Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Din istismarcılığı ve Dinin Siyasallaşması

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Din istismarcılığı ve Dinin Siyasallaşması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 18:05

"Tanrı hiçbir halkın kaderini değiştirmez, meğer ki kendi değiştirmedikçe..."

Kutsal Kitap

Din istismarcılığı ve Dinin Siyasallaşması


İslam, Türk toplumunun kültürünün temelinde vardır. Her batı toplumu kültüründe Hıristiyanlık nasıl yön verici temel unsur ise Türk toplumunda İslam aynı temelde yön verici unsurdur.

İslam, insanlığın değişmeyen gerçeklerinin Yaradan tarafından yaratılan insana vazettiği değerler toplamıdır. Zaman, mekan ve ırklar ötesi değerler bütünü İslam, kaynakları ile asırlar boyunca tüm açıklığı ile insan aklına, insan gerçekliğine yönelik mesajlar demetidir. Bireyin yaradılışı gereği olana yönelmesini akıl ve irade algılamaları ile uyandırmaya yönelik İslam, inananlara iç ve dış huzur, güven ve mutluluk mesajları verir.

İslam yönetim biçimi ile ilgili değildir. Siyasetin yapısı ne şekilde ve biçimde olursa olsun İslam, yönetimin adil ve güvenilir olması üzerine inşa edilmiştir. Yoksa biçimi ve şekli konusunda üretilen teoriler, İslam adına değil üretenlerin kendilerine göre yaptıkları yorumlardır. Uzun insanlık yürüyüşünde farklı devlet modelleri olacaktır ve insanlığın gelişmesine paralel yeni şekiller olacaktır. İslam ise tüm bunların ötesinde değerler sistemidir. Şu rejim bu rejim, şu devlet bu devlet İslam'ın konusu değildir.
Bir arada yaşayan insanların kendilerinin hangi organize yapıda idare edilmesi gerektiği konusu devlet yapısı ile ilgilidir. Bugün bu devlet yapısı yarın bir başka devlet yapısı, bunlar değişkendir. Ancak İslam değişmez gerçekler temelidir. O insanla vardır ve insanla devam edecektir.

Aslolan insandır. İnsan doğasına uygun olmayan sistemin adı ne olursa olsun önemli değildir. Doğrudan temsili demokrasi, liberal demokrasi, klasik demokrasi, Marksist demokrasi, sosyal demokrasi, nasyonal demokrasi gibi birçok demokrasi örnekleri ortada iken İslam, demokrasi ile karşılaştırılamaz. İslam İslamdır, evrenseldir. Demokrasi ise yöneten yönetilen ilişkilerini düzenleyen kurallar topluluğudur. İslam bu sistemlerden birinin içine sokularak, sisteme uydurulamaz.
İnsanların çatışmalarının temeli; din, politika, dil, milliyetçilik, ırk, etnik köken, uluslararası güç elde etme ve benzeri nedenlerin karışımına dayanır. Dinlerin temelinde, insanın huzuru, refahı, mutluluğu esas amaç olmasına karşın, din adına insanlığın çektiği acılar, üzüntüler tarihin her devrinde vardır.

Bugün, dünyada bireycilik anlayışının yalnızlaştırdığı insanlar, mensubiyet iç güdüsü ile daha fazla dine ve mezheplere sarılmaya başlamışlardır. Yardımlaşma, ölüm sonrasına ilişkin merak ve endişe, sisteme, devlete, rejime yönelik özlem ve beklenti, bireyleri inançla sığınacakları yere doğru itmektedir.

İslam ülkelerinin çoğunluğu demokrasi dışı yönetimle idare edilmektedir. Bu nedenle; aydınlar, sanatçılar ve bilim adamları, halka heyecan verecek, üretime yöneltecek hiçbir konuda fikir üretememektedir. En iyi yönetecek kişileri seçemeyen bu ülkelerde "Sizi en iyi ben yönetirim" ya da "Benim çizdiğim sınırlar içinde yönetilebilir-siniz" diyen bir düzen kurulmuştur. Söz konusu ülkelerde devletinin kurumlaşamaması, iktidarı denetleyecek hukuksal mekanizmalara sahip olunamaması yanında iktidarı değiştirme iradesi de bulunmaması en büyük sorundur. Halkın tepkisi ise baskı ve dayatma ile etkisiz kı-lınmaktadır.
Müslüman ülkeler arasındaki yakınlaşma çabaları, karşılıklı güvensizlik, siyasi güçsüzlük, batıya bağımlılık, ekonomik yönden zayıflık, iç istikrarsızlık nedeniyle sağlıklı bir güce dönüştürememektedir.

Dünyanın genel gidişatına şöyle bir bakıldığında, horlanan, aşağılanan, ağlayan ve ülkeleri kan gölü haline gelen hep Müslümanlardır. Dünyanın kaymağını yiyen zevk ve sefa içinde yaşayan ise batılı ülkelerdir. Batıda iç karışıklık olmaz, isyan çıkmaz, askeri müdahale yoktur, kardeş kardeşi vurmaz, yağma yoktur, halkla polis karşı karşıya gelmez, toplantı ve gösteriler kanla sona erdirilmez. Bunun nedeni açıktır. Batılılar, çatışmanın güç kaybı olduğunu bilmekte, refahı azalttığını, insanlarını huzursuz kıldığını acı tecrübelerle öğrenmişlerdir.

Bugünün İslam dünyasında, coğrafyasında; temel sorun sömürge döneminin tortularından İslam aydınlarının nasıl kurtulacağı sorunudur. Sorun, tüm saflığı ile İslamı düşünen, yaşayan geniş halk yığınlarının aydınlatılması-dır. Siyasi, sosyal ve ekonomik gelişmeleri, kendi dışındakilerin hegemonyasından kurtaracak bir düşünce ve fikir devrimi gerçekleştiremezler ise durumlarında pek fazla bir gelişme olmayacaktır.

Vatikan bildirisinde, katolikler dışında hiçbir dinin hatta hiçbir Hıristiyan mezhebinin Allah katında makbul olmadığı ilan edilmiştir. (Fransız Lexpress Dergisi, 5 Eylül 2000) Diğer dinlerle diyalogların ise, o dinlerin mensuplarının bu dine çağırma hedefine yönelik olmalıdır, deniliyor. "İnançlar arası hoşgörülü yaklaşımlar", "Dinler arası diyalog" kavramlı çağrılar bile, çıkar amaçlı olmaktan öteye gidemiyor.

24 Aralık 1999 yılında Papa II. Jean Paul'un yayınladığı yılbaşı mesajında "Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı, ikinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı, üçüncü bin yılda ise Asya'yı Hıristiyanlaştıralım" derken, tarihten gelen kültürle Türkiye ilk başlarda yer almaktadır. "Türkiye mozaiktir ve dinler arası diyalog kurulmalı ve geliştirilmelidir" sözleri, siyasi amaçlı bir diplomasi dilidir.

Türkiye'de iki şekilde irtica, iki şekilde de laiklik tarifi yapılmaktadır.
Devletin kuruluş felsefesine göre irtica; sözcük anlamındakinin aynısıdır: "Geriye dönme, eskiyi isteme"dir. Bunun açılmış şekli; Sultanlık, hilafet, ümmetçilik, hayal ve düşünceleriyle, toplumu bulunduğu yerden geri çevirip, denenmiş ve sonuçları görülmüş bir rejime götürmektir.

Karşı görüş sahiplerine göre; İslam yönünden de irtica vardır: "İrtica, İslam'ın hakikatleri dışında olan her türlü düşünce ve anlayış biçimidir. İslama, gelişmeye, ilerlemeye karşı olan, insan doğasına aykırı her türlü düşünce ve yaşam biçimini savunanlar mürtecidir."

Devletin temel ilkelerinden biri olan laikliğin tanımı; "laik olma durumu, dinin devlet işlerine, devletin din işlerine karışmaması durumudur. Laikleştirmek, devleti laik duruma getirmek; devlet işlerini dinin, din işlerini devletin etkisi dışında tutmaktır. Din işleriyle dünya işlerini ayırmaktır.

Karşı görüşü savunanlar ise; "Laiklik, kilisenin despotluğuna karşı ortaya çıkan kavramdır. Buna karşı olan aydınlar, 'Din devlete, devlet de dine karışmamalıdır' ilkesine göre yeni bir yönetim anlayışı getirmişlerdir. Batıda din özgürlüğü bu ilke sonucudur. Tüm yasalar Hıristiyan geleneği, ahlak anlayışına dayalı olduğu için kitlesel talep söz konusu olmamıştır. Parlamentoda tüm milletvekilleri, kendi dini inancı gereği kutsal kitaba yemin ederek göreve başlarken, mahkemelerde yemin kutsal kitap üzerinedir. Dini nikah, kiliselerde papaz tarafından aktedilir. Tüm bu uygulamalarla, din, devlet-toplum çelişkisi ortadan kaldırılmıştır" demektedirler Ve şu soru hemen arkadan gelmektedir, "O zaman, devlet dine karışmıyorsa, bütçesi beş altı bakanlık bütçesinden bile fazla olan Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla, halkın dini neden kontrol altında tutulmaktadır?"
Batı da, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, uygulamada insanların rahat nefes almasını sağlamıştır. Devlet ve kilise yönetimi ayrı örgütlenmelere gitmiştir. Birbirinden bağımsız ama işbirliği içinde işlevlerini yürütmeyi kabul etmişlerdir. Görev ve sorumlulukları, alan olarak belirlenen bu iki teşkilatlanma da, devlet, kiliseye görev ve sorumluluklarının bir kısmını devretmiş bir kısmında ise paylaşmıştır.

Meseleyi şimdi, Türkiye'nin sosyal, kültürel ve siyasal alanının derinliklerine getirelim:

Hangi kavim, ırk, soy ve boya mensup olurlarsa olsunlar, insanoğlu her zaman bir tanrı arayışının peşinde olmuştur. Bu onun doğasında vardır.

Tabiat içindeki yaşam mücadelesinde ne yaparsa yapsın, gücünün bir yere kadar olduğunu ve sonunda hayattan atılacağını bilir. Sonrasında ne olacağını da merak ederek arayışa girer. Tanrı duygusu saygı ve korku ile karışık halde her zaman içinde yaşar. Türkler, İslamı kabullendikten sonra, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılarla, dinler coğrafyasında yönetimde de bulunarak bin yıl aşkın buralarda yaşam sürmüşlerdir. Gelenek, görenek, örf ve adetli İslam ve bölge halklarının kültürleriyle iç içe girmiş, hemhal olmuştur. Kültür ve din, milletin, tavır, davranış, düşünce tarzı, bir konuya ilgi veya ilgisizliği, sosyal değerlerini, hemen her şeyini, etkileyen en güçlü kurumlardır. Neyi yapıp yapamayacağından tutun da vereceği günlük kararları dahi etkiler.

Din, en tehlikeli silahtır. Şakaya ve oynatmaya gelmez. Çünkü şehitlik adına, Allah adına insanların yapamayacağı, göze allamayacağı hiçbir şey yoktur.

İşte El Kaide, işte Irak direnişçileri, işte Güney Lübnan'da Hizbullah, işte Filistin örgütleri ve diğerlerinin, Alamut fedailerinden farkları yoktur.

Mustafa Kemal Atatürk ve yanında yer alam kurucular kadrosu, Osmanlı İmparatorluğunun son iki yüz yılda, cehalet ve fakirliğin doğurduğu nedenlerle halkın, cahil hocalar, din adamları, şeyhler, şıhlar, hurafeciler, üfürükçülerin elinde kaldığını, tekke ve zaviyelerden medet umup çareler aradıklarını biliyor, görüp yaşadıkları için de acı çekiyorlardı.

Bir devletin batışı sırf düşmanların gücünden kaynaklanmıyordu. Zamana, yönetim, üretim ve teknolojik olarak ayak uyduramama yanında halkın düşünce gücü ve muhakeme yeteneğinin gittikçe zayıflaması da sebeplerden biriydi. Düşünebilme, sağlıklı düşünebilme melekesi, önce en başta bulunanlarda yoktu. Aklı olan birisi, devleti gırtlağına kadar borç içersinde debelenirken, yakayı paçayı kapitülasyonculara kaptırmışken, şimdi boğazın iki tarafında görünen sarayları son anda yaptırır mıydı. Güneş gibi, batarken son ışıkları daha parlak olsun istemiş olmaları gerekir...

Anadolu hareketi isabetli bir önderle yürütülen tam bir halk ihtilali ve emperyalizme karşı dik ve sert bir vuruştu.
Yeni bir devletin kurulması gerekiyordu. Devletin yapısı ve rejimin seçilmesi şarttı. Yaptılar... Bu bir üst yapı çalışmasıydı. Zaten Atatürk, toplam 15 yıl Cumhurbaşkanlığı yaptı. Bunun da son 3-4 yılında rahatsızlığı ileri derecedeydi. Gene de, son dakikalarına kadar ülkenin meselelerinden kopmadı. Bu kısa sürede gerçekleştirilenler ve elde edilen hız, akıl almaz bir şeydir. Borç öde, halkın okuma yazma oranı %1, genç nüfus diye bir şey kalmamış, insanların %80'i köylerde veya çiftçilikle uğraşıyor, doğuda 17 kez silahlı ayaklanma, sermayesi kediye yüklenmiş bir hazine, birbiri ardına yapılan devrimler...

Her şeyin ilki zordur. Yeni bir devlet kurmak ne demek? Toprakların durumu ortada, halkın hali meydanda. O'nun "Hedef, çağdaş uygarlık seviyesidir;" derken, eğer bunu yakalayamazsak geleceğimiz de yok demek istiyordu. Bilimi, teknolojiyi yakalayamazsak, ekonomi ve refahı da kaçırır, sonunda gene batı gelir, bizi, kendisine sömürge ve müstemleke yapar diyordu...

Halkın saf ve temiz duygularını şahsi çıkarları uğruna, onların eğitimsizlik ve yoksulluğundan istifade edenlere, cumhuriyet idaresi hoşgörü ile bakabilir miydi? Bu kurumlar ve bunları işleten kurnaz açık gözler, yapılan işlemlerin dinle hiçbir ilgisi olmadığı gibi, halk çıkar bezirganlarının elinden belli bir ölçüde kurtarılabilmiş, fakat bunların kökleri kazınamamıştır. Çünkü tertip ve işlem ne kadar radikal de olsa, yaşayan bir kültür vardı...

Cumhuriyet tamamdı da halk Osmanlı ümmetiydi, bin yılı aşkın, Selçuklu'dan beri bu toprakta yaşıyordu. Yazı ve kılık kıyafet devrimleri sabır ve zaman istiyordu. Ne yapmış olurlarsa olsun gene de "Sultan ve halife efendimiz" özlemlerini çekenler, ellerinden istismar oyuncakları gidenler vardı. Hükümetin de despotça, çoğunlukla da bürokrasi ve güvenlik işlerine bakanlarca uygulanan saçmalıklara jandarma, kolcu, memur gibi hükümet adamlarının (Halk böyle tabir eder) davranışları, genelde uysal ve itaatkar milleti canından bezdiriyordu. Yol vergisi diye bir yasa çıkaran hükümet, o zamanın parasıyla 6 lira. Fakir mi? Zengin mi? demeden her vatandaştan eşit şekilde alıyor. Köylüler bunu ödeyemeyince, 15 gün ila 30 günlük süreler içersinde vilayetinde, yol yapmada amele olarak çalıştırılıyordu. Bu arada köylünün tarlası, öküzü ya köylüyü bekliyor ya da kadın ve kızlarca ne yapılabilirse, o yapılmaya çalışılıyordu.

Atatürk, her defasında yalan yanlış giden işlere müdahale etti. En doğru yolun da tek partili hükümetin karşısına bir muhalefet çıkartılmasında olduğunu düşündü. En yakın arkadaşlarına partiyi kurdurdu. Daha partinin kurulduğu duyulur duyulmaz bir hafta içinde sanki herkes bunu bekliyormuş gibi, yer yerinden oynadı. Kurucuların gittikleri yerlerde karşılaştıkları kalabalıklara gözleri inanamadı. Herkes şaşırdı. Bütün insan yığınlarından kapatılan tekke ve zaviyelere mensup kişiler ile halen "padişah" diyenlerin çoğunlukta olduğu görüldü. Partinin tüzük ve programlarında yer alan bazı ifadelerin de, hayata bakan insanlarca eskiye dönüş şeklinde anlaşıldığı meydana çıktı. Parti'nin varlığı devam ettiği takdirde, nelerin yaşanacağı anlaşılmıştı. Parti kapatıldı. Atatürk'ün ölümü, İkinci Dünya Harbi, 1946 yılında Demokrat Parti'nin kurulması...

Atatürk'ün ölümünden sonra, "Milli Şef" unvanıyla anılan İsmet İnönü'nün, resimlerinin Atatürk'ün yerine patralara konması, kahvelere varıncaya kadar (köyler dahil) Mareşal Fevzi Çakmak'ın fotoğraflarının indirilmesi ve benzeri her şey fitili, çıdarlarını zorlayan bombaya daha da yaklaştırdı. İkinci Dünya Savaşma girmişsin girmemişsin, Ruslar Kars ve Ardahanı istemişler istememişler, kimsenin umrunda değildi. Halk kendi sosyal değerlerini bilir ve onu talep ederdi...

14 Mayıs 1950 seçimlerinde halk patladı ve ülkede deprem oldu. 14/15 Mayıs gecesini yaşayan henüz çocuk veya yetişkin olan herkes hatırlayacaktır. Böyle bir sevinç gösterisi, böyle bir eğlence, köylerden nahiyelere, kasabalardan kentlere, çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı hasta ve bebekler dahil sabaha kadar, hiç kimse evlerine girmeden sabaha kadar sürdü, şarkı ve marş söyledi... Evler, dükkanlar bayraklardan görülmez haldeydi. Trakya ve Anadolu boydan boya, bu şekildeydi... Bataryalı radyolar günlerce susmadı. Ne amaçla yapılırsa yapılsın, böylesine bir coşku ve heyecanı o günü yaşayanlar, sonradan hiçbir şekilde göremediler.
Halk, 14 Mayıs 1950 günü; devlet, hükümet, parti ve devletin kurumlarıyla hesaplaşmıştı. Bu en basit şekliyle, işlerin iyi gitmediğinin açık ve aşikar göstergesiydi...

Bahayi:

"Halkı hicvetme kendini hicvedersin" diyor.

Demokrat Parti'nin ilk icraatlarından biri zımmen de söz verdiği, Atatürk zamanında başlatılmış olan Türkçe Ezan'ı Arapçaya çevirerek, eski haline getirmek oldu. Din dersleri ve dini eğitim kurumlarının iplerini de gevşetti. Artık fırsat doğmuştu, yer altındakiler de yer üstüne çıkarak düzenlerini kurdular. Önceden korkuyla sinip, kaçak yürüttükleri işlerini suyun yüzüne çıkardılar. Hiç bitmeyen Cumhuriyet düşmanlığına şimdi, daha özgürce başlayabilirlerdi. Ve hiç vakit kaybetmeden yola koyuldular.

Dün ne ise bugün de aynı; cumhuriyetin iki düşmanı vardır. Bunlar, cehalet ve yoksulluktur. Bu iki melanet yok edilemediği sürece, her şey boş bir sevdadan başka öte değil. Zihni işlenmemiş, beslenme ve barınma derdinden bir türlü kurtulamamış insanlara, süslü sözler, ideal fikirler hiçbir anlam taşımıyor ki, ondan yüksek asalet beklemek ise avanaklık yanında canlıları hiç tanımamak aymazlığından başka ne olabilir?

Halk tam olmasa da benzerini yıllar sonra 22 Temmuz 2007 şeçimlerinde yaptı. Üstelik iktidarda iken oylarını artırdı. Halbuki, bu partinin hükümette olduğu 4-5 yılda neler olmadı? Kıbrıs gitti geldi, Türkiye alt kimlik üst kimlik oldu, şehit sayısı aldı başını gitti, AB masalı tosladı, kafalara çuval geçti, aşiret reisleri Türkiye'ye kafa tuttu, dış borçların memleketin çıkmazı olduğu anlatıldı, stratejik kurumlar yabancılara satıldı, yabancı sermaye ve bankalar milli kuruluşları bastırdı, vilayetlerde toprak satışları sayesinde, bazı sahil kesimlerinde nerede ise Türklerden çok veya onlara eşit yabancılar öne çıktı... Oldu oğlu oldu...
Sonuç!... Dağdakinin bağdakinden haberi olmazmış!... Merkezin sağıymış da, merkezin soluymuş da, yok birleş-seymiş öyle olurmuş da, yok son iki gecede böyle olmuş da; vah evladım vah!... Sen konuş daha... Lafla peynir gemisi yürümez, Batar!...
Kendi halkını bilmeden, tanımadan, hal ve durumundan haberin olmadan, ne hissediyor? Nasıl düşünüyor? Ruhu ne? Düşüncelerini neler yönlendiriyor anlamadan, nasıl siyasi mücadele yapabilirsin? Nasıl yönetmeye kendini layık görürsün? Sanki dünyada yüzlerce, Siyasal düşünce ve felsefe var! Kimin nesi diğerinden farklı ki 50 tane, turşu kurar gibi parti kurarsınız.

Kurum veya kişi hiç kimsenin dinle ilgili bir meselesi olamaz. Kendinde böyle bir hakkı da göremez. Antik çağdan bugüne bütün toplumların dini vardır ve insanoğlu yer yüzünde var oldukça da devam edecektir. Bu onun ihtiyacıdır. İnanç ve ibadetini de özgürce yerine getirecektir. Bunun tartışılacak, konuşulup yazılacak bir yanı yoktur.

Türkiye'de mesele yanlış eğitilip, aşılanmış insanların, hala sultanlık ve hilafet tortusu düşünce ve hayat tarzlarını, siyasi yolları kullanarak ve cumhuriyete kabadayılık yaparcasına dayatmaya çalışmalarıdır. Toplumda bunların arkasından, bugün gidebilecek kafaları açılamayacak derecede kilitlenmiş insan sayısı da, can çatlasa %7-8'leri geçmez. Her toplumda ne yapılırsa yapılsın tutucu, bağnaz ve gericiler olacaktır. Bu onların yazılmış kaderinden başka bir şey değildir.

Esas olan büyük kitlenin durumu ve onların nasıl yönlendirileceğidir. Bu ise güçlü ve yeni bir önderlik gerektirmektedir. Rutin gelip geçici akılla olanları anlamaya çalışmak boşunadır...

"İnsanlar, kendi dışlarında belirlenen sürecin sadece pasif aktörleri olmaktan öteye gidemezler."
Lev Nikolayviç Tolstoy

Kaynakça
Kitap: İNSAN ve DEVLET
Yazar: OSMAN PAMUKOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir