Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sil Baştan

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Sil Baştan

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 19:06

SİL BAŞTAN

İş, aş ve gelecek kaygısı ile bunalan toplumumuzu "ahiret" aşısı ile rahatlatma, toparlama ve de hidayete erdirme çabasından bir türlü vazgeçmeyen siyasal iktidarı yarattığı bunalımdan nasıl çıkacağı merak konusu. Ahiret dostlarının bu badireden yarasız, beresiz kurtulması pek olanaklı görülmese de, meydanı boş bulduklarında tökezlendikleri yerden doğrularak ve de "mağduru" oynayarak, tarihi misyonlarını sürdürmek isteyeceklerinden kuşku duyulmasın. "Rızkın onda dokuzu ticarettedir" söylemini bile geride bırakarak, rızkın tamamını "satışlarda" bulanların, kurulan tezgahın getirisiyle gani olan fanilerin, koltuklarından olsalar da, bir şekilde tekrar iktidar olma, mekan tutma hevesleri canlı kalacaktır.

Laik demokratik cumhuriyetimize tasallut edenlerin, iyi bir "kötek" yemeden bu sevdadan vazgeçmeleri zordur. Dileğimiz bu köteğin halkımız tarafından seçim sandığında atılmasıdır. Ne var ki, görünürde meydan hayli boştur, seçkin muhalefetimizin iktidar olmak gibi bir derdi de bulunmamaktadır. Bu nedenle toplumumuzun her kesiminde çare arayışları başlamıştır.
Yeni bir başlangıç için umutlar filizlendiğinde, içimizde "sil baştan" deme isteği depreşir. Bu makalenin amacı, demokrasimizi her türlü tasallutlardan arındırma çabalarına katkı sağlamak için, siyasette gözardı edilen veya gereğinden fazla önemsenen bazı noktaları geniş bir perspektif içerisinde irdelemektir. Bu irdelemede dış dinamiklerin "ağırlıkları" ve "neyi umursadıkları" öncelikle ele alınacaktır.

Bilindiği gibi İkiz Kulelerin vurulduğu 11 Eylül 2001 tarihi, ABD medyasında 9/11 olarak simgelenmiştir. Başkan Bush'a göre dünya tarihinde yeni bir sayfanın açıldığı 9/11, milatdır; insanlık tarihinin dönüm noktasıdır. Bu tarih aynı zamanda Başkan Bush'un "ya benimlesin ya da benim karşımdasın" diyerek teröre karşı açtığı nafile savaşın ilan tarihidir. İkiz Kulelerin vurulması çok önemli gelişmelerin tetikleyicisi olmakla beraber sadece Bush'un "Yeni Muhafazakarları" ile kendilerini onların doğal müttefikleri sayanlar için bir milat olabilir. Radikal İslami akımlara panzehir olarak görülen "Ilımlı İslam" temsilcilerinin bahtlarının açılma tarihini dünyamız için bir "milat" olarak saymak, çok abartılı bir yaklaşım olur. Gerçek miladı biraz daha gerilerde (9/11)'in aynadaki ters görünümünde (11/9) aramak gerekir.

Anımsanacağı üzere, 9 Kasım1989 tarihinde yıkılan Berlin Duvarı'nın yarattığı sarsıntının domino etkisi, dünyamızın sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri coğrafyasını köklü bir şekilde değiştirmiştir. Her ne kadar coşku ve sevinçle karşılansa da, duvarın biraz erken yıkılması, dünyamıza istikrarsızlık, kan, gözyaşı ve bazı ülkeler için ise, toptan yıkım getirmiştir. Bu hengamede güç ve mesafe kazanan "Siyasal İslam" öne çıkmayı başarmıştır. Gerçekte İkiz Kulelerin vurulması, bu değişimin sebebi değil sonucudur. Bu gelişmeler, ülkemizde "Ilımlı İslami yaftalı" bir siyasi partinin "mutlak iktidar" olma yolunda aradığı dış desteği bulmasını kolaylaştırmıştır. Bu noktada özeleştiri yapmadan, AKP'nin iktidara taşınmasının sorumluluğunu bütünüyle dış güçlere yüklemenin kolaycı olduğu kadar, sapkın bir yaklaşım olduğunu da belirtelim yatkın olmuştur. Sloganların tuzağına düşmeden özeleştiride bulunmak, sorunlara çare aramada ilk adım olmalıdır.

Altı yıla yaklaşan gözlemlerden sonra, sermayenin "yeşili" dışında AKP'nin geldiği gibi gitmesini fazlaca umursayacak dış güçlerin kalmadığını sanırım. Yeter ki Türkiye bölgeyi etkileyebilecek bir dalgalanma ve istikrarsızlık sürecine girmesin. AKP kervanı ne kadar Batı istikametinde sinyal vermeye devam ederse etsin, "kervanın" adım adım yol almakta olduğu gerçek menzil, nihayet "dostlarımız" tarafından da görülmeye başlanmıştır. Konuya açıklık getirmek için, Batı ülkelerinin ılımlı İslam'a karşı gösterdiği sempati ve hoşgörünün gerçek nedeni üzerinde kısaca durmak uygun olacaktır.

Komünizmin Batı çıkarlarına, yaşam tarzına ve değerlerine bir tehdit olmaktan çıkmasının ardından, meydana gelen boşluğu radikal İslami akımlar doldurmuştur. Ne gariptir ki, bu radikal İslami akımları komünizmin yayılma tehdidine karşı, başta ABD olmak üzere, Batı ülkeleri desteklemiş, kök salmalarına olanak vermiştir. Yarattığı canavarla savaşmak zorunda kalan Batı, radikal İslamcıları tecrit etmek, onların bir cazibe merkezi haline gelmesini önlemek için yeni yaklaşımlar, politikalar üretmiştir. Bunun sonucunda, yapay bir karakter nitelemesi olarak, "Ilımlı İslam", "Ilımlı Müslüman" kavramları gündeme taşınmıştır. Aslında Müslüman ülkelerde "Ilımlı İslam" terimi hiç kullanılmadığı gibi, hiç bir Müslüman kendisine "Ilımlı Müslüman" yakıştırmasından pek hoşlanmaz. Aslında, İngilizcesinden devşirilen Ilımlı İslam, Radikal aslim terimleri yerine, halk dilinde kullandığımız şekilde, "Katıklı İslam", "Katıksız İslam" deyimlerinin kullanılması daha doğru olurdu.

İslami yaşam tarzını hayata geçirmekten başka, dışa dönük bir önermesi bulunmayan, Batı ile barışık, teslimiyetçi ve uzlaşıcı "Ilımlı İslam", Batı'nın korkulu rüyası radikal İslami akımların panzehiri olarak kabul görmüştür. Batı ülkeleri öncelikle iç güvenlik sorunlarını kontrol altında tutabilmek için, kendi ülkelerinde yaşayan Müslüman topluluklarına "cemaat işlerinin tedvirinde" geniş hoşgörü ve edimsel otonomi sağlamıştır. Bu bağlamda Angilikan Kilisesi'nin başı Rowan Williams'ın 7 Şubat 2008 tarihinde "İngiltere'de yaşayan 1.7 milyon Müslüman'ın kendi Şeriat mahkemelerinin olması gerektiği" yolundaki demeci anımsanacaktır. Batı ülkelerinde yaşayan Müslüman azınlıklara verilen taviz ve gösterilen hoşgörünün bu ülke rejimlerini tehdit etmeyeceği aksine bu azınlıklarda yaşadıkları topluma karşı filizlenmekte olan düşmanca eğilimleri törpülemeye yarayacağı düşünülmüştür. Bu yeni açılım, cami, havra ve kilise üçlemesini de kapsayarak, inanç özgürlüğü ve hoşgörüsünü öne çıkartan, dinler arası diyalog sürecini de başlatmıştır. Bütün bunların radikal İslami akımların tecridine yönelik olduğu kuşkusuzdur.

Özetle Batı'nın kendi istikrarı, güvenliği ve çıkarları için, İslami cemaat liderleri ile özel ilişkiler kurma, yazılı metne dökülmemiş "tasit" anlaşmalar yapma yolunu izlediği, bu suretle geniş Müslüman kitlelerine ulaşmayı hedeflediği söylenebilir.

Kısa vadede olumlu sonuç verdiği görülse bile, bu tür politikaların uzun vadede geri tepmesi, çıkmaza girmesi kaçınılmazdır. Bu noktada "ehveni şer şerlerin en kötüsüdür" özdeyişini anımsatalım. Bunun nedeni, Müslümanlığın sadece bir din değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve siyasal bir düzen, bir yaşam tarzı olmasıdır. Ilımlı görülen İslam'ın, kendini yeterince güçlü hissettiğinde, "Katıksız İslam'a" dönüşeceğinden kuşku duyulmasın. Müslümanlığın anayasası Kur'an'dır. Sorunların çözümünde Kur'an'da belirtilen hususlar esas alınır. Türbanın kamusal alanda giyilip giyilemeyeceği gibi müphem(!) kalan konularda "az buçuk mürekkep yaladığını" ileri süren Başbakan'ın deyişiyle, "yargıya değil, ulemaya sorulur." Laikliği sadece "din ve vicdan özgürlüğü" olarak algılayan Başbakan, "demokrasi ancak laiklikle olur" özdeyişi yerine, kerameti kendinden menkul,"laiklik ancak demokrasi ile olur" demekten, demeçlerinde ayetlere referanslar vermektedir. Hükümetin doğrudan güdümü altında olan, başta Eğitim ve Diyanet olmak üzere, bazı devlet organlan da her geçen gün, RTE'nı aratmayacak hünerlerini ortaya koyarak, ahiretimizle ilgili "şeytan taşlamayı" sürdürmektedir. Bu tür bilimsel(!) çalışmaların en ilginç örneklerinden birisi, Dünya Kadınlar Günü vesilesi ile (8 Mart 2008) Diyanet işleri Başkanlığı'nın internet sitesinde yayınlanmıştır.

Taliban çizgisindeki "Fetfa'dan" birkaç inciyi gözden kaçıranlar için kısaltarak aktaralım:

• "Kadının yanında mahremi bulunmadan yolculuk etmesi uygun değildir."
• "Kadınların parfüm sürmesi edepsizliktir."
• "Flört etme zinadır."
• "Kadınlar, ciddi ve ağır başlı olarak konuşmalı, süs ve endamlarını yabancılara göstermemelidir."
• "Kadınlar sokağa çıktıklarında güzelce örtünmelidir."

Müslümanlığın yayılmaya başladığı 7'nci yüzyılın sosyal, ekonomik ve siyasal düzenlemelerine ilişkin şeriat hükümlerinin, değiştirilemez "tanrı buyruğu" sayılması, İslam dünyasında yaşanan trajedinin, geri kalmışlığın temel nedenini oluşturmaktadır, İslam dininde reform; iman, itikat ve ibadet dışında kalan devlet, toplum ve bireylere dair hak, özgürlük ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeleri, dinin görev alanından tam olarak çıkartmadan başarılamaz. İslam dünyasında sadece ülkemiz, laikliğin kabulü ile din ve devletin görev alanlarının kesin çizgilerle ayırımını başarabilmiştir. Bu çizgileri soluklaştırmak, aşındırmak gayretlerine karşı, Cumhuriyetimiz mevcut organları ile kontrol mekanizmaları oluşturmuştur. Dostlarımızın ülkemizdeki laiklik anlayış ve uygulamasını anlamakta zorlandığı bu noktaya kısaca değinelim.

Hıristiyanlığın kutsal kitabı İncil'de, toplumların sosyal, ekonomik ve siyasal düzenlemesine ilişkin herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. İncil'de yer alan "Sezar'ın hakkını Sezara, Tanrının hakkını Tanrı'ya teslim ediniz" söylemi, Hıristiyanlıkta din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını kolaylaştırmış, bir bakıma laikliğe zemin oluşturmuştur. Hıristiyan dininde 15'nci asırda gerçekleştirilen reform, ruhban sınıfının dünya ve ahiret işlerini tedvirde, İncil'de yer almayan geniş yetkilerini sonlandırmıştır. Bu reformdan sonra, ruhban sınıfının sadece din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde bir işlevi kalmıştır. Bu işlev, belirlenen sınırlarda kalmak koşulu ile laik devletin gözetim, denetim ve vesayeti dışındadır.

Bizde ise, Cumhuriyet'in laik niteliğinin güvenceye alınması için, din zorunlu olarak devletin gözetim, denetim ve vesayeti altına alınmıştır. Bunun nedeni yukarıda da değindiğimiz gibi İslam'ın iman, itikat ve ibadet dışında bireyin ve toplumun, dünyevi yaşam ve ilişkilerinin temel esaslarını düzenlemiş olmasıdır. Bu nedenle, laik düzenin korunması için, toplumun yönetim ve yaşam tarzına din adına müdahalesinin önünün kesilmesi, belirli devlet organlarının anayasal ödevidir. AKP'nin kapatılma davası bir bakıma yetkilendirilmiş "devlet organının" bu işlevi yerine getirmesinden ibarettir. Bu dava ne sonuç verirse versin, AKP'nin bu badireden ucuz kurtulamayacağı, kan kaybedeceği açıktır. Önemli olan, gerçekçi bir hasar kontrolü, durum tespiti yaparak, AKP'nin toplumumuzda, devlet yapımızda bıraktığı olumsuz izleri, "sil baştan" edecek bir çıkış yolunun bulunabilmesidir. Çıkış yolu, elde kalan sağlam taşları toplum mühendisliği anlayışı ile yerli yerine oturtmak, ehemle mühimi ayırt etmek, kendi özgüvenimizi toparlamaktan geçer. Bu yolun nirengilerini demokrasi kavramından başlayarak tartışılması yararlı olacaktır.

Demokrasiyi doğru rayına oturtmak isteyenlerin Türk Halkının karşısına doğru bir proje ile çıkması gerekmektedir. Bu proje, günümüzde ideolojik farklılıkları marjinal hale gelen Orta Sol ve Orta Sağ'ın birlikteliği ile üretilmelidir. Bu birliktelikte, kısır tartışmaların önünü almak için öncelikle "laiklik kavramı" üzerinde net bir konsensüs sağlanmalı, din istismarına yeltenenlere geçit verilmemelidir. Politikaya soyunanlar bu konuda halkın sağduyusuna güvenmelidir.

Demokrasimizin yumuşak kamı katılımcı olmamasıdır, diyebiliriz. Bir zamanların "halka rağmen, halkçı olmak" sloganı, daima halkın sofrasında oturmamanın bahanesi olmuştur. Bununla birlikte, halkın kendi çıkarlarını koruması için örgütlenmesinden de daima çekinilmiştir. Amaç halkın sorunlarını çözmek olduğuna göre, projeleri halkla paylaşmak ve hatta halkla birlikte üretmek esas olmalıdır. Ancak bu suretle halkın kendisi için yapılan projeleri sahiplenmesi sağlanabilir. Katılımcı demokrasinin gereği de budur.

Katılımcı demokrasi, siyasi örgütlenmenin demokratik bir yapısı olmadan yaşama geçirilemez. Ülkemizde Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Yasası gerçek demokrasiyi değil, iktidarın bir avuç insanın tekelinde olduğu "oligarşiyi" güvenceye almaktadır. Daha önceki yazılarımda değindiğim gibi, gerçek anlamda katılımcı demokratik bir düzenin kurulabilmesi ve yaşatılabilmesi, siyasal partilerde, parti içi demokrasinin varlığını gerektirir. Parti içi demokrasi olmadan, partilerin gelişim ve değişimi yaratabilmesi olanaksızlaşır. Gelişim ve değişim olmazsa nesneler canlılığını yitirir.

Her platformda ısrarla söylediğim sözü tekrarlayayım:

Parti liderlerimizin çoğu, ucu kendi yaşam alanları, alışkanlıkları ve de çiftliklerine dokunmayan istemlere aşırı cömert, demokrat, dokununca ise Molier'in pintisine dönüşmelerine ne demeli? Demokrasimizi sözde Avrupa Birliği normlarına taşımak ve taşıttırmak gayretinde görülenlerin, Siyasi Partiler ve Seçim yasalarının, katılımcı demokrasinin yeşermesini engelleyen hükümlerini kaldırmak nedense bir türlü akıllarına gelmiyor.

Özetlemek gerekirse, iç politikamızın siyasi yapı ve ilişkilerinin ana çerçevesini küçük hesaplar, kısır çekişmeler değil; Türk Halkı'nı aydınlık yarınlara taşıyacak katılımcı demokrasinin kurulması ve işletilmesi esasları belirlemelidir. Bu bağlamda, "eyyamcıların bulanık suda balık avlamasına" son verilmesi, "insanın insana kulluğunun yok edilmesi", ülkede huzur ve güvenin yerleşmesi, kısaca çağdaş bir toplum ve çağdaş bir devlet yaratılması, yönetimin her kademesinde halkın sesi ve nefesinin varlığı ile gerçekleşebileceği unutulmamalıdır.

Dış politikamızın ana çerçevesini ise, önyargı ve saplantılardan uzak, küçülen dünyamızın gerçeklerini dikkate alan, karşılıklı yarar ve karşılıklı bağımlılık ilkelerinin benimsendiği, uluslararası ilişkiler anlayışı belirlemelidir. Bu konuda kendi gücümüzü azımsama, özgüvenimizi kaybetme kadar gücümüzü abartmanın, kendimizi dünyanın merkezi sanmanın da, Ulusumuz için zararlı sonuçlar doğuracağı bilinmelidir.

Konuya açıklık getirmek için, dışa yönelik değerlendirmelerimizde gözardı edilen veya fazlaca önemsenen birkaç noktayı biraz daha açalım:

Son yıllarda Türk Halkı'nda başta ABD olmak üzere bir kısım Batı ülkelerine karşı olumsuz duygu ve düşüncelerin derinleştiği gözlenmektedir. Bu olumsuz tavrın Batı toplumların halklarına değil, bu ülkelerin uyguladığı politikalara karşı geliştiği bilinmelidir.

Yabancı ülke hükümetlerinin bizi inciten politika ve uygulamalarına, bizim hükümetlerimizin duyarsızlığının, teslimiyetçiliğinin yol açtığı, cesaret verdiği kuşkusuzdur. Halkımızı yakından tanıyanlar, Anadolu insanında Batı kültürüne, yaşam tarzına ve değerlerine bir düşmanlığın söz konusu olmadığını çok iyi bilecek durumdadır. Halklar arasında düşmanlık tohumları ekerek politika yapanların hem kendi toplumlarına ve insanlığa verdikleri zararlar unutulmamalıdır.

Dünyaya yeni açılımlarla siyasi ve ekonomik ilişkilerimizi zenginleştirirken, bu tür ilişkilerimizin görünür gelecekte de ağırlık merkezinin Batı'da olmaya devam edeceğinin bilincinde olunmalıdır. Demokratik toplumlarda hükümetlerin iç politikalarını olduğu kadar dış politikalarını da sade vatandaşların etkilediği bilinerek, kendi ülkemizi, halkımızı dışarıya doğru tanıtma yollarını bulmalıyız. Dünyada bütün halkların özde iyi olduğuna yürekten inananlardanım. Bizleri yakından tanıyan bir yabancı, yıllar önce bana "Dünyada Anadolu insanı kadar gönlü zengin ve paylaşmayı seven insanı bulmak çok zordur" demişti. Sanırım bu zenginlik, tarihi mirasımızın zenginliğinden kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak, AKP'nin hedef ve gündemi hiç değişmemiştir. Zaman zaman değiştiği gözlenen sadece benimsen taktik ve üsluptur. Laik düzenin kalbini oluşturan kurum ve mekanizmaların "dişlilerini" aşındırdıktan sonra, "pür melalini" göstermekten çekinmeyeceği bilinmelidir.

Son söz olarak; sil baştan yeni bir başlangıç için varım diyenlere, aydınlık yarınlar için kollarını sıvayanlar ve sıvayacaklara, iç ve dış politikalarının merkezine daima Türk Halkı'nı almalarını öneririm.

20.06.2008

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir