Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yaşanılan Türkiye

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Yaşanılan Türkiye

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:54

YAŞANILAN TÜRKİYE

"Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yoktur."

Montaigne

"Kargalar, tek bir karganın gökleri yok edebileceğini iddia eder. Buna hiç kuşku yok, ama bu yine de göklere ilişkin hiçbir şey ifade etmez, çünkü gökyüzü kargaların yokluğu demektir!.."

Franz Kafka

Kopuk düğmeler nereye gider? Kopuk düğmeler dünyasına... Birikirler, birikirler, ordular haline gelirler o kopuk düğmeler. Her biri kendi öyküsünü anlatır ötekine. Birbirine eş serüvenler, kayıtsızlık, yoksulluk, bırakılmışlık, vurdumduymazlık "Bana ne"cilik kopmuşluklarının nedeni. Bir toplumun bütün alınyazısı, bütün acıklı hali, bütün geçmişi geleceği o kopuk düğmelerin anlattıklarında yaşar. Okuyana, görene, anlayana!., zaten her şey görmeye, duymaya, anlamaya bağlı değil mi?...
Bir toplumun da düğmeleri var elbet. Sıkı sıkıya dikilmiş bu düğmeler gevşiyor zamanla. Bırakın zamanı; itile kakıla, sürtüne yıprana çıkıyor yerinden, kopuyor iliklerinden, ipliklerinden... İlk sallantıda yakalamalı bu düğmeleri. Yerli yerine oturtmalı. Hiç değilse kopar kopmaz yenisini dikmeli hemen. Boş bırakmadan o kopuk yeri. Alıştırmamalı kendinizi kopuk düğmeyle yaşamaya, başkalarının gözlerini, bakışlarını da kopuk düğme yeri seyretmeye zorlanmamalı. Bir tek düğme eksildi mi onu ötekiler de izleyecek demektir. Derken ceket de gider elimizden palto da...

Düğmeleri kopuk bir toplumun düğmeleri kopuk insanları arasında bütün düğmeleriniz tamam olabilir mi? Olsa da geçicidir bu hal. Huzur vermez size. Çıkar koparırsınız düğmelerinizi isteyerek. İşte bir düğmesi kopuk daha! Oh, herkes gibi olmak! Düğmesi kopmuşlar kalabalığına uymak, ona karşı koymaktan rahattır.

Hem ne demiş o çok bilmiş atalarımız:

"Alem sana uymazsa sen aleme uy!... "

Yaşanılan Türkiye denince, "Bizim işimiz hep güç olur zaten" sözü akla gelir... Cehalet, fakirlik, borçlar, bölücüler, şeriatçılar, demokrasi cambazları, bürokrat haramiler, koltuk kazıkçıları, egemenliği pay edenler, her seviyedeki soyguncular, kamu malına mezara kadar tüneyenler, yabancı vesayeti olmadan siyaset yapamayanlar, her devrin adamları, ar damarı ortadan çatlayanlar, kendi kulağı için konuşanlar, fikirde, düşüncede, söz ve yazı da rahmetli İsmail Dümbüllü'ye taş çıkartanlar, neme lazımcılar, yetki de hazır ve nazır, sorumluluk da ortada görünmeyenler, paparayı yiyenler, korkudan köpeksiz köyde de çomaklı gezenler, gidenler, gidecek diyenler, biz de at oynatırız dur hele meydan olsun diye tetikte bekleyenler, mal mülk, para pul, onu aldım bunu sattım hastalığına tutulup toplumsal ne kadar değer varsa hepsini kaybedenler ve daha neler neler!..

On yıl savaşmış bir millet, köhne bir yönetim, kaybedilen gençlik, gırtlağa kadar borç, on milyonu aşkın nüfusun ancak %7'si okur yazar ve eğitimli, kaybedilen topraklardan kaçan veya sürülen dört milyon Müslümanı kabul eden Anadolu, sanayi ve endüstri laflarının bile söz konusu olmadığı, sermaye denilen şeyle uzaktan yakından alakası olmayan bir toplum. Hülasa "Tıg teber şah-ı merdan" yani ayağı çıplak başı kabak bir millet.

Birinci dünya harbinin Galipleri bu millet hariç, yeniden diğerlerinin hepsine, istedikleri gibi andlaşmaları kabul ettirdiler.
Atatürk on beş yıl cumhurbaşkanlığı yaptı. Bu sürenin son dört beş yılında da hastalığından oldukça etkilendi. Yoksulluk ve imkansızlık diz boyu idi ama halk coşkulu, heyecanlı ve iddialıydı. Hemen hemen el atmadığı bir saha kalmadı. Süre olarak inanılmaz işler yapıldı. Türkiye'nin ulusal itibarı dünkü düşmanlar tarafından en önde kabul edildi. Özellikle dış politika da bir milim dahi taviz verilmedi. Anayasa gerçek halk egemenliğine dayalıydı ve yürütme meclis tarafından tam kontrol altındaydı... Bakanlıklar da meydana gelen herhangi bir yolsuzluk ve iltiması dahi kendi bulup çıkardı ve halletti. Kısa bir süre halkla ilişiğini kestiğinde, gördü ki, hiçbir şey kendi düşündüğü, hayal ettiği gibi yürümüyordu. Döneminde Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da on yedi kez silahlı başkaldırı oldu. Hepsiyle bizzat ilgilendi. Bu harekatlar sırasında yanlışlık yapan, zayıflık gösteren, harekatı kötü yöneten komutanları görevden aldı. Bu silahlı teşebbüslerin en büyüğü sayılan Şeyh Said, Dersim ve Ağrı isyanlarının kökü saçağı ile bitirilmesi azami dört buçuk, beş ay sürdü. Destekçilerini de bölgeden sürdü. İrticai hareketlere karşı olan tepkisi ve uygulatmaktaki hızı ise olağanüstüydü. Başarısız olan herkesi, zamanında memleket için hizmetleri olsa da, duygusallığa meydan vermeden görevinden uzaklaştırdı. Bunlara, bakanlar, başbakanlar ve komutanlar dahildir. Sığ ve akıl özürlü birileri bütün bunlara diktatörlük diyebilir. Böyle bir yargı basitlik kadar, serçenin bile hayal gücünün altında olur. O, devlet başkanıydı, bu devletin kurulmasının hangi acılara, hangi fedakarlıklara mal olduğunu herkes anlayabilirdi ama en iyi O bilirdi. Kurulan Cumhuriyet onun göz bebeği gibiydi, onun için Türkiye Cumhuriyeti Devletini ölünceye kadar da gözü gibi korudu.

Hiçbir zaman gidişatın kurbanı olmadı. Zaten ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu, Anadolu kalmıştı. Millet, karanlık ve belirsizlik içinde, olacakları bekliyordu. Osmanlının son hallerinde büyük devletleri gücendirmemek, temel ilkeydi. Milli şuuru işlemez duruma getirmek için her şey yapılıyordu. Kendi varlıklarını ve çıkarlarını sevenler ve bunların dokunulmazlığını yabancı devletlerin desteğinde arayanlar vardı. Yalnız mitingler ve gösteriler ile büyük amaçların hiçbir zaman gerçekleştirilemeyeceğini biliyordu. Her şey milletin bağrından doğan bir güce dayanmalıydı.

O'na göre, önder olacakların, her ne olursa olsun, gidilen yoldan dönmemeleri, işin başında karar vermeleri, kalplerinde bu gücü duymayanların işe girmemeleri gerekiyordu. Yalnız milletin sevgisine, cömertliğine ve yiğitliğine güvenerek ve onun tükenmez kudretinden kuvvet ve ilham alarak vicdanın gösterdiği yoldan yürünmeliydi. Böyle durumlarda vatan çocuklarından birinin ortaya atılması zorunluydu...

Vatana ve millete karşı yaptıkları fenalıkları yalan ve riyalarla örtmeye kalkanların suçları affedilemezdi. Durumu idare edeceğiz diye mütemadiyen fedakarlıkta bulunmak, herhangi bir müttefikte merhamet ve insaf telkin etmez, verdiklerimizden yüz kat fazlasına hırslanır ve teşvik ederdi. Felaketen coşkun bir nehir gibi Türkiye üzerine aktığını görüp, nasıl tahammül edip susabilirdi. Dilsiz ve hareketsiz meclis, bunlar, yalnız hayatlarının ve paralarının kaygılarına düşmüşlerdi...

Hiçbir kuvvet karşısında eğilmedi. Kararlarında adil ve hak gözeticiydi. Hiçbir hadisede ümitsizliğe kapılmadı. Türkiye'nin şu veya bu tarzda herhangi bir yere sürüklenmiş gibi, başı boş bir idare manzarası göstermesini asla kabul etmedi. İnsanların korkaklığa varan çekingenliği her defasında Atatürk'ü çileden çıkarmıştır. Kendisinden çok sonra söylenen; "Bizi gene gavur doyurmaya başladı" sözünü iyi ki, duyamadı...

"Türk çocukları yürüdünüz, yürüyorsunuz, yürüyünüz! Durmayın, yürüyün..." Onun en çok inandığı fikir ve felsefeydi. Doğru sözlü ve açık kalpli insanlardan hoşlanır; sakin, vakur, soğukkanlı, cesur insanları severdi. Gerilerde ahşap masa üzerinde ve arkasında vazife görme devri artık bu çağda geçti derdi. Görülecek vazife için hiçbir zaman rütbe ve kıdemden hareket etmez, O vazifede başarılı olacak kabiliyetleri seçerdi... Çünkü, köhne ve kıskanç zihniyet Mustafa Kemal'i Balkan Savaşından sonra ordudan uzaklaştırmıştı. Aynı şeyi Çanakkale Muharebesi sırasında da yaptılar. Mustafa Kemal'in komutan olarak yürüttüğü ve başarı kazandığı muharebelerden sonra onun maiyetindekileri terfi ettirip kendisini terfie layık görmemişlerdi...

"Mehtaba bakamam yar gelir hatırıma" gazelini zaman zaman dinlemek isterdi.

Sebebi şuydu:

Anafartalar muharebelerinin devam ettiği sırada, bir ara iki tarafta çarpışmalardan bitkin düşüp siperlerinde dinlenirken, Türk mevzilerinden yanık bir ses gazel okumaya başlar. Ağıt o kadar yürekten ve etkili bir şekilde söylenmektedir ki, İngiliz mevzilerinden de pür dikkat dinlenir. Çok geçmeden İngiliz birliklerinin içersinde bulunan Hintli Müslüman askerler siperlerinden çıkıp namaza dururlar.

Yaşı küçük ve çelimsiz olduğu için tüfek taşımayıp savaşan Türklere ekmek, su dağıtan İstanbullu küçük Kara Ahmet'in söylediği gazeli Hintli Müslüman askerler "Ezanı okunuyor" şeklinde anlamışlardır. Siperlerinden çıkıp açıkta büyük hedefler teşkil eden Hintlilere namazlarının sonuna kadar Türk tarafından ateş edilmemiştir. Mustafa Kemal, bu gazeli söyleyeni merak ederek, yanına çağırtmış ve ödüllendirmiştir. 16ncı kolordu komutanı olarak Siirt, Bitlis bölgesinde birlikleri dolaşırken, bu defa küçük Kara Ahmet'i orada görmüş ve hemen tanımıştır.

Kendisine yakından refakat edenler bilirler ki, Cumhurbaşkanlığı sırasında bazen gün doğmadan kalkar ve bahçede dolaşırken kendi kendine şu şiiri söylerdi:

"Ya dünyaya gelmeseydim, ya aklım olmasaydı!"

"Yıkık bir saray bu dünya dedikleri; Gece ve gündüz atlarının durak yeri; Yüz cemşitten (Hükümdar) arta kalmış bir dünya bu; Yüz behram (şah) kendinin sanmış bu gökleri."
Ömer Hayyam

14 Mayıs 1950 Cumhuriyet idaresinin bir dönüm noktasıdır. Çok partili demokratik yönetim, zamanla müesseselerini kurmuş ve geliştirmeye çalışmıştır. Çok partili hayat ile birlikte siyasi çelişmeler başlamış, demokrasi kesintilere uğramıştır.
Başlangıçta on üç milyon insan için düşünülmüş, günün şartlarına göre kurulmuş devlet yapısı zaman içinde aşırı şekilde büyümüştür. Bu büyüme planlı bir şekilde olmamış, temelin kaldırıp kaldıramayacağı düşülüp hesaplanmadan, mimarisine bile dikkat edilmeden yeni katlar çıkılmış, ilaveler yapılmıştır. Bu yapının onarım ve tadil edilerek düzeltilmesi, günün şartlarına uygun şekle sokulması ancak radikal bir değişiklikle mümkündür. Yapının maliyeti çok yüksek, verimliliği son derece düşük ve hantal bir durumdadır.

Son derece ağır bir değirmen taşı gibi işleyen sistemde demokrasiye ters düşen yönler ve uygulamalar vardır. Altında ezilen ferttir, vatandaştır, en basit işte dahi bir ilave sıfat gerekir. Sade bir yurttaşın kendini dinletebilmesi, hakkını kabul ettirebilmesine hasret kalınmaktadır. Bütün millet hasret kalmıştır. Bu yalnız hak elde etmede değil, para karşılığı devlet hizmeti almada da böyledir. Vatandaşın en küçük meselede dahi siyasi parti ve milletvekili desteği araması, kart istemesi bundandır.
Sorumluluğun doğduğu yerde cezalandırma ya hiç işlemediği ya da hızla işletilemediği için maliyeti trilyonları bulan yanlış karar ve tasarrufların hesabı sorulmamıştır. Millet devamlı zarar etmektedir. Bu bir zihniyetten kaynaklanmaktadır.

Zihniyetin ilkesi:

"Vatandaş devlet için vardır" Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunda bu ilke hakimdir. Bu prensipte vatandaş devlet için vardır. Kuruluş safhasında milletin tarih ve siyasi kültüründen gelen söz konusu ilke, demokrasiye geçişle birlikte, insana ve halk'a doğru değişime uğramamıştır. Devlet bir kaledir ve insanlar için yapılmıştır. İnşam varsa kale de vardır. İnsan yoksa adına kaile dense de taş, kum ve kireçten öte bir şey olmaz, üstelik camsızdır. Devlet kendini milletin üstünde ve dışında bir yapı olarak görmeye devam etmektedir. Devletin parlamenter demokrasiye geçişiyle beraber kurulan demokratik müesseseler dahi bu anlayışı aşamamışlardır. Millet, henüz bu devlet kalleşini (ki devleti kuram ve yaşatan millettir) demokratik yolla fethedilebilmiş, kapılarını tamamen açabilmiş değildir.

Böyle bir sistemde demokratik özgürlükler, insan hakları genelde şekilde kalmaktadır. Bu düzenin doğasında mevcut olan ışın, katı merkeziyetçilik ekonomik hayatı bloke etmekte, yurttaşları her meselesinde merkeze bağlamakta, her şey Ankara'da başlayıp Ankara'da bitmektedir. Bürokrasinin memleketin her tarafına aşırı şekilde yayılması, teşkilatlamması, hizmetin vatandaşa götürülmesinden ziyade otoritenin götürülmesi ve gösterilmesi eğiliminden kaynaklanmaktadır.

Devletin üstünlüğü sakat anlayışının diğer bir tezahürü de kanunlardaki olumsuz dil ve uygulayanlardaki olumsuz zihniyettir. Sayıları on iki bini aşan yasalardaki metinlerde fiillerin hemen hepsi menfidir. En çok rastlanan fiil "yatsak"tır. Aynı şey yönetmelik ve kararnameler için de bahis konusudur. Aynı devlet anlayışında vatandaş devletin dışında, yabancı olarak görüldüğü içindir ki, devlet menfaatinin koruyucuları bunları her vasıta ile bağlar, etkisiz ve zararsız hale getirir. Amaç, yurttaşı hareketsiz kılmaktır.

On iki binden fazla kanunu, yüz bine yakın kanun hükmünde kararnamesi bulunan ve bunların hepsinin de "Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz" gibi çağdışı kuralla vatandaş tarafından bilindiği farz edilen bir ülkede, özgürlüklerden, serbest ekonomiden söz etmek "ciddiyeti" ortadan kaldırmaktır. Parmak uçlarına kadar bu hükümlerle bağlanan ve yasaklar denizinde boğulmakla yaşamak aramda kalan insanlara "hür" demek mümkün mü? Bu insanlardan yaratıcılık, fikri gelişme, ekonomik alanda teşebbüs beklenebilir mi? Bütün bunlara rağmen demokrasiden söz etmek, başkaları zaten kanmayacağı için, olsa olsa kendini aldatmak olur. Türk demokrasisinin en büyük zaafı buradadır. Gerçek değil, şeklidir. Zihniyet de dilde demokratik olmaktan uzaktır. Sözlük dağarcığı sığdır ve en çok kullanılan, hatta zevk alınan kelime, "Hayır"dır.

"Hepsi bir örnek giyinir Ve bir örnek papuç giyer Ve hepsi aynı masada, Hepsi aynı yemeği yer."
Bir ispanyol türküsü

Türk devlet geleneğinde tek tip vatandaş isteği hakimdir. Her türlü faaliyet tek tip yurttaş yetiştirmeye yöneliktir. Kazara bir üretim hatası olur da istenen vatandaş tipinden başka bir insan çıkarsa, o derhal layık olduğu muameleye tabi tutularak, sesinin kesilmesi sağlanır. Devletin hedefi her konuda eğitim, tarih, sosyoloji, hasılı her alanda kendinin tayin ettiği standartta vatandaşın yetişmesini sağlamaktır. Böylece tüm vatandaşlar aynı şeyi düşünecek, aynı şeyi sevecek, aynı şeyden nefret edecek, bunun da tayin yetkisi devlette olacaktır.

Demokratik rejim çok sesliliktir. Rejim açısından tek seslilik her zaman tehlikelidir. Tek seslilik, yani tek tip vatandaş isteği totoliter rejimlerin felsefesidir. Demokratik toplum değişik düşünce yapılarına sahip vatandaşlardan meydana gelmiştir. Devletin resmi bir ideolojisi, yönlendirmesi yoktur. Her ideoloji, her fikir, devlete saygılı olduğu müddetçe, geçerlidir ve korunur. Demokraside hürriyeti yok etme hürriyeti yoktur. Her şey özgürlük içinde, özgürlük için yapılır.

Türkiye'de devlet yapısının parçalarını bir araya getirmek, birbirine uyum sağlatmak, bütünlük meydana getirmek zordur. Yaşanılan büyük sıkıntıların sebep ve kaynağı; yasama, yargı ve icra gücü ile bunların dışında kendisinde kuvvet gören güçleri bir araya getirmek, yetki ve özgürlük alanları arasındaki sınırları tespit etmek, bu sınıra saygılı olmayı tam sağlayamamaktır.
Bu kuvvetler arasındaki sürtüşme, yetki sınırlarım aşma devleti zayıflatmakta, kurumları zedelemekte ve demokrasiyi yaralamaktadır. Demokrasinin henüz bazı çevrelerce kabullenememiş, hazmedilememiş olmasının bu rahatsız edici tablonun doğmasında rolü Vardır. Türkiye'de milli iradenin seçilmemiş ortakları vardır. Bunlar parlamentonun aksiyonunu frenler, çok defa karşı çıkar, yetkilerini kullanmaya kalkar. Türk demokrasinin zaman zaman çıkmaza girmesinde siyasi partilerin sorumluluğu kadar, bu güçlerinde sorumluluk ve payı vardır.

Tarafsız olması gereken, statüleri belli bazı kuruluşlar politikaya bulaşmakta, ideolojik tutum içine girebilmektedir. Bürokrasinin, özellikle özel statüye sahip kuruluşların politize olması rejim için büyük tehlikedir. Toplumu rahatsız eden, toplumla ilişkileri zorlaştıran bu husustur. Türkiye bu alanda talihsiz denemeler yaşadı ve halen de yaşamaktadır. Bazı siyasi parti ve iktidarların buna ittifak, hatta teşvik ettiklerini görmek, genel rahatsızlık ve tezahürün bir izahıdır.

Yüz yüze kalman, bütün acı ve pahallı tecrübelere, alınan tedbirlere rağmen bazı kuruluşların hukuk ve demokrasi dışı tutum ve davranışları devam etmektedir. Yasaların, devletin verdiği gücü, tarafsızlığın dışına çıkarak, devlete ve özgürlüklere karşı kullanmak, henüz tam yerleşememiş ülke demokrasine has bir uygulamadır, trajik bir acıdır...

Türkiye'de sık sık, belli çevrelerce, devlet elden gidiyor, aman tedbir alalım, bu bizim son devletimiz, başka Türkiye yok fikri, ortaya atılıp konuşulur. Bu "Devlet elden gidiyor korkutması" bizzat bunu söyleyenlerin korkaklığı ve zayıflığından kaynaklanır. Şunu sormak lazım; niye devlet elden gitsin? Bu söz, söyleyenin yeteneklerinin düşüklüğü ile cesaretsizliğinin ölçüsüdür. Sonra kimin haddine bu cumhuriyetin son cumhuriyet veya devlet olduğunu söylemek... Müneccim misin? Sen yüz elli iki yüz yıl sonrasını bilebilir misin? Belki bu coğrafyayı temel alarak büyüyeceğiz... Belki insanlık için başka yönetim biçimleri çıkacak!

Atalarımız boşuna söylememişler:

"Testiyi ister kuyuya daldır, ister denize alacağı su aynıdır" diye sonra, Türkler'de "İl" toprak, vatan, devlet demektir. Türkler "İl gider töre kalır" diyerek, devletin değil milletin esas olduğunu söylemişlerdir. Nitekim on altı devlet, birbiri cırdına kurulmamış mı? Son devletmiş!

Kaynakça
Kitap: İNSAN ve DEVLET
Yazar: OSMAN PAMUKOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: YAŞANILAN TÜRKİYE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:55

Türkler için son yoktur... Korkaklık bir hastalıktır ve bulaşıcıdır.

Türk demokratik hayatının en büyük zaafı, halkı ikinci veya üçüncü sınıf vatandaş kabul ederek, onu tehlikeli ve yok kabul etmesidir. Anayasa ve onun kurduğu birçok devlet organları halktan gelecek tehlikelere karşı korunmuştur!... Halk cahildir, kendi menfaatini takdirden acizdir, onun için, ona bakmadan, ona rağmen onun için ülkeyi idare etmeli ve ondan gelecek tehlikelere karşı da, devlet korunmalıdır. Hani, demokratik rejimde halk asıldı, son noktayı o koyar, son kararı o verirdi!... Halka rağmen hiçbir siyasi iktidar varlığını sürdürememiştir. Cahildir, yoksuldur, yaşam koşulları ağırdır (Niye böyle olduklarını da hükümet edenlerden sormak lazım) ama şurası bir gerçektir ki, Türk halkı çok kuvvetli bir sağduyuya sahiptir. Bu sağduyu sayesinde, hep doğruyu bulduğunu, tarih bize gösterip, gözümüzün içine sokmuştur. Kendi başlarına Maraş'ı ve Antep'i Fransızlara karşı savunup def edenlerle, Çanakkale'de bir dakika sonra öleceğini bilerek süngü hücuma kalkanlar da manda derisi yetişmediğinden Afyon sırtlarındaki Yunan mevzilerinde çıplak ayakla tel örgüleri çiğneyip geçenler de cahildi, yoksuldu... O zaman, onların destanlaşan bu mücadeleleriyle senin övünme hakkın yok...

Tüm demokratik rejimlerde parlamentolar sistemin kalbidir. Çünkü, sistemin sahibi ve temel direği olan halk normalde parlamentolar vasıtasıyla sistemi sevk ve idare etmektedir. Bu bakımdan parlamentolar demokratik rejimin temel savunucusudurlar. Hayatiyetlerini demokratik rejime borçludurlar. Demokratik rejim olmazsa, parlamentonun sahip olduğu kuvvete haiz olması mümkün değildir. Türkiye'de parlamentonun geçmişine baktığımızda, 1920'de kurulan Birinci Büyük Millet Meclisi hariç diğerlerini, sistem içindeki ağırlıklarını özellikle 1950 yılından sonra gereği gibi kullanamamışlardır. Çünkü parlamento sisteme sahip çıkma içgüdüsüne veya bilincine sahip görülmedi. Düzen içinde önemini ve ağırlığını gereği kadar takdir edemiyordu. Çoğu zaman sisteme ters düşen kararları, ciddi bir itiraz gelmeden alabiliyordu. Bir nevi, parlamento bindiği dalı kesiyordu. Demokratik sistemin ana ilkelerine sahip çıktığı sürece, kendi hayatiyetinin ve kıymetinin artacağını anlamakta zorlanıyordu.

1961 Anayasası ile birlikte parlamenter hükumet sistemi uygulanmaktadır. Bu sistemde parlamentoda çoğunluğu sağlayan partinin başkanı, başbakan olarak atanır. Hiçbir parti çoğunluk sağlayamazsa partiler aralarında anlaşarak bir kişi üzerinde mutabakat sağlar, bunu da kamuoyuna açıklayarak üzerinde çoğunluk sağlanan kişinin başbakan olarak atanması, parlamenter hükumet sisteminin ilkesine göre şarttır. Ancak, Türkiye'de bu ilkelere ters olan hükumetler parlamento dışı müdahalelerle kurdurulmuş, parlamento da buna seyirci kalarak, kendi varlık sebebi olan demokratik düzenin ihlalini, zımnen kabul eder duruma düşmüştür. 1950 yılından bu yana seçilen cumhurbaşkanlarından sadece bir kaçı halkın karşısına oy almak için çıkmıştır. Diğerleri hayatlarının hiçbir safhasında, halkın oyuna müracaat etmemiş, onun güvenini istememiş, halka hesap verme durumunda kalmamıştır. Parlamento bu seçim usulüne ve bu seçim usulü gerçekleştirilirken uygulanan metoda da hep sessiz kalmıştır.

Parlamento kendinin temsilcisi olduğu demokratik sistemin temeli ve anası olan halka karşı da yeteri kadar duyarlı olamamıştır. Halkı bir bütün olarak karşısına alma konusunda, onunla direkt ve sıkı temas konusunda, zayıftır. Siyasi partiler ve seçim yasalarında halkın iradesinin tam yansımasına engel olan maddeleri değiştirme iradesi gösterememektedir. Konuşarak hem kendilerini hem de milleti oyalamaktalar fakat bir türlü yasal değişikliği yapmamakta direnmektedirler.

Ön yargı, saplantı, ideolojiyi delememe, sonuçta, esir olup zihni demir kapıların cırdına kitlemektir. Hitler ve Mussolini'nin komünizm, Bolşeviklik konusundaki ön yargıları devasa bir hezeyandı. Boşşevik ya da komünizm, komünist, dişleri arasında kanlı bıçak tutan adamdır. Girdiği yerde ot bitmez, uygarlık sanat diye bir şey kalmaz. Floransa'da Pitti Sarayı'nı gezerken Hitler, Michelangelo'nun "Kutsal Aile" tablosu önünde duruyor, hayranlıkla ressamın adını birkaç kez mırıldanıyor.

Sonra birden Mussolini'ye dönüyor:

"Bolşevikler gelirse ne olur bunlar?..."

Mussolini bozuk Almancasıyla cevabı yetiştiriyor:

"Hepsi kaput."

"Suya düştüğünüz için değil, sudan çıkamadığınız için boğulursunuz..."
Edwin Louis Cole

Çağımızda, demokratik rejimde bürokrasinin varlık sebebi ve temel hedefi insana hizmettir. Devlet imkanları azami ölçüde eşit ve adil bir şekilde ferdin hizmetine sunulacaktır. Zaten sunulan bu hizmetin masrafı, halkın verdiği vergilerle sağlanmaktadır. Bürokrasinin yaptığı iş, hizmeti organize etmek ve ona vasıta olmaktır. Başka bir ifade ile bürokratın yaptığı, halktan aldığını halka vermektir. Daha yalın bir deyişle bürokrat, halka parası karşılığı hizmet eden insandır. Türkiye'de bürokrasi, devlet geleneğine bağlı, kendini devletle özdeşleştiren bir düşünce sahibidir. Bu düşüncenin temelleri Osmanlı'nın "Enderun Mektebine" kadar dayanmaktadır. Bizim memlekette bürokrat, halkı sunmakla mükellef olduğu hizmeti sanki bir lütuf gibi sunarak kendine mal eder. Eeee... Böyle olunca da halka bu kadar lütufta bulunan, doğal olarak karşılığında da hak ettiğini almalıdır!.. Bu nedenle bürokratlar ülkenin olanaklarını kendi lehlerine kullanırken, bunun kendilerinin en tabii hakları olduğu fikrinde de savunma yapmaya hazır bir ruh halindedirler.

Demokrasilerde halka sunulan her hizmet halkın takdirine tabidir. Halk hizmeti yerinde, isabetli ve faydalı görmüş ise, o bürokratı oraya getiren siyasi gücü tekrar seçerek ödüllendirir. Tersi olursa siyasi gücü düşürerek, bürokratı da, onu oraya getiren siyasi partiyi de cezalandırmış olur. Devlet ve onun işlevleri yerine getirme aracı olan bürokratın görevi, işi, insana, vatandaşa, iyi ve doğru hizmet vermektir. Bu hizmetlerin karşılığı olarak da verilebilinecek tek şek maaştır. Maaş dışında, devlet imkanlarını her alanda çeşitli isim ve sıfatlarla hem hizmet sırasında hem de hizmetten sonra, bazıların da üstüne üstlük mezara kadar kullanmaya kalkmak, bunlar için yasalar ve kararnameler çıkarmak; bu ülke halen cehalet ve yoksullukla boğuşurken, bu iki baş belası da yeterli para olmadan ortadan kaldırılamazken, tamamen vicdan ve adam gibi adam olma, meselesidir.

Türkiye'de yaşanan en önemli bir sorun da, toplum liderlerinin çok zor yetişmesidir. Siyasi partilerin başında bulunan kişiler, lider olmaktan çok, o partinin başkanlarıdır. Yemi bunlar lider değil, parti başkanlarıdır. Lider olmadıkları için de her zaman korku ve telaş içindedirler. Korktukları ve telaşlandıkları da, kendi partilerinin teşkilatı ve üyeleridir. Başkamı oldukları partinin ne teşkilatına, ne de üyelerine güvenememektedirler. Onlara her zaman şüpheyle bakmaktadırlar. Bu anlayışın neticesi olarak da parti örgütüne ve üyelerine karşı çok acımasız ve sert davranabilmektedirler. Partinin içinde ikinci bir kişinin yükselmesine asla müsaade etmezler. Parti başkanlarına bu tavrı, özellikle siyasi partiler kanunu ile seçim kanunları vermektedir. Bu yasaların başkanlara tanıdığı hükümlerin demokratikte hiçbir bağı yoktur. Kendi içinde demokrat olmayan, toplum içinde nasıl demokrat olur?

Parti başkanlarının bu durumu yetenekli ve idealist in-sanların partilere girip aktif rol oynama hususunda çekingen davranmasına sebebiyet vermektedir. Buna rağmen bu kişiler partiye girerlerse, çoğu zaman ömürleri kısa olmaktadır. Çünkü, başkanlar kendilerinin her yaptığını öven ve alkışlayan, şakşakçılar tutmakta, diğerlerini tehlikeli görmektedir. Parti başkanını veya partinin uygulamalarını eleştiren, doğruyu göstermeyi çalışanlar güvenilmez kabul edilmektedir. Acilen Kovulurlar. Tüm bunların ceremesini, partiler ve parlamento çekmektedir. Sonuçta da demokratik rejim yaralanmaktadır.
Özgür basın demokratik düzenin temel taşlarından biridir. Basın özgürlüğü tek bir özgürlüğün değil, karma bir özgürlüğün sonucudur. Türkiye'de medya bazen cesur, bazen korkak, bazen de sinmiş haller de görülmektedir.

Medyanın ticari bünyesi iktidarın baskılarına karşı zayıftır. Tekelleşip gruplanmaları, mali etkiler, daha özgür daha atak olmalarını engellemektedir. Kitap, dergi ve gazete satışlarının nüfusa nazaran çok düşük olması, yayın organlarının ticari kurumların elinde kalmasına sebebiyet vermekte, bu da siyasetçi iş adamı ilişki ve etkilerine dönüşünce, kamuoyunun da dürüstçe aydınlatılmasını olumsuz yönde etkilemektedir. "Halk neden hoşlanırsa ben de onu yaparım" tavrı tamamen ticari bir tutumdur. Bu ekonomik bir kaygıdır, ekonomik kaygı taşıyan hiçbir müessese özgür olamaz.

Sivil toplum örgütleri demokratik rejimin koruyucuları, iktidarların rejim dışı davranışlarına karşı bir sigortadır. Sivil toplum örgütlerinin en büyük desteği halktır. Fakat Türkiye'de sivil toplum örgütlerinin halkla iç içe olduğunu söylemek zordur. Halkın tercihlerini çok önemsedikleri de söylenemez. Bir ağacın kökleri ne kadar toprak da yayılırsa o ağaç o kadar büyür ve güçlü olur. Bu konu da "Halkın kendilerine ilgi göstermediği" biçimindeki yapay gerekçenin hiçbir önemi yoktur. Mesele hal-kın ilgisizliği değil, bu işe soyunup girişenlerin neyi, nasıl, yapacaklarını tam olarak bilmemesinden kaynaklanmaktadır.

"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın."
Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye öğüdü.

Devletin klasik yapı ve anlayıştan çıkarak hızla modern bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir. Dünyada her şey baş döndürücü bir süratle değişmeye devam etmektedir. Türkiye'de devlet idaresi felsefesinin baştan aşağı gözden geçirilmesi, yenilenmesi, insani bir tema kazanması, ferdin toplum içinde yerini bulması lazımdır. Gerçek bir reform şarttır. Toplumun kendiliğinden kabul ettiği yenilikler çoktur. Devlet toplumun gerisinde kalmamalıdır. Sosyal devlet, sosyal güvenlik, sosyal adalet konularında alınması gereken yollar henüz çok uzundur. 21. yüzyıl için yeni yönetici tipi yetiştirmeye ihtiyaç vardır. İnsan devletten daha yaşlıdır ve politika, hür insanları idare etme sanatıdır. Kanun önünde herkes eşittir, özgürlük yarışı da herkese açıktır, ancak bunlar şeklidir; gerçek bir eşitlik ve adil bir yarış değildir. İnsanlara eşit olma ortamları, özgürlüklerde herkese eşit imkanlar verilmediği sürece, her şey laftan ibaret kalmaktadır. Eşitsizliğin en büyüğü eğitim «ilanında görülmektedir. Türkiye'de eğitim imkanı herkese aynı koşullarda verilmiş değildir. Eğitim alanındaki adaletsizlik, adaletsizliklerin en acı ve devamlı olanıdır. İnsanı bütün ömür obyu takip ile, toplumun en alt tabakasında yaşamaya mahkum eder. İnsanlar, "Siz niye orada, biz buradayız," dememelidirler. İspanyol Filozof De Madriaga "Avrupa Milletleri" kitabının son on sayfasını Türklere ayırmıştır. Orada, şunu diyor "Şayet Atatürk fesi atıp yerine şapka koymakla altındaki kafanın değişeceğini düşünüyorsa yanlıştır. Yoksa, önce üstünü değiştirmekle başlayıp sonra altını eğitmeyi planlıyorsa doğrudur." Ne yazık ki bu değişme tamamlanamadı. Şapkanın altında çok gariplikler bulunuyor. Türkiye'de yönetimde bulunanlar bu gerçeği anlamakta hep güçlük çektiler.

Bir insanın doğuşundan ölümüne kadar, ömrünün her dakika ve saati hayatının bir parçasıdır. İradesi dışında bu parçaların en küçüğü üzerine dahi tasarrufta bulunmak insanın hayatına kısmi tecavüzdür. Bu haklı prensipten hareketle devlet dairesinde, özel kalemler de, tren istasyonlarında veya havaalanlarında, devlet ve vatandaş arası işlemlerinin yapılıp yürütüldüğü tüm yerlerde bekletilen insanların hayatına kısmi tecavüz yapılmış sayılır. Şimdi Türkiye'de kaybedilen zamanı, dolayısıyla vaki tecavüzleri hesaplayın. Zaman ve emek hayatın iki temel unsurudur. Dünyanın en hovardaca zaman harcayan, israfçı toplumuyuz.
Dünyanın en eski, iyi işleyen ve direkt denilebilinecek demokratik idaresine sahip demokrasilerin çoğunda, devlet müdahalesi asgariye inmiş, yönetim yardımcı bir hüviyet kazanmaya başlamıştır. İdare edenlerle edilenler arasındaki ayrım fark edilmez hale gelmiştir. Toplum, özgürlükleri kendi sınırları içinde ve medeni bir şekilde kullanabilecek eğitim ve disiplin seviyesine gelmiştir.
Türk milleti idaresi kolay bir millettir. Yüzyılların disipliniyle, sevgi ve bağlılıkla devleti kendi üstünde görmüştür. Devlete karşı, demokratik yoldan dahi hak mücadelesine girmekten kaçınır. Devlet için her türlü fedakarlığa katlanır. Ancak, idarenin soğuk, itici tutumu neticesi devletten uzaklaşmıştır. Bu uzaklaşma yanlış anlamaları kolaylaştırmaktadır. Bir güven bunalımı doğmuştur. Vatandaş yönetime ve müesseselere güvenmiyor. Bundan dolayı da her zaman hukuki olmayan yollara başvuruyor, siyasi yoldan veya maddi karşılık, iltimas, destek arıyor, aracı olmadan, sınavlar dahil hakkını alamayacağını düşünüyor. Güven bunalımı ve istikrarsız ortam kötümserlik doğurmuştur. Kötümserlik, karanlık gökyüzü altında insanlar yönetimi daha uzakta görüyor, geleceğinden emin olamıyor. Bu ruh hali ile kestirme yol arıyor, amacına kısa yoldan ulaşmak için yasaları delmede gösterdikleri maharet ve beceriklilikte bazılarının eline bile su dökülemez.

Yüzyıllar süren baskılı bir disiplin sonucu özgürlükleri, demokratik tepki hakkını dengeli bir şekilde kullanamıyor. Yönetimin varlığı etkisini azalttığında ve baskı düştüğünde ise, bardaklar taşıyor, kargaşa oluyor ve başkalarının özgürlük sahalarına giriliyor. Adeta yönetimin sertleşmesi için kovana çomak sokuluyor. Kargaşa anarşiye, anarşi de rejimi çıkmaza sürüklüyor.

İnsanlar çok defa hak ve özgürlüklerinin bilinci içinde değildir. Milli duyguları zayıflamaktadır. Tarihinden koptuğu için kompleks ve başkalarına karşı eziklik içindedir. İdareye güveni azaldığı için kendisine de fazla güveni yok. Her şeyi devletten beklemek saplantısından bir türlü kurtulamıyor. Yüzlerine sinek konsa kovmak için devletin gelmesini bekleyenler var. Tarihi ile geleceği arasında köprü kurmakta zorluk çeken bir toplum; bazen kaybedilmiş zamanı, bazen kendini arayan bir toplum. Artıları eksilerinden fazla olan bir toplum. İyi yönlendirilip yönetildiğinde büyük işler başarır, tarihin her döneminde de başarmıştır. Şurası hiçbir tereddüt götürmez; düşmanı çok, dostu azdır. Yakınlaşmaya çalıştığı batıda anlaşılmamıştır, asırlar boyu beraber yaşadığı doğuda da sevilmemiştir. Yüzyıllarca hep yürümüş, hareket halinde olmuş, fetihler yapmış, şimdilerde dizleri paslanırcasına hareketsiz kalmıştır. Artık yeni bir dünya ile karşı karşıyadır. Bu kavşak, idare edenden ve idare edilenden, önce zihniyet sonra da müesseseler de reform bekliyor. Didişerek, birbirlerini yiyerek, güç kaybederek değil, millet adına bütünleşerek iyi yönetimler altında devlet büyür, güçlenir. Kötü yönetimler altında zayıflar, sonunda çöker. Devletlerin çökmesi hep tavandan olmuştur.
Devlet idaresi büyük bir sanattır; bu sanat büyük sanatkarlarla icra edilir.

"Siz, iradesini kaybetmiş bir meclis, nereye gittiğini bilmez bir parti ve ne yapacağını şaşırmış bir hükümetle, bu memleketi, ne siyasi ne iktisadi bakımdan düzene koyamazsınız. "
Yakup Kadri Karaosmanoğlu

"Hele şunun haline bakın! Bu hale acıklı demekten başka ne söylenebilir? Zavallı adam, memleketi bu içtima salonundan, milleti de bu salonu dolduran kalabalıktan ibaret sanıyor, böylece havanda su dövüp duruyor."
Rafet Bele
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir