Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Davacıyım "Cumhurbaşkanlığına Dava"

20.03.2008

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Davacıyım "Cumhurbaşkanlığına Dava"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 19:05

DAVACIYIM
"Cumhurbaşkanlığına Dava"


Laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamakla yükümlü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Abdurrahman Yalçınkaya'nın, anayasal görevini yerine getirmek için attığı adımdan tedirgin olanların fazlalığı hayli dikkat çekici. Bu durum "görülecek hesabın" yüklü olmasından kaynaklandığını sanırım. Kendine özgü demokrasi ve egemenlik kültürüne sahip olanlarla kader birliği yapmış olanlar, efendilerini nereye kadar korumaya devam edecekleri merak konusu. Bir kısım gayretkeş istihbaratçı ve emniyetçilerimizin gece yarılarında kendinden menkul ürkütücü "kod adları" ile yaptıkları nafile operasyonlarla insanlarımızı ne kadar sindirmeye, gündemimizi değiştirmeye çalışsalar da, tarihin çarkını geriye çevirmeye hiçbir kimsenin gücünün yetmeyeceği bilinmelidir.

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Sabih Kanadoğlu, ortalığın toz-duman içerisinde oluşunu, 27 Mayıs 1960 devriminin hemen öncesinde, İsmet İnönü'nün Meclis kürsüsünden yaptığı tarihi konuşmayı anımsattığını söylemesi, anlama yetisi olanlara çok ciddi bir uyarıdır. Rahmetli İnönü'nün "Tahkikat Komisyonları" tartışmalarında sarf ettiği "Sizleri tarih kürsüsünden suçluların telaşı içerisinde görüyorum." sözlerinin, sağır olmayanların kulaklarını çınlatmasını dilerdim.

Darboğaza sokulan demokrasimizi, gerilen toplumuzu esenliğe çıkarabilmenin yolunu, "kafasını mucizelere takmış, olanlardan" beklemek, elbette nafile bir bekleyiş olur. Yönetimin her vesileyle övgü ile gündeme getirdiği ekonomik kalkınma mucizesinin(l) sanal olduğu, gerçek anlamda üretim ve istihdam yaratmada yaya kaldığı, elde satıp savacak bir şeyler kalmayınca daha iyi anlaşılacaktır. Bireysel ve toplumsal davranışlarımızın başta gelen belirleyicisi olan ekonomik tabloyu, girdiği darboğazdan bir kalemde ulusal geliri hesaplama yöntemlerini değiştirmekle düzeltemezsiniz. Kişi başına ulusal gelirimizin bir yılda yüzde 31.6 artışla 7500 dolara çıkarma mucizesi(l) gösterdiklerini iddia edenler gerçekten buna kendileri inanıyorlar mı? Böylesi iddialara karşı halkımız, "Atma Recep Din Kardeşiyiz" demekle yetinmeyeceği bilinmelidir. Hesapları işine elverdiği gibi düzenleme alışkanlığında olan "uzman kişilere", yanlış hesabın bedelinin "ahirete" kalmadan da ödetildiğini hatırlatalım.

Bütün yurttaşların bireysel ve örgütsel olarak yönetimin attığı her olumsuz, hukuk dışı uygulamalara karşı demokratik yöntemlerle direnme ve tavır koyma hakkı vardır. Bu hakkın kullanılması günümüzün koşullarında "yaşamsal bir ödev" olmaktadır. Bu bağlamda, mevcut yönetimin alışkanlık haline getirdiği hukuk dışı uygulamalara, kadrolaşma için yapılan keyfi atamalara, yurttaş olarak direnme hakkımı sonuna kadar kullanmaya karar verdim. Açacağım dava sanırım karanlıkta kalmış bir konunun aydınlanmasına da katkı sağlayacaktır. Sözün kısası yarın Cumhurbaşkanlığı'nı mahkemeye vereceğim. Konuya ilişkin kısa bir açıklamadan sonra, Ankara Barosuna bağlı avukatlardan Sayın Tezcan Çakır'ın hazırladığı dava dilekçesini yazının sonuna ekleyeceğim. Başlattığım hukuk savaşında bana desteğini esirgemeyenlere bu vesileyle şükranlarımı sunarım.

Konuya ilgi duyanların hatırlayacağı gibi, 20 Temmuz 2006 tarihinde 10 ncu Cumhurbaşkanı Sayın A.Necdet Sezer tarafından H. Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı'na getirildim. Yedi Yıllık görevin yasal dayanağı, uluslararası bir anlaşma niteliğinde olan Üniversite Tüzüğü'nün 4 ncü maddesidir. Sayın Gül, Anayasamızın verdiği "tek başına yaptığı idari işlemlerden sorumlu tutulamayacağı" hükmünün kendisine uluslararası bir anlaşmayı ihlal etme yetkisini verdiğini sanarak, Üniversite Tüzüğü'nde yer almayan bir işlemi 8 Mart 2008 Tarihinde gerçekleştirmiş ve beni görevden almıştır. Elbette buna direneceğim. Direniş nedenim, esasen fahri olarak yerine getirilen "akçesiz" bir görevin maddi kaybı olamaz. Söz konusu olan onur kırıcı, yakışıksız bir davranışa muhatap olmanın yanı sıra, Üniversiteyi tekke ve zaviyeye dönüştürülmesinin önlenmesidir.

Üniversite yönetiminin başına getirildiğim tarihte, Üniversite'nin durumunu en çarpıcı bir şekilde açıklayacak bir olayı anlatmak isterim:

Üniversite Rektörü Ağustos (2006) ayında Kazak bir Profesörü temsilci olarak bana göndermişti. Profesöre bir Türk öğretim üyesi deyince aklına gelen beş şeyi düşünmeden süratle söylemesini istedim. Aldığım cevap çok ilginçti; "namaz, abdest, oruç, cami, mescit!"

Mütevelli Heyet Başkanı olarak Üniversitede "tarikatlaşmanın" önünün kesilmesi, Üniversitede hiçbir akademik unvana sahip olmayan kimselerin rektör yardımcısı gibi üst düzey üniversite birimlerinin başından alınması, sahte akademik unvanları kullananların işine son verilmesi, ülkemizde belli çevreleri elbette rahatsız etmiştir. Bu meyanda, Üniversiteye öğrenci alımında sadece YÖK'ün koyduğu sınav sistemi geçerli hale getirilmiş, özel öğrenci seçimine yönelik mülakatlara son verilmiş, daha önce sözlü sınavlar yapılarak öğrencilerin "Ayet-i Kürsi" türünden dini sorulara muhatap edilmeleri önlenmiştir. Ayrıca Üniversite bütçesinden belli amaçla kurulmuş bir Vakıfa kaynak aktarımı durdurulmuş, yasal dayanağı olmayan teşkilatlanma ile yabancı ülkelerde kurulan temsilcilikler lağvedilmiş, Üniversite kaynaklarının kurulan vakıf şirketlerine peşkeş çekilmesi sonlandırılmıştır.

Bu noktada bir parentez açarak, Cingöz Recai'nin dahi cesaret edemeyeceği yasa dışı "mali transfer hokkabazlıklarından" bir-iki örnek vermek yerinde olacaktır:

Üniversite Mütevelli Heyet üyelerinden sadece Türk tarafının katılımı ile 1995 yılında "Ahmet Yesevi Üniversitesi Yardım Vakfı" kurulmuştur. Vakfın Mütevelli Heyet Başkan ve üyeleri, Üniversite'nin Mütevelli Heyet Başkanı ile Türk üyeleridir. Buraya kadar her şey normal görülüyor. Vakfın ilk yaptığı iş ise insanlara parmak ısırtacak türden mali bir operasyon.
Bu operasyonun birinci adımında, Üniversite Mütevelli Heyet Başkanı N.K. Zeybek, Mütevelli Heyet Başkanlığı'nda mali danışman olarak çalışan bir personele mali konularda Vakıf ile sözleşme yapması için yetki veriyor.
İkinci adımda, Mali danışmanımız, Vakıf Başkanı Zeybek'le masaya oturarak bir protokol imzalıyor. Üçüncü adımda, Üniversite bütçesinden Vakıfa hatırı sayılır bir nakit transferi yapılıyor.

Dördüncü adımda, Vakıf bu parayla Bahçelievler'de altı katlı bir apartman satın alarak binayı Mütevelli Heyet Başkanlığı'na otuz yıllığına kiralıyor.

Sözleşme hükümlerine göre, Mütevelli Heyet Başkanlığı 30 yıl kira ödemeyecek, buna karşılık Vakıf 1995 yılında aldığı borcu 30 yıl sonra, hiçbir faiz ödemeden aynı nominal değerle geri ödeyecektir. Halen Vakfın değiştirilemez Başkanlığını yürüten N.K. Zeybek'e, borcun ödenmesi öngörülen 2025 yılında, binanın perdelerini dahi alamayacağımızı, yasal dayanağı bulunmayan bu işlemin suhuletle halledilmesinin yegane yolunun, Vakıf Mütevelli Heyeti'nin toplanarak binayı Üniversite'ye hibe etmesi olacağı bildirilmiştir. Vakıftan olumsuz bir resmi yanıt alınması üzerine, yasal bir sürecin başlatılması için Türkiye Barolar Birliği'nce konunun incelenmesi talep edilmiş, bu talep doğrultusunda başlatılan işlemin soluğu, Sayın Gül'ün atama kararı ile kesilmiştir.
Göreve başladıktan kısa bir süre sonra, Üniversite ile Vakıf arasındaki ilişkileri düzene sokmak için Vakıfa bir yazı gönderilerek, kuruluşunda bugüne kadar geçen sürede Üniversite'ye yapılan ayni ve nakti yardımların dökümü istemiştir. Alınan listenin tetkikinden, yardımın Üniversite'ye değil, kişilere yapıldığı, dişe dokunur bir yardım olarak, Üniversite arazisine rektör için takriben 400 metre karelik bir lojman binası yapıldığı belirlenmiştir. Bu bina N.K. Zeybek'in Rektör ile arasının bozulması üzerine "Yesevi Araştırma Merkezi" haline getirilmiştir.

Üniversite arazisine yapılan bu binanın N.K. Zeybek'in bir televizyon programında sattığını ileri sürmesi üzerine, duruma el konulmuş, hukuksuz işlemin tamamlanması önlenmiştir. Üniversite arazisi üzerine bir bina yapacaksın ve bu binayı Üniversiteye yardım faslından yaptığını göstereceksin, sonra da bu binayı sattım diyebileceksin! Buna ancak "pes" denir. Üniversite, Vakıf ve "özel ilişkiler" üçgeninde irdelenecek daha pek çok şey var. Şimdilik bunları bir tarafa bırakalım.
Bütün bunlar, başta Mütevelli Heyet Başkanı olarak beni ve Üniversite Yönetimini belli çıkar çevrelerinin hedefi haline getirmiş, aslı ve esası bulunmayan iftiralar ortaya atılmaya başlanmıştır.

Kazakistan Devleti tarafından tanınmadığı gerekçesiyle 2003 yılında indirilen Üniversite Kampusundaki KKTC bayrağının benim tarafımdan indirildiği ileri sürülmüştür. İddia edilenin aksine Türk Dünyası'ndan Üniversiteye gelen öğrenci sayısı azalmamış, artmıştır. Üniversite iddia edildiği gibi Kazak yönetimine terk edilmemiş; Üniversite Tüzüğü'nde yeralan "ortak yönetim, ortak idare" prensibi geçerli kılınmıştır. Üniversite Senatosu'nda tek bir Türk Akademisyen yok iken, ilk aşamada bu miktar sekize çıkartılmış, enstitü müdürü, dekan ve dekan yardımcısı gibi görevler Türk öğretim üyelerine verilmiştir. Üniversite'ye gerçek akademik unvanlı yetkin kimselerin atanması sağlanmıştır. Kazak öğrenciler için iki haftada 3 ders saatine inmiş Türkçe dersleri, haftada 10 saate çıkartılmış, ilk defa Üniversite'ye 10 adet modern Türkçe dil eğitimi için laboratuarlar kurulmuştur. Üniversiteyi çağdaş bir yapıya kavuşturmak için, hazırlanan protokoller imza aşamasına getirilmiş, başta ODTÜ ve GATA olmak üzere çeşitli eğitim kurumları ile fiilen işbirliğine başlanmıştır.

Görevden alınışımı adeta bir bayram sevincine dönüştüren belli çevrelerin, Mütevelli Heyet Başkanlığı'ndan alınmam için bulabildikleri yegane bahane, göreve atandığım 20 Temmuz 2006 tarihinde Tüzükte öngörülen "Yüksek Seviyeli Bürokrat" olmadığım, emekli olduğum için usulsüz bir atama yapıldığı ve Cumhurbaşkanı GÜL tarafından bunun düzeltildiği ileri sürülmektedir. "Üst Düzey Bürokrat" tabiri yukarıda da belirtildiği gibi, seçilecek kimsenin devletin üst düzeyinde yöneticilik yapmış deneyimli bir kimsenin olması gerekliliğinden kaynaklanmaktadır. Kanun koyucunun temel amacı budur. Aksi halde, "üst düzey yöneticinin görevde bulunması" şartının aranması, bu kişinin bulunduğu makamın yetki ve olanaklarını Üniversite için kullanımını kabullenmek gibi, bizi çok aykırı bir yargıya götüreceği açıktır. Böylesi bir bahanenin, uluslararası bir sözleşme hükmüne ve usulüne uygun olarak yapılmış bir işlemin iptal hakkını, hiç kimseye vermeyeceği açıktır. Bundan sonrasına hakimler karar verecektir. Anayasamızca yönetimin başı sayılan Cumhurbaşkanı'nın keyfi eylemini kayıtlara düşürmek için davacıyım...

20.03.2008

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir