Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Liberal faşizm

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Liberal faşizm

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 22:34

Liberal faşizm

Milton Friedman duayen bir liberaldi ve Şilili diktatör Pinochet'nin dünyadaki en büyük destekçisiydi.
Bugün liberallerin, hızla sivil bir diktatörlüğe doğru giden bir hükümete ve Türkiye'yi "koçbaşı" gibi kullanmak isteyen uluslararası güçlerin denetimindeki cemaate övgüler düzmesinin altında ne yatıyor?
Liberal Fascism adlı kitabın yazarı Jonah Goldberg, liberalizmin kaynağının faşizm olduğunu söylüyor.
O halde...

Liberallerin "şeyh uçmaz, mürit uçurur" misali göklere çıkardıkları ABD Başkam Barack Obama'yla ilgili birkaç söz söylemek şart. Ama önce yüz yıl geriye gidip XX. yüzyılın başındaki dönemin Başkan Obaması'nı iyi tanımak gerekir. Bu tarihsel gerçekler bilinmeden yapay imajlar üzerindeki örtü kaldırılamaz.

Adı, Thomas Wocdrow Wilson.
28 Aralık 1856'da doğdu! 3 Şubat 1924'te öldü.
1913-1921 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri başkanlığı yaptı . Obama gibi Demokrat Parti'dendi.
Obama gibi hukukçuydu; sonra akademisyenlik yaptı; Princeton Üniversitesi rektörlüğünde bulundu. Ardından politikaya girdi; başkan oldu.

Bu kısa bilgilerden sonra Başkan Wilson'un siyasal duruşunu öğrene bilmek için ABD'nin ondan önceki politik doktrinine bakalım:

ABD tarihine baktığınızda dış siyasetin belirli dönemlere ayrıldığım görürsünüz. 1823 Monroe Doktrini, Amerika dış politikası için bir başlangıç sayılabilir.

ABD'nin değişmez "anayasası" olan bu doktrin kabaca şunu içeriyordu:

- Avrupalılar artık topraklarımızda yeni bir koloni kuramaz.
- Kendi siyasal-dini sistemlerinin propagandasını bizim topraklarımızda yapamaz.
Yani diyorlardı ki, biz verimli zengin kıtamızda mutluyuz; ne Avrupa bize karışsın ne de biz Avrupa'ya karışalım.

ABD bu doktrin sayesinde XIX. yüzyıl boyunca Avrupa'nın çatışmalı dünyasından uzak durdu; kendi kıtasında büyüdü; ekonomik gelişme çizgisini kendi duvarları ardında tamamladı. Çok da zenginleşti.
iç pazarını fethetmiş her düzenin/ülkenin dışarıya açılması bir "siyaset yasası"dır; ABD de öyle yaptı, sömürge edinme politikası gütmeye başladı.
İngiltere, Fransa ve ardından Almanya, İtalya, Rusya, Japonya dünyayı paylaşma mücadelesine girmişlerdi. Amerika bu rekabetinin gerisinde kalamazdı.

ABD'de emperyal güç haline gelme politikasını uygulayan dört başkan çıktı:

1897'de ispanya'ya savaş açan gözü kara McKinley; 1901'de "büyük sopa" politikasını uygulayan popüler T. Roosevelt; 1908'de Çin'e ve La tin Amerika'ya "dolar diplomasisi" yürüterek baskı yapan Taft; 1913'te Birinci Dünya Savaşı'na katılan Wilson.

ABD bu dört başkan döneminde Monroe Doktrini'ni çöpe attı; "dışarıya açıldı." O tarihten bugüne yüz yıldır süren "globalizm" dönemi başladı. Bunun en önde gelen temsilcisi Wilson'du. Oysa...
Wilson seçimlere sömürgecilik politikasını eleştirerek girdi. Dışa yönelik askeri harcamaların önemli ölçüde kesilmesini, çiftçilere, sanayicilere krediler verilmesini savundu.
"Yeni özgürlük" adıyla bilinen ekonomik ve siyasal bir program açıkladı. Banka ve para sisteminde köklü değişiklikler yapacağım vaat etti. Gümrük tarifelerini düşürecekti.
Yıllar sonra seçimi kazanan Demokratlar Wilson sayesinde Beyaz Saray'a yerleşti.
Gençlerin ve kentli orta sınıfın oylarını alan Wilson seçim meydanlarında söylediklerini unuttu. Çünkü reel politika farklıydı...

Başkan Wilson ABD'nin yüz yıllık politikalarını değiştiren karizmatik siyasi bir lider ve kimilerine göre ise "mesih" olarak, dünya siyaset sahnesine çıktı.
Wilson'a göre, Amerikan mallarının gittiği her yere Amerikan -siyasi, iktisadi ve kültürel- düzeninin gitmesi şarttı.
Yıllardır dikensiz gül bahçesinde ekonomisini büyüten ABD'nin ilk hedefinde, Latin Amerika, Pasifik ve savaşlar nedeniyle bitkin düşmüş Avrupa ile Önasya vardı.
1917'de Rusya'da çarlığın devrilmesi, Almanya'nın gittikçe çökmesi, Avusturya -Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu'nun her an yıkılıp dağılacak bir durumda olması ABD'nin iştahını kabarttı.
Ve Birinci Dünya Savaşı'nın son yılında "büyük adım" atıp savaşa girdi.

Harbe girişini "aman gideyim, şu ganimetlerden biraz da ben kapayım" hav asında yapmadı. Avrupa topraklarına ateşli silahlarından önce psikolojik silahlarını soktu. Örneğin Wilson, "savaş kararanı aldığı zaman kabinesi önünde hüngür hüngür ağlayan bir devlet adamı" imajıyla tanıtılmaya başlandı.
O kadar barışçıldı yani!

Wilson hemen "büyük kurtarıcı" rolünü üstlendi. işsiz-evsiz-aç kalan milyonlarca çaresiz insanın umudu olarak gösterildi. Bolşeviklerin Rusya'da iktidara gelme sinden korkanların da güvencesiydi o.
"Kurtarıcılıkta" Lenin'in rakibiydi!

Tarih, 8 Ocak 1918.

Harbe girme kararı alan ABD başkanı, kendi adıyla bilinen "Wilson Prensipleri"ni açıkladı.
"Sömürge topraklardaki uluslara kendi kaderini tayin hakkı verilmeli; uluslararası bütün ekonomik engeller kaldırılmalı; Avrupa, Önasya sınırları yeniden çizilmeli; milletlerarası barış teşkilatı kurulmalı" gibi 14 madde içeriyordu Wilson Prensipleri.

Wilson Prensipleri başta Avrupa olmak üzere dünyada heyecan dalgası yarattı.
Savaştan çıkmış acılı insanların umudu oldu; dünyaya yeni bir düzen getireceğine inanıldı. Dünyanın ezilenlerinin gözünde Başkan Wilson, Yenidünya'dan gelmiş barışçıl bir kahramandı. Wilson Prensipleri sanki ezilen halkların kurtuluş programıydı. Bu prensipler, Lenin'in "ulusların kendi kaderini tayin hakkı" ilkesiyle karşılaştırıldı.

Not eklemeliyim:

Aslında Wilson Prensipleri, Bolşeviklerin savaştan çekildiklerini açıklayan, 22 Aralık 1917'deki Brest-Litovsk Konferansı'ndaki barış programı maddelerinin neredeyse tıpatıp benzeriydi.
Ama bunu kim bilirdi ki?..

Sonuçta Wilson, Bolşeviklerin etkisini silmede başarılı oldu ve sonuçta, Rusya Devrimini alkışlayan Avrupa sosyal demokratları o günlerden sonra Lenin'den çok Wilson'a yakın oldu. Herkes Wilson'da kendini buldu; sosyal demokratlar Wilson'u "sosyalist"; muhafazakarlar yeni "mesih-peygamber"; ulusal kurtuluş savaşı verenler ise "halkların ağabeyi" olarak gördü. Batı'nın liderliği artık yavaş yavaş Washington'a geçiyordu.

Bu arada bu maddelerin çoğuna da uyulmadığını, Wilson Prensipleri'nin kağıt üzerinde kaldığını yazmalıyım. Fakat buna rağmen Birinci Dünya Savaşı'ndan kazançlı çıkan tek ülke ABD oldu.
Birinci Dünya Savaşı soması Başkan Wilson, milyonlarca kişinin öl düğü, eskimiş ve yıkılmış Avrupa'yı ziyaret etti.

Avrupalılar ellerinde ABD bayraklarıyla Başkan Wilson'u sokaklarda coşkuyla karşıladı.
Gazeteler Wilson için "büyük kurtarıcı" manşetleri attı.

Çizilen karikatürlerde, Wilson, Bolşevizmi tehdidinden korkan, eskimiş Avrupa'ya güneşi getiren adam olarak tasvir edildi. Ve sıkı durun...
Wilson pek çok ülkede İsa'ya benzetildi. Kimi ise ona "Mesih" dedi! "Aziz" Wilson'un fotoğraflarının altında mumlar yakıldı. Önünde diz çökülüp dualar edildi.

Parantez açayım:

Wilson başkanlığının son yılında ağır hastalıklarla mücadele etti ve o dönemde kendini "Tanrı'nın resulü İsa" zannetti. Propagandaya kendisi de inanmıştı.
Neyse... Biz Wilson'un Avrupa'da estirdiği rüzgara geri dönelim. Çünkü bu oluşturulan hava İstanbul'u da çok etkiledi.

Tarih, 4 Ocak 1919.

Robert Koleji'ndeki toplantılar sonucu İstanbul'daki münevverler "Wilson Prensipleri Cemiyeti"ni kurdu. Bu sivil toplum kuruluşunun merkezi Nuruosmaniye'deki Zaman gazetesi bürosuydu.
Kurucuları; Halide Edip, Gelaleddin Muhtar, Ali Kemal, Hüseyin Avni, Refik Halid gibi Osmanlı'nın tanınmış münevverleriydi.

Derneğin üyelerinin çoğunluğu gazeteciydi:

Sabah başyazarı Ali Kemal, İkdam başyazarı Celal Nuri, Akşam başyazarı Necmettin Sadak, Yeni Gazete başyazarı Mahmud Sadık, Vatan başyazarı Ahmet Emin, Yeni Gün başyazarı Yunus Nadi, Zaman yazan Cevat...

Osmanlı münevverleri Başkan Wilson'u "kurtarıcı" olarak görüp methiyeler yazdılar. O zor koşulların altından kurtuluşun ancak ABD'nin desteğiyle olacağına inandılar.
Bu nedenle bir tür kolonileştirme amacı taşıyan "manda isteriz" taleplerini yazıya döktüler.
Bu düşünceye sahip olmalarının nedeni, Avrupa gazetelerinde okudukları Wilson'u göklere çıkaran makalelerdi.
Doğrusu Başkan Wilson da güzel laflar etmeyi biliyordu. "Barbar ülkelere uygarlık götüreceğini" söylüyordu. Sihirli sözcüğü "özgürlük" ve karizmatik oluşu, Osmanlı münevverlerini mest ediyordu.
Oysa Wilson, Batı'nın iktisadi ve siyasal egemenliğine özünde karşı çıkmıyor, sadece biçimini değiştiriyordu. Manda/kolonileştirme aslında sadece sömürünün biçim değiştirmiş haliydi.
Kuşkusuz insanlık tarihinin böylesine büyük karışıklık yaşadığı bir dönemeç noktasında Wilson'un "kurtarıcı" olarak görülmesi anlaşılabilir.

Ancak pek çok mazlum ülke insanı, aydını, burjuva demokratı, aldatıldığını sonra anladı.
Avrupa'da barışsever gözüken Wilson, Amerika kıtasında diktatördü. Meksika'ya, Dominik Cumhuriyeti'ne, Haiti'ye, Küba'ya, Panama'ya, Nikaragua'ya ve Honduras'a Amerikan askerlerini göndermekten hiç çekinmemişti.

Mazlum halkların lider olarak örnek aldığı Emiliano Zapata'ya, Pancho Villa'ya neler yaptığı, o köylü isyanlarını nasıl bastırdığı Avrupa'da ve Doğu'da ancak zamanla duyulacaktı.
Nobel Barış Ödülü sahibi Wilson'un yumuşak tavırlarının, güler yüzünün altında ne sakladığı sonra görülecekti. "Mesih" Wilson aslında dünyayı ülkesinin çıkarma göre düzenlemek isteyen "büyük patron"du, hepsi bu!
XXI. yüzyılın başında birileri (örneğin, Amerika'daki İslam Ümmeti lideri Louis Farrakhan) Obama'nın "mesih" olduğunu iddia ediyor! Peki, öyle mi?

Kaynakça
Kitap: BU DİNCİLER O MÜSLÜMANLARA BENZEMİYOR
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Liberal faşizm

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 22:40

6-7 Eylül Olayları'nda yabancı parmağı

İngiltere, ikinci Dünya Savaşı'nın galip ülkelerinden biriydi. Ancak savaştan zayıflayarak çıktı. Sömürgeleri üzerindeki nüfuzunu koruyabildi, fakat bağımsızlık hareketleriyle başı dertteydi. ABD'nin de zorlamasıyla sömürgelerinden kısmi olarak çekilme kararı aldı. Bunlardan biri de Kıbrıs'tı.
Kıbrıs, Ortadoğu petrol kaynaklarının ve petrol taşımacılığının kavşağındaydı.
İngiltere, petrolünün üçte ikisini buradan sağlıyordu. Kendisi için yaşamsal önemdeki enerji kaynağına ve sömürgelerine bu derece yakın bir bölgeyi terk etmek istemiyordu. Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya yakın bu stratejik adada, İngiltere'nin önemli kara, deniz ve hava üsleri de vardı.

Kıbrıs'ta da güçlü bir komünist hareket vardı, İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele veriyorlardı. Örneğin, 1931'deki komünist ayaklanmayı İngilizler güçlükle bastırmıştı. Ancak artık İngilizler güçsüzdü.
Avrupa ve Balkanlar'da güç kazanan Sovyetler Birliği, Yunanistan ve Kıbrıs'taki komünistlerin arkasındaydı.
Komünistler, Kıbrıs'ta 1941 yılında legal Emekçi Halkın ilerici Partisini (AKEL) kurdular, İngiltere, partiyi komünistlerin kurduğunu biliyordu, ama savaş yıllarında ortak düşmanları vardı: Naziler!

Savaş sonrası ittifak dağıldı.
Yunanlı komünistler (ELAS) ve Kıbrıslı komünistler (AKEL), İngiltere'yi adada istemiyordu, İngiltere, AKEL'in Yunanistan'daki ELAS gibi silahlı mücadele başlatacağı n-dan çekiniyordu.
Üstelik AKEL güçlüydü. Son yerel seçimin tek galibiydi.
İngilizler bu siyasal gücü bölmek istiyordu.

İngiltere, Kıbrıs'tan diplomasi kurnazlığıyla kısmi bir çekilme yapacaktı:

Diğer sömürgelerinde yaptığı gibi askeri üslerini koruyabilmeli, ada üzerindeki siyasi, iktisadi hegemonyasını sürdürebilmek ve Kıbrıs yönetiminin merkezi yine Londra olmalıydı.

Yunanistan ve Türkiye'nin kabul etmediği bu planı İngilizler nasıl hayata geçirecekti? Böl ve yönet siyasetiyle! Kimleri bölecekti?
Öncelikle Rumları komünist ve milliyetçi olarak bölecekti. Kıbrıs'ta komünistler güçlüydü, bu nedenle hemen güçsüz sağcılar kuvvetlendirilecekti.
İngilizler, ardından Rumlar ile Türkleri birbirine düşman edecekti. Amaç belliydi; Kıbrıs'ı o kadar parçalara bölecekti ki, adadaki hiçbir taraf, artık İngiliz egemenliğini tehdit edecek güçte olamayacaktı. Şimdi gelelim konunun Türkiye aşamasına...

Kıbrıs meselesi Türkiye'nin ne zaman gündemine geldi? Hatay'ı biliyoruz. Musul'u biliyoruz. Peki Kıbrıs'ı? Hamaseti bırakıp gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor.
İngilizlerin çekilme kararına kadar Türkiye'nin Kıbrıs diye bir meselesi yoktu. Yunanlılar için de İstanbullu Rumlar sorunu yoktu. O yıllar Türkiye-Yunanistan ilişkileri çok iyiydi.
Öyle ki 1934 yılında Venizelos, Nobel Barış Ödülü'ne Atatürk'ü aday gösterdi.

Türk-Yunan dostluğu ikamet, Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması'yla pekişti; bu antlaşma sonucu on binlerce Yunan vatandaşı Türkiye'ye yerleşip ticaret yapmaya başladı.
Türkiye ve Yunanistan 1951'de NATO'ya el ele tutuşarak girdi. 1952'de Balkan Paktı'nın oluşturulması, iki ülke arasındaki askeri işbirliğini güçlendirdi.
1952'de Cumhurbaşkanı Celal Bayar Yunanistan'ı; Kral Paulos ise Türkiye'yi ziyaret etti. Gümülcine'de Celal Bayar Lisesi açıldı.

Bir ayrıntı daha eklemeliyim:

1953 yılına kadar ne Osmanlı'da ne de Cumhuriyet döneminde İstanbul'un fethi törenleri hiç yapılmadı.
Ne olduysa 1953'te oldu. Demokrat Parti hükümetine baskılar başladı. DP fetih törenlerini yine de mütevazı törenle geçiştirmek istedi. Bunun üzerine İstanbul'da olaylar çıktı; mağazasına Türk bayrağı asmayanların vitrinleri kırıldı.

Yani 1953 dönemeçti...
Yunan düşmanlığı ve Kıbrıs meselesi Türkiye'nin gündemine birden giriverdi. Hızla milliyetçi dernekler kuruldu. Basında kışkırtıcı haberler yer aldı.

Kıbrıs meselesinin neden abartıldığını anlamadığını ifade eden ve "Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs diye bir mesele yoktur" diyen Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü'nün önce yetkileri tırpanlandı; Kıbrıs meselesi dışişlerinden alınıp Devlet B akanı Fatin Rüştü Zorlu'ya verildi. Bir süre sonra da Köprülü bakanlıktan alındı, Zorlu dışişleri bakanı yapıldı.

Kıbrıs'ın Türkiye için öncelikli mesele olarak görülmesinde İngiltere'nin parmağı var mıydı?
Bilinen İngilizlerin, Türkiye'nin Kıbrıs'la ya kından ilgilenmesini istediğiydi.

Peki niye?
Yanıtını bulmak için Yunanistan'ın Kıbrıs politikasını bilmemiz gerekiyor.
Yunanistan, iç savaşı bitirip istikrarlı siyasal düzene kavuşunca, İngiltere'den Kıbrıs'ı kendilerine devretmesini istedi. Aksi takdirde meseleyi BM'ye götürecekti.
Yaptı da; kendi kaderini tayin hakkı talebiyle sorunu 1953'te BM'ye taşıdı. Mesele artık uluslararası boyut kazandı.

Kıbrıs'ın çözümü İngiltere'nin inisiyatifinden çıkıyordu.
İngiltere öncelikle sömürgecilik suçlamalarını zayıflatmak ve sorunu başka bir yöne çekmek için Türkiye'ye ihtiyaç duydu.
İlk hedef, "Türkiye'yi kendi pasifliğinden uyandırmaktı."
Türkiye'nin gündemine Kıbrıs meselesinin birdenbire girmesinin bu "uyandırma servisiyle" ilgisi var mıydı?

Sonuçta Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs'ta çıkan olaylar, İngilizlerin işine yaradı. İngiltere "Ben olmazsam bu iki ülke birbirini boğazlar ve komünistler iki ülkeyi de, Kıbrıs'ı da ele geçirir" korkusunu yaydı. En uygun yol, adada statükonun devam etmesiydi.
İngilizlerin bu kurnaz ve kanlı politikaları sonucu, Yunanistan BM'deki en güçlü destekçisi ABD'yi bile kaybetti. 23 Eylül 1955'te ABD, Kıbrıs sorununun BM Genel Kurulu'na getirilmesine karşı çıktı.
Bu arada yeni kurulan İsrail de, kendisine sadece yetmiş mil uzaklıkta olan Kıbrıs'taki statükonun korunmasından yana çıktı.
Tüm bu süreç sonunda ne oldu biliyor musunuz?
Sömürgeci İngiltere, masaya her iki tarafı barıştırmak isteyen bir ha kem rolüyle
oturuverdi!
Türkiye'de kimse, yaşanan bu kanlı süreçte "James Bond'un rolünü" sorgul a-madı bile...

İngiliz gizli servis ajanı "James Bond" adlı karakteri ortaya çıkaran yazar lan Fleming idi.
Popüler edebiyatın tanınmış ismi lan Fleming, aynı zamanda İngiliz istihbarat örgütü M16 ajanıydı. Üst düzey görevlere kadar yükseldi. Aynı zamanda gazetecilik de yapıyordu.

Ian Fleming, namı diğer James Bond, 6-7 Eylül gecesi neredeydi biliyor musunuz? Büyük olayların yaşandığı Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde!
Bu gerçek ortaya çıkınca, "İstanbul'a Interpol toplantısına katılmak için geldiğini" söyledi. Toplantıya İngiltere Denizaşırı İstihbarat Teşkilatı adına katılmıştı. "Denizaşırı" istihbarat alanının Kıbrıs'ı da kapsadığını yazmama gerek yok sanıyorum.

Devam edelim:

Interpol toplantısı için İstanbul'a gelen Fleming toplantıya hiç katılmadı.

Açıklaması şöyleydi:

"On beş dakika katıldım, sıkıldım; seccade almak için dışarı çıktığımda olaylar meydana geldi!"

6-7 Eylül Olayları'nın hemen ertesi günü İngiliz Sunday Times gazetesinde "İstanbul'da Büyük Ayaklanma" başlığıyla manşet haber çıktı. Haber tümüyle görgü tanıklığına dayanıyor ve olaylar neredeyse naklen anlatılıyordu.
Haberde imza yoktu.

Haberin üslubu "gazeteci" lan Fleming'e benziyordu.
Ve iddiaya göre Fleming İstanbul'a, Atatürk'ün evinin bombalandığı Selanik üzerinden gelmişti.
Ian Fleming'in olaylarda ne derece rolü var bilinmiyor.

Bilinen, 6-7 Eylül Olayları'nın ardından İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Haber Dairesi'ne şu talimatı verdiği:

"Basında İstanbul'daki 6-7 Eylül Olayları'nda İngiliz mallarının tahrip edilmesi ve İngilizlerin yaralanmasıyla ilgili haberler özellikle vurgulanmalıdır."

Bu talimat bile gerçek kışkırtıcıların kimler olduğunu göstermiyor mu? Peki, Türkiye'de 6-7 Eylül Olayları'nın sorumlusu olarak kimler apar topar cezaevine tıkıldı? Aziz Nesin gibi "komünist fişli" kırk beş aydın!

Yani dün de, bugün de oyun hep aynı:

Alavere dalavere, muhalif aydınlar cezaevine...

Devam edelim:

6-7 Eylül Olayları'na neden olan gelişmeler Yunanistan tarafında nasıl yaşandı? Tarih, 16 Aralık 1954.
Atina'daki Apoyevmatini gazetesi, "Artık Kıbrıslıların silahlı mücadeleyi düşünmeleri gerekiyor" diye yazdı.
Kıbrıslı komünistler, "Silahlı mücadele emperyalistlerin provokasyonudur" diyerek karşı çıktı.

Ve tarih, 1 Nisan 1955.
Rumların faşist örgütü EOKA, bir bildiri yayımlayarak silahlı eylemlere başvuracağını duyurdu.
1955 yılı, Kıbrıs'taki İngilizler için de dönüm noktası oldu.

İngiliz gizli servisinin Fletcher Flitch gibi ajanları , 1955'ten itibaren Kıbrıs'a gelmeye başladı.
Keza aynı yıl, Kıbrıs'taki İngiliz Hükümeti Valiliği'ne imparatorluk genelkurmay eski başkam Mareşal Sir John Harding atandı. Harding "demir yumruklu asker" olarak biliniyordu.
İngilizler kanlı bir oyunu sahneye koymak için uzmanlarını adaya getirmeye başladı.

Keza, 1955'te İngiltere Sömürgeler Bakanlığı Özel Temsilcisi Philips Tay, polis istihbarat birimi "Special BranclTı kurmak için adaya geldi.
Aynı yıl Mekanize Polis Birliği kuruldu. 1955'teki mevcudu yüz altmış beş kişiydi. Bir yıl sonra sayı altı yüz kişiye çıkarıldı ve polislerin hepsi Kıbrıs Türkü'ydü. 1958'de sayı 1 770'e yükseldi ve bunun 1 700'ü Kıbrıs Türkü'ydü!

Bu tablo gösteriyor ki, İngilizler Rumların ENOSlS mücadelesine karşı, Kıbrıslı Türkleri destekleyecekti.
Dolayısıyla EOKA'nın hedefinde kim vardı dersiniz? Kıbrıslı Türk polisler!
Zaten, Türk polisleri Abdullah Ali Rıza ve Nihat Paşa'nın katledilmeleri, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkleri birbirinden kopardı.
Peki, İngilizler EOKA'nın terör eylemlerinden habersiz miydi?
Olur mu öyle şey? EOKA'nın lideri Albay Georgios Grivas'ın şoförü Pashalis Papadopulos bile İngiliz ajanıydı!

Kıbrıs'ta terör İngiliz siyasetinin aracıydı.
Halkları birbirine düşürmüşlerdi. Ama bu yeterli değildi. Dünya kamuoyunun ilgisini çekecek büyük provokasyonlar lazımdı.
Dönemin İngiltere Başbakanı Anthony Eden anılarında, dünya kamuoyunun, Türk ve Yunanlıların uzlaşmaz iki taraf olduğunun bilinmesini çok istediklerini yazdı.
İngiliz diplomatlarının, "Ankara'da birkaç ayaklanma çıksa bizim işimize gelir" dediklerini Kıbrıs konusunda araştırmalar yapan yazar Robert Holland açığa çıkardı. Bitmedi.

Üzerindeki gizlilik kararı kalkan 19 ağustos 1954 tarihli İngiliz belgesinde, İngiltere'nin Atina Büyükelçisi, Londra'ya bakın nasıl bir rapor gönderdi:

"Yunan-Türk dostluğunun kırılgan olduğu çok açık, çok küçük bir şok bile yetebilir. Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önemsiz bir olay bile bir kargaşanın çıkmasına yeter."

6-7 Eylül Olaylarının, Selanik'te Atatürk'ün evine "sözde" bomba atılmasıyla başladığını biliyorsunuz değil mi?
Yani plan hazırdı.
Zamanı bekleniyordu...

İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ı Londra'da üçlü konferansa davet etti. Konferansın konusu, "Özgür dünyanın komünizm tehlikesini önleme çabaları açısından Kıbrıs sorununun çözümü"ydü.
Toplantı 29 Temmuz 1955'te gerçekleşecekti ancak nedense bir ay sonraya ertelendi.

Bu sırada Türkiye'deki bazı gazetelerde, Rumların Türklere karşı katliam hazırlığında olduğuna dair haberler çıkmaya başladı. Benzer haberler Yunanistan'da da çıktı. Tesadüf müydü?
Bu arada İngilizler, Türkler ile Yunanlıların bir uzlaşmaya varab ileceğinden endişelendi. Çünkü Yunan Dışişleri Bakanı Stefanopulos, Londra'daki Türk Büyükelçisi Suat Hayri Ürgüplü'ye, o güne kadar hep karşı oldukları Kıbrıs'taki Türk azınlığın hakları konusunda uzlaşmaya hazır olduklarını söyledi. Bu Türkiye'nin de isteğiydi. İngiltere kendisinin dahil edilmediği çözümden rahatsız oldu. İngiltere Dışişleri Bakanı MacMillan hemen Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yla buluştu ve "Türkler görüşlerini konferansın başında ne kadar sert koyarsa, kendileri için de, bizim için de o kadar iyi olur" mesajını verdi.
Ve Zorlu, Türkiye'nin görüşünü alışık olunmayan bir sertlikle ortaya koydu. Yunan delegasyonu şoke oldu. Zorlu aynı kararlılığı Türkiye'nin de göstermesini istediği şifreli telgrafı Ankara'ya çekti.

Sonrası malum...
Bugün 6-7 Eylül Olayları'na sadece "tek pencereden" bakmayı sürdürüyoruz.

Oysa 10 Eylül 1955 günü Atina radyosu şöyle yorum yaptı:

Yunan-Türk dostluğunu zedeleyen İstanbul ve İzmir'deki olaylar, düşündüğümüz gibi, İngiliz diplomasi planlarının ani biçimde patlak vermesinin ürünü değildir; bizzat İngiliz diplomasisinin planladığı ve başarmaya çalıştığı bir provokasyondur.

Yunan basını Atina'daki bombalama eylemini İngiliz ajanlarının yaptığını yazdı hep.
Bunları yazıyorum diye 6-7 Eylül Olayları'nın ayıbını başkalarına yüklemek istemiyorum.
Güçlü, bağımsız bir ülke iseniz oyuna gelmeyeceksiniz.

Türkiye devleti, hükümeti ve halkıyla suçludur. İngilizlerin oyununa gelmiştir. Umarız ders alınır. Ancak...
Yine bu neoliberal tarihçiler Kıbrıs'ta kurulan Türk Mukavamet Teşkilatı'nı (TMT) Ergenekon'la irtibatlandırıyor.
Kimi de 6-7 Eylül 1955 Olayları'nı TMT organize ettiğini yazıyor. O tarihte daha TMT'nin kurulmadığını bile bilmiyorlar.
Bilmiyor, ama ahkam kesiyorlar işte...

Bunlar, İngilizlerin "böl ve yönet" politikasına hiçbir eleştiri getirmezler, varsa yoksa suçlu Türkler!
Bazen düşünmeden edemiyorsunuz; bizim yazarlar da İngilizlerin M16 istihbarat örgütünde çalışıyor olabilir mi ?
Bilindiği gibi İngiliz istihbarat servisi yazın dünyasına birçok yazar sokmuştur. İngiliz Gizli Servis Ajanı James Bond'u hangimiz bilmez?
James Bond karakterini edebiyat ve sinema dünyasına kazandıran yazarın lan Fleming olduğunu daha önce belirtmiştik...
Fleming, ikinci Dünya Savaşında Britanya Deniz Kuvvetleri Haberalma Ajansında görev yaptı. Bu görevi sır asında İngiliz istihbarat örgütünde (M 16) çalışmaya başladı.
Ve bu görevi sırasında yaşadıklarından, gördüklerinden ve anlatılanlardan yola çıkıp, kendi düşsel dünyasını da katarak "James Bond" karakterini yarattı.
Yazar lan Fleming'in her ne kadar istihbaratçı olduğu bilinse de, karanlıkta kalmış bazı faaliyetleri hala aydınlatılabilmiş değil.
Bunlardan birinin bizimle çok ilgili olduğunu önceki sayfalarda anlatmıştık.

lan Fleming olaylardan iki yıl sonra, hikayesi Türkiye'de geçen Rusya'dan Sevgilerle adlı romanını yazdı; 6/7 Eylül gecesi yaşananları ayrıntılarıyla anlattı.
lan Fleming gibi casusluk romanları yazan İngiliz Eric Ambler da M16'da çalıştı, iki romanında; Dimitrios'un Maskesi ve Korkuya Yolculukta mekan olarak Türkiye'yi kullandı.
Gün Işığı adlı eserinden uyarlanan Topkapı filmi bir dönemin en önemli sinema klasikleri arasında gösteriliyordu.

lan Fleming, Eric Ambler gibi İngiliz istihbarat birimi M16'da görev yapan bir başka yazar ise William Somerset Maugham idi.
Birinci Dünya Savaşında İngiliz istihbarat birimine girdi. 1917 yılında M16 tarafından Bolşevik devrimini engellemek için Moskova'ya gönderildi.
1928'de Fransız Rivierası'ndan bir ev alıp sadece yazıyla ilgileneceğini söyledi.
İkinci Dünya Savaşı günlerini, Hollywood'da, hikayelerini sinemaya aktarmakla geçirdi. Cakes and Ale, ünlü ressam Gauguin'in yaşamını anlattığı Ay ve Altı Para, Şey-tanın Kurbanları, Renkli Peçe eserleri arasındadır.

Ve bir M16 ajanı yazar daha:

John Le Carre. Asıl adı, David John Moore Cornwell idi.
Bern'de üniversite öğrenimi sırasında İngiliz istihbarat örgütüne katıldı.

İlk romanı Cali For The Deadl 1961'de yazdı. Romanı nı M 16'ya okutarak onayını aldı. İtiraz gelmedi ancak takma isimle yazması istendi. O da "John Le Carre" adını buldu.
En bilindik eseri Soğuktan Gelen Casus'ta. Kitapları film yapıldı. İngiliz casusu olduğunu ilk günden beri reddeden yazar, bu gizli mesleğini ilk kez BBC'nin 2000 yapımı "The Secret Center" adlı belgeselinde açıkladı.

M16 istihbarat örgütünün bir diğer elemanı ise yazar Graham Greene idi.
O da yazdığı; Üçüncü Adam, The Power and The Glory, Sessiz Amerikalı gibi casusluk romanlarıyla tanındı.
Le Carre gibi ağzı pek kapak bir istihbaratçı değildi; bu nedenle arkadaşları arasındaki adı "şebek"ti! Greene'in de eserleri beyazperdeye aktarıldı.

M16'da görev yapmış ünlü yazarların listesi böyle uzayıp gidiyor.
Dikkat ediniz; sadece ülkemizde değil dünyada M 16 başarılı bulunur, hep övülür. Bunun en önemli sebebi, işte bu M 16 mensubu yazarların sinemalara da aktarılmış romanlarıdır... Doğal olarak hep kendilerini övdüler
Bunun istihbarat alanındaki adı psikolojik harptir.

Dönelim bizim yazarların kaleme aldıklarına.. Devletin her örtülü operasyonu kirli midir?
Tartışmayı "devlet kirlidir" gibi anarşist bir noktaya getirmeyelim. Kuşkusuz romantiklere sözümüz yok! Ya da nihilistlere!
Gerçekten merak ediyorum liberaller ne düşünüyorlar; devletin her operasyonu kirli midir?
Yoksa sadece Türkiye'nin yaptıkları mı kirlidir?
Gelin Ergenekon'la irtibatlandırılan TMT'nin hikayesine bir bakalım...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Liberal faşizm

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 22:40

Gizli teşkilatın silahları
Tarih, 13 ağustos 1958.


Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığına (Özel Harp Da i-resi), MİT'ten "gizli'/şifreli yazı geldi.
Kıbrıs'tan Anamur Limanı'na motorlu bir kayıkla, pasaportsuz gelen, Vehbi Mahmut, Asaf Elmas, Cevdet Remzi adlı üç Kıbrıslı Türk yakalanmış ve Anamur Jandarma Komutanlığı ve MİT Adana Bölge Başkanlığı'nda sorgulanmıştı.
MİT, özel harpçilerin görev yaptığı Seferberlik Tetkik Kurulu'na diye "Siz de sorgulamak ister misiniz?" diye soruyordu.
Teşkilatta görevli Binbaşı İsmail Tansu ve Kıbrıslı Doktor Burhan

Nalbantoğlu apar topar uçakla Adana'ya hareket ettiler.
Telaşlıydılar. Kimdi bu gençler? Kim göndermişti onları? Maksatları neydi? Ve en önemlisi Kıbrıs'taki teşkilattan haberleri var mıydı?
Binbaşı Tansu ve Dr. Nalbantoğlu, MİT Adana Bölge Başkanı Fuat Doğu'nun makamına koşarak çıkıp bilgi aldılar. Hemen üç genci görmek istediler.
Vehbi, Asaf, Cevdet'i sorguladılar. Gençler, Dr. Nalbantoğlu'nu Kıbrıs'tan tanıyorlardı. Özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu'yu ise Adana emniyetinden komiser sanıyorlardı.

Gençler benzer sözler söylediler:

"EOKA'nın tecavüzlerine karşı koya bilmek için Türkiye'ye gidip silah bulalım dedik. Yanımızda para da getirdik, olmazsa parayla silah alıp eşlerimizi, çocuklarımızı koruyacağız."
Binbaşı Tansu duygulandı. Ama yanıtını aradığı başka bir soru daha vardı kafasında. Kıbrıs'taki teşkilatı biliyorlar mıydı? Hayır, teşkilattan habersizdiler.
Kıbrıs'ta özel harpçiler tarafından henüz iki hafta önce kurulan, "Türk Mukavemet Teşkilatı"nı bilmiyorlardı.
Özel harpçiler rahatladı...
Özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu, Adana'da sorguladığı üç gencin ifadesini Kıbrıs'taki TM T Başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan'a bildirdi.

Ve ekledi:

"Onlarla silah göndereceğim."

Binbaşı Tansu gözaltındaki üç Kıbrıslı gencin yanlarına gitti. Bu kez üzerinde askeri üniforma vardı. Gençler karşılarında bir Türk subayını görünce korktular. "Yanlış iş yaptık, bizi affedin, geldiğimiz gibi sessizce köyümüze dönelim" dediler.
Binbaşı Tansu gençlere moral verdi ve "Size gizli bir görev vereceğim" dedi. "Bu Kıbrıs için yapılacak milli bir görevdir. Bu görev hayatınızı kaybetmenize neden olabilir. Bu görevi kabul edip hiç kimseye söylemeyeceğinize yemin eder misiniz?"
Gençler, Kıbrıs için ölümü göze alacaklarını söyleyip, Türk bayrağı ve Kuranıkerim üzerine yemin ettiler...

Kıbrıs'taki Türk Mukavemet Teşkilatı'na ilk silah sevkıyatını bu üç Türk gerçekleştirecekti. Onlara "Arı Ekibi" adı verildi...
İlk sevkıyatı 16 ağustos 1958'de gerçekleştirdiler.

Kayıklarına on makineli ile yirmi adet tabanca ve iki sandık mermi koyup dalgalarla boğuşarak denize açıldılar. Başarılı da oldular.
Kıbrıslı gençlerin sevkıyatları hep sürdü. Ancak, Asaf Elmas ve Hikmet Rıdvan 9 Kasım 1958 tarihinde fırtınaya yakalanıp denizde kaybolarak şehit oldu.
Arı Ekibi, Lütfi Celül, Nevzat Nasır, Feridun Hamza, Bahattin Sarı, Hüseyin Hikmet, Vehbi Mahmutoğlu, Ahmet Celal gibi Kıbrıslı gençlerin katılımıyla, bu tehlikeli sevkiyatlara devam etti.
Yeni ekipten Lütfi Celül silahları otomobille iç bölgelere götürürken, EOKA'cılar tarafından yakalandı. Hala kayıptır.
Arı Ekibi hiç yılmadı. Fakat yaklaşan kış nedeniyle kayıklarla sevkıyat zorlaştı. Vehbi Mahmutoğlu, yakalandığı fırtınadan küçük motorlu kayığındaki silahları denize atarak kurtulabilmişti. Artık daha büyük tekneye ihtiyaç vardı...

Özel harpçiler, İstanbul Liman Reisliği, İstanbul Balık Avcıla rı Derneği'yle irtibata geçti. Donanmadan ayrılıp balıkçılık yapan eski deniz binbaşısı Nejat Koşal'ın yirmi beş tonluk teknesi sıkı bir pazarlıkla 120 bin liraya satın alındı.

Sıra, tekneye güvenilir sivil personel bulmaya gelmişti.
Seferberlik Tetkik Kurulu (Özel Harp Dairesi) İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı Yüzbaşı Ferhan Çora, kaptan Reşat Yavuz ve makinist Oğuz Kotoğlu adındaki iki gemici buldu.
Tıpkı Kıbrıslı gençlere yapıldığı gibi bu gemicilere de yemin ettirilip görev teklif edildi. Teknenin telsiz görevlisi ise, TSK'dan ayrılmış gibi gösterilen Astsubay Ali Levent oldu.

"Elmas" adı verilen tekne ilk sefer ine on ton silah ve cephaneyle, 4 Mart 1959'da çıktı. Geceyarısı, Kıbrıs açıklarında kayıklarıyla bekleyen Arı Ekibiyle buluşacaktı. Buluşma gerçekleşemedi; Elmas dönmek zorunda kaldı, ikinci sefer de başarısız oldu. Kıbrıs'taki TMT'den bir kılavuz istendi, İngiliz polis birliğinde görevli Kemal Abdullah, Elmas'a kılavuz oldu. Ayrıca özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu da "gemi adamı" belgesi alıp sivil kıyafetlerini giyip personel arasına katıldı. Ne olursa olsun bu sevkıyat gerçekleşecekti. EOKA'cı Rumların cinayetleri her geçen gün artıyordu.
Sevkiyat bu kez fırtına nedeniyle gerçekleşemedi. Elmas dördüncü seferini 24 Mart 1959'da yaptı ve bu kez başardı. Ardından diğer seferler geldi...
Yaz ayının gelmesiyle Arı Ekibi de taşıma faaliyetlerine başladı.
TMT'ye toplam olarak; 872 tabanca, 747 makineli tabanca, 96 hafif makineli tabanca, 2 997 piyade tüfeği, 6 800 bomba, 43 500 tabanca mermisi, 134 400 makineli tabanca mermisi, 164 000 piyade tüfeği ve hafif makineli tüfek mermisi, 54 plastik tahrip kalıbı ve bir adet telsiz ulaştırıldı.

Tarih, 17 Ekim 1959.

Saat geceyarısına geliyordu.
6 000 bomba, 500 tüfek ve çok sayıda mermi yüklenen Elmas yeni seferine çıktı. İstikamet, Girne'nin doğusundaki Examil denilen mevkiydi.

Kaptan Reşat Yavuz, 01.30 sularında tekneye, İngiliz savaş gemisinin yaklaşmakta olduğunu gördü. Telsizci Ali Levent durumu karargaha bildirdi. Karargah "dönün" emri verdi. Elmas rotasını değiştirdi, İngiliz gemisi takibi bırakmadı. Giderek yaklaşıyordu. Ali Levent'in son sözü, " vatan sağolsun" oldu; karargahla telsiz irtibatı kesildi.
Elmas'ın üç kişilik mürettebatı, "silahlar ele geçirilmesin" diye tekneyi delerek batırmak istediler. Gemi su almaya başladı.
Kaptan Reşat Yavuz, Ali Levent ve Oğuz Kotoğlu'nu lastik bota bindirip gönderdi. O bir kaptandı ve Elmas'la birlikte batmaya kararlıydı.
Su, ambardaki sandıkların üst seviyesine kadar geldi. Batması an meselesiyken İngilizler tekneye atlayıp kaptan Yavuz'u yakaladı. Ambardan ancak iki sandık silah alabildiler. Elmas battı.
İngilizler botla uzaklaşmaya çalışan Levent ve Kotoğlu'nu da yakaladı.

Türkiye'nin Kıbrıs'a silah sevkıyatı yapması dünya basınına haber oldu. Rum lider Makarios herkesi ayağa kaldırdı.
Türkiye iddiaları reddetti. İngilizler ve Rumlar, 350 kulaç derinlikteki Elmas'ı denizden çıkarmaya çalıştılar, başaramadılar.
Üç Türk mürettebat yargılanmak üzere mahkemeye çıkarıldı. Avukatları TMT'nin "Toros" kod adını kullanan genç bir Türk mücahidiydi, Rauf Denktaş!
Üç Türk dokuz ay ceza aldılar; cezalarını Türkiye'de çekeceklerdi.
Elmas olayı ve ardından gelen 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, Kıbrıs'a silah sevkıyatını sonlandırdı.
Diyeceksiniz ki, "Eee bu silah sevkıyatının Ergenekon Davası'yla ne ilgisi var?" Sorunun yanıtını vermeden önce Kıbrıs'ta Türk Mukavemet Teşkilatı'nın nasıl kurulduğunu ve örgütlendiğini bilmeniz gerekiyor...

50 yıl önce... , 1 ağustos 1958.

Kıbrıs'ta illegal/gizli Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu. Türkiye'nin desteklediği bu gizli örgüt neden kuruldu?
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İ ngilizler Kıbrıs'tan çekilme kararı aldı. Adanın geleceğinin ve statüsünün nasıl olacağı konusunda, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan diplomatik müzakereler hep sonuçsuz kaldı.

Türk'süz Kıbrıs düşleyen ve Yunanistan 'la birleşmek isteyen faşist EOKA, 1 Nisan 1955 tarihinde Yunanlı Albay Grivas tarafından kuruldu. Kuruluşunun üzerinden daha bir Yıl geçmeden ilk suikastını Bafa'da 11 Ocak 1956'da, Türk polisi Abdullah Ali Rıza'yı öldürerek gerçekleştirdi. Türk Büyükelçiliği'ne bomba attı. Ve sistematik şiddeti artırdı. 1957 yazında Türk köylerini basıp yetmiş dört Türk'ü katletti.
Bu son olaylar sonucunda Kıbrıs Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük ve Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Rauf Denktaş Ankara'ya geldi.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yla görüşüp acilen yardım istediler.

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs konusunda "şahin" idi. Türk Mukav emet Teşkilatı'nın kurulmasını, elemanlarının Türkiye'de eğitilmesini, adaya gizlice silah sevkıyatı yapılmasını ilk öneren o oldu.
Başbakan Menderes kararsızdı; NATO'yu karşısına almak istemiyordu.
Türkiye'de aralıksız, "Ya Taksim Ya Ölüm" mitingleri yapılıyordu. Halk sokaktaydı.

Ve Ankara sonunda kararını verdi:

Kıbrıs'ta, Rumların terör örgütü EOKA'ya karşı, Türk halkının can ve mal güvenliğini koruyacak gizli bir teşkilat kurulacaktı.
Bu iş için Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu görevlendirildi. Özel harpçi subaylar gönüllülük esasına göre seçildi.
TMT doğrudan Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanı Tümgeneral Daniş Karabelen'e bağlıydı. Planı, Tümgeneral Karabelen'in yardımcısı Binbaşı İsmail Tansu yürütecekti.
Binbaşı Ahmet Görmez personel ve harekat; Yüzbaşı Bedri Esen eğitim; Yüzbaşı Cemal Birer ile Yüzbaşı Recep Atasü ikmal ve Yüzbaşı Halil Pamukoğlu muhabere işlerinden sorumluydu.
TMT'yi kuran subay kadrosunun çoğu Kore Savaşı'nda bulunmuştu.

Kıbrıs'ta gizli faaliyetlerde bulunacak yedek subaylar, öğretmen kimliği altında gidecekti.
Tüm subayların görevi, on sekiz yaşını geçmiş kadın ve erkekleri örgütlemekti. Bunlar Ankara ve Antalya'da askeri eğitimden geçirilecekti. Hedef bir yıl içinde 5 000 Kıbrıs Türkü'nü örgütlemek, eğitmekti. Nihai hedef 15 000'di.
Parasal destek, örtülü ödenekten ve çeşitli fonlardan temin edilecekti.

1 ağustos 1958 tarihinde Kıbrıs TMT Başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan karargahını Lefkoşe'de kurdu.
Yarbay Vuruşkan'ın yardımcısı Binbaşı Necmettin Erce ve Yüzbaşı Mehmet Özden'di. Kıbrıs bölge komutanı Binbaşı Şefik Karakurt'tu.
Kıbrıs TMT bölge komutanı Yüzbaşı Rahmi Ergün ve TMT bölge komutanları ise Yüzbaşı Ahmet Göçmez, Yüzbaşı Kamil Önceler, Yüzbaşı Bedri Erkan, Yüzbaşı Osman Nalbant, Yüzbaşı Ferhan Çora, Yüzbaşı Hüseyin Ömür adlı subaylardı.

Yarbay Rıza Vuruşkan'ın kod adı "Bozkurt" idi.
Lefkoşe İş Bankası'nda müfettiş kimliğiyle çalışıyordu. Adı, "Ali Çonan" idi. Gerçek kimliğini üç kişi biliyordu: banka müdürü Dündar Nişancıoğlu, Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş.

TMT'de görevli Kıbrıslı Türklerin kod adları "Kurt"tu. Eğitimcilere "Temizlik Kurdu", silah ikmalinde çalışanlara "Bereket Kurdu" ve istihbarat işlerinde çalışanlara "Fal Kurdu" adı verildi.
Tabancaya "serçe", mermiye "serçe gagası" diyorlardı.

Uzatmayayım, bu faaliyetler uzun ömürlü olamadı. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi başta TMT lideri Yarbay Rıza Vuruşkan olmak üzere, bu olayla ilgili subayların çoğunu emekli etti.
Fatin Rüştü Zorlu, İmralı Mahkemesi'nde "kendi adamlarını silahlandırıyor" diye yargılandı.
Doksan iki Türk'ün şehit, dört yüz yetmiş beşinin ise yaralandığı 1963'teki "Kanlı Noel" katliamına kadar TMT ile Türkiye ilişkisi kopuktu. Sonra tekrar canlandırılmaya çalışıldı.

Ve daha sonra olanları da biliyorsunuz: 1974 Kıbrıs savaşı vd...

Evet neoliberaller, TMT'yi Ergenekon'a bağlamak istiyor, devletin her türlü gizli operasyonunu kirli gösteriyorlar.
Etnik temizlik yapmak için kurulan faşist EOKA'ya karşı, devletin Kıbrıslı Türkleri örgütlemesi kirli bir operasyon mudur?
Diğer yanda TMT kuşkusuz "sütten çıkmış ak kaşık değildir." Grileri vardır.
Zamanla Gladio'nun emrine girip Kıbrıslı solcuların öldürülmesinde parmağı olmuştur.
Sonuçta bizim diyeceğimiz şudur, 6-7 Eylül Olayları'nı tek yönlü ele almak hatalı olur.

Ama neoliberal tarihçiler tarihsel gerçeği hep bizim aleyhimize bükme konusunda çok kararlılar. Ne gerici 31 Mart Ayaklanmasındaki ne de Kıbrıs 'taki İngiliz parmağım görüyorlar.
Türkiye'de yani bir tarih "yazılımı" dile getiriyorlar.
Kendilerini "özgürlük savaşçısı tarihçiler" ilan ettiler!
Bir tek "doğruyu" onlar biliyor.
Devletin her örtülü operasyonunu kirli buluyorlar.
O halde bir örnek daha verelim.
Bu da mı kirli savaş?
Birkaç yıl önce...
İstanbul Şişlide mütevazı bir ofisteydim. Komutanla birkaç yıldır tanışıyoruz. Her defasında sormuş, ancak yanıt alamamıştım, "zamanı değil" diyordu. Demek zamanı o gün, o saat gelmişti...

4 Nisan 1992 gecesi Sırplar, Saraybosna'nın tepelerini kuşattı. Bir ay önce referandumla bağımsızlık kararı alan Bosna-Hersek'teki Müslüman çoğunluğu yok etmek istiyorlardı.
Öncelikli hedeflerinde Saraybosna vardı. Burayı ele geçirirlerse biliyorlardı ki savaşı kazanacaklardı.

Kuşatma tam 1 425 gün sürdü. Bu süre boyunca şehre günde ortalama 329 havan topu düştü. Aşırı Sırp milliyetçisi Çetnikler, Saraybosna'nın (ve Tuzla, Mostar, Zenica, Bihaç, Travnik vd) acısını Müslüman köylerden, kasabalardan çıkardılar; binlerce insanı inançlarından dolayı öldürdüler.
Savaşta 312 000 insan öldü. 35 000'i çocuktu.
Kuşatma altındaki Saraybosna'da ölen çocuk sayısı 1 566'ydı.

İki çocuğunu şehit veren Halide Boyadzic, bu acılı analardan sadece biriydi...
Evleri, Saraybosna tepelerine yakın "Sivri Kayalar" bölgesindeydi. Sırp Çetnikler ağır silahlarıyla saldırıya geçtiklerinde, kayaları kendilerine siper yapıp karşı koyuyorlardı.
Yine bir gün...

Çatışmanın tam ortasında mühimmatları bitti. Yağmur gibi mermi yağıyordu üzerlerine. Çaresizdiler. Halide'nin biri on dört, diğeri on altı yaşındaki iki oğlu, evlerinin bodrum katında sakladıkları el bombalarını getirmek için kayaların ardından çıkıp koşarak eve gittiler. Tam eve girmişlerdi ki...
Halide Boyadzic'in feryadı o günkü çatışmayı sona erdirdi. Eve havan topu düşmüştü...
İki oğlunu şehit veren Halide, komşularından beyaz bir çuval istedi. Oğullarının parçalarını ağaçlardan, kayalardan toplayıp o beyaz çuvala koydu. Sonra...
Sonra komşularından beyaz bir çuval daha istedi. Komşuları şaşırdı. Acısına verdiler. Ancak...
Halide Boyadzic ikinci çuvala bombayla paramparça olan güvercinlerin cansız bedenlerini toplayıp koydu. "Bunlar da benim çocuklarım, onları da kendi ellerimle gömeceğim" dedi...

Saraybosna tepelerine keskin Sırp nişancılar yerleşmişti. Uzun namlulu silahlarıyla Bosnalıları tek tek öldürüyorlardı. Herkes sığınaklarda yaşıyordu. Ancak bir gün değil, bir hafta değil, bir ay değil kuşatma kırk dört ay sürdü.
Gün geldi, çocuklar havasız renksiz sığınıklarda yaşamaktan bıktılar. Her ne kadar onları eğlendirmek için sığınıklarda şarkılı oyunlar düzenlense de, çocuklar dışarıda koşmak, oynamak istiyordu.
Ve bir gün...

2 Ocak 1994.

Öğle üzeri...
Dışarıda kar yağdığını öğrenen altı çocuk, kızakla kaymak için sığınaktan gizlice çıktılar.
On üç yaşındaki Nermin, on iki yaşındaki Indira, on bir yaşındaki Daniel, sekiz yaşındaki Mirza ve Admir ile beş yaşındaki Jasmina kay maya başladılar. Gülüyorlardı.
Birden silah sesleri duyuldu. Sığınıktaki anneler, silah sesleriyle dışarıya fırladı. Kar, kan kırmızıya boyanmıştı. Altısı da ölmüştü. Altısı da yıkanamadan, "karanlığa okunan ezanlardan" sonra toprağa verildi.

Evet...
Şişli'deki mütevazı ofiste o gün gözyaşlarımızı birbirimizden sakladık...

Komutan, o sıcak günlerde Saraybosna'da bir gece sabaha karşı nasıl sandalyeye çöküp hüngür hüngür ağladığını anlattı:

"Yorucu bir çatışmadan çıkmıştık. Tan ağarmaya başlamıştı.
Bizimle çatışmalara giden kadınlar da vardı. Çoğu daha önce eline silah bile almamıştı. Ama şimdi hepsi askerdi. Hepsini onar kişilik takımlara bölmüştüm, hepsinin başına da içlerinden birini 'komutan' atadım.

Savaşa rağmen hayat devam ediyordu. Kahvaltı yapmaları için, Türkiye'den gelen büyük bir kaşarpeynirini onlara verdim. Sevindiler.
Bir köşeye çekilip çayımı içerek dinlenmeye başladım; istemeden gözlerim komutan kadına çevrildi. Kadın peyniri on parçaya değil, on bir parçaya ayırdı. Hem merak ettim hem de biraz sinirlendim; on kişiydiler, ama o on bir parçaya ayırmıştı peyniri. Böldüğü peynirleri tek tek dağıttı; kendisine iki parça alınca, yerimden fırladım ve bağırmaya başladım. Hırsızlıktı bu. Savaşta bunun cezası ölümdü.
Bağırmama, sözlerime kadınlar çok şaşırdı. Korktular.

Yardımcım Bosnalı asker olayı açıkladı:

Kadın on birinci parçayı mahallesindeki yatalak yaşlı bir kadın için almıştı. Ancak yatışmamıştım, çünkü Bosnalı kadının peynir götürdüğü ihtiyar kadın Sırp'tı!

Üstelik, bu Sırp ihtiyar kadının oğlu, kendisini besleyen Bosnalı kadının gelinini ve torununu öldürüp Çetniklerin yanına dağa kaçmıştı.
Savaşın gerginliğiyle ağzıma ne geldiyse söyledim; silahımı alıp dışarı çıkacakken kadınlar yolumu kestiler. Peynirleri getirip önüme koydular.
Kadın, 'Komutan, sen nasıl Müslüman'sın! O ihtiyar komşumun ne suçu ne günahı var? O bir şey yapmadı ki, oğlu yaptı!' dedi.
Birden donakaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Sandalyeye çöktüm, hüngür hüngür ağladım... "

Bu acımasız savaşta topyekun birilerine "iyi", birilerine "kötü" derseniz, polis Vesna Doyuz'a haksızlık yaparsanız.
Vesna Sırp'tı. Ama savaşta Bosnalı Müslümanların safında yer aldı. 30 kişilik birliğiyle dağlarda Sırp Çentiklere karşı savaştı. Ve bir gün yardımcısı Adnan'la birlikte şehit düştü. Mezarı Bayramiç'teki şehit mezarlığındadır.

Bitmedi:

Vesna öldüğünde oğlu Teo on yaşındaydı. Aradan yıllar geçti; Teo Türkiye'de askeri okulda okudu.
Bugün üsteğmen rütbesinde Bosna-Hersek ordusunda görev yapıyor. Arkadaşlarına babasının nasıl bir kahraman olduğunu anlatıyor...

Bosna-Hersek'te Müslümanların etnik bir soykırıma tabi tutulduğunu Türk devleti biliyordu.
Biliyordu ama uluslararası sözleşmeler gereği diplomasi dışında pek "bir şey" de yapamıyordu.
İşte bizim komutan etnik savaşın başladığı o ilk günlerde aklına "tüccar" olmayı koydu. En iyi "pazar" da Saraybosna'ydı.
"Üniformasını çıkardı" ve Saraybosna'nın yolunu tuttu. Bosnalılara "ticaretin inceliklerini" öğretti.
Görevi bitince, pardon "ticareti" bırakınca, tekrar üniformasına kavuştu. O, isimsiz-mezarsız-idealist kahramanlardan sadece biriydi...

Dinciler... Yandaşlar... Taraftarlar... Cemaatçiler... Neoliberal tarihçiler... Liberal faşistler
Söyler misiniz, Bosna'daki örtülü operasyon kirli midir?
Nasıl yabancılaşanız?
İnsanınıza, toprağınıza ve tarihinize...
Ben birini tanıyorum...

Başı dönen bir neoliberalin hikayesi
Doç. Dr. Halil Berktay, genel olarak Taraf gazetesinde kaleme aldığı yazılarını, Weimar Türkiyesi adlı kitapta topladı.

Kitabı okuduğunuzda ilk dikkatinizi bir isim çekiyor:

Doğu Perinçek! Nasıl Hasan Cemal'in bir İlhan Selçuk saplantısı varsa, kitabı okurken Halil Berktay'da da bir Doğu Perinçek kompleksi olduğu duygusuna kapılıyorsunuz.
Halil Berktay, eski yol arkadaşı hakkında yazmadığını bırakmıyor, (s. 15, 45, 48, 49, 50, 51, 83, 101, 102, 103, 104, 107, 109, 110, 118, 121, 122, 127,172)
Diyebilirsiniz ki "eleştiremez mi?" Tabii ki eleştirebilir de...
Doğu Perinçek'e ağır ithamlarda bulunurken, sanki o dönemde yanında kendisi yokmuş gibi yazıyor.
Örneğin, "bu zat" dediği Doğu Perinçek'in "dergisinde" 1980'lerin ikinci yarısından sonra PKK'ya övgüler dizildiğine dikkat çekerken (s. 15) sanki kendisinin 2000'e Doğru'nun yayın kurulu üyesi ve Ankara temsilcisi olduğunu unutmuşa benziyor.
Sadece bu değil...
Örnek olaylar çok...

1968-1971 yılları arasında Proleter Devrimci Aydınlık dönüşümünün sorumlusu olarak salt Perinçek'i görüyor, (s. 48-51) Okurken "Acaba Halil Berktay hafıza kaybına mı uğradı?" diye düşünmeden kendinizi alamıyorsunuz. "Akademi solculuğunu" Aydınlık hareketine sokup ABD'den (Yale Üniversitesi'nden) getirdiği "Sovyet sosyal emperyalizmi" teorisiyle hareketi bölen Halil Berktay (ve düşünsel yoldaşı Şahin Alpay) değil miydi?

ABD'den Maocu Labour Party'nin ateşli ve dogmatik taraftarı olarak Türkiye'de dönen, H. Berktay değil miydi? 1969 Çin Komünist Partisi 9. kongresinde Lin Biao tarafından sunulan raporu İngilizceden Türkçeye çevirip Sovyetler Birliği'ne en ağır sözlerle saldıran H. Berktay değil miydi? (Türkiye sosyalistlerini bölen ABD destekli Maoculuk, araştırma konusu olmalıdır.) Peking Review'u elinden düşürmeyen H. Berktay, bugün dünü unutmuş gibi yazıyor; sanki orada değilmiş gibi kalem kıvraklığı yapması da ayrı bir hüneri galiba.
Bugün H. Berktay farklı bir siyasal kimlikle boy gösteriyor. Olabilir. Kimse buna hiçbir şey diyemez. Ama çıkıp da özeleştiri yapmadan yaşananların tüm sorumluluğunu başkasının üzerine atarak kurtulmak da hiçbir vicdana sığmaz.
Bitmedi...

H. Berktay kitabında, Perinçek'in TİİKP'sine de ağır sözler ediyor. TİİKP savunmasından, Mamak yargılamalarından alıntılar yapıyor. Bunları okuyan, H. Berktay'ın aynı örgütün önemli teorisyenlerinden biri olduğunu düşünemez bile. Niye böyle yapıyor acaba?

Bu arada...
Keşke o çocuksu idealleri yazarken bu kadar düşmanca bir tavır takınmasa. Neden küfreder gibi yazıyor anlamak zor. Bu sert üslubun, hoyratlığın sebebi nedir? Kime kızgın?
Mesela...

12 Mart 1971 askeri darbesi öncesi, H. Berktay Aydınlıkçılara bir el-kitabı yazıp dağıttı:

Bir devrimci işkencede nasıl tavır almalıdır? (Poliste ve İşkencede İhtilalci Tutum). "Gerekirse işkencede şerefiyle ölmesini bilmelidir" diye yazdı.
Sonra darbe oldu; H. Berktay gözaltına alındı ve örgüt hakkında polise en çok bilgiyi o verdi.
Poliste çözüldüğü için Perinçek ve arkadaşları H. Berktay'ı örgütten kovdular. İnsan düşünmeden edemiyor; acaba H. Berktay bugün o günlerin intikamını mı alıyor?

H. Berktay bugün darbe düşmanı olarak görülüyor. Ne güzel. Peki ya dün?
Proleter Devrimci Aydınlık'ın 12 M art darbesini doğru dürüst analiz edemeyip insanları yanıltan ve hata yapmasına yol açan yazılarını kim kaleme aldı?
12 Eylül darbesine nasıl baktığını da yazacağız. Ama önce 1970'lerde neler ya p-tığına bakalım...
H. Berktay örgütten atıldıktan sonra ne olduysa oldu, yine Doğu Perinçek'in sağ kolu ve örgütün teorisyeni oldu.
Bugün eleştirdiği siyasal kararların hepsinin altında imzası vardı.
1975 yılından itibaren çıkan Aydınlık dergi ve gazeteleri arşivlerde hala duruyor.
"Bilim Kurulu"nda neler yaptığını kendisi unutmuş olabilir, ama tarih unutmuyor işte.
Aynı bugün gibi o gün de çok sertti. Aşağılayıcı bir dili vardı.
Militandı; partideki liberal sağcılaşmaya karşı "ideolojik sağlamlaştırma"nın önde gelen isimlerinden biriydi.
1970'li yılların sonunda Sovyet sosyal emperyalizmi teorisini o kadar abarttı ki, Sovyetler Birliği'nin Türkiye'yi yıkma planlarına karşı, ABD'yi ittifak yapılacak ülke ol arak gördü.
Tarih, 1 Mart 1979.

Aydınlık'ta H. Berktay bakın ne yazdı:

"İşte aynen Hitlerinki gibi bir faşist devlet olan bugünkü Sovyetler Birliği de, siyasi taarruzunu durdurabilecek bu barış kuşatması karşısında bu yüzden telaşa kapılmıştır."
"Barış kuşatması" ABD ile ittifakın adıydı! Bu nedenledir ki...
Parti içinde "askeri cunta halkın düşmanıdır ve doğrudan hedef alınmalıdır" karar tasarısını reddedip 12 Eylülcülerle uzlaşma arayan teslimiyetçilerin başında H. Berktay geliyordu.
İşte iki darbe ve işte H. Berktay'ın siyasi duruşları... Devam edelim...
ABD'nin planladığı 12 Eylül 1980 askeri darbesinden H. Berktay ucuz kurtuldu.
Örgütün Ufuklar, Saçak dergilerinde yazılar kaleme aldı, Kaynak Yayınları'nın kurucuları arasında yer aldı.
Bu yayın organlarında, 12 Eylül'den sonra ortaya çıkan "sivil toplum"culuğa karşı zehir zemberek yazılar yazdı.
Teorik eleştiriler getirdiği Murat Belge'yi yerden yere vurdu. (İlginçtir; H. Berktay, M. Belge için dün nasıl yergide ağır yazıyorsa, bugün de övgüde o derece abartılı bir dil kullanıyor.)
H. Berktay'ın dönüşleri yazmakla bitmez.

1980'den sonra Aydınlık hareketi içinde yükselmeye başlayan anti-Stalinist söylemlere karşı çıkan isimlerden biri de yine Berktay'dı...
Ancak aynı H. Berktay bir iki yıl sonra yine çark etti. Eskiden Hitler rejimine benzettiği Sovyetler Birliği'nin şimdi sosyalist ilan edilmesi gerektiği ni söylemeye başladı.
(H. Berktay'ın yeni siyasal çizgisinin mimarı, Pravda'nın Türkiye temsilcisi Andrey Stepanov'du. Bu görüşmeler üzerine H. Berktay birden Sovyetler Birliği'nin sosyalist olduğuna ikna oluvermişti!)
Şaşırdınız mı?

Şaşırmayınız...
Aslında H. Berktay budur.
H. Berktay sınıfın çalışkan çocuğu gibidir. Okur ve bilgi sahibi olur. Ama olguyu -bilgiyi analiz edemez; teorik olarak ezbercidir. Okuduğunu sadece aktarır. Yani tercüme odasında yetişmiş "Tanzimat aydını"na benzer.

Evet, sohbet ederseniz veya dersine girerseniz bilgisiyle sizi kendine hayran bırakır, ama o bilgiyi teorik inşada kullanamaz.
Berktay, esas olarak yabancı hayranıdır. Dün de, bugün de... Fikirlerini söylerken verdiği en ufak örneği bile bir yabancı referansa dayandırmayı olmazsa olmaz hale getirmiştir.
Aslında ne okursa, kendinden bilgili kimle görüşürse onun gölgesi olur.
Bu kadar zikzağın, yalpalamanın başka bir açıklaması olabilir mi? Diğer yanda...
H. Berktay'ın bugünlerde herkese yaptığı gibi, biz de ona "ajan" mı diyeceğiz? "Objektif ajan!" Neyse...
1980'li yılların sonunda Gorbaçov'un ateşli bir taraftan haline gelen H. Berktay, Sovyetler Birliği yıkılınca yine çark etti.

Yeni siyasal kavramları "özgürlük" ve "demokrasi"ydi.
Önce kendisine Sosyalist Parti genel başkanlığını öneren Aydınlık hareketinden koptu. Aslında kariyeristti, ama rüzgarın döndüğünü hissedip korktu. (Kendisi kitabında, 1980'lerin sonunda birleşik demokratik bir sol partinin kurulamamasını kaçan bir şans olarak görüyor. Adama demezler mi, genel başkan/lider olup becerebilseydin o zaman! Hayır, H. Berktay ve benzeri böyledir; hep şikayet ederler.)

Aydınlık hareketinden kopunca Sosyalist Birlik dergisini çıkardı.
Yeni bir parti kuruluşu için çalıştı; Türkiye Birleşik Komünist Partisi'ne yakınlaştı.
Bunların hepsini "yaparmış" gibi yaptı. Çünkü...
H. Berktay aslında artık kendi yolunu kendi çizmek istiyordu.

Çoktandır dostlarına dert yanıyordu:

Siyasetle ilgilenmek istemiyor, üniversitede hocalık yapmak istiyordu. Önce yeni yaşam tarzını istedi, sonra ona uygun bir teorik inşaya girişti. "Kişisel kurtuluşu" için kendini "tarih çalışmalarına" adadı. ABD'ye (Harvard), İngiltere'ye (Birmingham) gitti.
Tarihe bakışını, tarih anlayışını tamamen değiştirdi. Eski kitaplarını, çevirilerini yaktı.

Sonra gelip Sabancı Üniversitesi'nde "hocalık" yaptı. "Komünizmi Hatırlamak" başlıklı ders verdi.
Bu savrulma sırasında siyasi tartışmalara girmedi; yıllarca sustu.
Sonra birdenbire Ergenekon soruşturmasıyla birlikte suskunluğunu bozdu. Tarafta, sert yazılar kaleme almaya başladı.

Neler yazmadı ki... (Kitaptan):

- Ulusalcıların dili basmakalıptı ve Nazilere benziyordu,
- Ulusal-devrimcilik, İtalyan ve Alman faşizmiyle aynıydı,
- Ulusalcılar faşistti,
- Marx ve Engels demokrasi üzerine pek kafa yormadıkları için çok teorik hatalar yapmışlardı,
- Amerika Türkiye'de pek bilinmiyordu aslında; övülecek bir ülkeydi,
- Bugün Türkiye'de en donmuş, en muhafazakar düşünce Kemalizm'di,
- Ermeni tehciri değil Ermeni soykırımı yapılmıştı,
- Türkiye'de politik İslam hırçın bir umutsuzluk ve çıkışsızlıktan doğmamıştı; sosyal temeli yoksullaşma, işsizleşme ve lümpenleşme değildi; aksine Avrupa'yla bağları içinde büyüyen bir sermaye birikimine dayanıyordu; İslamcılar ne şeriat ne de dış dünyadan kopuş istiyordu,
- CHP çökmüş bir partiydi, ideolojik olarak iflas etmişti; aldığı yüzde 20 oy da bunu gösteriyordu,
- Antiemperyalizm bir aldatmacaydı.
- Nazım Hikmet'i, kişi ve önder olarak Mustafa Kemal'i yücelttiği, Kurtuluş Savaşı'nı idealize ettiği ve son şiirleri dağınık olduğu için eleştiriyordu,
- Yeni safını şöyle belirliyordu: Ulusalcılığa karşı çıkan AKP'nin yanı, Bu arada...

Görüşlerine karşı çıkanlara, "kerameti kendinden menkul jeo-strateji uzmanları" diyordu.
Ne güzel değil mi? Bunu yazarken geçmişte neler yazdığını insan hiç mi aklına getirmez?

Son bir alıntı daha yapalım:

"Türkiye'de şu son beş yılın ulusalcılık çılgınlığı aşıldığında, kimler hiçbir rezillik yapmamış gibi davranacak, kimler bir nebze olsun utanacak?" Şimdi siz böyle yazan birine ne yanıt verirsiniz?.. Halil Berktay hiç mi aynaya bakmıyor acaba? Döneklik, kişilik zafiyetine mi yol açıyor?
Bu kadar yalpalamış birinin hala kendinden, yazdıklarından, söylediklerinden emin olmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor? Sanırım bu psikiyatrinin alana giriyor... Tarihimizde, Halil Berktay gibi başka isimler de oldu...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Liberal faşizm

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 22:40

Üniversitenin tokadı

Tarih, 29 Mart 1922.
Yer, İstanbul.

Darülfünun (üniversite) konferans salonunda, "Fuzuli ve Mülahazat-ı (düşüncesinin) Felsefiyesi" konulu panel yapılıyordu.
Kürsüde konuşan Rıza Tevfik, "Fuzuli Türk değildir, İranlıdır" deyince ön sırada oturan yazar Süleyman Nazif ayağa fırladı. "Hatip Bey yanılıyorsunuz, Fuzuli Türk'tür, Azeri Türkü'dür."
Müdahaleye Rıza Tevfik sinirlendi. "Siz yanılıyorsunuz, Türk değildir. Ayrıca hem Türk olsa ne çıkar? Fuzuli'yi aranıza almakla ne kazanacaksınız? İmamı-azam da Türk değildir. Bugün İstanbul'da rahat oturabiliyorsanız bunu büyük devletlerin İslam alemine karşı olan saygısına borçlusunuz."

Sözler salonu karıştırdı. Öğrenciler ile sarıklı dinleyiciler birbirine girdi. Rıza Tevfik kaçtı.
Rıza Tevfık'in sözleri aslında yeni değildi; üniversitedeki derslerinde sürekli tekrarlıyordu.
Ayrıca Peyom-ı Sabah gazetesinde de yazıyordu.
O gün öğrencilerin tepkisi bu birikimler sonucuydu...

Ertesi gün...

Öğrenciler coğrafya darülmesaisinde toplantı yaptı. Tartışmalardan sonra üniversite yönetimine sunulmak üzere bildiri hazırlandı.
Peyam-ı Sabah'ta yazan ve aynı zamanda üniversitede hocalık yapan gazeteci Ali Kemal, Yazar Cenab Şahabeddin, Feylesof Rıza Tevfik ile öğretim üyeleri Hüseyin Daniş ile Barsamyan Efendinin istifası is tendi. Aksi takdirde dersler boykot edilecekti.
Bildiri Edebiyat Fakültesi Dekanı İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) Bey'e verildi. Ayrıca, okul çevresindeki ağaçlara, duvarlara ve tramvay direklerine de yapıştırıldı...

Rıza Tevfik Peyam-ı Sabah'ta., "Beni istemeyene ben de hiç ders vermem!" diye yanıt yazdı ve istifa ettiğini açıkladı.
Onu, derslerinde Türkler için hep "çapulcular" diyen Hüseyin Daniş takip etti.
Bu arada acil toplanan fakülte kurulu bu iki istifayı kabul etti. Barsamyan hakkında soruşturma açılmasına karar verdi. Ali Kemal ve Cenab Şahabeddin'in görevlerine devam etmesi kararlaştırdı.
Barsamyan hakkında soruşturma açılmak istenmesi, Ermeniler konusunda hassas olan işgalci İngilizleri kızdırdı.

Öğrenciler üniversite kararından memnun olmadılar, "ithamname" hazırlayarak, Türklüğe hakareti asla kabul edemeyeceklerini açıkladılar.
Edebiyat fakültesi öğrencilerine diğer bölümlerden destek geldi. Tıp, fen, hukuk fakülteleri öğrencileri de boykota başladı. Ayrıca, Ticaret Mektebi, Ziraat Mektebi, Baytar Mektebi, Orman Mektebi, Eczacı ve Dişçi Mektepleri, Mektebi Mülkiye, Ticareti Bahriye Mektebi öğrencileri eyleme katıldılar.
Olay büyüyordu...

Ali Kemal öğrencileri "yardakçılar", "baldırı çıplaklar"; onları destekleyen gazeteleri ise "lahana yaprakları" diye sürekli aşağıladı.
İstanbul basını da ikiye bölündü. İstanbul Hükümetini tutan gazeteler istifası istenen isimlerin yanında yer alırken, ulusal kurtuluş savaşını destekleyenler öğrencilerin yanında saf tuttu.
Üniversite rektörü Besim Ömer Paşa ne yapacağını bilemez haldeydi.
İmdadına Maarif Nazırı Said Paşa yetişti. 12 Nisan itibariyle üniversiteleri geçici olarak kapattı.

Öğrenciler boykotun daha örgütlü uygulanabilmesi için "Darülfünun ve Mektebi aliye Cemiyeti'ni kurdular. "Onların General Harrington'ları varsa, bizim de Mustafa Kemalimiz var" diyorlardı.
Üniversite yönetimine sürekli dilekçe veriyor, beş kişi hakkında sürekli ihbarlarda bulunuyorlardı. Sonunda üniversite yönetimini "İtham namedeki iddiaları incelemek üzere bir komisyon kurdu. Suçlanan hocalardan savunma istedi. Hüseyin Daniş bu teklife yanıt bile vermedi. Rıza Tevfik ve Cenab Şahabeddin savunma yapmayacaklarını açıkladılar. Ali Kemal ve Barsamyan ise üç gün süre istediler.
Komisyon 22 Nisan günü Zeynep Hanım Konağında toplantı. Önce öğrenci temsilcileri dinlendi.
Komisyon raporunu Darülfünun Divanı'na gönderdi. Onlar da topu edebiyat fakültesi yönetimine altılar. İşler iyiden iyiye sarpa sarmıştı.
Mesele aslında İstanbul Hükümeti ile Ankara Hükümeti'nin çekişmesiydi...

Maarif Nazırı Said Bey, öğrencilere ve dolayısıyla Ankara'ya boyun eğmemek için okulların 20 Mayısta açılacağını duyurdu.
Öğrenciler hemen Sultanahmet'te "Akademi" adını verdikleri bahçeli kahvede toplandılar.
Boykot devam edecekti ve ayrıca...

Başta beş hocaya destek veren Fuat (Köprülü) Hoca olmak üzere kendilerini desteklemeyenleri çürük yumurta yağmuruna tuttular.
Ali Kemal Babıali'de Peyam-ı Sabah gazetesi önünde ve Cenab Şahabeddin de Bakırköy'deki evinden çıkarken yumurtadan nasibini aldı.
Öğrencilerin kararlı olduğunu gören üniversite, tüzüğünde değişiklik yaptı. Yetki kargaşasına son verdi. Kararı Darülfünun Divanı verecekti.

Verdi de:

Beş öğretim üyesi üniversiteden uzaklaştırıldı.

İstenmeyen hocalardan boşalan kürsülere fahri olarak (maaşsız) yeni öğretim üyeleri getirildi:

Ali Kemal'den boşalan Avrupa ve Osmanlı devleti münasebetleri dersine Ali Reşad Bey; Cenab Şahabeddin'den boşalan Türk edebiyatı tarihi dersine Yalıya Kemal; Rıza Tevfik'ten boşalan metafizik dersine Ahmed Namı ve estetik dersine İsmail Hakkı; Hüseyin Daniş'ten boşalan İran edebiyatı dersine Veled Çelebi; Barsamyan'ın , Batı edebiyatı kürsüsüyle birleştirilen İngiliz edebiyatı dersine de Şerif Bey getirildi.
25 ağustos günü dersler yeniden başladı.
Bir gün sonra...
Türk ordusu taarruza başladı.
Öğrenciler de kazandı; liderleri Mustafa Kemal de... Kaybeden liberal öğretim üyeleri oldu...

Bugünün dünden farkı yok.
Aynı pervasız konuşmalar yine yapılıyor.
Yine aynı yalanlar dile getiriliyor.
Tarihimizi yok etmek istiyorlar. Aynı Hrant Dirik olayında olduğu gibi.. Utanmadan Hrant Dink'i farklı tanıtmaya çalışıyorlar...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir

cron