Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

ABD, AKP'DEN VAZ MI GEÇİYOR?

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

ABD, AKP'DEN VAZ MI GEÇİYOR?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 31 Ara 2010, 05:22

ABD, AKP'DEN VAZ MI GEÇİYOR?

Bir süredir (özellikle 2006 yılında) ABD yönetiminin AKP hükümetine karşı tutumunda bir değişiklik gözleniyor. Bu değişikliğin niteliği ve çapı konusunda kesin sonuçlara varmak için 2006 yılında yaşanan gelişmeleri hatırlamak ve analiz etmekte yarar var.

Çünkü, ABD yönetiminin AKP'ye karşı tutumunda esaslı bir değişim söz konusuysa, bu durum sadece Türkiye'yi ilgilendiren bir gelişme olmayacak, belki de daha çok, başta Ortadoğu olmak üzere bütün bölgeyi etkileyecektir.

Amerikan Türk Konseyi'nin (ATC) yıllık toplantısı için 2006 yılının Mart ayında Türkiye'den Washington'a gidenler, iki ülke hükümetleri arasındaki ilişkilerin sanılandan çok daha kötü olduğunu görünce şaşırdılar. İşadamları, bürokratlar ve politikacılar AKP hükümetinin iç kamuoyuna pompaladığı "ilişkilerimiz şahane" şeklindeki iyimser havanın gerçeği yansıtmadığını hayretle gördüler.

8.1. BARDAĞI TAŞIRAN DAMLA; HAMAS ZİYARETİ

Kulislerden sızan bilgilere göre; bu ziyaret sırasında üst düzey Amerikan yetkilileri görüştükleri Türklere, 2006'nın Şubat ayında Hamas'ın siyasi lideri Halid Maşel'in Ankara'yı ziyaret etmesinin 1 Mart 2003 Tezkeresi'nin reddinden daha ağır bir durum olduğunu söylediler. Türkiye'nin ABD'nin yanında Irak savaşına girmesine yol açacak hükümet tezkeresinin TBMM'de reddedilmesinin neredeyse iki ülke arasındaki ilişkilerin tıkanmasına yol açtığı hatırlanırsa, durumun Washington bakımından önemi daha iyi anlaşılabilir.

Aslında Hamas heyetinin ziyareti sadece bir sonuç. ABD yönetiminin ve AB çevrelerinin AKP hükümetine açtıkları kredinin arkasında; uluslararası sermayenin beklentilerine uygun şekilde ekonomide istikrar, IMF programına bağlılık, Kürt sorununda Batı'nın çıkarları doğrultusunda yeni açılımlar, AB sürecinde ilerleme gibi beklentiler vardı. Ancak, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) için en önemli stratejik araç olarak görülen "ılımlı İslam" siyasetinin başarısızlıkla sonuçlanması, Batı yanlısı "demokratik" rejimler kurmak için atılan her adımın radikal İslamı güçlendirmesinin yanısıra, Arap rejimlerinin gösterdiği direniş eğilimi ABD yönetiminde giderek bir görüş değişikliğine yol açıyordu.

Diğer taraftan ABD yönetimi, AKP hükümetinin "yan etkilerini" de yeterince hesaplayamadı. AKP'nin radikal İslami çevrelerle bağını bütünüyle kesmediğini, paralel bir program yürüttüğünü ve nihayet Türkiye'nin zaten "ılımlı bir İslam ülkesi" olduğunu fark etmeye başladı. Servetten ve iktidardan daha çok pay talep eden muhafazakar ve İslami taşra sermayesini temsil eden eden AKP, toplumsal dönüşüm programı doğrultusunda yeni bir zenginler sınıfı yaratmaya çalıştıkça, geleneksel iktidar blokunu sıkıştırmaya ve bu girişimin yarattığı gerilim yükseldikçe Türkiye'nin tepesindeki çatışma da derinleşmeye başladı.
Gözlemlerime göre, İstanbul ve Marmara sermayesi, 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra AKP ile oluşan "zoraki uzlaşmayı" bozmak için alternatif aramaya yöneldi.

8.2. YENİDEN 'MODERN TÜRKİYE' Mİ ÖRNEK?

2006 yılının Mayıs ayı sonunda Türkiye'ye gelerek Sabancı Üniversitesi'nde bir konferans veren Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz'in, uzun bir aradan sonra Kemalizmi ve "modern" Türkiye'yi yeniden övmesi, dahası bütün bölge için "model" olduğunu söylemesi yeni bir gelişme olarak kaydedilmelidir.

Amerikan yeni muhafazakarlarının ve ABD yönetiminin, deyim uygunsa, pilot kabininde yer alan bir ismin, yeniden böyle bir yaklaşımı ortaya koyması, bir tutum ve görüş değişikliğinin işareti olarak okunabilirdi.

Çünkü, kısa bir süre öncesine kadar neo-con ekip (yeni muhafazakarlar), Türkiye'nin İslam dünyasını etkileyemeyecek kadar bölgeden kültürel olarak uzaklaştığını ve bir model oluşturabilmek için "İslamla demokrasiyi birleştirecek" bir "Ilımlı İslam" ülkesi olması gerektiği tezini savunuyorlardı. Bu tezin artık eski şiddet ve kararlılıkla savunulmadığını söyleyebiliriz.

8.3. 'SÜPÜRMEYİN KULLANIN' TESLİMİYETİNİN NEDENİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP yönetimi de durumu görüyor ve en önemli iktidar kaynakları olan ABD desteğini yitirdiklerinde uzun süre hükümette kalamayacaklarını anlıyorlardı. İktidar güçlerini önemli ölçüde onlardan almışlardı ve bu kaynak kesildiğinde, politik dokuları gereği yapacakları pek fazla birşey yoktu.

Bu nedenle Başbakan Erdoğan'ın Danışmanı ve AKP kurucularından işadamı Cüneyd Zapsu ve AKP'nin Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli, 2006 yılının Nisan ayında "yanlış anlamaları gidermek ve partilerinin politikalarını anlatmak" üzere Washington'a gittiler. Başkan Bush'un yakın çevresiyle görüşme amacı taşıyan bu ziyaret tam anlamıyla bir skandala dönüştü.

American Enterprise Institute (AEI) isimli, yeni muhafazakar eğilimli ve ABD yönetiminde çok etkili olan fikir kuruluşunda konuşan bu ikili, sert eleştirilerle karşılaştı. O kadar şaşırmışlardı ki, skandal da tam bu aşamada, yani o şaşkınlık ve panik atmosferinde patladı. Görüşmenin yapıldığı 7 Nisan 2006 günü Zapsu ve Dişli, AKP hükümetine güvensizliklerini bildiren ABD'lilere, "Size ihtiyacımız var. Siz de AKP ile bir dönem daha yaşamak zorundasınız. Başbakan Erdoğan'ı devirmeye çalışmak ve lağım deliğinden aşağıya süpürmek yerine, onu kullanın" diyorlardı. Bu sözler Zapsu'ya aitti ve Dişli de itiraz etmemişti.
Bu kez şaşırma sırası Amerikalılara gelmişti. Sözü edilen, büyük bir ülke ve onun başbakanıydı. Her türlü diplomatik teamülü ayaklar altına alan bu üslup ve yaklaşım görülmüş şey değildi. Sonradan bunun bir çeviri hatası olduğu söylendi ama, herkesin anladığı bir gerçek vardı; durum sanıldığından da vahimdi...

8.4. ABD BASININDAN AKP'YE AĞIR ELEŞTİRİLER

Şimdi ortada iki önemli soru var; birincisi, ABD yönetiminin AKP'yi gözden çıkarıp çıkarmadığı; ikincisi ise Washington'un ılımlı İslam projesinden vazgeçip, geçmediğidir.
Bu sorulara verilecek yanıt, hem Türkiye'nin yakın geleceğini derinden etkileyecek hem de bölgenin kaderi üzerinde
büyük etki yaparak GOP'un kaderini belirleyecektir. Aşağıda yeniden dikkat çekeceğim bu sorulara, hem yanıt verebilmek için hem de sorunun derinliğini kavramak bakımından 2005 Şubat ayında Amerikan basınında üst üste çıkan makaleleri yeniden mercek altına almakta yarar var. Çünkü bu makaleler, Cüneyd Zapsu ve Şaban Dişli'nin karşılaştığı sert eleştirilerin hiç de sürpriz olmadığını ortaya koymaları bakımından önem taşıyor.

İlk makale, ABD finans çevrelerine ve Washington'a yakınlığıyla bilinen 2 milyon tirajlı The Wall Street Journal (WŞJ) gazetesinde yayımlandı. Gazetenin Başeditörü Robert L. Pollock imzasıyla 16 Şubat 2005 tarihinde yayımlanan başyazıda, "Yine Avrupa'nın Hasta Adamı" başlığı kullanıldı.

Benzer yaklaşım ve değerlendirmelerin yer aldığı ikinci makale ise Amerikan iç ve dış politikasına yön veren yayınlar arasında kabul edilen Middle East Quarterly isimli derginin 2005 yılı ilk sayısında yayımlandı. İkinci makaleyi ise, Washington'daki yeni muhafazakar araştırma kurumu American Enterprise Enstitüsü'nde görevli olan "Ortadoğu uzmanı" Micheal Rubin kaleme almıştı. Bu makaleleri, The Washington Times ile The New York Times gazetelerindeki yorumlar izledi.

8.5. AMERİKANCI TÜRK MEDYASINDA 'U' DÖNÜŞÜ

Hiç beklenmedik anda (!) yayımlanan ve Türkiye'de AKP'nin eteklerine tutunarak servetten ve iktidardan pay almaya çalışan sermaye ve medya çevrelerinde "sürpriz" etkisi yaratan WSJ'deki makale her bakımdan ilginçti. Kısa bir şaşkınlık döneminin hemen ardından büyük medyanın, özellikle Doğan Grubu gazetelerinin tutumunda hızlı bir değişikliğe tanık olduk.

Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı, Libya lideri Muammer Kaddafi profiline yaklaşma tehlikesine karşı "dostça" uyardı. Bir süre sonra gruba bağlı gazetelerin tavrı da değişmeye başladı. Yine Özkök başı çekiyordu; bu mümtaz fikir adamı, "tek kişi kalsa bile" Amerikan dostluğunu savunacağını ilan etti. Onu, diğer gazetelerin yine amerikancılıklarından ve Tayyipçiliklerinden şüphe edilemeyecek şöhretli yazarları izledi.

Şaşkınlık, sadece iktidar yanlısı sermaye ve medya çevreleriyle sınırlı değil. AKP'nin bir "Amerikan imalatı" olduğundan kuşku duymayan bazı muhalefet çevrelerinin zihinlerinde de "neler oluyor" sorusunun çengeli asılı duruyordu. Üstelik bu soruya makul ve ikna edici bir yanıt da verilebilmiş değildi. Nasıl oluyordu da ABD, iktidara taşınmasında benzersiz bir destek sunduğu AKP'ye böylesine sert bir tavır takınıyordu?

8.6. AMERİKALILAR AKP MAKALELERİNDE NE DİYOR?

Şimdi gelelim ünlü makaleye; WSS'deki yazısında AKP'yi "kurnaz" ve "fırsatçı" diye nitelendiren Pollock, önce bu partiyi iktidara taşıyan 3 Kasım 2002 seçimlerine yönelik alışılmadık bir değerlendirme yapıyordu. Dostça bir uyarıcılıktan çok, yukarıdan bakan ve tehdit edici üsluba sahip olan bu yazıda, Pollock, "Türk-Amerikan ilişkilerine sahip çıkan, ancak yolsuzluklara bulaşarak kendi kendilerini yıkan siyasi partilerin bıraktığı boşluk, kurnaz ve fırsat kollayan İslamcı AKP tarafından doldurulmuştur" diyordu.
Türkiye'de ABD karşıtı çok sayıda komplo teorisi üretildiğini de yazan ve bu konuda meraklıları dışında kimsenin okumadığı (çok satsa da) kitapları işaret eden Pollock, AKP hükümetini toplumda gelişen "Amerikan düşmanlığı" konusunda önlem almamak ve hiç birşey yapmamakla da suçluyordu.

Daha da ileri giderek, Edoğan'ı "iki yüzlü" olmakla suçlayan Pollock, şöyle devam ediyordu:

"Bu tür iftiralar karşısında Türk politikacılar bile sessiz kaldılar. Aslında, Türkiye'deki milletvekillerinin kendileri, Irak'ta ABD'yi katliam yapmakla' suçlarken, bir zamanlar İslam dünyası için bir demokrasi örneği oluşturma beklentisi yaratan Erdoğan, Irak'ta seçimlerin meşruluğunu sorgulayan az sayıdaki dünya liderinden biridir. Türk politikacılar bu konuda eleştirildiklerinde, 'kamuoyuna ters düşme' riskinden söz etmektedirler."
(Robert L. Pollock, Wall Street Journal, 16 Şubat 2005)

Pollock, bir tür "şark politikası" yapmakla eleştirdiği Recep Tayyip Erdoğan'ı ve AKP'yi nankörlükle de suçluyordu. Türkiye'deki yargı kurumlarının, "Erdoğan'ın yeterince laik olup olmadığını değerlendirirken" Başkan Bush'un onu "Başbakan Erdoğan" olarak dünyada tanıyan ilk lider olduğunu hatırlatan Pollock, bu ilişkide unutulduğunu öne sürdüğü konulan ise şöyle sıralıyordu:

"On yıllardır verilen ABD askeri desteği.. Ceyhan'da son bulan Hazar petrolü boru hattını garantilemek için Amerika'nın yıllarca gösterdiği çaba.. ABD yönetimlerinin, Kongre'de geçirilmeye çalışılan ve Türkiye'yi uzun yıllar önceki
Ermeni katliamı nedeniyle kınama kararına karşı verilen sürekli mücadele.. Türkiye'nin AB üyeliği için ABD'nin ısrarlı lobisi.. Abdullah Öcalan'ın ABD istihbaratının yardımıyla yakalanarak Türkiye'ye teslim edilmesi... "

Pollock'ın yazısı basın eleştirileriyle sürüyor; başta Yeni Şafak olmak üzere İslami ve "laik" basını benzer gerekçelerle suçluyordu. Türkiye'de güçlü bir muhalefet partisinin olmadığını da belirten Pollock, "yarı ölü durumda" dediği CHP ve lideri Deniz Baykal'ın da Amerikan karşıtı cephe içinde yer aldığını öne sürüyordu. Pollock, örnek olarak Baykal'ın rakibi Mustafa Sarıgül'ü Amerika'nın adamı olmakla suçlamasını gösteriyordu. Hükümeti aklı başında davranmaya davet edecek bir muhalefet gücünün olmamasını Türkiye'nin en önemli politik zaaflarından biri olarak değerlendiren Pollock, çeşitli kesimlere hem göz kırpıyor hem de uyarıyordu. Pollock'ın, yazısının odağında ise şöyle bir öngörü yer alıyordu; "Atatürk'ün mirasının çoğu kaybolma riski taşımaktadır. Türkiye kolayca ikinci derecede bir ülke haline gelebilir. Küçük kafalı, paranoyaya kapılmış ve sıradan.. Başka ne olabilir? Amerika ile dost olmayan ve Avrupa'ya kabul edilmeyen bir ülke."

8.7. MAKALELER ABD YÖNETİMİNİN EĞİLİMİNİ YANSITIYOR MU?

Şimdi akla şöyle bir soru gelebilir; iyi de bu makale Washington ve Pentagon'un görüşlerini ne ölçüde yansıtıyordu? Bu soru W. Street Journal'ın yazarına da sorulmuş.

Voice of America (Amerika'nın Sesi)'nin New York muhabiri Elif Özmenek'in 19 Şubat 2005 günü, yani makalenin yayımlanmasından sadece üç gün sonra sorularını yanıtlayan Pollock, kendisinin bir Türk dostu olduğunu belirterek şöyle diyordu:

"Evet bu makale Washington'un Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği açısından kaygılarını yansıtıyor. Çünkü Amerikalı yetkililer, Türkiye'de Amerika'nın aleyhine çok çirkin şeylerin, hatta çoğu zaman yalanların söylendiğinin ve Türk hükümetin den kimsenin bunlara cevap vermediğinin farkında. Tabi bu bağlamda Amerikan hükümetinin görüşlerim yansıtıyor..." Röportajı yapan Özmenek, Pollock'a, Amerikan Savunma Bakanlığı (Pentagon) Müsteşarı Douglas Feith'in Türkiye gezisini hatırlatarak, makalesinde ileri sürdüğü görüşlerin (Feith, Türkiye'de 'zehirli bir atmosfer' olduğunu belirtiliyordu), bu geziden edinilen izlenimleri yansıtıp yansıtmadığını soruyor.

Yanıt son derece net:

"Evet, birebir yansıtıyor."

Michael Rubin'in Middle East Quarterly dergisindeki yazısı, "Yeşil Sermaye ve Türkiye'de İslamcı Politika" başlığını taşıyordu. İktidardaki AKP'nin mali yapısını "karanlık ve kaygı verici" olarak nitelendirilen Rubin, parti bünyesinde "ticaretle siyasetin içiçe geçtiği" görüşü savunuyordu. Başta Körfez Emirlikleri olmak üzere, Arap ülkelerinden akan "yeşil sermayenin" iç ve dış politikayı etkilediğini de belirten Rubin, "Türkiye çapında İslamcı işletmelerin yaygınlaşmasıyla AKP'nin iktidara gelmesi arasında karmaşık bir bağlantı" bulunduğunu vurguluyordu.

Rubin şöyle devam ediyordu:

"Birçok ekonomistin tahminine göre, 11 Eylül terör saldırılarından sonra, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerindeki yatırımcılar, Amerika'daki 40 milyar dolar civarındaki yatırımlarını çektiler. Türk istatistiklerine bakacak olursak, bu paranın belki de 7-8 milyar doları Türkiye'ye transfer edilmiş olabilir. Peki bu para AKP'ye mi gitti yoksa başka çevrelere mi aktarıldı? İşte esas sorun da bu. Çünkü, saydamlık yok."

(Michıael Rubnn, Middee East Quarterly, Şubat2005) Michael Rubin'le yine Amerika'nın Sesi (Voice of America) bir röportaj gerçekleştirmiş. Bu söyleşinin satır aralarında, Rubin'in de Türkiye'deki muhalefet çevrelerine göz kırptığı seziliyor.

Söyleşiyi yapan Barış Onarlı'nın, Amerikan basınında Türkiye aleyhine çıkan yazıların zamanlamasına ilişkin olarak, "Bu bir rastlantı mı" şeklindeki sorusunu, Rubin şöyle yanıtlıyor:

"Hayır rastlantı değil. Ama burada herhangi bir planlı hareket de söz konusu değil. Türkiye'deki gelişmeleri birçok insan izliyor ve bu konular uzun zamandır diplomatik çevrelerde sessizce tartışılıyor."

Amerikan Girişim Enstitüsü uzmanı Michael Rubin de, söz konusu makalelerdeki görüşlerin, ABD yönetiminin eğilimlerini yansıtıp yansıtmadığı şeklindeki soruya tek sözcükle yanıt veriyor; "Evet".

8.8. "FIRSATÇI VE SİNSİ"

ABD yönetimine yakınlığıyla tanınan muhafazakar The Washington Times gazetesinin, 8 Mart 2005 tarihli sayısında yayımlanan Arnaud de Borçhgrave imzalı haberde, daha da ileri gidilerek, "Eski müttefik Türkiye küresel anti-amerikancılık yarışında altın madalyayı ele geçirdi" deniliyor. Türkiye'de 1990'lar boyunca ABD ve onun politikalarına ilişkin lehte görüşlerin yüzde 60'a ulaştığının da öne sürüldüğü haberde, "Hava, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve onun İslamcı eğilimli iktidar partisinin gelişiyle bozulmaya başladı" görüşü savunuluyor.

Bu yazarlar, Amerikan dostu diye niteledikleri eski siyaset sınıfı ve siyasi partilerin yolsuzluklara bulaştıkları için çökmeleri nedeniyle, doğan boşluğun "fırsatçı" ve "sinsi" AKP tarafından doldurulduğu şeklindeki analizde uzlaşmış görünüyorlar. Anlaşılacağı gibi, ABD yönetimi ve kamuoyu önderlerinin AKP'ye bakışındaki farklılaşma, sadece retorik düzeyinde bir gelişme değil. Daha derinlere inen bir sorgulama ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmek akla yakın geliyor.

Şimdi, bu bölümün başında sorduğum sorulara geri dönüp, bu aşamada yanıtlanması gerekli soruları çoğaltarak şöyle sıralayabiliriz:

Birincisi; AKP'nin yükselişinde ve iktidara gelişinde büyük rol oynayan ABD, neden bugün hükümete karşı saldırıya geçti? İkincisi; ABD ılımlı İslam projesinden vaz mı geçiyor? Ve bir ek soru olarak üçüncüsü; Washington'un AKP dışındaki seçenekleri nedir?

Aynı sırayla yanıtlayalım:

İlk olarak, ABD yönetiminin, Türkiye'de ve bölge ölçeğinde yürüttüğü siyasetin taşıyıcı gücü olarak AKP'nin uzun vadede uygun bir araç olmadığı sonucuna vardığını söyleyebiliriz. Artık AKP, "fırsatçı, iki yüzlü, güvenilmez ve radikal İslamla ilişkisini kesmemiş bir parti" olarak değerlendiriliyor. Hatta bazı Amerikalı politikacı ve uzmanlar, AKP'yi "İslamo-faşist" bir parti diye tanımlıyorlar.
İkincisi; Filistin, Mısır ve Ürdün'deki seçimlerinden ve Suudi Arabistan'daki El Kaide faaliyetlerinden sonra Washington "Ilımlı İslam" projesini rafa kaldırmaya hazırlanıyor. Ilımlı İslamın, radikal İslamı güçlendirdiği tezi yayılıyor. Bu durumda, büyük umut bağlanan AKP'nin de bir model olamayacağı görüşü ABD yönetim çevrelerinde ağırlık kazanıyor.

Üçüncüsü; ABD yönetimi, Türkiye'deki geleneksel iktidar güçleriyle yeniden ilişki kurmayı deniyor. Ancak, Türkiye'de muhalefetin dağınıklığı ve güçsüzlüğü, eski siyaset sınıfının yıpranmışlığı gibi nedenler en büyük açmazı oluşturuyor. Çünkü, AKP hükümeti gücünü daha çok muhalefetin güçsüzlüğünden alıyor. O nedenle, önümüzdeki dönemde bazı muhalefet odaklarının toparlanması için "yukarıdan" bir teşvikle karşılaşırsak hiç şaşırmamalıyız.

8.9. RICE'NİN ZİYARETİ VE 'VİZYON BELGESİ

Türkiye ziyaretini üç kez erteleyen ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice nihayet 17 Nisan 2006'da Ankara'ya geldi. Bir dizi kapalı görüşmenin yapıldığı, alışılanın dışında bir diplomatik ziyaretti bu. Kulislere çok az bilgi sızdı. Ancak, en önemli gelişme kamuoyuna duyuruldu; ortak bir "vizyon belgesi" hazırlanmıştı.

Bu belge Türk-Amerikan ilişkilerini hükümetlerin gidişgelişlerine ya da eğilimlerine göre değişmeyecek şekilde tanımlıyordu. Sözüm ona "ortak" çıkarları saptıyor ve tarafları bu çıkarlar temelinde hareket etmek konusunda bağlıyordu.
Oysa, Türkiye ile ABD arasında 1950'den beri bir dizi ikili ve çok taraflı anlaşma imzalanmıştı. En son imzalanan resmi belge, 12 Eylül'den sonra yapılan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşmasıydı. Yani devletten devlete ilişkiler, hukuk değeri taşıyan bu anlaşmalar ile çerçevelenmişti.

Peki, bu "vizyon belgesi" ne anlama geliyordu? Kimse bunun tatmin edeci bir yanıtını veremedi. Ortada gerçekten de garip bir durum vardı. Pazarlıklar yapılmış, sözler verilip alınmış, ortaya bir belge konulmuş ve fakat kimse bu belgenin ne anlama geldiğini tam olarak açıklayamamıştı.

Öyle anlaşılıyordu ki, ABD yönetimi, AKP Merkez Karar

Yönetim Kurulu Üyesi Cüneyd Zapsu ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli gibi yöneticilere açıkça söylediği işi yapıyordu. AKP'nin oportünist (ilkesiz), iki yüzlü, muhafazakar ve kaypak yönetimine güvenmiyorlardı, İran'a operasyona hazırlanan ABD, Türkiye'nin ve hükümetin önüne yeni bir test konusu koymuştu; İran operasyonuna destek..

Bu test başarıyla geçilirse güven tazelenecek, ilişkiler düzelecekti. Başka bir anlatımla; eğer AKP hükümeti bu konuda (İran operasyonu) üzerine düşeni yaparsa destek devam edecek, yapmazsa "delikten aşağıya" süpürülecekti. Öyle görünüyor ki, AKP hükümeti ABD'nin bütün isteklerine bir kez daha "evet" demişti.

Washington da, işi garantiye almış ve "burnunun ucunu göremediğini" düşündüğü AKP hükümetinin önüne bir "görüş açısı", moda deyimle bir "yol haritası" koymuştu. Vizyon belgesinin anlamı buydu. AKP'nin ise, siyasi ömrünü uzatmak için "evet" demekten başka çaresi yoktu.

Gelgelelim ABD yönetimi, AKP'yle ilişkilerinde artık somut patiği görmeden yeni bir kredi açmaya niyetli değildi. İlişkileri bir gerilim çizgisinde tutmaya devam ediyordu. Washington ve Pentagon'un "şark kurnazlığı" konusunda epeyce tecrübe kazandığı anlaşılıyordu. Bu nedenle ABD, Türkiye'de muhalefet çevreleri ve geleneksel iktidar güçleriyle ilişkilerini tazeliyor ve sıklaştırıyordu.

Şimdi gelelim başlıktaki, "ABD, AKP'yi gözden çıkardı mı?" sorusunun yanıtına. Bazı rezervlerle belirtirsek eğer, ABD'nin kısa vadede yeniden AKP ile çalışmaya karar verdiğini, ancak orta ya da uzun vadede bir alternatif arayışına girdiğini söyleyebiliriz. (kanatturk. com. tr21.06.2006)

Kaynakça
Kitap: BİR ABD PROJESİ OLARAK AKP
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir