Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Emperyalist Sistem ile Türkiye İlişkileri

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Emperyalist Sistem ile Türkiye İlişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 19:07

Emperyalist Sistem ile Türkiye İlişkileri

Türkiye'yi AB Kapısına ABD Bağladı


Batı kapitalizmi içindeki derin çelişmeleri, ABD-AB-Türkiye ilişkilerinde gözlemlemek de mümkün. Manisalı'nın kurduğu teorideki önemli bir eksik, Türkiye'nin AB kapısına ABD tarafından bağlandığının saptanmamasıdır. Manisalı dostumuzun Türkiye-Avrupa ilişkilerini inceleyen Sessiz Darbe başlıklı kitabında olsun, Dünyada ve Türkiye'de Büyük Sermaye başlıklı kitabında olsun, bu olguya değinilmiyor. Bu nedenle Türkiye-AB ilişkileri, daha çok Türkiye ile Avrupa arasındaki çelişme zemininde sınırlanarak açık-lanmış oluyor. Oysa bu mümkün değil, çünkü dikkat edilirse, AB-Türkiye sürecinin başoyuncusu, ABD'dir.

Avrupa şefleri, 1999 yılı sonunda Türkiye'yi, ABD'nin zorlamasıyla AB'ye aday üye yaptıklarını itiraf etmişlerdir. Gerekçe de açıkça yazılmakta, çizilmektedir:

Türkiye'yi AB aday üyelik konumuna bağlayarak, Asya'ya kaymasını önlemek.

Çarpıcı bir örnek olarak, Lord Weidenfeld'in 18 Aralık 1999 günlü Die Welt gazetesinde, Türkiye'nin AB'ye aday üye yapılması üzerine yazdıklarını buraya almadan geçemiyoruz:

"Türkiye'nin krizler sırasında bir koçbaşı ve barış sırasında da sağlam bir köprü olması mümkündür. (...) NATO'nun çok sadık müttefiki olan Türkiye, evlatlarının canını Atlantik'teki müttefiğe feda etmeye hazırsa, maddi ve toplumsal alanda gelişen bir Avrupa'ya alınmak istenmesi doğaldır."

Dikkat edilirse, burada Türkiye'nin AB'ye aday üyelik gerekçesi, evlatlarını ABD uğruna feda etmeye hazır olmasıdır; yoksa AB uğruna değil. Almanya'nın eski başbakanlarından Helmut Schmidt, "Avrupa'nın İddiası" başlıklı kitabında, Türkiye, Rusya, Belorusya ve Ukrayna'nın AB için işbirliği yapılacak ülkeler olduklarını, ancak AB'ye alınmayacakları konusunda Avrupa şeflerinin görüş birliği içinde olduklarını açıkça belirtmiştir. Dahası Schmidt, Türkiye'nin AB'ye Washington'un zoruyla aday üye yapıldığını ve AB'ye alacağız diye sürekli aldatıldığını da yazmaktadır."

Zaten bütün olgular, bu samimi itirafı doğrulamaktadır. Olaya Türkiye'den baktığımız zaman, yine aynı gerçekle karşılaşıyoruz. Türkiye'deki aşırı AB yanlılarına bakınız; bunlar Avrupacı değil, Amerikancıdır. ABD ile AB politikaları çeliştiği zaman, Washington yanlısıdırlar. Demek ki, AB taraftarlığı, Türkiye'de aslında Amerikancı güçlerin politikasıdır, onların işbirlikçi çıkarlarının gereğidir.

İşbirlikçiler de, efendileriyle birlikte aynı korkuyu taşıyorlar:

Ya Türkiye ABD denetiminden kurtulur ve hortumcu düzenleri başlarına yıkılırsa... Washington yönetimi, Türkiye'yi Avrupa kapısına bağlayarak bir taşla üç kuş vurmuş oluyor. Birincisi, ABD, Türkiye'nin kendi denetiminden kurtularak Avrasya'ya kaymasını önlüyor. İkincisi, Türkiye'ye AB kapısında ABD planlarının gerektirdiği her şey dayatılıyor ve kabul ettiriliyor. Türk devleti adım adım çökertiliyor ve Türk milleti çözülüyor.

Geldiğimiz nokta çarpıcıdır:

Tayyip Erdoğan yönetimi Lazca televizyon hazırlığına başlamıştır. Türkiye özetle bir parçalama işleminden geçirilerek, ABD ta-rafından denetlenebilecek kadar küçültülüyor. Böylece kriz bölgelerine müdahale misyonunu üstlenmeye mecbur kalacak hale getiriliyor.

Üçüncüsü, Türkiye aynı zamanda ABD'nin "gevşek Avrupa" tasarımında rol alacak bir ülke olarak kullanılıyor. ABD, Avrupa'nın birleşme sürecinin önlenemeyeceğini görmektedir. Bu durumda tercih ettiği seçenek, merkezkaç eğilimlerinin mümkün olduğu kadar güçlü olduğu, gevşek bir Avrupa'dır. Görüldüğü gibi, ABD, Türkiye'yi AB kapısına bağlayarak, hem Türkiye'yi hem de Avrupa'yı hedef alıyor. AB'nin kendisi de bu sayede sulandırılmakta ve yıpratılmaktadır. Türkiye Zenginler Kulübünde Değil, Ezilen Dünya'da Almanya-Fransa ekseni, tutarlı bir Avrupa devleti kurarak, dün-yadaki hegemonya mücadelesinde başa güreşecek bir tasarımı uygulamak peşindedirler. Birleşik Avrupa'nın tutarlı ve güçlü olması, Almanya-Fransa-Belçika gibi gelişmiş kapitalist ülkeler temeline oturmasıyla mümkündür. Doğu Avrupa ve Türkiye gibi ülkeler, o birleşik ve güçlü Avrupa'nın içinde değil, denetlediği çevrede olmalıdırlar. Çünkü gelişmiş kapitalist ülkelerden oluşan Avrupa merkezi, kendilerine benzemeyen bu ülkelerle ancak konfederasyona benzeyen dağınık bir devletler topluluğu kurabilir. Oysa Almanya'ya ve Fransa'ya gerekli olan, gevşek bir topluluk değil, fakat gücünü azamiye çıkarma potansiyeli taşıyan birleşik ve merkeziyetçi bir Avrupa devletidir. Avrupa'nın ABD ve diğer büyük devletlerle rekabet edebilmesinin, daha doğru bir deyişle, hegemonya yarışı içine girebilmesinin önkoşulu budur.

Manisalı dostumuz, "AB neden Türkiye'yi içine alamaz" sorusuna cevap verirken, üç neden üzerinde durmaktadır. Birincisi, Türkiye, Avrupa kültürünün parçası değildir; Müslümandır. İkincisi, Türkiye'nin hızla çoğalan genç nüfusu, Avrupa'yı korkutmakta, istihdamı ve toplumsal dengeleri olumsuz etkileyecek bir etken olarak değerlendirilmektedir. Üçüncüsü, Türkiye Avrupa için bir ekonomik istikrarsızlık kaynağıdır.

Bu etkenler kuşkusuz geçerlidir; ancak asıl etken gözardı edilmiştir. Belirleyici etken, Türkiye'nin gelişmiş kapitalist ülkeler dünyasına ait olmayışıdır. Eğer Türkiye, Japonya gibi gelişmiş kapitalist bir ülke olsaydı, din farkına rağmen kültür farkı olmayacaktı. Serbest dolaşım, o zaman sakıncalı değil, gerekli olacaktı. Ve o zaman Türkiye bir ekonomik istikrarsızlık etkeni değil, istikrar un-suru olarak Avrupa'ya dahil olacaktı. Türkiye, istikrarsızlık kaynağı olarak görülmektedir. Çünkü gelişmiş kapitalist ülke değildir.

Sözün kısası, aslında Türkiye'nin AB'ye üye olmayacağını açıklayan tek bir neden bulunmaktadır:

Türkiye, Zenginler Kulübü'nün değil, Ezilen Dünya'nın bir parçasıdır.
Avrupa Birliği, yeni bir büyük emperyalist devlet tasarımıdır. Türkiye, toplumsal-ekonomik karakteri nedeniyle emperyalist Avrupa devletinin içinde yer alamaz, ancak onun çevresinde, onun denetlediği şerit içinde bulunabilir. Tıpkı bir zamanlar Cezayir'in Fransa'nın içine alınmayıp kenarda bir sömürge olarak tutulması gibi.

Biz Türkler, feodal fetihçi geleneğin içinden geldiğimiz için, yayılma ile fetihçiliği özdeşleştirme eğilimi içindeyizdir. Oysa kapitalizmin son aşamasında kurduğu emperyalist devlet, feodal imparatorluktan farklıdır. Mali sermayenin merkezleri, hakimiyetlerini, feodal fetihçilikle değil, mali denetimle ve mümkünse sömürgeleştirerek yayarlar. Silahlı kuvvet, her ikisinde de geçerlidir. Ancak feodal imparatorlukta, fethedilen topraklar, imparatorluğun bir parçası olurlar. Emperyalizmin azami eğilimi de, hedef ülkeyi devletsiz bırakmak, yani sömürgeleştirmektir. Ancak sömürge toprağı, anavatanın bir parçası değildir; isterse anavatan toprağına bitişik olsun, orası sömürgedir. Çünkü orası, feodal imparatorluklarda olduğu gibi, aynı toplumsal-ekonomik yapıda değildir; başka bir dünyadır.

İşte biz Türkiye halkının anlamadığımız nokta burasıdır:

Ellerimizi havaya kaldırmışız ve Avrupa'ya tek bir kurşun atmadan teslim olmak istiyoruz; fakat Avrupa bizi fethetmek istemiyor. Bize garip gelen budur. Çünkü biz, feodal imparatorluk ile emperyalist-kapitalist devleti birbirine karıştırıyoruz.

AB-Türkiye Dostluğu Nasıl Gerçekleşir

Sonuç olarak birçok Avrupa liderinin söylediği gibi, şu AB sevdasının bitmesi, aslında Avrupa devleti için de iyidir, Türkiye için de. Böylece Almanya-Fransa ekseni, ABD'nin Avrupa'yı gevşetme girişimlerinden en önemlisini bertaraf edecektir; Türkiye ise AB kapısındaki bağlarından kurtularak bağımsızlaşacak ve Avrasya'da-ki yerini alacaktır. Böylece Avrupa ile Türkiye arasındaki asıl sağlıklı buluşma o zaman gerçekleşecektir. Çünkü o zaman ilişki, iki bağımsız devletin, egemenliğe ve toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı ve karşılıklı ekonomik çıkar temeline oturacaktır.
Avrupa'nın Türkiye'yi tam denetim altına alma olanağı yoktur. Türkiye Batı'nın emperyalist sistemi içinde kalırsa, ABD'nin dene-timi altında olacak ve kimi zaman ABD'nin AB'ye karşı kullandığı bir Truva atı, kimi zaman da Avrasya kapılarına çarpılan bir koçbaşı misyonunu üstlenecektir.

AB kapısındaki Türkiye, ABD'nin gevşek Avrupa içindeki Truva atıdır. Ama beki de daha tehlikelisi, AB kapısındaki Türkiye, ABD'nin kriz bölgelerindeki koçbaşıdır. Bu durumda Türkiye, ABD adına petrol ve doğalgaz boru hatlarının bekçiliğini yapacaktır. O zaman Türkiye, ABD tarafından Avrupa'nın hayat damarlarını kesmekte kullanılan bir bıçak işlevi görecektir.

Bu açıklamalar ışığında, Türkiye'nin AB aday üyeliğinden ayrılarak AB ile eşit ilişkilere girmesi, her iki tarafın stratejik çıkarları açısından hayati önemdedir. Bu gerçeği, AB içindeki Amerikancı kesim, perdelemek istiyor elbette. Ancak ABD ile rekabet edecek kuvvetli bir Avrupa peşinde olanlar ile Türkiye arasındaki kader bağı kaçınılmaz olarak görülecektir. Ve görülmeye başlanmıştır da. Örneğin TBMM'nin 2003 yılı başında ABD askerine izin tezkeresini reddetmesi, Almanya ve Fransa tarafından alkışlanmıştır. Hemen ertesi günü Almanya, PKK'yı terör listesine almıştır.

Birleşik Avrupa ile bağımsız Türkiye arasındaki denklemin oluşmasını engelleyen etken, ABD müdahalesidir. Eğer Türkiye kendini savunma iradesini gösterir, Kıbrıs ve Kuzey Irak cephelerinde ABD'ye direnme çizgisine girerse, Almanya-Fransa ekseninin Türkiye politikası da kaçınılmaz olarak değişecektir. O zaman Avrupa, rakibi ABD'ye direnen Türkiye'yi destekleyen konumlara geçebilecektir. Bu neye benzer? Hatırlanacaktır, Mustafa Kemal'in önderlik ettiği Türkiye, İngiliz emperyalizmine direndikten sonra Fransa'yı yanına çekmiş, Ankara İtilafnamesi (Anlaşması), Sakarya Savaşı'ndan sonra, 21 Ekim 1921 günü imzalanmıştır. Türkiye, paylaşılmaya razı olsaydı, Fransa da paylaşanlar arasında olacaktı. Ama Türkiye, paylaşılmayı reddedip, hem Güney cephesinde Fransa'ya karşı koyduğu, hem de Doğu ve Batı cephelerinde İngiliz emperyalizmini alt etme iradesini hayata geçirdiği içindir ki, Fransa'yı yanına çekebilmiştir. Fransa, o zaman, parçalanarak İngiltere'nin eline geçmiş bir Türkiye'dense, bağımsız Türkiye'yi kendi çıkarına görmüştür.

Bugün de ABD'nin parçalayarak kuklalaştırdığı bir Türkiye yerine ABD'ye teslim olmayan bir Türkiye, Avrupa'nın çıkarınadır. Ancak bu seçeneğin ortaya çıkması için, Türkiye'nin direndiğini göstermesi gerekiyor. Türkiye direnmeyecekse, AB, parçalanan Türkiye'den küçük de olsa bir pay kapmak isteyecektir; "Hepsi ABD'nin olacağına bir kısmı da benim olsun" diyecektir. Ayrıca AB, o zaman Türkiye'nin ABD'nin elinde bir koçbaşı işlevi görmesinden rahatsızlık duyacaktır ve bunu önleyecek siyasetler geliştirecektir.
Almanya-Fransa ekseni, rakibi ABD'nin denetiminden kurtulmak isteyen bir Türkiye'nin istikrarlı olmasını ister. Çünkü o koşullarda istikrarlı Türkiye, istikrarlı Avrupa demektir. Ancak Türkiye, ABD'nin elinde bir alet olacaksa, bu aletin işe yaramaz olmasında, yalnız Avrupa'nın değil, bütün dünyanın çıkarı vardır. Demek ki, Türkiye-Avrupa ilişkilerinin, hatta Türkiye ile bütün dünya arasındaki ilişkilerin sağlıklı bir temele oturması, Ankara'nın ABD dene-timinden kurtulmasına bağlıdır.

Burada şu soru sorulabilir:

İyi ama, emperyalist bir devlet olan AB ile Türkiye arasında, egemenliğe ve bağımsızlığa karşılıklı saygı ve karşılıklı çıkar temelinde ilişki kurulabilir mi?
Bu sorunun cevabı, öncelikle Türkiye'nin iradesine bağlıdır. Türkiye, kendi bağımsızlığını koruma kararında olursa, Atatürk döneminde olduğu gibi, büyük devletlerle de görece eşil ilişkiler kurabilir.

İkincisi, ABD tehdidi, her iki tarafı buna zorlamaktadır. Avrupa, ABD karşısında savunmada bulunan bir emperyalisttir. Savunma konumundaki emperyalist, rakip emperyaliste direnen ülkelerin güçlü ve istikrarlı olmasını istemek ve buna yardım etmek durumundadır. Avrupa'yı böyle bir politik çizgiye çekecek olan, yine Türkiye'nin kendisidir. ABD memurlarının yönettiği bir Ankara'nın bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir.

Üçüncüsü, bağımsız Türkiye, yalnızları oynayan, tecrit edilmiş bir Türkiye değildir. Bağımsız Türkiye, Avrasya cephesi içindeki Türkiye'dir. Ve bu cephenin varlığı, aynı zamanda Türkiye için, diğer ülkelerle egemenliğe saygı temelinde ilişki olanağı anlamına gelmektedir. O zaman Türkiye, Avrasya'da, AB ile baş başa bir ilişki içinde olmayacaktır. Türkiye-Avrupa ilişkileri, genel Avrasya blokundaki ilişkiler ağı içinde şekillenecektir. Avrasya, ağırlıklı olarak bir Ezilen Dünya coğrafyasıdır. Avrupa, ABD'nin önünü kesmeye mecbur olduğu için, Avrasya ittifakı içindeki koşulları az çok kabul etmek durumundadır. Atlantik'te bağımsız bir Türkiye'ye yer yoktur. Türkiye Atlantik içinde ancak kul statüsünde kalabilir. Avrasya'da ise, Türkiye efendidir; bağımsızdır. Avrasya, efendi-kul ilişkileri üzerinde değil, milli devletleri koruma ve göreli eşitlik ilişkileri temeli üzerinde kurulmaktadır; böyle kurulması zorunludur. Avrupa, ne kadar emperyalist olursa olsun, bu sistemin kurallarına az çok uymak durumundadır. Uymadığı zamanlarda ise, onu bu kurallara zorlamak, Türkiye'nin ve diğer Avrasya devletlerinin meselesidir. İşte bütün bu açıklamalar ışığında, Türkiye, AB ile ilişkilerini, AB devleti içinde yok olarak değil, bağımsız ve eşit ilişkiler kurarak, kendi çıkarı yönünde geliştirebilir. Kuşkusuz bu ilişki, aynı zamanda Avrupa'nın da çıkarınadır.

Sayın Manisalı, Türkiye'nin AB'ye üye olmasına ilke olarak karşı çıkmadı:

"Türkiye, üye olabilse, çıkarınadır" tezini savundu. Bir yandan da Türkiye'nin AB'ye alınmayacağını vurguladı.
Türkiye'nin AB'ye üye olmayacağı doğru.

Ancak ikinci bir doğru daha var:

AB üyeliği, Türkiye'nin çıkarına değildir. Çünkü AB üyeliği, Türkiye'nin milli devletinden vazgeçmesi anlamını taşır. Çağımızda gerek ekonomik gelişmenin ve gerekse demokrasinin biricik çerçevesi, milli devlettir. O nedenle AB üyeliği, Türkiye'ye refah da getirmez, özgürlük de. Bu nedenle Türkiye'nin AB'ye üye olmasını savunmak ciddi bir hatadır.

AB üyeliğini bazı şartlara bağlamak bu hatayı hafifletmiyor. AB ile Manisalı'nın varsaydığı gibi, "tek taraflı bağlanmadığımız" bir ilişkiler düzeni arayışı içinde bulunmak, düş kurmaktır. Bu, ateşe girip de yanmayacağımızı varsaymaktır.

Türkiye'nin "tek taraflı bağlanmayacağı" biricik ilişki biçimi, AB dışında kalarak olur. Türkiye Türkiye'dir; Avrupa da Avrupa'dır. AB ile bağımsız ve egemen bir devlet olarak ilişki kurarsak, tek ta-raflı bağlanmayız. Örneğin bugünkü Çin, Rusya veya İran'ın AB ile ilişkileri böyledir.

Bize benzeyen İran'a bakalım:

AB üyesi değildir; aday üye de değildir; üye olmak gibi bir saplantıya da kapılmış değildir. Ancak İran'ın Almanya ve Fransa ile ilişkilerini inceleyiniz, Türkiye gibi "tek taraflı bağlanmış" değildir. Bunu İran'ın petrol kaynaklarıyla açıklamak doğru olmaz. Esas neden, İran'ın devlet egemenliğini koruması ve ABD'ye boynunu uzatmamış olmasıdır. Bu gerçekler karşısında, tek taraflı bağlanmama şartıyla da ol-sa, AB üyeliğini kabul etmek, ciddi bir program ve strateji hatasıdır. Çünkü programlar, ancak gerçekler üzerine kurulabilir. AB'ye AB içinde tek taraflı bağlanmamak gibi bir çözüm, hayatın içinde bulunmuyor. Hayatın içinde karşılığı olmayan bir görüşün, er geç düzeltilmesi gerekecektir.

Milli-Gayrimilli Ayrışması

Manisalı, teorisini ezen-ezilen millet gerçeği üzerine oturttuğu için, Türkiye'nin sermaye sınıfları içindeki ayrışmayı da sağlam temeller üzerinde tahlil etmektedir. Dostumuz, Türkiye'de sermayenin 2000'li yıllarda, çok uluslu şirketlerin denetiminden yana olanlar ile bu denetime karşı çıkanlar olmak üzere ikiye ayrıldığını saptamak-ta ve bu kesimleri milli ve gayrimilli diye adlandırmaktadır.

Çok önemli, ancak 2000'ler, bu saflaşmanın başlangıç tarihi değil, keskinleşmesinde önemli bir aşama olarak belirlenmelidir. Türk Devrimi, levanten takımını Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve hele Kurtuluş Savaşı sonrasında büyük ölçüde temizlemişti. Türkiye'de, Ezilen Dünya ülkeleri için model Oluşturan milli demokratik devrimi sayesinde, oldukça köklü ve geniş bir milli sermaye sınıfı oluştu. Ancak 1940'lardan başlayarak yeni bir acente kesimi boy ver-meye başladı. Bu gayrimilli kesimin 1980'lerin 12 Eylül rejiminde ve Özal döneminde, 1996'da Gümrük Birliği'nden sonra ve en son 2000'lerde yeni ataklar yaparak büyüdüğü görülüyor.

Manisalı, bu gayrimilli kesimi, zaman zaman "büyük sermaye" diye anmaktadır. Siyasetçiler ve bürokratlarla birlikte Türkiye'ye karşı "Sessiz darbeyi" yürütenler bunlardır. Batı kapitalizmi, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) aracılığıyla, borsa işlemlerinde yüzde 50 ağırlığı olan dört grubu kullanarak, Türkiye ekonomisine karşı stratejik amaçlı operasyonlar yapabilmektedir. İMKB aracılığıyla 1981-91 yılları arasında bazı büyük gruplara aktarılan kaynak 100 milyar doları bulmaktadır.

Erol Manisalı'nın kitapları, gayrimilli sermayenin, büyük çapta tefecilikle, kirli para trafiğinden ve yasadışı yollardan büyük kaynakları ele geçirdiğini anlatmaktadır. Bu nedenle bunlar, ticaret ve sanayi faaliyetiyle kar sağlayan sermaye kesimlerine benzemiyorlar ve dahası Türkiye'de sanayi, tarım ve ticaretin ayak bağları haline gelmişlerdir. Büyük tefeciler, dolar ve borsa vurguncuları, kirli para erbabı ve hortumcular olarak tasnif edilebilecek bu kesimi, sanayi ve ticaret sermayesinden ayırmak için, kısaca mafya diye adlandırmak kanımıza göre yerinde olur.

"Sivil" Darbe Modeli

Gayrimilli sermaye, Manisalı'ya göre, ABD'nin Türkiye gibi ülkelerde gerçekleştirdiği "Sivil darbe"lerde kullandığı kuvvettir. Batı emperyalizmi, bu uzantıları sayesinde, Ezilen Dünya ülkelerinde milli devletleri silah kullanmadan tasfiye eden bir model yaratmıştır. Çin veya İran gibi işbirlikçi çıkar çevreleriyle denetim altına alınamamış ülkelerde, "Sivil darbe" için uygun zemin bulunmamaktadır. "Sivil darbe", ekonomik, kültürel, toplumsal ve siyasal araçlar kullanılarak gerçekleştiriliyor.

Ekonomik düzlemde, tarım ve sanayi çeşitli uluslararası müdahale ve operasyonlarla çökertiliyor ve denetim altına alınıyor. Halk tüketici sürüsü haline getiriliyor.
Kültürel düzlemde, milli kimlik ve milli kültür yıkıma uğratılıyor; toplum Amerikan yaşam biçimi ve tüketin kalıplarıyla köleleştiriliyor; özel okullar, vakıf üniversiteleri, yabancı dille eğitim yoluyla Amerikan değerlerine bağlı yabancı hayranı bir gençlik yetiştiriliyor.

Toplumsal düzlemde, işsiz bırakılan ve sefalete itilen kitleler, zavallılaştırılıyor; "sivil toplum kuruluşları" denen işbirlikçi örgütler ve sendikalar aracılığıyla emperyalist amaçların güdümüne sokuluyor. Manisalı, Batı güdümlü medyanın sivil darbelerdeki rolü üzerinde özellikle duruyor.

Siyasal düzlemde, süreç, sistemin uzantısı haline dönüştürülen siyasal elitler ve kurumlar aracılığıyla yürütülüyor.
"Sivil darbe" tezi, bizce olayın yarısını anlatmaktadır. Bu tezin bizce yanlış olan yanı, sürecin "askere, orduya gerek kalmadan" tamamlanacağını öne sürmesidir.45 Manisalı, bugünkü "Sessiz darbe" süreci devam edecek olursa, bir süre sonra Türk ordusunun bile, tek yanlı bağımlılığı değiştiremeyeceğini ısrarla belirtmektedir.

Burada yerinde ve etkili bir uyarı var. Ancak bize göre sürecin barışçı yoldan sonuca varması olasılığı bulunmuyor. Milli devletler silahla kurulmuşlardır ve ancak silahla tasfiye edilebilirler. Bütün "Sivil darbeler", ülkenin direnme olanaklarını çökertmek amacıyla yürütülür ve son kertede silahlı darbelerin en az kayıpla başarılması içindir.

Türkiye, açısından da geçerli olan budur. Süreç henüz tamamlanmamıştır. "Sivil darbe", arkada kalan yıllarda, Erol Manisalı'nın da birçok yönüyle anlattığı gibi, ABD tarafından başarıyla yürütülmüştür. Şimdi sıra, askeri darbe aşamasına gelmiştir.

ABD Ordusu, 24 Temmuz 2002 günü, Lozan Antlaşması'nın yıldönümünde, ABD tarihinin en büyük askeri tatbikatını başlattı. Nevada çöllerinde 22 gün süren bu tatbikatta Türkiye'yi işgal provası yapıldı. Tatbikat, "Millenium Challenge 2002" (Binyılın Meydan Okuması) gibi, çok iddialı bir isim taşıyordu. Bu isim bir yanıyla, bin yıllık tehdittir; bir yanıyla da, Türkiye'nin bin yıllık direnme yeteneğinin itirafıdır. İşgal tatbikatından bir yıl sonra, 4 Temmuz 2003 günü, ABD Bağımsızlık Bildirisi'nin yıldönümünde, Süleymaniye'de Türk subay ve astsubayların başına silah kullanılarak çuval geçirilmiştir. Ve en son 15 Kasım 2003 günü, KKTC'nin 20. kuruluş yıldönümünde İstanbul'un merkezlerinde kamyon dolusu bombalar patlatıldı. Bu uygulamalar, "Sivil Darbe" sürecinden askeri müdahale aşamasına geçildiğini göstermektedir. Manisalı'nın tezindeki çok önemli eksik budur.

Türkiye gibi silahla kurulmuş bir milli devlet, sırf "Sivil darbelerle, yalnızca barışçı yoldan teslim alınamaz. Nitekim Yugos-lavya ve Irak gibi, Türkiye'ye göre direnme güçleri çok daha yeter-siz olan ülkeler bile, ABD'ye karşı silahla direnmişlerdir. Türkiye de, bize göre artık yakın bir noktada "Sivil darbe" sürecini tersine çevirecektir. Türkiye'nin ve Türk milletinin çözülme süreci, böyle devam edemez, etmeyecektir. İpin kopacağı noktaya yaklaşıyoruz. Karşı güçler de bunun farkındadır ve 2004 yılı sonuna varmadan hesaplaşmanın tamamlanması gerektiği yönünde hep bir ağızdan naralar atmaktadırlar. Kıbrıs ve Kuzey Irak'tan Türkiye'ye yöneltilen tehdit ve iç yıkıcılık, artık milli cevabı zorlayan boyutlara varmıştır. ABD'nin işgal tatbikatının Kıbrıs merkezli bir senaryo üzerine kurulmuş olması, ilgi çekicidir.

Erol Manisalı dostumuz, Kıbrıs'ta 24 Nisan 2004 referandumu öncesi ve sonrasındaki gelişmelere bakarak, Kıbrıs'ın teslim edildiğini öne sürdü. Çok vahim gelişmeler olduğu doğrudur. Türk ordusunun Genelkurmay Başkanları Org. Karadayı ve Org. Kıvrıkoğlu dönemlerindeki "kırmızı çizgileri" çiğnettiği de bir gerçektir. Ne var ki, süreç bitmiş değil. "Kırmızı çizgiler", "Hattı müdafaa yok-tur, sathı müdafaa vardır" anlayışı içinde değerlendirilmelidir. Bu çizgilerin çiğnetilmesini "Sathın savunulması" açısından doğru buluyor değiliz. Ancak "Sathın savunulacağı" konusunda bir kuşku taşımıyoruz. Milli devletin kendisini savunması, genelkurmay baş-kanlarının değişmesine göre değişebilecek bir görev değildir. Bunu yaşayarak göreceğiz.

Burada daha ilginç olanı, Manisalı'nın "barışçı yoldan sessiz darbe" modeli, bazı üst düzey komutanların görüşleriyle buluşmak-tadır. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, 2003 yılı 30 Ağustos konuşmasında, "Yeni dünyada aklın bileğin gücünü etkisizleştirdiğini ve barut kokusunun yerini bilgi ve itidalin aldığını" söylemiştir. Org. Büyükanıt ise, "güçlü ülkeler karşısında diğer ülkelerin, öncelikli olarak askeri tehditle karşı karşıya bulunmadıklarını" belirtmektedir. Korg. Reşat Turgut da, güç mücadelesinin "askeri zemin-den ekonomik zemine" kaydığını ifade ediyor.

Emperyalizmin, hegemonyasını yaymak için, öncelikle siyasal, ekonomik ve toplumsal araçlar kullandığı biliniyor. Ancak küreselleşme sürecinin kesin sonuca ulaştırılmasında, belirleyici yöntem yine askeridir. Org. Hilmi Özkök'ün, savaşın yerini bilgi ve itidal aldı şeklindeki görüşü, halen yaşadığımız gerçeklere hiç uymadığı gibi, silahlı tehdide karşı uyanıklığı zayıflatan niteliktedir. Özellik-le komutanların, Türkiye'ye kesin sonuç alıcı darbenin ancak silahlı güçle indirilebileceği konusunda berrak bir bilinç oluşturmaları gerekir.

Silahlı Darbe Modeli

Manisalı'nın ikinci modeli, "silahlı darbe"dir. Bu model, süper devlet ABD'nin kendine bağlı çıkar çevreleriyle denetim altına alamadığı ülkelerde uygulanabilmektedir.
"Silahlı darbe" modelinde, ülkeye emperyalizmin tüketim kalıplarından önce ordu gönderilmektedir. Değerli dostumuz Manisalı, bu modele örnek olarak Irak'ın işgalini göstermektedir. Ancak Kapitalizmin Temel İçgüdüsü kitabının kaleme alındığı günlerin değerlendirmesi olsa gerek, Venezüella halkının ABD darbesine direnmesine rağmen, Irak halkının işgale karşı koymadığı söylenmektedir. Ancak bu yargının karamsar olduğu kısa zamanda orta-ya çıkmıştır. BAAS Partisi önderliğindeki Irak direniş güçlerinin savaşı, bırakalım Venezüella örneğini, Vietnam savaşından çok daha hızlı gelişmiştir. Manisalı'nın modelleri, eksikleri ve yanlışları olmakla birlikte, kuşkusuz ABD emperyalizminin farklı uygulamalarını ortaya koyuyor. Bize göre, milli devletleri barışçı yoldan yıkma modeli bulunmuyor. Sivil Darbe, askeri müdahalenin hazırlık aşamasıdır. Zaten Manisalı da, ezen ülkelerin üstünlüklerini, ezilen ülkelere en başta silahlı güçle dayattıklarını belirlemektedir. O nedenle Sivil Darbe ve Askeri Darbe modelleri birbirinden kopuk değildir; biri diğeri içindir; biri diğerini tamamlamaktadır; biri ötekinin devamıdır.

Son kertede sonuç alıcı darbe, silahlıdır. Ancak burada da ABD emperyalizminin bilançosu parlak gözükmüyor. ABD, yalnız İngiliz imparatorluğuna karşı yürüttüğü 18. yüzyıl sonundaki kendi bağımsızlık savaşında ve demokratik ülkelerle aynı ilerici cephede yer aldığı İkinci Dünya Savaşı'nda askeri zafer kazanmıştır. Daha sonra gerçekleştirdiği silahlı müdahalelerin hepsinde yenilgiye uğramıştır. Irak'taki ve Afganistan'daki gelişmeler de bu yöndedir. "Milli devlet direnir, milli ordu direnir" kanunu, emperyalizm çağının tunç yasalarındandır.

Kaynakça
Kitap: Siz Kimi Kandırıyorsunuz!
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir