazarda satarak yiyecek aldığını anlatıyor.

Bir zamanlar elektrik fabrikasında işçiymiş. "Ayda 40 dolar emekli maaşı alıyorum, yetmiyor; eşyalarımı satıyorum" diyor.
Kuru Köprü'de saatler akıp gidiyor. Onlarca kişiyle sohbet ediyoruz. Hepsi aynı şeyleri söylüyor...
Önünde makine parçaları duran bir adam, "50 yaşındayım" diyor, "bir zamanlar mühendistim". Gülümsüyor, "Bir fabrikada çalışıyordum. Fabrika kapatıldı. 10 yıldır Kuru Köprü kaldırımlarındayım..."
"Ne fabrikasıydı?"

"Rusya'nın askeri sanayii için bilgisayar aletleri yapıyorduk. Sovyet Birliği dağılınca fabrika da kapatıldı."
Volvaz da zorunlu emeklilerden biriydi. Farklı bir havası vardı. Önünde eski bir gramofon ve Lenin heykelleri duruyor... Uzaklara bakarak sarma sigarasını tellendiriyor.

Zaza'nın ricasıyla konuşmayı zar zor kabul ediyor:

"Eskiden sanat eserlerinin tamir ve bakımını yapıyordum. Bir zamanlar Gürcistan'da devlete bağlı restorasyon kurulu vardı. Antika eşyalar oraya gelirdi. Biz onarırdık."
ince uzun parmaklarını gramofonun üzerinde gezdiriyor... Uzaklara diktiği bakışlarını birden bana çeviriyor. Öne eğilerek, "Sovyetler Birliği öldü! Bizde öldük" diyor.

"Zincir Kırıldı!"

Keskin bir bıçakla ayrılmış iki dönem... Bu iki ayrı döneme aidiyet hisseden insanlar... Koca bir imparatorluk parçalara ayrılmış; "özgürlük ve demokrasi" nidaları daha büyük yoksulluk ve baskılarla sonuçlanmıştı.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağılmış; değişik Sovyetlerde birbirine bağlı olarak çalışan sanayii paramparça olmuş; tüm kamu işletmeleri oligarkların eline geçmiş... Halk neye uğradığını anlayamadan kendini ekmek kuyruklarında bulmuştu... Artık düzenli iş de, aylık da yoktu. Bedava okul, bedava hastane de yoktu. Gemisini kurtaran kaptandı... İş bulan bulur, bulamayan derdine yanardı...

1990'dan 2000'lere kadar Gürcistan bu kaosun içinde yaşadı...
Ekonomik olarak hala Rusya'ya bağlıydı... Ama siyasi olarak Batı'yla nişanlıydı...

Muhalefet milletvekili Levan, o dönemdeki Şevardnadze politikalarını şöyle özetlemişti:
"Şevardnadze zamanında fikir şuydu:


Amerika olmayacak, Rusya olmayacak, Türkiye olmayacak ama hepsi olacak! Hem Amerika, hem Rusya, hem Türkiye! Şevardnadze'ye göre, ocak ve şubat ayında tarafsızdık; mart-nisan ayında ve yaz boyunca NATO yanlışıydık, Amerikancıydık; sonbahardan itibaren yine tarafsız olduk. Yani Rus yanlışıydık! Şevardnadze'nin denge düşüncesi buydu. Çok eski çağlardan beri Gürcü krallarına has bir fikirdir bu. Her tarafa oynamak fikri!"
Kapısında Gürcü gazeteciler birikmişti. Levan, Birleşik Muhalefet Cephesi'nde yer alıyordu. Muhalefet, iktidarı kitle eylemleriyle tehdit ediyordu...

Caddelerde sokaklarda bir gerilim vardı. Türkoloji bölümünde öğretim üyesi olan rehberimiz Zaza Tsurtsumia, lüks bir şarküterinin önünden geçerken yabancı markalı peynirleri, salamları gösteriyor, "Ekmek kuyruğunda saat sabah 4'te sıralanırdık. Sabah 9'da, 10'da, ancak bir ekmek alabiliyorduk. Ev soğuktu. Elektrik yoktu, gaz yoktu" diyor.
O dönemde, 4,5 milyon nüfuslu ülkeden 1 milyon kişi Rusya'ya göç etmişti. Dönen çark bir anda durmuş, fabrikalar, devlet işletmeleri birkaç sene içinde kapılarına kilit vurmuştu.

Zaza anlatıyordu:

"Sovyetler Birliği'nde, çalışmamak yasaktı. Herkes çalışmak zorundaydı. Bir de eşitlik yasası vardı. Tabii ki Sovyetler Birliği dağılınca çalışma mecburiyeti ortadan kalktı ama ekonomik kriz, bu insanları sokağa attı. Artık arasalar da iş bulamıyorlardı. Tüm Sovyetlerde fabrikalar birbirine mal satıyordu. Diyelim metalürji fabrikası, Gürcistan'da üretilen malı Rusya'ya satıyordu. Rusya'da üretilen parçalar buraya geliyordu. Ekonomi birbirine bağlıydı..."

"Zincir bir anda kırıldı!" diyorum. Başını sallıyor. Yanımızdan, üzerinde yıpranmış bir eşofman, kaybolmuş gözleriyle çok yaşlı bir adam geçiyor. Vitrindeki şampanyalara bakıyor...

Saakaşvili'nin Şartları

Gürcistan'da "Özgürlük"ün 13. yılında, Şevardnadze'nin koltuğuna Saakaşvili oturacaktı... Çok gençti. Amerika eğitimliydi. 27 yaşında, belediyecilikle işe başlamış, meclise girmiş, 36 yaşında iktidara geçmişti... Dört yıl önce, 2004'te, Başkanlık Sarayında Gürcü krallarından birinin yağlı boya tablosu önünde oturan genç adama, "36 yaşında cumhurbaşkanı oldunuz... Dünyanın en genç başkanlarından biri olmalısınız... Bir gün bu noktaya geleceğinizi düşünmüş müydünüz?" diye sormuştum.
"Benim durumum çok farklıydı. Oldukça karmaşık şartlar beni buraya taşıdı..." diye cevap vermişti Şaakaşvili.
Karmaşık şartlar, parlamento sözcüsü, Jamal İnayişvili için de geçerliydi. O, 2004'te Poti Limanı müdürüydü. Mişa'nın (Saakaşvili) okul arkadaşıydı...

"2004 yılında her şey değişti. Aradan dört yıl geçti. Şimdi bir şeyler yine değişiyor. Bir güç oyunu oynanıyor. Reformlar halka demokrasi, özgürlük, iş ve aş getirdi mi?" diye soruyorum.

"Gül Devrimi'nin ardından Saakaşvili, ülkeyi son derece fakir ve kötü bir durumda devraldı. Bütçe sıfırdı. Ülkede hiçbir yatırım yapılmamıştı. İşsizlik çok yüksek orandaydı. Her şeyi bir günde ya da birkaç yılda değiştirmek imkansız" diye yanıtlıyor.
Ama o yıllarda da halkın servetiyle zenginleşmiş bir elit tabaka yönetimdeydi...

Oligarşi-bürokrasi sarmalı, birilerini zengin ediyor; çoğunluğa kalan tek şey yoksulluk oluyordu. Batı hayranı elit, Batı'yla işbirliği yaptığı oranda servetine servet katmıştı. Ardından Amerika'nın uygun gördüğü siyasi bir rejim, Gürcistan'a ithal edilmişti.
George Soros, Gül Devrimi'nin akabinde, televizyon ekranlarında pek de diplomatik olmayan bir dille, rejim ithalatını nasıl yaptığından söz etmişti...

Hem iktidara hem muhalefete muhalif Alexander Tchatchai'ye Soros'un ünlü açıklamasını soruyorum:

"Soros, ekranlarda Gül Devrimi'nin kendi eseri olduğunu kaba bir dille söylemiş, 'Gürcistan meclisinde biraz para dağıttım, rejimi değiştiriverdim!' demişti..."

Tchatchai, "Bu olay bir sır değil ki, bunu herkes biliyor" demişti. "Soros da bunu açıkça, defalarca söyledi. Gürcü bakanlara maaş verdiğini basında telaffuz etti. Gürcü bakanlar faaliyetlerinin ilk iki yılı boyunca Soros Vakfı'ndan maaş aldılar. Şimdi buna ihtiyaçları yok. Kendilerine öyle finansal kaynaklar oluşturdular ki, dış yardıma ihtiyaç duymuyorlar. Gürcistan'da Soros'un etkisi çok büyüktür. Toplumun her yanını kendine bağlı sivil toplum örgütleriyle donatmıştır. Şimdi de bu örgütleri finanse etmektedir."
Alexander Tchatchai bir felsefe profesörüydü. Gürcistan'a giremiyordu. Onunla Moskova'da buluşmuş uzun uzun konuşmuştuk.
"Amerikalıların bugün uyguladığı yöntemler hem basit hem de büyük bir planın parçası. Hedefleri, gençler ve kadınlar. Kitle iletişim araçlarıyla beyin yıkıyorlar. Gençlere, büyüklerinin, babalarının, dedelerinin, yani geleneklerinin izinden gitmemeyi aşılıyorlar. Onları köksüzleştiriyorlar. Özgürleştiğini düşünen ama kim olduğunu bilmeyen bir gençlik yetişiyor. Böylece bir araç haline geliyorlar."

"Gürcü halkı bu anlattıklarınızın bilincinde mi?" diye soruyorum.
"Çoğunluk durumun farkında. Ancak çoğunluğun sesi yankılanmıyor. Tüm kitle iletişim araçları Amerikalıların elinde. Propaganda makinesini onlar kullanıyor. Amerika Gürcistan'a girdiğinden beri her şey daha da kötüye gitti. Ne ekonomik, ne

kültürel, ne politik alanda iyiye giden hiçbir şey yok. Tersine, komşu devletlerden kendimize düşmanlar kazanmaya devam ediyoruz. Gürcistan ekonomisi borç batağında. Amerikan kredileriyle yaşıyoruz."
Siyasetin tümüyle Amerikan güdümünde olduğunu anlatıyor. Perdenin arkasında duranları işaret ediyor...
"Gürcistan'da faaliyet gösteren Amerikan Büyükelçiliği her şeyi yöneten kurum halindedir. Gürcistan'ın iç ve dış politikasının yanı sıra, iç kadro problemini çözen bir yönetim kurulu olarak faaliyet gösteriyor."
Bir yanda Amerika'nın çıkarları, öbür tarafta Avrupa Birliği yetkililerinin çalışmaları, Gürcistan'da çeşitli muhalif gruplar içinde yankı buluyordu.

İşte tipik bir örnek:

Milliyetçi Cephe Partisi lideri Kubaz Sarikidar.

Sarikidar bizi evinde ağırlıyor. Koltuktan taşan fazla kiloları yüzünde rahatsız bir ifadeye yol açıyor. "Gürcistan'ın yüzü Avrupa'ya dönüktür" diye söze başlıyor, "biz Avrupa'nın benimsediği değerleri benimsiyoruz. Avrupa liberal ekonomiyi benimsemiştir. Biz de bu çizgide ilerliyoruz."
"Neden illa Avrupa'nın yaptığını yapmanız gerekiyor?" diye soruyorum.

Duyduğum en şaşırtıcı şeyi söylüyor:

"Çünkü biz Avrupa'nın bir parçasıyız."

Yüzümdeki şaşkınlık ifadesi onu açıklama yapmaya itiyor.
"Bazı tarihçiler, Kafkasya'nın Avrupa'da değil, Asya'da olduğunu söylerler ama biz, Gürcüler, Gürcistan'ı Avrupa içinde görüyoruz. Çünkü biz onlarla aynı değerleri paylaşıyoruz."
Biraz sonra daha iyi anlayacaktım. Kubaz, Gürcistan'da monarşiye dönülmesinden yanaydı. Avrupa Kraliyet aileleriyle bağların sıkılaştırılmasını savunmaktaydı. O nedenle Gürcistan, Avrupalı olmalıydı!
İşte böylece, coğrafi tanımlar bile oynak bir zemine oturtuluyordu. Yarın öbür gün, Orta Asya'nın ortasından ya da Afrika'dan birileri "Burası Avrupa!" derse şaşmamalıydı!
Sarikidar ve temsil ettiği grup, "Tek yol Avrupacıydı. Muhalefet planını şöyle açıklıyordu Sarikidar.

"Tüm dünya görecek ki, Saakaşvili Gürcistan'da istikrar ve huzurun garantisi değildir. Batı, Şevardnadze'yi de desteklemişti. Ama umduğunu bulamadı, istikrarı sağlayamadı. Şimdi Saakaşvili de istikrarı getiremiyor, işte biz sona giden yolu çabuklaştırıyoruz, bu dönem çabuk kapansın diye!"

Acaba tüm bu tartışmalara Tiflis'teki Amerikan Büyükelçisi John Teff in yorumu neydi?
"İç politikalarında sorunlar var," demişti, "ama dış politikalarla ilgili bir uyuşmazlık yok. En önemlisi, iktidar ile muhalefetin ekonomik konularda uyuşmazlıkları yok. Meclisteki temsilcilerle ilgili problemler var; hepsi bu."
içi rahattı, iktidar da muhalefet de Batıcıydı. Liberal ekonomiyi savunuyorlardı. Dış politikada Amerika'nın dümen suyun-daydılar...

Gerçek muhalifler bastırılmış, susturulmuştu. NATO'lu "Demokrasi Projesi"
Gürcistan'da siyaset ardı ardına kazalar yapmıştı. Batı'nın yardımıyla ilerliyordu...
Batı'nın yardımı, "demokrasi projesiydi", NATO'ya davetti, AB hayaliydi...
Bu hedef, gençler, aydınlar, iş dünyasının parlak çocukları ve ülke yönetiminde söz sahibi olacak gibi görünenler arasında yaygınlaştırılacak, tabana yayılacaktı.

Demokrasi projesi uygulaması Gürcistan'da, daha Sovyetler dağılmadan başlamıştı...
Giorgi Khutişvili, Batıcı bir sivil toplum örgütünün ileri gelenlerinden. .. Amerika'nın hedef ülkelerde akademisyenlerle olan ilişkilerine kendini örnek gösteriyor...

"Sovyetler Birliği dağılmadan önce ben 'ihtilaf çözümü'yle (conflict resolution) ilgili çalışmalara başlamıştım. Birtakım bilimsel bağlantılarım vardı. 1989'da Amerika'ya davet edildim, ihtilaf çözümüyle ilgili ders vermeye başladım. Tiflis iktisat Yüksek-okulu'nda da bu dersi veriyordum. Okulun bugünkü adı: European School of Management. Tiflis'teki okul onların şubesi oldu."

"Abhazya, Osetya gibi bölgelerle ilgili olarak mı çalışıyordunuz?" diye soruyorum.
"Sadece o kadar değil. Karabağ için de çalışmalar yaptık. İhtilaf çözümü alanında halkın bilinçlendirilmesi için de uğraştım. Savaştan sonra, Gürcistan ile Abhazya arasındaki ilk diyalog sürecini de ben başlattım. Sonra bir süreliğine Stanford Üniversitesi'ne davet edildim. Orada iki yıl kaldım. Geri dönünce danışman olarak çalıştım. Ve Tiflis'te ihtilaf çözümü merkezi kurmak için Mc Arthur Vakfı'ndan destek aldım."

Gürcistan için, o da tek yol olduğu inanandaydı. Daha önce sık sık duyduğumuz büyük ülkenin yanındaki küçük ülke korkusundan bahsediyordu.

"Bizim yanımızda bir süpergüç var; Rusya. Biz küçük bir ülkeyiz ve kendimizi korumamız gerekiyor. Bu açıdan bakraca Avrupa-Atlantik bütünleşmesi mantıklı geliyor. Ayrıca AB'ye dahil olan Doğu Avrupa'daki tüm eski komünist ülkeler, önce NATO dediler!"
"Bu bölge için NATO'nun önemi nedir?" diye soruyorum.

"NATO, Rusya'yı çevreleyen Batılılaşmış ülkeler arasında bir güvenlik çemberi oluşturmayı hedefliyor."

SMS Kültürü

Onlar, Batı'nın Rusya'yı çevrelemesine çanak tuta dursun, NATO ve AB hayalleri içine batmış Gürcistan'da büyük bir kültürel değişim yaşanıyor; bir ülke yeniden şekilleniyordu.
Yeni din "tüketim"di. Tüketim, ithal mallara hücum demekti...
Hayatı SMS'ler yönlendiriyordu. Zaza, beni Tiflis'te bir bara götürmeyi teklif etti. O gün, birbirlerine en "aşk dolu sms"i atarak, bir telefon şirketinin yarışmasını kazanan iki gencin ödül töreni vardı. Canlı yayına çıkacaklardı.

Arka sokaklardan birinde bir bar. Sahibi, telefon şirketinin reklamlarında oynayan bir tiyatrocu. İçeride reklam şirketinin bıkkın çalışanları ve barın ortasında kamera açılan iyi hesaplanarak oturtulmuş iki genç kurban. Çocuklar, iyi bir ortamda bedava yemek yiyor olmanın sarhoşluğunda. O gece, şirketin reklamlarında oynayan aktörün elinden armağanlar alacaklar. Etrafta kamera ışıkları ve yorgun kameramanlar.

Yabancı bir reklam şirketinin Gürcistan temsilcisi İrma durumu anlatıyor:

"Yüzlerce genç aşklarını en iyi ifade eden sözcüklerle mesaj attılar. Bu ikisi kazandı. Biz de onlara özel bir gece hazırladık. Çünkü onların yazdığı mesajlar çok fazla duygu ve aşk içeriyordu. Televizyona da çıkacaklar."
"Bunu ne kadar zamandır yapıyorsunuz?" diye soruyorum. Şaşırıyor, "Neyi?" diyor. "Bu SMS yarışmasını!"
"2000'den beri" diye cevaplıyor.

Çıkıyoruz. Sokağın karşı köşesinde iki kadın, buz gibi soğukta, ateşin üzerinden bir çamaşır kazanı kaldırıyor.
Aracımız kent merkezine doğru giderken her yanı ışıklandırılmış plazaların önünden geçiyoruz. Önlerinde son model arabalar park etmiş kumarhaneleri, pahalı giyimleriyle dikkat çeken hanımları, beyleri geride bırakıyoruz. Kral Giorgi, atının üzerinde Tiflis' e bakıyor...
Villa Berika Oteli'nde geceye karışıyoruz.

Uşan, Nela ve Rosa!

Sabah Villa Berika'dan kar altındaki Tiflis'e bakıyorum... SMS yarışmasında kazandığına sevinen çocukları düşünüyorum... Özgürlük Meydanı'nda muhalefet mitingleri, kentin yoksul semtlerinde hükümet karşıtı imza kampanyaları var.

Gürcistan'ın NATO'ya girişi konuşuluyor, Rus Dışişleri Bakanı geliyor, Amerikan heyetlerinin biri gidiyor öbürü geliyor. İşte böyle bir Tiflis'te gençler SMS atma yarışı yapıyor, alışveriş merkezlerinden çıkmıyorlar... Yurtdışına kaçmak en büyük hayalleri. ..
Tiflis'te bir gün daha... Navtlugi, yani Nefttik mahallesine gidiyoruz... Çamurlar içindeki kaldırımları kaplamış seyyar satıcılar, ekmek ve meyve tezgahları, hemen hemen tamamı Türkçe konuşan Azerbaycanlı nüfus... Burası bir zamanlar Bakü'den gelen petrol yüklü trenlerin durduğu yer. Adı o nedenle Neftlik; yani Petrollük!

Artık, Türk esnafın pazar yeri olmuş... En diptekilerin mekanı. Muhalefet için çok bereketli...
Tezgahlar arasında bir imza masası dikkat çekiyor. Muhalefeti simgeleyen beyaz eşarpları boyunlarında bağlı iki genç imza topluyor.

Ne için imza topladıklarını soruyorum. "Seçimler hileliydi. Bunu ispatlamak için imza kampanyası açtık" diyor. "Saakaşvili bu kadar çok oy almadı. 'Ben Saakaşvili'ye oy vermedim' diyenlerin imzalarını topluyoruz. Seçim sonuçlarını protesto ediyoruz."
Oldukça yaşlı, şişe dibi gibi gözlükleri olan bir adam imza veriyor. Bizi görünce, "Ah İstanbul, Türkiye!" diye elimizi sıkıyor. Ardından Rusça, Atatürk'ün adını anıyor. Emekli pedagogmuş. Şimdi Neftlik'te soğan satıyor.
Biz konuşurken yanımıza gelen bir emekli demiryolu işçisi "Ekmek yok!" diye Türkçe bağırıyor kameraya doğru.

Ona Uşan katılıyor. "Emekli maaşı 40 dolar, ekmeğin fiyatı yarım dolar..." diyor.
Neftlik'ten Tiflis Üniversitesi'ne gidiyoruz. Nela'yla orada tanışıyoruz. Bahçede saatine bakarak dolaşan ince bedenli küçük bir kız. Atkısının altına saklanmış, çizgi film karakteri gibi duruyor. "Öğrenci misin?" diye soruyorum. "Hayır, ben bitirdim ama üniversite sekreterliğinde iş olduğunu duydum. Müracaat edeceğim" diyor.

Altı kardeş olduklarını söylüyor. Durumun zor olduğunu anlatıyor! Kocaman kahverengi gözlerini açarak "Bakın" diyor, "Annem başarılı bir mühendisti, şimdi evde oturuyor. Babam taksi şoförlüğü yapıyor".

Uzaktan iki genç adam bizi seyrediyor. Tiflis Üniversitesi'nde iki Türk öğrenci... Çekingen, yanımıza yaklaşıyorlar.
Burada bulunduğumuz süre içinde gördüğümüz en çarpıcı gerçek, Tiflis'in en zengin ve en fakirlerin kenti olduğudur" diyor biri.
Doğruydu... Tiflis'te orta sınıf görünmez olmuştu... Onlardan biriyle Kuru Köprü'de tanışmıştım... Bir zamanlar Kültür Bakanlığı'nda çalışıyordu. Şimdi kızını özlüyor. Küçük tezgahında aile yadigarlarını satıyordu...

"Kızım üniversiteyi Tiflis'te bitirdi. Doktora da yaptı ama hiçbir iş bulamadı. Sonunda Rusya'ya gitti. Orada yaşıyor" demişti.
"60 dolar maaş alıyoruz. Bununla geçinmek mümkün değil. Kızımdan kalan eşyaları satmaya çalışıyorum."
Yaşamın dayanılmaz ağırlığından bahsetmişti. Kültür Bakanlığı'nda müdürken, sık sık Moskova'ya gittiğini, opera ve tiyatrolarla ilgili işlerle ilgilendiğini anlatmıştı. Konuşması bittiğinde büyük mavi gözlerini tezgahına çevirmiş, yüreğime işleyen bir sesle "İşte şimdi buradayım..." demişti. Rosa işte buradaydı!

Adı: Süleyman, Soyadı: Efendi

Gürcistan Gazetesi sahibi Süleyman Efendi, 2004'teki ziyaretimde Basın Sarayı'nda odası olan biriydi. Şimdi soğuk bir oda da gazetesini çıkarıyor... Basın Sarayı'nın binasının satışa çıkarıldığını söylüyor...
Onu ziyarete gittiğimde, birkaç gazetecinin sığındığı bina o kadar soğuktu ki camlar içerden buz tutmuştu. Süleyman Efendi, sırtında kalın kabanıyla masasında oturuyordu.
"Her şeyi özelleştirdiler" diyordu, "Basın Sarayı devlet mülkiyetiydi ama 40 yıl boyunca tüm gazeteciler o binadaydı. Şimdi bir anda hepimiz yersiz yurtsuz kaldık".

Emekli olmayı düşünmüyor mu diye soruyorum. Gülümsüyor.
"Ben 70 yaşındayım ama emekli olmak istemiyorum. Çünkü 55 laryayla yaşayamam."
55 larya, 30 dolar ediyordu. Bu, sadece bir aylık ekmek parası demekti. Geçmişi hatırlıyordu...
"Bir zamanlar enflasyonu bilmiyorduk. Çünkü Sovyet rejiminde ekonomi, siyaset bambaşkaydı. Ama Sovyet devletinin liderleri yollarından şaştı ve her şey darmadağın oldu..."

"İkinci defa Gül Devrimi yıktı Gürcistan'ı. Yine Rusya ile Amerika arasında kaldı ülke. Bir yandan Rusya, bir yandan Amerika çekiştiriyor Kafkasya'yı..." diyorum.
"Çünkü hepsinin buralarda marakı (çıkarı) var" diye yanıtlıyor.
Her şey demokrasi vaadiyle başlamıştı. Yolsuzluk ve yoksulluk had safhadaydı. 2004'te eline gülü alan coşkuyla sokaklara fırlamıştı. Demokrasinin ne anlama geldiği bile belli değildi... isteyen istediğini söyleyecek, yazıp çizecek; özgür iş ortamında kendi işletmelerine sahip olacaktı... Hayaller bunlardı...

Alex Rondeli'ye soruyorum:

"Bugün Gürcistan'da demokrasi var mı?"
"Gelişiyor diyelim" diyor, "Sovyet idaresiyle kıyaslarsak kesinlikle var diyebilirim".
"Nasıl tarif ediyorsunuz Gürcistan'daki demokrasiyi? Herkesin istediğini yazıp söylemesi olarak mı?"
"Evet" diyor.
"Ama o zaman işlerini kaybediyorlar" diyorum.

Sesi sıkıntılı:

"Yok canım illa öyle olmuyor..."

"Sözgelimi gazeteci Tagamaradze söylemlerinden dolayı işini kaybetti. Ayrıca muhalif İmedi Televizyonu kapatıldı..." diye hatırlatıyorum.
"İmedi Televizyonu biraz aşırı gitti... Bu yüzden örnek olarak onu veremeyiz..." diyor.
Yüzümdeki alaycı ifadeye sinirlenerek hızlı hızlı konuşuyor.
"Bu genç hükümet biraz sert. Zaman zaman otoriter bir hava estiriyor" diyor, "Gürcistan'ı mümkün olan en kısa sürede demokratik bir ülke haline getirme, pazar ekonomisi oluşturma ve NATO'ya üye yapma görevine sadakatle bağlılar".

Temuri Pipia

Birleşik muhalefet içinde yer almayan Temuri Pipia, Gürcistan Komünist Partisi yetkilisi. Özgürlük deyince gülüyor...

Arkasında "NATO'ya Hayır!" yazan afiş, küçük sac sobanın zor ısıttığı köhne binanın bir odasında öfkeyle konuşuyor:

"Partimiz 1995'te ve 1999'da seçim barajını aştı ama NATO'ya karşı olduğumuz gerekçesiyle hükümet tarafından engellendik. Şimdi yarı illegal durumdayız. Resmiyetimiz tanınmıyor."

Odadaki birkaç kişi sobanın çevresinde oturmuş bizi izliyor. Lenin resmi, orak çekiç amblemi ve Sovyetler Birliği'nin tarih olmuş bayrağı, aşı boyası duvarları renklendiriyor.
"Gül Devrimi diye adlandırılan olayı ve George Soros'un 'demokrasi' söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?" diye soruyorum.
"Başımıza gelenleri 'devrim* diye niteleyenler, Amerika'nın has adamlarıdır. Devrim, toplumda kökten bir değişim olması halidir. Burada olan devrim değil, sahtekarlıktır" sözleriyle yanıtlıyor.
Amerika, Şevardnadze'nin, kendi halkının gözünde bir düşman olarak algılandığını anlamıştı. Gürcü halkı çileden çıkmıştı. Amerika, Şevardnadze'yi değiştirdi, yerine genç birini getirdi. Oysa hepsini kendi yetiştirmişti."
"Şimdi bir yanda ekonomik kriz, halkın yoksulluğu; bir yanda Abhazya ve Osetya gibi Rusya'ya ilhak etmek isteyen bölgeler so-runu var... Durumu nasıl görüyorsunuz?" diye soruyorum.

"Abhazya ve Osetya sorunlarının altında yine NATO var" diyor, "çünkü gerek Abhazlar, gerek O setler NATO'ya üye olmak istemiyor. Rusya'ya ilhak etmek istiyorlar. Tiflis hükümeti ise 'İlle de NATO' diyor. Oysa Gürcistan'ın toprak bütünlüğünü sağlamanın tek yolu NATO'ya karşı çıkmaktır".
Odadakiler başlarıyla onaylıyorlar konuşmasını. Dört yaşlı işçi emeklisi, kendi aralarında da fısıldaşarak hararetli konuşmalar yapıyorlar.

Pipia devam ediyor:

"Gürcistan'ın tek çıkış yolu vardır. Gürcistan'da sosyalist düzen tekrar kurulmalıdır. Çünkü mevcut iktidar da iş başına sosyalist söylemlerle gelmiştir. Ondan sonra bu ilkelere ihanet etmiştir. Gürcistan için tek çıkış yolu, Rusya'yla birlikte hareket etmektir. Yani ekonomik olarak ve siyaseten ittifak halinde olmaktır çıkış yolu."

Konuştuğumuz bina 1905'te Bolşeviklerin gizli yayınlarını bastıkları binaydı.
Biz binayı terk ederken, Çin Komünist Partisi'nden gelen ziya-retçileri buyur ediyorlardı.

Avrasya Yahudi Konferansı

Akşamüzeri Alex Rondeli'den bir telefon geldi. Mariött Otel'de Amerika'dan gelen bir Yahudi heyeti ve üst düzey yetkililer, Amerikan Büyükelçisi'nin resepsiyonunda bir araya geliyorlardı. Tiflis'in alevli gündeminde, görüşleri ilk elden alma imkanına kavuşacaktım.

Mariott Otel'in lobisinde koca bir tabela. Üzerinde "Avrasya Yahudi Konferansı" yazıyor.
Bu bir ilk! Amerika'nın ve İsrail'in en nüfuzlu dernekleri, siyasileri, gazetecilerinden bir demet, Mariott Otel'in yemek salonunda buluşuyor... Gürcistan'daki Yahudi cemaat birçok üst düzey siyasetçi, stratejistler, müsteşarlar, generaller, resepsiyonda hazır ve de nazırlar.

Aralarında birçok kippalı ve uzun sakallı adam var. Frederick Stone onlardan biri. Yanma yaklaşıyorum. Eşi dolayısıyla resepsiyonda olduğunu söylüyor. Bayan Stone, bu toplantıyı düzenleyen derneklerden birinin başkanı. "Muhafazakar Yudaizm için Kadın Ligi", başkanı olduğu derneğin adı!

Stone, Gürcistan'daki politik kargaşayı şöyle değerlendiriyor:

"Gürcistan'ın bugün geldiği nokta, Amerika'nın her ülkede görmek istediği yer! Bu ülke, demokrasiyi temsil ediyor, azınlıkların haklarına saygı gösteriyor, muhalefete saygı gösteriyor. Burada böyle bir şey olduğunu görmek çok güzel!"
Demek, Mrs. Stone'un durduğu yerden öyle görünüyordu... Yanmda milletvekili Nino Nakaşidze... Avrupa Birliği dostluk grubunu yönlendiriyor Nakaşidze... Gürcistan'ın geleceği için düşüncelerini soruyorum.

Kısa ve kesin cevap veriyor:

"Gürcistan'ın tek çıkışı NATO'ya ve AB'ye üyeliktir" diyor.

Yüzünde bilmiş bir ifade! Etrafa göz gezdirerek ekliyor:

"Gürcistan'ın demokratik gelişme çabalarına İsrail'in verdiği desteğe de çok minnettarız."

Kalabalık yemek salonuna doğru ilerlerken Amerika'nın Tiflis Büyükelçisi John Tefften ayaküstü için bir mülakat rica ediyorum. ABD Büyükelçilikleri, ayaküstü olmayan mülakat başvurularımın hepsini geri çevriyor.
"NATO'nun Gürcistan için önemi nedir?" diye soruyorum Tefft'e.

"Gürcistan, NATO'yu güvenliğini sağlayacak bir örgüt olarak görüyor. Ama Gürcistan bölgede güvenliğin sağlanmasında da yardımcı olabileceğini düşünüyor. Mesela Irak'taki operasyona tugay gönderdi Gürcistan. Bu bir NATO operasyonu değildi ama Gürcistan sık sık NATO operasyonlarına da katılıyor. NATO'nun üyesi olmak istiyorlar ve buna hazırlar."

Rusya'nın güneyinde NATO üyesi olmak! Konferansın düzenleyicilerinden birine bölgenin önemini soruyorum.
"Gürcistan jeopolitik olarak önemli bir bölge, stratejik bir ülke. Demokrasi sürecinde. Türkiye'de de birçok kereler yaptığımız gibi, biz Amerikalı Yahudiler desteğimizi gösterelim istedik. Dünyanın bu bölgesinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz."
"Neden?" diye soruyorum.

"Batı için çok önemli. Çünkü Gürcistan yakında NATO üyesi olacak. Bu ülke Rusya'nın ve Iran'ın komşusu. Kafkasya'da hayati öneme sahip bir bölge... Batı'nın çok güvendiği petrol ve enerji hatları buradan geçiyor. Sonra demokratik bağlarımız var. Mükemmel gitmese bile demokrasi hareketleri ortada, israil'le ilişkileri de son derece yakın ve daha da yakınlaşacak."
Gürcistan, Sovyetler'den ilk ayrılan ülkeydi. 2004'te Amerikan etiketli "turuncu" bir devrimin içinden geçti...
Amerika ve Avrupa, Karadeniz'in kıyısı, Kafkaslar'ın kapısı Gürcistan'da emellerine ulaşmıştı...
Batılı devletler, asırlardır Kafkasya'yı ve Karadeniz'i gözlerler. Son yıllarda Ukrayna ve Gürcistan'ın NATO üyeliği konusunda çok istekliler.

Bu, Amerika'nın Karadeniz'e girmesi demek. Bu, Transkaf-kasya'yı denetlemek demek. Bu, Rusya'nın güneyini çevrelemek demek... Bu, Türkiye'yi felç etmek demek.
Montrö Antlaşması'yla, Karadeniz ülkeleri, Batı saldırganlığına karşı güvence altına alınmıştı. Amerika, bir süredir Montrö'nün değiştirilmesi gereğinden söz ediyor. Gürcistan, NATO'ya aday üye olurken, Karadeniz'de sular ısınıyor...

İşte mart ayında Gürcistan'dan yaptığımız yaym böyleydi.. Aradan beş ay geçti. 22 Ağustos 2008 tarihli Yeniçağ gazetesin de, Mustafa Duran imzalı haber Karadeniz'de sularm kaynadığı nı gösteriyordu.
Yeniçağ Gazetesi, 22 Ağustos 2008 BÜYÜK OYUN DEVREDE!
Mustafa Duran

Saakaşvili Devrede

Saakaşvili devrede Karadeniz'e açılmak için iki girişimi de boşa çıkarı ABD, çareyi bilindik taktiklere başvurmakta buldu. Soros devrimiyle iktidara getirdiği Mihail Saakaşvili yönetimini Güney Osetya'ya karşı sürekli kışkırtarak Rusya'yı rahatsız eden ABD, bölgede tansiyonu kontrollü olarak yükseltti. Gürcistan ise ABD'nin telkinleri doğrultusunda, 7 Ağustos akşamı tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya'yı işgal etti, Rusya da karşılık vererek Gürcistan'ı harabeye çevirdi. Washington işte bu tezgahın ardından Karadeniz konusundaki amaçlarına ulaştı. Rusya'yı savaşa çekerek Gürcistan'ı yerle bir ettiren Beyaz Saray, insani yardım bahanesiyle, Karadeniz'e iki askeri kargo gemisi, iki donanma gemisi ve bir sahil güvenlik gönderme kararı aldı. ABD aynı zamanda bunu bahane ederek Polonya'yla füze kalkanı anlaş-masını imzaladı.

Savaş gemileri Boğaz'dan geçti

Türkiye ile ABD arasında yaşanan Montrö krizinin çözülmesinin ardından Karadeniz'de sular yeniden ısındı. Dün, ABD, Almanya ve ispanya savaş gemileri sahil güvenlik botları eşliğinde Boğazlar'dan geçti. Polonya'nın da Boğazlar'dan geçiş için bildirimde bulunduğu ifade edildi. Bugün ise ABD'ye ait tonajı düşük iki donanma gemisinin ve bir sahil güvenlik .gemisinin Boğazlar'dan geçeceği vurgulandı. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Robert Wood da Türkiye'nin, Gürcistan'a insani yardım malzemeleri taşıyan iki Amerikan donanma gemisi ve bir sahil güvenlik gemisinin Karadeniz'e geçişine onay verdiğini doğruladı. Öte yandan gemilerin boğazdan geçişi sırasında kendilerini "Yurtsever Cephesi" olarak adlandıran bir grup ABD'yi protesto etti.

Yakında Trabzon Limanını İsterler

İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Erkan Önsel, ABD savaş gemilerinin Boğazlardan geçirilmemesi gerektiğini söyledi.

ABD'nin, Kafkasya gerilimiyle Rusya'yı test etliğini öne süren Önsel, şöyle devam etti:

"ABD'nin Rusya'yı kuşatma projesinde Boğazlar ve Karadeniz tayin edici önemdedir. Bir yolunu bulup Montrö delinmelidir. Gemilerin tonajı düşürülür ve yanlarına ABD'nin savaş gemileri katılarak Karadeniz'e çıkılır. İşte ABD'nin yaptığı da budur. ABD Montrö'ye uyacağım diyerek Montrö'yü delmektedir. Montrö'nün özünü iğdiş ederek, şeklen uyuyor görünerek, Kafkasya'ya yapacağı yığınağın engellerini aşıyor. Sonuç olarak ABD, Kafkasya'daki hakimiyet mücadelesine Tayyip'ler aracılığıyla Türkiye'yi de sürüklüyor, insani yardım mavallarıyla kimseyi kandıramazsınız. Montrö'nün bu delinişi büyük gelişmelere gebedir. Rusya bu durumu savaş nedeni olarak ilan etmiştir." "Yakında Trabzon limanında ABD gemilerinin mevzilenmesi gündeme gelecektir" diyen Önsel, ABD'nin Orta Asya'nın derinliklerine girme stratejisi güttüğünü dile getirdi.

Anadolu Ajansı'nın haberi, 2 Eylül 2008

Rusya Başbakanı Vladimir Putin, ABD'nin Gürcistan'a insani yardımı neden son sistem füzelerle donatılmış donanma gemileriyle getirdiğinin merak konusu olduğunu söyledi ve buna Rusya'nın bir yanıtının mutlaka olacağını bildirdi.
Özbekistan'ı ziyaret eden Vladimir Putin, burada gazetecilerin sorularını yanıtlarken, Karadeniz'e giren NATO gemileri konusunda, "Elbette buna bir yanıtımız olacak" dedi. Putin, yanıtlarının "serinkanlı ve yumuşak olacağını" ifade ederken,

bunun ne olacağını soran gazetecilere, "Göreceksiniz" karşılığını verdi.
Putin, ABD gemilerinin insani yardım getirdiğinin belirtildiğini hatırlatarak, "Eğer insani yardımdan söz ediyorsanız o zaman bu malzemenin, saldırının kurbanlarına verilmesi gerekir, o da Güney Osetyalılardır. Dolayısıyla Amerikalıların Gürcistan kıyılarında ne aradığını anlamıyoruz. Ama tabii bu bir zevk meselesi. Amerikalı muhataplarımızın kendi tercihleri.

Ama o zaman da ikinci bir soru ortayla çıkıyor:

İnsani yardımı neden, son sistem füzelerle donatılmış donanma gemileriyle sunuyorsunuz?" diye konuştu.

Kaynakça
Kitap: Batı'nın Politikaları Bugün de Aynı: 'BÖl VE YUT!'
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir