Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Güvenlik Stratejisi

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Güvenlik Stratejisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 19:17

Güvenlik Stratejisi

Stratejik Karar: Milli Devleti Sürdürme İradesi


Tehdidin kaynağını saptayabilmek ve bir güvenlik stratejisi oluşturmak için öncelikle milli stratejik hedefimizi bileceğiz.
Stratejik hedefimiz nedir?

Lafla değil, 20. yüzyılın başlarında Atatürk önderliğinde yaptığımız bir milli demokratik devrimle; çağdaş, halkçı, devletçi, laik, devrimci bir toplum kurma amacımızı ortaya koyduk ve Atatürk zamanında 1937 yılında Anayasamıza yazdık. Şimdi bu stratejik kararımızda ısrar ediyor muyuz? Yoksa milli devletimizden vazgeçerek, ABD emperyalizminin kriz bölgelerinde cepheye sürdüğü bir polis kuvveti ve köleleşmiş bir toplum mu olacağız? Başka deyişle, Atatürk'ün çağdaş Türkiye hedefi yerine mafya güdümünde parçalanmış bir etnik gruplar, tarikatlar, cemaatler coğrafyası mı olacağız? Eğer çağdaş, bağımsız ve halkçı bir toplum olacaksak, bu hedefimizin önündeki tehdit, ABD'dir.

Yok eğer mafya-tarikat coğrafyasına dönüşeceksek, bir an önce milli devletimizi yıkmamız ve Atatürk'ten kalan her kurum ve ilişkiyi tasfiye etmemiz gerekmektedir. "Batılı dostlarımız" da öyle saptamıyorlar mı? Ve Tayyip Erdoğan iktidarı, milli devlete son darbeleri indirmek için kurulmadı mı?

1950 öncesinde başlayan Küçük Amerika süreci, Kemalist Devrim'in bağımsız, halkçı, devletçi, laik ve devrimci Türkiye programını tasfiye etmiş ve milli devletin kazanımlarını yıkıma uğratma sürecini başlatmıştır. Bütün bu karşı-devrimci hamleye rağmen, Türkiye, 1980 yılına kadar esas olarak Kemalist Devrim'in temel kurumlarını önemli ölçüde koruyabilmişti. Ne var ki, 1980 sonrası yıkım dehşet vericidir. Hele 1999 yılı Aralık ayında Türkiye'nin ABD tarafından Avrupa Birliği kapısına bağlanmasından sonra, milli devletin çözülmesi döneminden dağılması sürecine geçilmiştir. Türkiye, bu duruma daha ne kadar katlanacaktır? İşaretler artık bir dönüm noktasına geldiğimizi gösteriyor.

Org. Büyükanıt ve Korg. Turgut'un bildirileri de, o dönüm noktasını işaretlemektedir. Türkiye, yok olmamak için, yeniden Kemalist Devrim rotasına girme iradesini ortaya koyacak, milli devletini sürdürme kararı alacaktır.

"Batı ile Bütünleşme" Hurafesi

Ne var ki, son 50 yıllık yıkımın zihnimizde bıraktığı molozu temizlemek o kadar kolay değildir. Bu zorluklar, Org. Büyükanıt'ın bildirisine de yansımıştır. Baştan sona emperyalist tehdide tavır alan bu bildiri, stratejik tavra gelince, tereddütlere ve tutarsızlığa düşmektedir.
En önemli tutarsızlık, "Batı ile bütünleşmenin" savunulmasındadır. Org. Büyükanıt, "Türkiye'nin kendisini Batı bütünleşmesi içinde tanımlamış" olduğunu belirtiyor.

Hangi "Türkiye"?

Bu tanımlama, Kemalist Devrim'in Türkiye'sine ait değildir.
"Batı ile bütünleşme" projesi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmıştır. "Küçük Amerika" olacağız diye sunulan bu projenin uygulanmasıyla Kemalist Devrim adım adım tasfiye edilmiştir.

O nedenle Org. Büyükanıt'ın Avrupa Birliği'ni, "Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk toplumuna gösterdiği çağdaşlaşma hedefinin, jeopolitik ve jeo-stratejik açıdan zorunluluğu" olarak göstermesi, tarihsel gerçeğe taban tabana zıttır. Avrupa Birliği'ne katılmayı Atatürk'e bağlamak, bugün Türkiye'de ağızdan ağıza dolaşan bir hurafedir, yani gerçeklere dayanmayan, bilimsel olmayan, boş inançtır.
Evet, bu bir hurafedir ve o hurafe Org. Büyükanıt'ın baştan sona gerçeklere dayanan tahlili içinde gözden geçirilmemiş bir önyargı, bir saplantı, bir kalıntı olarak durmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin temelini oluşturan Kemalist Devrim, Batı ile bütünleşmeyi hedeflememiş, tam tersine, Batı emperyalizmine karşı savaşarak başarılmıştır. Gerek Milli Kurtuluş Savaşı'ınız gerekse Cumhuriyet'in inşası, Batı emperyalizmi ile mücadele mevzisinde yürütülmüştür. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 1925 yılındaki Şeyh Sait İsyanı'nın ve 1930'lardaki gerici isyanların hepsinin arkasında İngiliz emperyalizmi vardır. Hatay, Fransız emperyalizminden kurtarılmıştır. Kapitülasyonların ve borçların tasfiyesi, millileştirmeler, 1930'larda devletçi ve planlı bir ekonomiyle dünya tarihinin en önemli ekonomik kalkınma örneklerinden birinin yaratılması, toplam olarak bütün Kemalist Devrim, hep Batı emperyalizmiyle ve işbirlikçi gericilikle mücadelenin eseridir.

Büyük devrimci önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Türk devriminin önüne hiçbir zaman "Batı ile bütünleşme"
gibi bir hedef koymamış, tersine, ancak Batı'dan bağımsız kalarak gerçekleştirebileceğimiz çağdaş uygarlık projesini uygulamıştır. Milli devlet, bu projenin olmazsa olmaz çerçevesi ve aracıdır.
Atatürk'ün Altı Ok'undan hangisi Batı ile bütünleşerek gerçekleştirilebilirdi ve gerçekleştirilebilir?
Batı ile bütünleştiğimiz zaman Altı Ok'tan hangisi elimizde kalır ve kalmıştır?

Atatürk, gerek 1920'lerde, gerek 1930'larda, "Emperyalizmin mahv ve nabut" olacağını saptamıştı. Emperyalizmin tasfiyesi, Atatürk'ün programında, Türk Devrimi'nin ve genel olarak insanlığın stratejik hedefiydi.
Çok doğru, çünkü artık bütünleşilecek olan bir Fransız Devrimi, bir İngiliz Devrimi, bir Amerikan Devrimi kalmamıştı. Emperyalist Batı, o karanlık ve çürüyen sistemini, 20. yüzyılda Batı'nın devrimci geçmişini çiğneyerek, Batı'nın devrimci kurumlarını yıkarak kurmuştu.

Günümüz Batısı'na bakalım, orada geleceğin dünyasına taşıyacağımız değerler, artık yalnız müzelerin mahzenlerindedir ve yalnız kütüphanelerin el değmeyen raflarındadır. Nitekim Org. Büyükanıt da, bildirisinde Batı'nın Fransız Devrimi'nin eşitlik, özgürlük, barış ve ulusal devlet ilkelerinde ifadesini bulan devrimci değer ve kurumları tasfiye ettiğini kabul etmektedir.

Atatürk'ün "Mahvolacak" dediği emperyalizm, ABD emperyalizmi değilse, Batı emperyalizmi değilse, bütün olarak emperyalist sistem değilse, nedir?
Hem Atatürk'ün devrim davasına bağlı kalmak, hem de Batı emperyalizmi ile bütünleşmek mümkün müdür?
Peki 1940'lardan sonra yaşadığımız gerçek nedir?
Soruyoruz, arkada kalan 60 yılda Atatürk önderliğinde gerçekleştirdiğimiz devrimi kim yıkmıştır? Batı emperyalizmi ve işbirlikçileri değil mi?

Peki, bugün başımıza oturmuş olan mafya-tarikat rejimini kim kurmuştur? Batı emperyalizmi ve işbirlikçileri değil mi?
Bugün Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkmak isteyen irtica güçleri ve bölücüler, kuvvetlerini Batı'dan almıyorlar mı? Onlarla birlikte "Batı ile bütünleşmeyi" savunarak gidilen rota, bugün Türkiye'ınizin çamurlara saplanmış olmasından belli değil midir?

Türkiye'nin son 60 yıllık tecrübesi karşısında, Org. Büyükanıt'ın "AB hedefinin bölücü ve çağdışı hedeflerle uyuşamayacağı" tezi, en ufak geçerlik şansı taşımıyor.
Bugün Türkiye'de AB ile bütünleşmeyi savunanlara baktığımız zaman, en önde emperyalizmle göbek bağı olan mafya ve tarikat güçleri ile bölücüleri görüyoruz. Çünkü ABD'nin Türkiye'ye dayattığı Avrupa Birliği projesi, o amaçlarla tam uyum içindedir.
AB Aday Üyelik Protokolü'ne, "Milli Program" denen gayri-milli programa bakılırsa, orada Türk devletinin bağımsızlık ve bütünlüğü ve çağdaş toplum adına hiçbir şey bulunamaz ve her şey Türkiye'nin bağımsızlık ve egemenliğini yıkmak, tarikat ve cemaatleri güçlendirmek içindir.

Bu gerçekler karşısında, Batı emperyalizmine tavır almadan Atatürk Devrimi'nin son kalelerini savunmak mümkün müdür?
ABD merkezli Batı emperyalizmine karşı cepheden bir mücadele yürütmeden, Türkiye'yi yeniden Kemalist Devrim rotasına sokma olasılığı var mıdır?

Türkiye'nin güvenliğini Kıbrıs, Ege, Kuzey Irak cephelerinde kime karşı savunmak durumundayız?
Batı ile bütünleşme türünden stratejiler, milletimizin ABD emperyalizmine karşı vatanı savunma bilincini tarumar etmiyor mu?

Günümüz dünya koşullarında Batı ile bütünleşerek, Türkiye Cumhuriyeti devletini, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü, özetle vatanı ve milleti savunma olanağı var mıdır?
ABD merkezli Batı emperyalizmi, Türk ordusunu yıpratan uygulamalarıyla ve gerekirse silah kullanma provalarıyla, bir bütünleşme adresi değil, fakat bir tehdit kaynağı olduğunu kanıtlamamış mıdır? Kuşkusuz Org. Büyükanıt ve Korg. Turgut'un bildirilerinin esas içeriğinde, bu soruların doğru cevapları bulunmaktadır. Getirdikleri tahlil ve güvenlik algılaması, milli devleti savunma ve sürdürme anlayışından hareket ettiklerini göstermektedir. O nedenle, "Batı ile bütünleşme" stratejisi, Büyükanıt'ın bildirisinin içinde elmanın içindeki kurt gibi durmaktadır ve izin verilecek olsa elmayı yiyecek ve çürütecektir.

Meseleye Türkiye'nin milli devletini sürdürmesi açısından baktığımız zaman, AB'den veya başka bir ülkeden bağımsız bir devlete sahip olma zorunluluğu kesin çizgilerle görülür. Çünkü AB, milli devletlerin biraraya geldiği bir devletler ittifakı değil, fakat içinde milli devletlere yer vermeyen, yeni bir birleşik devlettir.

Hem AB'ye girilecek, hem de Türk devleti kalacak:

İşte bu mümkün değildir. Çünkü Almanya-Fransa eksenli yeni bir birleşik devlet kurulmaktadır.

Biliyoruz, "Yeter ki Avrupalı olalım, Türk devleti ortadan kalkabilir" diyenler de var. O zaman, Türkiye çağdaşlaşma hedefinden vazgeçmiş olacaktır. Milli devlet ile çağdaşlaşma arasındaki ilişki, bir tunç kanunudur. Aksi takdirde, gelişmemiş ülkeleri emperyalizmin çağdaşlaştıracağı gibi bir iddia ileri sürülecektir ki, 19. ve 20. yüzyıl tarihi, böyle bir iddiaya hayat hakkı tanımamaktadır. Almanya, Fransa ve Belçika gibi gelişmiş kapitalist ülkelerin, ABD ve Japonya karşısında daha güçlü bir emperyalist devlet oluşturmaları, kendi büyük sermaye sınıflarının çıkarları açısından yerindedir. Ancak Türkiye, onlardan farklı bir kamptadır, gelişmiş bir kapitalist ülke değildir. Çağımızda emperyalizme bağımlılık yolundan çağdaş bir toplum kurmuş tek bir ülke yoktur. Tersine bütün örnekler, çağdaş uygarlığa ancak bağımsız gelişme çizgisi izlenerek ulaşılacağını gösteriyor. Çin, bunun en parlak örneğidir. Kaldı ki, Türkiye'nin AB'ye alınma olasılığı da yoktur. Türkiye ancak geçmişteki Cezayir gibi emperyalist Avrupa'nın sömürgesi olabilir. Ve Türkiye, Avrupa kapısına, AB'ye alınmak için değil, başka bir yere kaçmaması için, ABD tarafından bağlanmıştır. Bundan AB de hoşnut değil. Çünkü AB'ye önderlik eden güçler, kendileri gibi gelişmiş kapitalist ülke durumunda olmayan bir Türkiye ile tutarlı ve birleşik bir Avrupa kuramayacaklarını biliyorlar.

Bu nedenlerle Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri, iki ayrı, egemen, bağımsız ülke arasındaki karşılıklı yarar zeminine oturtmak, her iki tarafı da rahatlatacak, bir tek ABD'yi zor duruma düşürecektir. Çünkü o zaman Türkiye ile AB arasında, ABD'nin emellerine set çekecek bir ittifak olanağı doğacaktır. Meseleye bugünkü dünya dengeleri içinde Türkiye'nin güvenliği açısından baktığımız zaman, Türkiye ile AB arasında ABD tehdidine karşı işbirliğinin geliştirilmesi, hiç şüphesiz her iki tarafın yararınadır ve kaçınılmazdır. Ancak bu yararın sağlanması için dahi, Türkiye'nin bağımsız bir milli devlet olarak, AB ile egemenliğe ve toprak bütünlüğüne saygılı, eşit ilişkiler kurması gerekir. AB ile dostluk başkadır; AB'ye katılmak başkadır. AB ile iyi dostluk ilişkileri geliştirmenin şartı, Türkiye'nin bağımsız bir milli devlet olarak yaşamasındadır.

Türkiye, Kurtuluş Savaşı'ndaki ittifaklarını da bağımsız devlet özelliğini sonuna kadar koruyarak kurdu ve yürüttü. Türk-Sovyet dostluğunun inşasında, Atatürk'ün bu konuda gösterdiği duyarlılık, ittifaka zarar vermemiş, tam tersine ittifakın sağlam bir zemin üzerinde yükselmesini güvence altına almıştır. Bu ders, bugün için de geçerlidir. Belirleyici Olan Daima İç Dinamiktir
AB ile bütünleşme tartışması, Türkiye'de haklı olarak dış dinamik mi, iç dinamik mi tartışmasını getirmiştir. Türkiye'nin çağdaşlaşma yönünde ilerlemesinin itici gücü dışarda aranamaz. Dünya tarihinde hiçbir toplum, dış dinamikle atak yapmamıştır ve yapamaz da. Çünkü doğadaki ve insan toplumlarındaki bütün gelişmelerin itici gücü, daima ve daima iç dinamiktir. Herhangi bir varlık veya toplum, eğer iç dinamiği elvermiyorsa, başka bir kuvvet tarafından herhangi bir yere sürüklenemez.

Dış ortam, iç dinamiğin kendisini ortaya koyabilmesi için ancak uygun koşullar yaratabilir; yoksa itici gücün kendisi olamaz. Bir kurbağa yumurtasından, herhangi bir dış dinamiğin etkisiyle ceylan balası çıkmaz. Gen teknolojisi dahi, en sonunda iç dinamiğin, yani bir canlının genlerinin kullanılmasıdır. Bir toplum da, ancak kendi genlerinde mevcut olan imkan ve kabiliyetin elverdiği hedeflere ulaşabilir. Hiçbir toplum, kökleri kendi birikiminde bulunmayan bir sıçramayı gerçekleştiremez. O nedenle temel mesele, bir toplumun kendi iç dinamiğinin, bağımsız itici ve yaratıcı gücünün harekete geçirilmesidir.

Tekerlekli arabayla taşınan bir insanın adaleleri nasıl gelişmezse, bir toplum da dış güçler tarafından geliştirilemez. Tıpkı bir atlet gibi kendi adalesini çalıştıran, bağımsız gelişme yeteneğini harekete geçiren bir toplum güçlenebilir ve ilerleyebilir. O nedenle bütün ilerlemelerin kaynağı, son tahlilde özgüçtedir. İklim, dış imkanlar, dış etkenler; ancak ve ancak bu özgücün azami verim göstermesine yardımcı olurlar. Nitekim Org. Büyükanıt da, Atatürk'ün çağdaşlaşma hedefine ilerlemede Türk halkına ve onun dinamik güçlerine güvendiğini saptamaktadır.

Bugün bizim için en gerekli olan doğru budur:

Atatürk, herhangi bir yabancı güce güvenmeyi ilerlemenin önündeki en büyük engel olarak görmüştür. Her büyük devrimci önder gibi Atatürk de, özgüce güvenmeyi ve özgücü seferber etmeyi, ilerlemenin biricik dinamiği olarak kabul etmiştir. Bütün sorunların çözümünde esas mesele, öncelikle kendimize güvenmektir. Özgüven, hiçbir değerle değiştirilemez, çünkü en büyük itici güçtür, en büyük enerji kaynağıdır. Bir örnek verelim. 1980 öncesi Çin'in en büyük sanayi kentlerinden Tiencin'de yaşanan ve 1 milyondan fazla insanın ölümüne yol açan, dünya tarihinin en büyük depreminden sonra, ABD Çin'e 10 milyarlarca dolarlık çok büyük bir yardım önerisinde bulundu. Çin, bunu derhal reddetti.

Sebebini, o zamanki Çin ziyaretimde, Mao'dan sonraki Çin Komünist Partisi Genel Başkanı ve Çin Başbakanı Hua Guofeng bana şöyle açıklamıştı:

"Hiçbir maddi imkan, bizim halkımızın kendine güvenmesi kadar değerli değildir. Özgüveni sarsmanın ve bulandırmanın maliyeti çok ağır olur ve kaybedeceğimiz değer, Çin'in geleceğini inşa eden insan kaynağımızdır."

Atatürk'ün devrimciliğinde de, insan kaynağının kendine güvenmesi, değerlerin en üstünde yer alır. Bağımsız ve devrimci Türkiye davasını reddederek "Küçük Amerika" projesine yönelenler, milletimizi bile bile aşağılık duyguları içine atmışlardır. Türkiyemiz varken, başka bir ülkenin "küçüğü" olmak gibi alçaltıcı sloganlarla en kıymetli varlığımız olan halkımızın bilincinde derin yaralar açmışlar, onu zavallı bir kötürüme döndürmüşlerdir. Bugün milletimizin, "Küçük Amerika" ve AB masallarıyla yıkıma uğratılmış bulunan kendine güven duygusunu onarmak ve canlandırmak, en temel meselemizdir. Çünkü biricik kuvvet kaynağımız, Türkiye halkı ve onun dinamik, öncü kuvvetleridir.

Türk Ordusu'nun komuta kademesinden yapılan çeşitli açıklamalarda, "AB'ye şerefli giriş" diye özetlenebilecek görüşlerin açıklanması, Türk Ordusu'nun milli güvenlik görevini başarıyla yerine getirmesine zarar vermektedir. Hiçbir mecburiyet olmadığı halde, bu tür açıklamalar, milli güvenliğin temelindeki milli devlet stratejisini bulandırmaktadır.

Bu yanlış, TSK'nın stratejik iradesini zaafa uğratmakta ve kavram disiplinini bozmaktadır. Bu zaaf, stratejik düzlemden geldiği için her alana yansıyor. Örneğin milli stratejinin vazgeçilmez bir parçası olan dil disiplinini de bozmaktadır. Yalnız Org. Büyükanıt'ın bildirisine bakarak söylemiyoruz bunu, TSK'nın yayınlarını izlediğimiz zaman Türkçeye özen duygusunun zayıfladığını ve Batı dillerine öykünmenin adeta bir meslek hastalığı haline geldiğini görüyoruz. Türkçeleşmiş olan model kavramı varken, niçin "paradigma"? Değişken kavramı gibi güzelim bir Türkçe terim varken, niçin "parametre"? Etken varken, niçin "faktör"?
Dil disiplini, çok önemlidir; bir milletin bağımsız yaşama kararının en önemli araçlarındandır. Dil disiplini, milli kültürün ve milli özgüvenin yapıtaşlarındandır.

Kolektif Güvenlik Eğilimi

Önce kendi gücümüze güveneceğiz. Bütün güvenlik sistemlerinin temel ilkesi budur. Kendisini savunma kararında olmayanı, başkaları savunmaz. Evvela kendimizi savunma iradesine sahip olacağız ki, müttefikler bulma kabiliyetimiz de olsun.

Dikkatinizi rica ederim:

Müttefik, bize kendimizi savunma kararı aşılamaz. Biz, bu karara sahipsek, müttefikler bulabiliriz ve ona bizimle ittifak iradesini aşılayabiliriz. Hale bakınız! Teslimiyetçi güçler, Türkiye'ye yönelik ABD tehdidi karşısında sürekli olarak, Rusya, Çin, İran, Almanya ve Fransa'dan bir dayanışma umudu olmadığını yaymışlardır. Türkiye'nin kendi milli bağımsızlığını koruma kararı, dış desteğe bağlanmıştır. Yani onlar bizi destekleyecekler ise, biz bağımsız olmaya niyet edeceğiz, desteklemeyeceklerse kendimizi koyvereceğiz. Dış destek yok gösterilmiş ve buradan teslimiyete varılmıştır.
Teslimiyetten yola çıkanlar, hiçbir müttefik bulamaz ve teslimiyete varırlar.

Milli devleti savunma kararından yola çıkanlar ise, önce özgücü seferber etme iradesi gösterir, buna bağlı olarak müttefikleri ve dolaylı müttefikleri bulurlar ve direnme kararlarını pekiştirirler. Org. Büyükanıt, "geleceği tahmin etmenin en sağlıklı yolunun o geleceği yaratmak olduğunu" belirtiyor.28 Alkışlanacak bir saptama, teori ve pratiğin birliği, bilmek ile yapmak arasındaki şahane diyalektik!

Türkiye'nin büyük müttefik potansiyelini tahmin etmek için, o müttefik potansiyelini yaratma çabası içine girmek gerekir. Bilmezsen yapamazsın, ve yaparsan öğrenirsin.

Her iki komutan da bildirilerinde haklı olarak, küreselleşme sürecinin getirdiği tehditler karşısında, ülkelerin ortak hareket etme ihtiyacının belirdiğine dikkat çekiyorlar. Korg. Reşat Turgut, bu koşullarda "ulusal ve bölgesel güvenliğin kolektif güvenlik anlaşmalarıyla sağlanması eğiliminin güçlendiğini" saptamaktadır. Bu bağlamda Sayın Komutan, AB'nin AGSP'yi hayata geçirmeye başladığına, NATO'nun yeni üyelerin katılımıyla genişlediğine, AGİT'in kıta güvenliğinde daha büyük sorumluluklar üstlendiğine ve Asya'da Rusya ile Çin Halk Cumhuriyeti öncülüğünde Şanghay İşbirliği Örgütü'nün oluşturulduğuna işaret etmekte ve haklı olarak ülkelerin güvenlik stratejilerini değişen durumlara göre oluşturmaları gerektiğini önemle saptamaktadır. Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'ün de ABD'nin Irak'a saldırısının arifesinde Diyarbakır'da yaptığı basın toplantısında belirttiği gibi, Avrasya'da oluşan kamplaşmada, Türkiye'nin önündeki mesele, hangi devletler ittifakının içinde yer alacağıdır.

Yani Türkiye, ABD emperyalizmi ve İsrail'in güdümünde Avrasya'nın üzerine mi sürülecektir, yoksa milli devletini savunma kararı alarak Avrasya İttifakı'nın kilit ülkesi mi olacaktır?
Demek ki Türkiye, önce milli stratejisini belirleyecektir, yani Atatürk önderliğinde verdiği kararı devam ettirmek veya o karardan vazgeçme noktasına gelmiştir. İttifakları belirleyecek olan stratejidir, doğru mevzilenmedir ve milli hedefi uygulama kararıdır.

Bölge Merkezli Politika ve Avrasya İttifakı

Türkiye'nin olağanüstü büyük bir ittifak potansiyeli vardır. Bütün dünya ABD'nin durdurulması ihtiyacı içindedir. Bu ihtiyacın çapı ve ağırlığı, Türkiye'nin ittifak potansiyelinin kapsam ve gücünü belirler.
Türkiye, bugün Irak, İran, Suriye ve Afganistan'la birlikte ön cephe konumundadır. Irak ve Afganistan, işgal edildiği için, orada savaş iç hatlardadır. Türkiye ve İran ise, ABD tehdidine hem iç hatlardan hem dış hatlardan karşı koymak durumundadırlar. Suriye de öyle. Türkiye'nin güney cephesi, insanlığın ön cephesi haline gelmiştir.

Türkiye, Kıbrıs'ı birbirinden ayıran hattan ta Kuzey Irak sınırlarının doğu ucuna kadar uzanan cephede, ABD'den gelen tehdide karşı koymaktadır. Türkiye'nin bu cephede çözülmesi, başta İran ve Arap dünyası olmak üzere, Çin Halk Cumhuriyeti'nden Hindistan, Orta Asya Cumhuriyetleri, Rusya, Almanya ve Fransa'ya kadar bütün Avrasya coğrafyası üzerindeki tehdidin olağanüstü ağırlaşması anlamına gelir. Türkiye'nin güney hattının savunulması, bir bakıma Avrasya sathının savunulmasıdır. Türkiye için oluşan tehdit, aynı zamanda Türkiye'nin ittifak potansiyelinin kaynağıdır. Pasifik Okyanusu'ndan Atlas Okyanusu'na kadar uzanan alandaki devletler, Türkiye'nin potansiyel müttefikleridir. Ne var ki, ittifakların inşası kendiliğinden olmaz, ittifaklar bilinçli ve planlı olarak inşa edilir; Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nda ve sonrasında yaptığı gibi. Şanghay İşbirliği Örgütü ve Avrupa Birliği'nin varlığı, Avrasya seddinin kurulmakta olduğu anlamına gelir. Türkiye, İran'la birlikte bu iki güvenlik sistemini birleştiren kilit konumundadır. Bu koşullarda bölge merkezli politika, Türkiye'nin kısa ve orta vadeli ihtiyaçları açısından tarihin gündemindedir. Türkiye ile İran'ın güvenlikleri, birbirine kenetlenmiş bulunmaktadır. Bu iki ülkeyi hiçbir güç ayıramaz. İran, Türkiye için aynı zamanda çok güçlü bir ekonomik işbirliği imkanı sunmaktadır. Türkiye'nin enerji ihtiyaçları için güvenilir bir kaynak, sanayi ve tarım ürünleri için ise, 70 milyonluk alım gücü olan, zengin bir pazardır. Türkiye, ayrıca gelişmiş insan kaynaklarıyla İran'ın ekonomik inşasına önemli katkılarda bulunabilir. İki ülke arasındaki gümrüklerin kaldırılması, Türkiye'nin bir direnme ekonomisi kurmasına çok önemli katkılarda bulunur. Bölge merkezli politikanın gereği olarak, Türkiye, Suriye ve diğer Arap ülkeleriyle işbirliğini de her alanda geliştirmelidir.

Türkiye, Avrasya seddinin inşasında kilit bir role sahiptir. Bu görevin bilincinde olmak için, Türkiye'nin kendini savunma kararı vermesi yeterlidir. Kendini savunan Türkiye, bütün Avrasya savunmasını harekete geçirir ve kendini savunan Avrasya, bütün dünyayı savunmuş olur.

Bu savunma her cephededir. Şanghay İşbirliği Örgütü'nün kuruluş programına ve bildirilerine baktığımız zaman, hep etnik ayrılıkçılığa, dinsel yobazlığa ve milletlerarası terörizme karşı, Asya'da ortak güvenliğin inşası amacını görüyoruz. Bu program, bizim Milli Güvenlik Kurulu bildirileri ile ve Büyükanıt'ın konuşmasıyla aynı güvenlik algılamasını ve politikalarını içermektedir. Türk Cumhuriyetlerinin bu sistemin içinde olmaları, bizim için ayrıca değerlendirilecek bir imkandır.
O zamanki Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun 30 Ağustos 2002 günü yapılan görev devri töreninde, "Avrasya'da bağımsız devlet olma" stratejisini dile getirmesinin temelinde yatan olgular, sanırım bunlardır.

Org. Büyükanıt ve Korg. Turgut'un ortak güvenlik tehditleriyle karşı karşıya bulunan gelişmekte olan ülkeleri kucaklayan ortak güvenlik paydası da, bizi zorunlu olarak Avrasya'nın Ortak Güvenliği kavramına ve Avrasya İttifakı'na götürür.
Komutanların da dikkatle belirledikleri üzere, günün görevi, artık bu ortak güvenlik paydasını bir ortak eylem zeminine dönüştürmektir. Türkiye, burada dünya ölçeğinde bir rol üstlenebilir, üstlenecektir. Bu işin gökten inecek bazı tanrısal görevliler tarafından yapılmayacağını kuşkusuz hepimiz tahmin edebiliyoruz.

Oluşan denklemde, ABD'nin bozguna uğrayacağı kesindir. Bütün mesele, bu bozgunun hızlandırılmasında ve insanlığa maliyetinin düşürülmesindedir.
Önümüzdeki zaman, güvenlik açısından yok denecek kadar azdır. Çünkü psikolojik, siyasal, ekonomik ve askeri yönleriyle ittifakların hazırlanmasında yıllar, dakikalar kadar kısadır.

Türkiye, tepesindeki Amerikancı iktidarlar yüzünden iç hatlardan da kuşatılmıştır ve ittifaklarını inşa etmek için çok gecikmiştir. Bu gecikmeyi gidermenin biricik yolu, ABD'nin güdümünde olan bu iktidarın bir an önce devrilmesi ve Türkiye'nin milli kuvvet ve imkanlarını harekete geçirecek bir Milli Hükümetin derhal kurulmasıdır. Hiçbir düşünce, hiçbir kaygı, bu yakıcı görevden daha üstün değildir. Türkiye'de demokrasi de, insanca yaşamak da, her şey ama her şey buna bağlıdır.

Kaynakça
Kitap: Mafyokrasi
Yazar: DOĞU PERİNÇEK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir